Erhan Özdemir

Erhan Özdemir
Something else, something more, not this
Ben yazayım da nasılsa okunur kitabı #2
4/10
·336 syf.··
2026 18. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 00:00
İncelememe başlarken sevgili Jack LondonJack London bir yerlerden bunları okuyabiliyorsan bu zamana dek Martin EdenMartin Eden için yaptığım kötü yorumlardan dolayı senden çok özür dilemek istiyorum. 2025 BOOKER ÖDÜLÜ KAZANANI olduğu için çok merak etmiştim ama ödül jürisi/jürileri artık aklımızla alay etmekten hoşlanıyor sanırım bu kanaate vardım. Sırf ödül aldığı için kral çıplak demekten çekinip bir yere yamamaya çalışsın okurlar biz de bu çabalarını izleyip kıs kıs gülelim pisliği yapıyorlar. (Yemin edebilirim ama ispatlayamam). Macaristan'da Istvan diye bir çocuk var 15 yaşında, annesinin 42 yaşındaki arkadaşıyla ilişki yaşamaya başlıyor ve kitap bu minvalde ilerliyor. Zengin kız fakir oğlan hikayesi ama çokca gereksiz cinsellik barındıran versiyonu. Gereksiz cinsellikle kastettiğim şey hikayeye, karakter gelişimine hiçbir katkısı olmayan p*rnografik anlatı. Booker almasa işte Grinin Elli TonuGrinin Elli Tonu 'nunun laciverdi ama booker alınca "karanlık hikaye", "varoluşsal felsefe", vb vb etiketlerle oldurma uğraşı veriliyor. (Hatta 50ton'da bu kitaptan daha fazla duygu vardır.).. Sonrasında da hayatını bir "gold diger" olarak devam ettiriyor ve ne hikmetse hep evli kadınlar bu karaktere aşık oluyorlar bu da şaşırıyor ama kendisi öyle hissetmediğini düşünüyor ama yine de yasak ilişkiyi sürdürüyor. İncelemelerin çoğunda Martin Eden ile özdeşleştirilmiş kitap ama Martin Eden'da iyi kötü geçen bir duygu var okura bu kitapta bir sürü yapay diyaloğa maruz kalıyorsunuz. Ortalara doğru biraz BuddenbrooklarBuddenbrooklar havası aldım kitaptan ama bu kitap hiç bir türlü olmamış. Benim için aşırı hayal kırıklığı oldu.
BedenDavid Szalay · İthaki Yayınları · 2026268 okunma
Erhan Özdemir
İkidir okunuyor ama:)
Reklam
Nedir Gravity’s Rainbow? Neden Gravity’s Rainbow?
Merhabalar, öncelikle bunun bir kitap incelemesi olmayacağını belirtmem lazım. Sadece Türkçeye henüz çevril(e)meyen bu takozun hakkındaki çokça bilinen – ülkemiz dışında tabii- şeyleri toparlayıp benim neden bu işe bulaştığımı açıklamaya çalışacağım bir parça. Gravity’s Rainbow ya da benim çeviride kullandığım adıyla Yerçekimi Gökkuşağı (Gerçi Gökkuşağı’nın Çekimi de deniyormuş galiba, bilemedim.) Thomas Pynchon’un 1973’de yazdığı üçüncü romanı. Başlarda bunun roketlerle alakalı bir 2.Dünya Savaşı romanı olarak düşünebilirsiniz. Hatta yazar hakkında en ufak bir fikri olanlar kitabın paranoyak bir kurgu olabileceğini de iddia edebilir. Bazı bilim kurgu manyakları (Üst insana evrilmeden önce böyle bahsediliyordu kendilerinden) da 73 yılında Nebula ödülüne aday gösterilmesi nedeniyle kitabın bilim kurgu ya da fantastik bir roman olduğunu söyleyebilir. Hiçbiri yanlış değil, ama doğru da değil. Ama önce yazardan başlayalım isterseniz. Yazardan başlayalım evet, ama küçük bir sorunumuz var: Pynchon’ın kim olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Hatta Thomas Pynchon diye biri gerçekten var mı diye soranlar bile var. Evet, var. Sonuçta Antik Yunan döneminde ya da I. Elizabeth İngiltere’sinde yaşamıyoruz. Bir takım kanıtlar var elimizde , ama bunlar bir UFO dosyasından hallice. Thomas Pynchon, edebiyat dünyasının J.D. Salinger ile birlikte en büyük "münzevisi". 1963’ten beri hiçbir röportaj vermemiş, tek bir fotoğrafı çektirmemiş. Elimizde sadece gençlik yıllarından kalma birkaç siyah-beyaz fotoğrafı var. Bir de Simpsons dizisine konuk olduğunda başına bir kese kağıdı geçirmiş hali. Gazeteciler onu bulmak için Meksika’nın dağ köylerine, New York’un kuytu sokaklarına bakmışlar. Hatta bir dönem, Pynchon’ın aslında J.D. Salinger olduğu, Salinger’ın bu isimle daha çılgın kitaplar
Edebiyat
serap isimli okura yanıt verildi
Erhan Özdemir
Bakın tabii, beğenirseniz devam edersiniz. Şu anda başka bir şey yok zaten. Yazılarla desteklemeyi düşünüyorum ben de, bu arada kitap çıksa bile bu analiz vb. yazılarını kesmem
Nedir Gravity’s Rainbow? Neden Gravity’s Rainbow?
Merhabalar, öncelikle bunun bir kitap incelemesi olmayacağını belirtmem lazım. Sadece Türkçeye henüz çevril(e)meyen bu takozun hakkındaki çokça bilinen – ülkemiz dışında tabii- şeyleri toparlayıp benim neden bu işe bulaştığımı açıklamaya çalışacağım bir parça. Gravity’s Rainbow ya da benim çeviride kullandığım adıyla Yerçekimi Gökkuşağı (Gerçi Gökkuşağı’nın Çekimi de deniyormuş galiba, bilemedim.) Thomas Pynchon’un 1973’de yazdığı üçüncü romanı. Başlarda bunun roketlerle alakalı bir 2.Dünya Savaşı romanı olarak düşünebilirsiniz. Hatta yazar hakkında en ufak bir fikri olanlar kitabın paranoyak bir kurgu olabileceğini de iddia edebilir. Bazı bilim kurgu manyakları (Üst insana evrilmeden önce böyle bahsediliyordu kendilerinden) da 73 yılında Nebula ödülüne aday gösterilmesi nedeniyle kitabın bilim kurgu ya da fantastik bir roman olduğunu söyleyebilir. Hiçbiri yanlış değil, ama doğru da değil. Ama önce yazardan başlayalım isterseniz. Yazardan başlayalım evet, ama küçük bir sorunumuz var: Pynchon’ın kim olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Hatta Thomas Pynchon diye biri gerçekten var mı diye soranlar bile var. Evet, var. Sonuçta Antik Yunan döneminde ya da I. Elizabeth İngiltere’sinde yaşamıyoruz. Bir takım kanıtlar var elimizde , ama bunlar bir UFO dosyasından hallice. Thomas Pynchon, edebiyat dünyasının J.D. Salinger ile birlikte en büyük "münzevisi". 1963’ten beri hiçbir röportaj vermemiş, tek bir fotoğrafı çektirmemiş. Elimizde sadece gençlik yıllarından kalma birkaç siyah-beyaz fotoğrafı var. Bir de Simpsons dizisine konuk olduğunda başına bir kese kağıdı geçirmiş hali. Gazeteciler onu bulmak için Meksika’nın dağ köylerine, New York’un kuytu sokaklarına bakmışlar. Hatta bir dönem, Pynchon’ın aslında J.D. Salinger olduğu, Salinger’ın bu isimle daha çılgın kitaplar
Edebiyat
serap isimli okura yanıt verildi
Erhan Özdemir
Filmi izlemiştim eskiden, okumam lazım ama. Umarım kitap yayınlanır da fırsatınız olur sizin de :) Teşekkürlerler.
Klasik Pynchon Cümlesi
Boru tesisatçılarının, Boğaz'da fırtınalar koptuğunda zangırdayan o buz tutmuş barakalarında, işte burada genellikle tavanlara kadar yığılmış binlerce eski kullanılmış diş macunu tüpü var; Harrow'dan Gravesend'e kadar o cıvalı aynaların üzerinde beyaz lekeler bırakan nane buharlarına ve kasvetli şarkılara dönüştürülerek katlanılabilir kılınmış binlerce kasvetli insan-sabahı var, ağızların o yumuşak havanlarında köpük döven, o tebeşirimsi baloncukların arasında rahatça binlerce kat daha fazla sözcüğü—yatağa gitmeme bahanelerini, ürkek aşk ilanlarını, yatak örtüsünün altındaki o ülkeden gelen yağlı ya da yarı saydam, tüylü ya da nazik varlıkların haberlerini—kaybeden binlerce çocuk var; tükürülüp kanalizasyonlara ve o gri haliç sularına yavaşça köpüklerek akıtılan sayısız sabunlu-meyan kökü anları var; gün ilerledikçe tütün ve balık tortusuyla kaplanan, korkuyla kuruyan, aylaklıkla pislenen, imkansız ziyafetlerin düşünceleriyle sulanan, bunun yerine sakatatlı turtalardaki haftalık döküntülere, Hane Sütü'ne, normalin yarısına satılan kırık bisküvilere razı olan sabah ağızları var; ve her sabah tüm bunların sadece yetecek kadarını alıp götürmek için, aşağıya inip ziftli kıyı şeritleri boyunca o sağlam ve durgun sulara mozaik gibi döşenen devasa tozlu baloncuklara dönüşen ve denize doğru çoğalarak beslenen o karmaşık su yolları çizimini oluşturan mentol ne muazzam bir icat değil mi; bu eski diş macunu tüpleri birer birer boşaltılıp, kışlık barakalardaki soluk kokulu metal yığınları, nane hayaletleri olarak Savaş'a iade edilirken, her bir tüp Londra'nın bilinçsiz elleri tarafından buruşturulmuş ya da kabartılmış, bir elin üstüne farklı bir el ile girişim deseni şeklinde yazılmışken; şimdi bekliyor—bu gerçek bir dönüşüm—lehim olmak için, plaka olmak için eritilmeyi, o öteki
Sayfa 154
Erhan Özdemir
In the pipefitters’ sheds, icicled, rattling when the gales are in the Straits, here’s thousands of old used toothpaste tubes, heaped often to the ceilings, thousands of somber man-mornings made tolerable, transformed to mint fumes and bleak song that left white spots across the quicksilver mirrors from Harrow to Gravesend, thousands of children who pestled foam up out of soft mortars of mouths, who lost easily a thousand times as many words among the chalky bubbles—bed-going complaints, timid announcements of love, news of fat or translucent, fuzzy or gentle beings from the country under the counterpane—uncounted soapy-liquorice moments spat and flushed down to sewers and the slow-scumming gray estuary, the morning mouths growing with the day tobacco and fish-furred, dry with fear, foul with idleness, flooded at thoughts of impossible meals, settling instead for the week’s offal in gland pies, Household Milk, broken biscuits at half the usual points, and isn’t menthol a marvelous invention to take just enough of it away each morning, down to become dusty oversize bubbles tessellating tough and stagnant among the tar shorelines, the intricate draftsmanship of outlets feeding, multiplying out to sea, as one by one these old toothpaste tubes are emptied and returned to the War, heaps of dimly fragrant metal, phantoms of peppermint in the winter shacks, each tube wrinkled or embossed by the unconscious hands of London, written over in interference-patterns, hand against hand, waiting now—it is true return—to be melted for solder, for plate, alloyed for castings, bearings, gasketry, hidden smokeshriek linings the children of that other domestic incarnation will never see.