Adı:
Ezilenler
Baskı tarihi:
Ocak 2016
Sayfa sayısı:
396
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944883146
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Униженные и оскорбленные
Çeviri:
Nihal Yalaza Taluy
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
1861'de yayımlanan Ezilenler eleştirmenlerin sert tepkileriyle karşılaştı, ancak geniş bir okuyucu kitlesi tarafından beğeniyle okundu. Daha sonra yazdığı Suç ve Ceza, Ecinniler, Karamazov Kardeşler adlı romanlarıyla dünya edebiyatının dâhi yazarları arasında ilk sıralarda yer aldı.
Dostoyevski. Çok fazla Dostoyevski. Neden bu kadar Dostoyevski'ye maruz kaldım ki? Bağımlı oldum. Ne onla ne de onsuz yapabiliyorum. Ah güzel Dostoyevski! Bir kitabını daha bitirdim. Ne yaptım ben? Birinin etkisini tüm beden ve ruhumla hissederken, diğerine başlamayacağıma dair kendi kendime söz veriyorum. Ancak bu söze ne kadar süre dayanabiliyorum? Taş çatlasın üç gün. Kayıt ettiğim sözlerinden, düşüncelerinden veya kitaplarından en fazla üç gün ayrı kalabiliyorum. Sonra ev cezası bitmiş bir çocuğun sokağa ve arkadaşlarına kavuşma heyecanı gibi bir duygu durumuyla sana koşuyorum. Stendhal Sendromunu duydunuz mu? Tam olarak onu yaşıyor gibiyim. Sanat ile uğraşan üç isim bana bu tesiri oluşturdu. İlk sırada şüphesiz Dostoyevski var. Diğerleri ise Leonardo Da Vinci ve Ludwig Van Beethoven. Her biri farklı bir alanda ve farklı yollarla benzer tesiri yaptılar. Bu Stendhal Sendromunun ne olduğunu biliyor musunuz? Kısaca anlatayım. İnsanlık tarihinin en parlak ve anlamlı döneminin eserleri ile doğuş yerinde gerçekleşenlerden dolayı oluşan bir olay. Dönem, Rönesans. Doğum yeri ise Floransa. Şehir baştan başa dünyaya gelmiş en büyük dehaya sahip sanatçıların eserleriyle donatılmış. Michelangelo, Donatello, Machiavelli, Leonardo Da Vinci ve daha nicelerinin eserleriyle anlayışta ve güzellikte zirve olmuştur. Ki bana göre hâlâ zirvededir. Stendhal bir gün buraya yolculuğa çıkar. Gördüğü güzelliklerin oluşturduğu anlayış ve bir anda yüklenme karşısında kendinden geçer. Çünkü bunca şeye ne kafası ne de ruhu dayanabilir. Şimdi, bu durum hakkında size Stendhal'ın sözünü söyleyeceğim.

“Floransa’da olmaktan, o muhteşem insanların mezarında dolaşmaktan dolayı kendimden geçmiştim. Bu yüce güzelliğin düşüncesi beni avuçları içine almıştı. Bir an ilahi hislere gömüldüm. O an her şey ruhuma sahicilikle hitap etmeye başladı. Ah, keşke unutabilsem. Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Hayat gözlerimin önünden çekilmişti. Yürürken yere yuvarlanıp gitmekten korktum.” 

Ecinniler kitabında Dostoyevski de bu konuya benzer bir sözü vardı. Şimdi de onu yazacağım.

"Art arda beş altı saniye kadar süren öyle anlar vardır ki, birden sonsuz bir uyumun varlığını duyumsarsınız; tümüyle ulaşılmış, elde edilmiş bir şey olarak. Dünyevi bir şey değil bu; böyle derken semavi bir şey olduğunu da söylemek istemiyorum; demek istediğim, dünyevi haliyle insanın buna dayanamayacağı... Dayanabilmesi için fiziksel olarak değişmesi ya da ölmesi gerek. Tartışılabilir hiçbir yanı olmayan apaçık bir duygu bu. Bir anda bütün doğayı duyumsuyorsunuz sanki: evet, bu gerçek. Tanrı’nın dünyayı yaratırken, her günün sonunda dediği gibi: “Evet, bu iyi, bu gerçek.” Bu... bir duygulanma değil, yalnızca bir sevinç belki. Hiçbir şeyi bağışlamıyorsunuz, çünkü bağışlanacak hiçbir şey yok. Aşk da değil bu, aşkın çok üstünde bir şey! En korkuncu da böylesine açık seçik ve... böylesine sevinç dolu olması. Beş saniyeden fazla sürse ruh buna dayanamaz, yok olur giderdi. Bu beş saniye içinde, uğruna tüm hayatımı vermeye değer bir hayat yaşıyorum ben. Bu duyguya on saniye dayanabilmek için fiziksel olarak değişmek gerekir."

Benim durumum da tam olarak bu. Dostoyevski okurken her yerden algıma çok yüce gerçekler girerken, bir yandan da buna nasıl dayanacağımı anlayamıyordum. Fazla geliyordu. Kitabı bırakıyordum. Ama onu düşünmekten kendimi alamıyordum. Kitabı ve tesirini bir an aklımdan çıkartabilsem, sadece bir an her şey olduğu gibi devam edecekti. Hayatı benimseyip acınası hayatıma geri dönecektim. Ama olmuyordu. Olmuyordu... Bu olumsuzluğun iki büyük nedeni vardı.

1-) Kurgu: Dostoyevski'nin okuduğum her kitabında kurgu tarafından vuruldum. Daha önce bunu yazmıştım. Ama farklı bir açıdan bir daha değerlendireceğim. Elinize herhangi bir roman alın. Konusunun ne olduğunu başlarında ya da ortalarında çözersiniz ve sonraki sayfalar için teoriler üretmeye başlarsınız. Bir iki tanesini tutmasa bile üçüncüsünde veya başka bir denemenizde tutturursunuz. Çünkü her şey az çok nereye varacağını kestirebilirsiniz. Dostoyevski'de ise tam tersi bir yazım şekli var. Kaç bölüm okumuş olursak olalım ve ne kadar geçirmiş görmüş olursak olalım, bir dahaki sayfada ne olacağına dair ürettiğimiz her teori yalan oluyor. En azından benimkiler yalan oluyor. Bu hissiyatımı nasıl anlatabilirim? Nasıl? Bir kazıcıyı düşünelim. Toprağın dıştan görünüşlerine ve dokunma ile duyumsamasına göre altında nasıl bir maden ve toprak şekli olduğunu anlıyor olsun. Kendi kabiliyetine göre belli bir yere kadar kazabiliyor tabii. Sonra Dostoyevski ile bir araya geliyor. Ayazın ve karın dövdüğü bir toprağa gidiyorlar. Kazıcımız "Burada kazdıkça kardan başka bir şeye ulaşamayız." diyip kenara çekiliyor. Dostoyevski ise "Çayır Süseni -Siberian iris- tohumları vardır." vuruyor kazmayı ve tohuma ulaşıyor. Sonra sık bir ormana gidiyorlar. Kazıcımız, "Burada kazınca ulaşabileceğim bir kaç meyve ve çiçek tohumundan başka bir şey olmaz." diyip işe girişiyor. Dediği gibi de oluyor. Dostoyevski'nin kazmaya başlayacağını görünce "Kendini boş yere yorma babalık. Sen de aynı sonuca ulaşacaksın." diyor ve içten gülmeye başlıyor. Dostoyevski bir şey demeden kazmaya başlıyor. Bu sefer biraz incelikle kazıyor. Uzunca bir süre kazıyor. Sonra bir anda kazıcımıza dönüp "Bak! Bir Woolly Mammoth iskeleti. Vay canına! Ne kadar da büyük!" dedi. Kazıcımız içinden "Şanslıydı sadece. Hepsi bu." diyip hayranlıkla ve imrenerek baktı. Sonra sıcak bir denizin kumsalına gidiyorlar. Kazıcımız yine devreye giriyor. Ukala bir şekilde "Burada kumdan ve kaplumbağa yumurtasından başka ne olabilir ki? Boşversene ya! Güneşin tadını çıkartalım." diyerek, uzanmaya başlıyor. Dostoyevski ise kazması ile vurmaya başlıyor. Kazıcımızın umrumda değil. Dostoyevski devam ediyor. Sonra bir anda sevinçle kazıcıya sesleniyor. "Görüyor musun? Uzun yıllar önce toprağın altında kalmış bir cam şişe ve içinde de eski bir parşömen var. Aaa! Burada bir de istiridye. Bunun burada ne işi var?" der ve kazıcımızın ilgisini çeker. İkisi de heyecanlanır. Önce istiridye açılır. İçinden dünyanın en küçük ve en parlak incisi çıkar. Kazıcımız şaşkındır. Ne olduğunu anlamaya çalışır. Dostoyevski'ye bakar ve kendini kaybetmemeye çalışır. Sonra heyecanla söze girerek, "Şişeyi de açıp parşömende ne varsa okuyalım." der. Dostoyevski, ona saniyelik bir bakış atar ve şişeyi açar. İçinden parşömeni çıkartır. Yüzüne hafiften bir gülümseme gelir. Kazıcımız "Ne yazıyor? Ne yazıyor? Söylesene!" diye heyecanla bağırır. Dostoyevski, parşömeni ona uzatır. Kazıcımız heyecanla bakar ve su yazıları görür:
"YERALTINDA NE VARSA DOSTOYEVSKİ'DEN SORULUR."
Yazıyı okur okumaz şaşkınlık ve anlayış içerisinde dumura uğrayan kazıcımız bayılır. İşte, ben de böyle bir şaşkınlık ve yüce bir gerçeklik içine düşmüş durumdayım.

2-) Acı: Dostoyevski'nin karakterleri oluşturma şekli muazzam gerçekten. Ying-Yang felsefesini ve oksimoron olayını çok iyi yapıyor. Karakterlerin her biri diğerinden dağlar kadar farklı. Ama dikkat edilerek bakılırsa eğer; herhangi bir karakterin bütün yüce özelliklerinin karşısına, tam zıt şekilde yüce özelliklere sahip bir karakter koyuyor. Bunu renklerden giderek anlatabilirim. Siyah renkli bir karakter koyduğunda, karşısına beyazı da koyuyor. Hatta bazen gri de orada oluyor. Kırmızı bir karakter varken de karşısına moru koyuyor. Kısacası her bir karakteri hem karakterin içinden, hem de dışarıdaki karakterlerle değerlendirme imkânına sahip olabiliyoruz. Ezilenler kitabında bunu çok iyi kullanmış. Zıtlıkları bir araya getirerek olağanüstü bir eser ortaya çıkartmış. Karakterleri, kendi anlayışıma göre ifade etmeye çalışarak anlatmaya çalışayım.

Nikolay Sergeyiç: Fakir, sevgi dolu, yardımsever, ilgili, saf ve gururlu bir baba.
Prens Valkovski: Zengin, bencil, kurnaz, manipülasyoncu, hedonist ve çıkarı olmadıkça umursamaz bir baba.

Nataşa: Fakir, iyi ve duygusal hareket eden, fedakâr, cefakâr, anlayış ile gelen saldırgan koruyucu, yetişkin ama çocuksu ruhlu ve inatçı.
Katta: Zengin, iyi ve mantıksal hareket eden, çoğunluğun yararına fedakâr, heyecanlı, kutsal gördükleri için koruyucu ve cefakâr, çocuk ama ince bir anlayışına sahip ve uyumlu.

Vanya(Dostoyevski): Fakir, ince bir zekâ ile anlayış, olgun bir ruh, sevgi ve iyilik için fedakâr, gerçekçi ve erdemli.
Alyoşa: Zengin, çocuksu ve anlayış yoksunluğu, saf bir ruh, iradesiz, hayalperest ve iyi niyetlilikle birleşen şeffaf bir aptal.

Arada bir kaç karakter daha var. Aralarından bir tanesi gerçekten eşsiz. Nelli adlı çocuk. Her neyse, böyle karakterlerin bir araya geldiği olaylar silsilesini tasavvur etmeye çalışın. Ufacık bir olayın barındırdığı anlamlar ve gerçeklikleri düşünün derim. Haftalarca tasavvur etseniz bile, kitabın sadece bir bölümündeki hayal gücünün yakınından bile geçemezsiniz. Acı kısmını da açıklamak istemedim. Okursanız eğer, kendiniz anlarsınız. Acım, acınız olmasın. Dostoyevski'nin acısı, acımız olsun.

"Bana, acı duymak ihtiyacıyla yarasını isteyerek deşiyormuş gibi geldi... İnsan yüreği büyük kayıplar karşısında çoğu zaman bu ihtiyacı duyar!"

"Garip davranışlarıyla, bizlere cephe alarak gösterdiği güvensizlikle sanki yaralarını deşmek istiyordu. Deyim yerindeyse, acısını körüklemenin verdiği üzüntüden zevk alıyordu... Bu zevk bana da yabancı değildi. Kaderin baskısı altında ezilen daha niceleri uğradıkları haksızlığın üstüne üstüne gitmekten acı bir zevk duyarlar."

Uzun lafın kısası, bir kitabı daha böylece bitmiş oldu. Anlatabileceğim daha çok şey var. Bundan fazla ise söylemek istediğim sadece bir şey var. Dostoyevski, adamdır!
Halihazırda birçok etkinlik sürerken her ne kadar kendimi hazır hissetmesem de sevgili Ebru Ince ablamın ve Hello and Goodbye!’ın düzenlediği Dostoyevski etkinliğine katılmasam olmazdı. :)
Hazır hissetmesem de diyorum; çünkü Dostoyevski’yi okumaya başladıysam onun çekim alanına giriyorum ve diğer her şeye karşı umarsız oluyorum.

İlk olarak söylemeliyim ki, bu eseri okumadan önce “İnsancıklar”ı okumadıysanız eğer, biraz sürprizbozana maruz kalabilirsiniz. Gerçi söz konusu Dostoyevski olunca kitabın konusunu bilmek önemsiz oluyor. Örneğin, hepimiz “Suç ve Ceza”da Raskolnikov’un elindeki baltayla ne yaptığını biliriz; ama Raskolnikov’u buna iten psikolojik ve sosyoekonomik sebepleri ancak kitabı okuduğumuzda anlayabiliriz. Bu kitapta da her ne kadar “İnsancıklar”dan sık sık söz edilse de, Dostoyevski’nin, ruhu zengin; fakat kendi yoksul insanları nasıl da iyi çözümlediğini görmek isterseniz “İnsancıklar”ı okumalısınız.

“Ezilenler”i İş Bankası Yayınları, Nihal Yalaza Taluy çevirisi ile okudum. Her zamanki gibi çevirisi çok başarılıydı. Onun çevirilerinde en çok hoşuma giden husus, bütünlüğü bozmayacak şekilde az da olsa eski Türkçe kelimelere yer vermesi ve benim o kelimeleri araştırıp kelime haznemi genişletmem oluyor.

“Ezilenler”i okuduğumda fark ettim ki, edebiyat çevrelerinde “İnsancıklar” ile rüştünü ispat etmiş, çiçeği burnunda bir yazar olan Dostoyevski, yazım sürecinde birçok zorlukla karşılaşmış. Bunu eserinde özellikle hissettiriyor okura. Üç kuruş daha fazla kazanmak için yazdığı dergilerde yaptığı işe de “yük beygirliği” adını takması yersiz değil.
Kendini her zaman düşkünlere, yoksullara, toplumun dışına itilmiş insanlara daha yakın bulan Dostoyevski’nin güçlü kalemi, olumsuz eleştirilere maruz kalan “Ezilenler”de de kendini gösteriyor.
Dostoyevski, donatılmış bir sofradaki her türlü yiyeceği en ince ayrıntısına kadar tasvir edip okuru da o masaya davet ettiği gibi, her bir karakterin ruh dünyasına da nüfuz edip onları okura tanıtıyor. Öyle ki, onu her okuduğumda karakterler ete kemiğe bürünür hayalimde. Ve kaçınılmaz olarak da birçok ortak yön bulurum onlarla benim aramda. Dostoyevski sanki benim de ruhumun en karanlık noktalarına nüfuz eder de, “Hadi okur sen de dürüst ol, bak benden bir şey gizlenmez!” der.

Bu kitapta da durum değişmedi. İyi karakterlerin ruhlarının yüceliğiyle onurlandı iyi tarafım, kötü karakterlerin karanlık yanlarından da kendime pay biçtim. Her insanda olduğu gibi, iyi ve kötünün ebedi savaşı sürerken içimde, terazide hangi tarafım ağır basıyor diye şapkamı önüme koyup düşündüm.
Büyük ustanın bana bunu en çok düşündüren sözü de şu oldu:
“Keşke imkân olsaydı da (ki insan tabiatı için bu asla mümkün değildir) herkes, hepimiz, benliğimizin en gizli köşelerini olduğu gibi açığa vurabilseydik; başkalarına, hatta en yakın dostlarımıza, sırası gelince kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz ne varsa, hepsini korkmadan ortaya dökebilseydik, dünyayı saracak pis kokudan hepimiz boğulurduk.”

Evet, siz de okuyun büyük ustayı ve dökün eteğinizdeki taşları. Korkmayın sakın, yalnız değilsiniz. Boğulacaksak da hep beraber boğulacağız.
Ezilen insanları da anın bu kitap ile. Dostoyevski’nin, kaderin baskısı altında ezilen insanlarını. Aldıkları her darbe ile ruhları daha da yücelen o insanları. Bir de Nelli’ye selâmımı iletin lütfen. Söyleyin ona, onu gözyaşlarıyla andığımı.

Herkese iyi okumalar dilerim.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (16.059 Oy)19.993 beğeni45.867 okunma3.630 alıntı193.611 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.972 Oy)9.239 beğeni30.372 okunma918 alıntı147.155 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (11.187 Oy)14.011 beğeni36.365 okunma3.815 alıntı154.335 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.940 Oy)6.048 beğeni20.741 okunma933 alıntı107.816 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (8.288 Oy)9.281 beğeni27.743 okunma2.969 alıntı122.201 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.962 Oy)9.495 beğeni26.769 okunma1.833 alıntı136.738 gösterim
  • Sefiller
    9.1/10 (4.475 Oy)5.295 beğeni17.650 okunma3.840 alıntı113.473 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.788 Oy)9.744 beğeni27.400 okunma2.019 alıntı126.669 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.825 Oy)8.431 beğeni24.152 okunma965 alıntı96.343 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (6.320 Oy)6.687 beğeni17.781 okunma3.021 alıntı90.717 gösterim
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Ezilenler kitabını okuduğum sıralarda Kur'an-ı Kerim'de karşıma çıkan bir ayet bana bu kitap hakkında şunu diyordu : Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım. Kasas Suresi 5. ayet

Yeryüzünde üst kesim tarafından ezilmekte olanlar ezilmelerine karşın mutsuzlar mıydı ki peki? Yani zaten onların birbirine karşı duyduğu sevgi ezim ezim ezilmelerine rağmen onlar için bir lütuftu ki aslında. Hem onların önderlik arzusu da sevgilerinde birbirlerine karşı hissettiği önderlik arzusu değil miydi?

Ezilme ile sevginin niteliği ters orantılıdır. Üst kesimde para ve rütbe arzusuyla yanıp kavrulan insanlar seni ne kadar ezmeye çalışırsa senin içindeki sevginin de o kadar artma ihtimali var. Hani Kleist'ın Michael Kohlhaas adlı romanında geçen şu #15657621 alıntı gibi adaletsizlikten emin olunan ortamlarda başka bir çare olmadığı için insanın kendi kalbindeki dürüstlükten emin olduğu bir an oluyor.

"...ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin" diyen Nazım Hikmet'e karşı da bir serzeniştir aslında bu kitap. Çünkü romandaki karakterlerin her biri kabahatlerinin oldukça farkındalığında ve bu kabahatleri sevgi arayışı, merhamet ve acıma duyguları olduğu için bundan gocunmamaktalar. Tam tersine birbirlerini en çok nasıl sevebileceklerse o yöne doğru bir arayış içindeler. Hani bizim de tam olarak yapamadığımız o arayışı.

Slav kadınları kötüdür abi... Kötüdür. Defalarca gözlerinin içlerine kadar bakabilmiş biri olarak masmavi bir deniz rengiyle karşılaşırsınız çoğu zaman. Bu masmavi denizin içinde muhtemelen ne batık gemiler, ne renkli balıklar, ne geçim sıkıntısıyla geçip giden hayatlar var dersiniz. Ama çoğu zaman öyle olmaz... Dostoyevski'nin kitaplarında da kadınlar genel olarak kötüdür. O masmavi gözlerinin içinde gördüğünüzü sandığınız şeyler aslında sadece bir perde gibi sizi kandırır. Çünkü soğuktur Slav topraklarının atmosferi. Her gün bir ambulans sesi duyulur ölen bir evsiz insanı yerinden almak için. Rönesans'ın değdiği sokaklarda fakirliğin ve ezilmişliğin Rönesansını yazarlar bu insanlar da. İçlerinde gerçekten sevgiye dair bir şeyler olduğunu görürsünüz. Çünkü ellerinde başka bir şeyleri kalmamıştır. Kadınların gözleri, altın orana yakın olan yüzleri ve fizikleriyle yanılttığı erkeklerin sevgilerinin bitmez tükenmez savaşını anlatır Dostoyevski de kitaplarında.

Ezilmek iyidir ama seversen.
Yazıma çevirmen Nihal Yalaza Taluy'u övmekle başlamak istiyorum. Kendisinden daha önceden de çeviriler okumuş olmama rağmen, çeviri odaklı bakmadığım için okuyup geçmiştim. Bu kitabı İş Bankası Kültür Yayınları'ndan almamın sebebi de Nihal Hanımdı. Yayınevi benim için pek önemli değil ama İş Bankası gerçekten güzel basımlar yapıyor. Bu sefer sadece baskı kalitesi değil çeviri de çok kaliteli olduğu için güzel bir okuma oldu. Olay örgüsünü sevmememe rağmen, Nihal Yalaza Taluy harika bir çevirmen, gözünüz kapalı, onun çevirdiği kitaplardan listenizde olanları, rahatlıkla alabilirsiniz. Dostoyevski ile yollarımız ilk kesiştiğinde onu çok fazla anlayamamış ve beğenememiştim. Bu yüzden okuduğum kitapları sil baştan kaliteli çevirilerden tekrar okuyacağım. Rus birkaç yazar için en iyi çevirmenlerin Serpil Demirci ve Nihal Yalaza Taluy olduğunu artık biliyorum da bir süre için rahat okurum. Fakat size bir güzellik yaptım, Nesrin Altınova'nın çevirisine de baktım. Anlam olarak hiçbir sıkıntı gözüme çarpmadı. Sadece akıcılık yahut hitap etme konusunda Nihal Hanım bana daha yakın hissettirdi. Fakat siz 3 çevirmenden de gönül rahatlığıyla temin edebilirsiniz.

Artık romana gelelim mi? Efkar basarsa karışmam. :)

Bir yazar, pastanenin birinde köpeğiyle her gün gelen yaşlı bir adama dikkat kesilir. Hâl ve hareketleri oldukça gariptir. Derken zaman içerisinde o adamın hayatına bir şekilde dahil olur. Romanda, bu adam evladı tarafından üzüntüye uğratılan ilk babadır. Sanki babaların kaderleri yarım akıllı kızlarının aşk maceralarıyla mahvolmak üzerine kuruludur. Bir insan duygularına hakim olamayabilir, onları değiştiremeyebilir. Bu zaten çok zor bir şey. Lakin bir insan hareketlerini kontrol edebilir. Bu konuya tekrar döneceğim.

Kitapta sevimli, ağzının tadı yerinde, huzurlu bir aile var. Genel kurgu bu aile ve onların yaşadıkları üzerine denebilir. Evin reisi Nikolay Sergeyiç İhmenev, adam gibi adam, dürüst, namuslu, şefkatli bir babaydı. İşte tam da bu yüzden namussuzun biri onun karşısına çıktığında adamın hayatını altüst etti. Kötüleri kandırmak zordur, fakat namuslu ve iyi bir insanı kandırmak kolaydır derler. Çünkü bu insanlar herkesi kendileri gibi zannederler. Karşılarındaki insanın hançerlerinin bile dansöz gibi kıvrılacağını bilemezler. Prenslik ünvanından başka bir özelliği olmayan kötü kalpli Pyotr Aleksandroviç Valkovski'ye emrinde çalışacak namuslu bir adam lazımdır. Yıllarca malına mal katan, her türlü para hesabını ince ince yapan bu adama, bir gün kendi zayıf karakterine bağlı sebeplerle sırt çevirir ve dahası adamcağınızın malını mülkünü de yalan eder. Fakat bu olaylardan önce oğlu gerizekalı Alyoşa'yı (Allahım kibar olmak falan istemiyorum) bunların yanına sözde sürgüne gönderir. Çünkü İhmenev o kadar namusludur ki bu aptal oğlan onun yanında bir parça düzelir diye düşünür. Evde de genç bir kız var. Hadi tahmin edin ne olabilir?

Bunların arası mal mülk meselelerinden açılınca, İhmenev, ailesini toplar ve şehre gelir. Henüz yarımakıllı kızı Nataşa ile prensin oğlu Alyoşa arasında bir duygu yoktur. O esnada kitapta anlatıcı rolünü de üstlenmiş Vanya ile İhmenev ailesi güzel bir dostluk kurmuştur. Evin kızı, gerizekalı Alyoşa ile yakınlaşmadan evvel, aslında Vanya ile evlenme kararı vermiştir. Lakin Alyoşa bunları evlerinde ziyaret etmeye başlayınca gönlü Alyoşa'ya akmış ve kara sevdanın karasına bulaşmıştır. Zaten babalarının arasındaki gerginlik 7 mahalleyi aydınlatacak elektriği barındırırken bir de bu olay olunca, İhmenev Reisi artık çok kötü günler beklemektedir.

Zaman ilerledikçe sadece çevirinin güzelliğinden kitabı rahatlıkla okudum. Fakat bende aptal alerjisi var. Yani bir budalalık görünce bu o anlık bir şeyse hoşgörülüyümdür, insanlık hali der geçerim ama bu durum mütemadiyen tekrarlanan bir durumsa, mümkünse oradan uzaklaşır mümkün değilse o insana gözlerime hakim olamadığım bakışlar fırlatarak ve dahi dilimi de kasıtlı olarak tutmayarak tepki veririm. Bu yüzden kitabı yüzüme Instagram filtreleriyle yaşlılık gelmişçesine okudum. Anneannemin komşuluk ilişkisinden de kaynaklı bir akraba vakamız olmuştu. Bir babanın aptal kızının aldığı kararlarla başının nasıl önüne eğildiğini bu yüzden iyi bilirim. Gerçi bu olayda anneannemin de suçu yok değil. Kızı, oğlan da pek yakışıklıymış diye gaza getirmeleler falan. Yaşlı teyzeler her zaman fena değildir, bazen kanka da olurlar. :)

İşte İhmenev'in biricik kızı babasının onurlu başını, Alyoşa için nasıl eğdirdi Vanya'nın gözleri ile okumuş bulunmaktayız. Ruslar mı ilginç Vanya mı bilmem ama o da değişikti yani. Kitap boyunca İhmenev'in kızı Nataşa'ya olan desteğini sürdürdü ve gerçek bir dost gibi davrandı.

Kahır, insanı birden yıkmaz. Ha üzüntüyle yüz felci geçiren insanlar da duydum. Kahrın hususiyeti bir kurdun yaprağı tırtık tırtık yemesi gibi insanı bitirmesidir. Amma velakin sonunda kurt kelebeğe dönmez. İhmenev baba evladı için duyduğu derin sevgiyle, yine onun mahkum ettiği derin acıyla kavrulurken, o yarım akıllı kızı Nataşa seçimlerinin acı sonucunu bile bile yaşamaya gitti ve okuru ''Yapma!'' diye inletti. Alyoşa karakteri, bu kadar derin bir aşkla sevilmek için fazla ''çocuktu.'' Lakin gönül ferman dinlemiyor.

Nice sevgiler gördüm, insana hatıra diye bıraktığı acı günler ve güvensizlik duygusu. İnsan, kalbinde artık o aşkı, sevgiyi taşımasa dahi, incindiği yeri her hissedişinde, yeni bir soluğa korkuyla bakar, bakabilir. Bu yüzden ta en başında insan durabilirken durmalı. Aklınız size alarmlar çalarken durun! Çünkü insan sadece duyguları filizlenmeye başladığında durabilir. Bir ağaç gibi büyüyüp palazlandığında, o ağacı kökünden söküp atamaz kimse. Ağacı kesseniz dahi, kuru kökü toprakta kalır. İşte yıllar sonra dahi o kalan köklerdir kalbinize batan. Bu yüzden insanın kalbini toprağa benzetmek mümkündür.

Şimdi size soruyorum, sonu nereye gideceği belli olmayan (aslında olan) tohumları kalbinizde tatlı geliyor diye sulamak mı? Gönül işlerini hayatın bir eğlencesi gibi yaşamak mı? Yoksa yanında eğlenirken güven de duyabileceğiniz biriyle bu hayatı yaşamak mı? Hoppa ve ham bir insanı hayatınıza dahil edip, onu suçlayamazsınız. Çünkü o zaten hareketlerinin sonucunu hesaplayacak kabiliyette değildir. Lakin hep karşınızdaki insanı suçlayan bir bakış da sunmamalı. Belki de güvenilmeyecek olan sizsinizdir, bunu da düşünün. Bu yüzden insan olanadır sözlerim: KİMSENİN GÖNLÜNÜN EĞLENCESİ OLMAYIN. KİMSENİN GÖNLÜNÜ EĞLENCE ETMEYİN. Bir gün birinin ahını alanın, bir gün bir başkası ağacını yakar!

***

Bir şarkı* düşüyor aklıma, sanki Natalya yazmış söylemiş. Sanki öznesi Alyoşa. İşte Alyoşa'yı severseniz ''son bakış bir miras'' olur. Onca şeyden sonra ardınızda bıraktığınız ana-babanın acısı günahınız olur. Sonrasında yaşanılanlar da işte ''bu günahın bedelidir.'' Bu hüznü hiçbir şekilde paylaşamaz, azaltamazsınız. Bir yerde bir Vanya'nın gönlünü ardınızda bırakırsanız, o almaz sizden intikamı. Hatta muhtemelen o sizin yolunuza kilim olur zaten. Ama hayat... O hayat bir gün gelir sizden intikamını alır. Belki biganeden belki de aşinalardan gelir o intikam. ( sürprizbozan içeren cümle->)Alyoşa'nın bir diğerine akan yüreğinin bahanesi avutmaz içinizi. (sürprizbozan bitti.) Gündüz de geceniz de kandırmaz, kaldıramazsınız. Sitemleriniz yükselir. Hatta belki Natalya gibi siteminizi dudaklarınızdan gökyüzüne doğru bırakamaz, kendi gökyüzünüzde patlatırsınız. Hep derim ya, her insanın göğsü kendi göğüdür. Kim bilir, her birinizin göğünde ne ah'lar vardır. Ah Nelly…

*https://www.youtube.com/watch?v=vk8k-XUSfG0
BİR GÜN DEĞİL SANA HER GÜN YALVARDIM, DUYMADIN SESİMİ, EZİLİYORUM!!!!

Evet dostlarım bu kitapta oldukça ezildim. Kitap beni çok hırpaladı. Aslında tam da Dostoyevski kitaplarından beklenecek bir etki bu. Sizi alır tokatlar, içinizi burkar, yerden yere vurur, ağlatır …

Okurken çok kapıldım kitaba, okuduğum kitaplarında bu kadar kendimi karakterlerin içlerinde bulduğum bir kitabı olmamıştı. Bütün karakterler çok etkileyiciydi, fikrimce. Vanya’nın dostluğu ve yardıma koşuşu, Nataşa’nın aşkı ve ailesine bağlılığı, Nelly’nin onurlu bir çocuk oluşu, Alyoşa’nın hovarda yüreği, Prens’in iticiliği, İhmenev’in harika bir baba oluşu….. Anlatmakla bitmeyecek galiba:)

Ailesinin göz bebeği Nataşa’nın sevdiği adama yani prensin oğluna kaçmasıyla gelişen olaylar silsilesini okurken sanki gerçekten onlardan biriydim. Bazen Vanya’ya bazen Nataşa’ya kızdım, İhmenev amca sessizce izlememi söyledi. Sonra bana dedi ki “Kaçmayın yavrum, Allah’ın emriyle gidin! Bak kaçarsanız bunlar oluyor işte. Düştüğümüz rezilliği görüyorsunuz evladım.” dedi.
Özür dilerim, işi yine maskaralığa döktüm:))

Hikaye ahım şahım, akla gelmeyecek bir hikaye değil. Hatta birbirine düşman olan ailelerin çocuklarının birbirlerine aşık olduğunu birçok ağlak Türk filminde görmüşsünüzdür.(Ağlak nedir ya?) Hikayenin özgünlüğü elbette önemli anca mesele anlatım şeklinde. Dostoyevski bu konuda ustanın da ustası hatta romancılığın virtiözü! Garip bir tanım oldu farkındayım, çaktırmayın canım sizde.

Onurlu ve fakir insanların, kendini soylu olarak gören-ki buna hiç anlam veremedim ömrüm boyunca- ve zengin insanlar tarafından hor görülüp parasıyla istediğini yaptırabileceklerini ve bu cümlenin nasıl biteceğini inanın bilmesem de hala yazıyor olmama şaşıyorum. Evet Türkçe öğretmenimin bir suçu yok inanın hepsi benim hatam:/ Sanırım havamda değilim:/

Sen mi büyüksün, ben mi büyüğüm? Ben büyüğüm, benim ben İhmenev usta!!! kıvamında sonu buruk ama güzel biten bir Dostoyevski romanıydı Ezilenler… Ezilen bir ailenin yaşadıklarına ve kalpsiz prens ve saf oğlunun yaşattıklarını bazen sinirlenip bazense tebessümle okuyacaksınız.

İnsanlara soylu, zengin, fakir, siyah, beyaz, Müslüman, Yahudi, Türk, Yunan diye ayırmadığımız ayrıca ezmediğimiz ve ezilmediğimiz günler, ömürler diliyorum…

Ayrıca etkinlik sahibi Hello and Goodbye!’a teşekkürlerimi sunuyorum:)

Sevgiyle ve kitapla kalın...
Dostoyevski, bu kitabında görünüşte bir aşk hikayesi anlatıyor. Ama aslında sadece görüntü olarak öyle. Esas olarak o günkü toplum yapısı içerisindeki ruhsal, fiziksel, ve sosyal olarak ezilenlerin hikayesini anlatıyor. Zaten Dostoyevski'den de romantik bir aşk hikayesi yazmasını bekleyemeyiz herhalde.

Hayır, kitapta ilk aklınıza geldiği gibi işçi sınıfının, köylü sınıfının nasıl ezildiğinin hikayesi anlatılmıyor. Aksine belkide ezildiğinin farkına varmayan insanların hikayesi anlatılıyor.

İç dünyası ve yaşantısı kötülüklerle dolu bir prens, bu prensin kişiliği tam gelişmemiş ama iyi niyetli oğlu ve onun etrafında biri soylu , diğeri ise onun için ailesini terk etmiş iki kız. İşte tüm hikaye sanki bu aşkın anlatımından ibaret görünse de esas olarak anlatılan apayrı bir hikaye mevcut. O da, 12 yaşında bir kız çocuğu olan Nelly'nin yürek burkan dramatik hayat hikayesi.

Peki bu hikayede gerçekten ezilenler kim ? Nelly mi ? prensin oğlu mu ? kızlar mı ? terk edilen aile mi ? ..vs.. İşte yazar burada kitabını yazmış, okuyucuya da düşünün ve bulun demiş. Ama bunu yaparken de yolları göstermiş.

Kitapta, muhteşem bir kurgulama, harika bir anlatım, eğer bazı uzun konuşma metinlerini saymazsak, kitabın son sayfasına kadar süren müthiş bir akıcılık ve sürükleyicilik mevcut. Ben büyük beğeniyle okudum. Kesinlikle okunmasını da tavsiye ediyorum.
Kitabı okumaya başlamadan önce birçok incelemeyi okudum sınıf ayrımından söz ediliyordu çoğunlukla merak edip okumaya başladım. Okumak değildi bilakis an ve an yaşamış oldum. Müziğin de etkisiyle kayboldum, soyutlandım dış dünyadan. Nasıl bitirdiğimi sona geldiğimi anımsayamıyorum. Beni derinden etkileyen aşk hikayesi değil Nelly'nin minik yüreğinin onca eziyete dayanması boyun eğmeden ayaklarının üzerinde gururlu onurlu bir şekilde adına yaşamak denilen eziyetleri çekmesi oldu. Bu kitapta bir ezilen aranıyorsa oda Nelly'den başkası olamaz çünkü bencil olmayan bir tek o vardı.

Çevremizde Nelly gibi birçok örnek var sanırım bu yüzdendir kitaba bağımlı olduğum sonunu kabullenemediğim. Kitabın hissedilerek empati kurularak okunmasını tavsiye ederim. Belki o zaman çevremizde bize bakan o siyah çukurlu gözlerin gülmesine neden olabiliriz.
Ezilenler ah ahhh ezilen bedenler mi yoksa duygular mi okurken her duyguyu sanki içiniz sizlarcasina okudukça en içten hissederek okuyorsunuz. Bir kitap okuduğunuzu düşünüyorsunuz ama içerisinde başka bir kitap daha yazılıyor oldugunun farkına varıyorsunuz. Bir hayat ama üç ölüm sizleri en derinden sarsacak acıklı sonlar. Yasamak icin mücadele veren hayatlar okuyucuyu kıtabin duygusal acıklı dünyasına hapsediyor.
Dostoyevski bize bir kadının kaderi sevdiği adamın ihanetiyle ve sevmediği adamın sadakati arasında çizilir cümlesine yazılmış sanki karakterlerinin tümünün bunun farkında olması olaylar örgüsünü değiştirmeyip buram buram gerçeklik koktuğunu söyleyebilirim ayrıca kopartılan aile ilişkilerinide yeniden tamir edilişinide anlatırken okuyucuya duygusal duruma fena halde sokmaktadır işlenen karakterler ve duygular o kadar gerçekçi ve derin işlenmişki bana çok şey kattı diyebilirim..
Bir an önce başlamam gerektiğini bilmekle ve nasıl başlayacağımı kestirememekle birlikte, herkese merhaba. Henüz ortaokuldayken amcamın kitaplığından aşırdığım bordo-siyah yayınevinden çıkma, Suç ve Ceza ile Dostoyevski'yi tanımıştım. Kitabı ağlayarak ve neye bu kadar kederlendiğimi bilmeyerek okuduğumu anımsıyorum. Yıllar sonra,tekrar okuduğumda yine aynı keder ve bilmezlik içinde kendimi bulmuştum. Bu durum benim her zaman Dostoyevski'den çekinmeme sebep olmuştur. Yine de Yeraltından Notları'nı da okuyup, bir de bununla yetinmeyip uyuyamadığım gecelerde sevgili Emel Kalender'in sesinden bu 'yıkıcı kitabı' defalarca dinlediğimi belirtmek isterim.


Ezilmiş ve Aşağılanmışlar kitabını,Aralık ayında almama ve her gün göz göze gelmeme ragmen okumamış ve kitabı okumamak direnmiştim. Hatta *Dostoyevski etkinliğine büyük bir heyecanla katılmış,yine de şu son iki güne kadar vizeleri bahane ederek yine kendisinden kaçmıştım.

Kaçılmıyormuş,anladım. :)


Kitabın başındaki Orhan Pamuk önsözü,neden bilmiyorum,bir miktar heves kırıcı geldi bana. - özellikle Mihaylovski'nin Vanya için sevgilisinin pezevengi durumuna düştüğünü söylediği kısımda inanılmaz bir sıkıntıya düşmüş hissettim kendimi.- Yine de başladım ve birkaç sayfa sonra kendimi Vanya'nın adımlarını bastığı yerleri incitmemeye ve Vanya'yı korkutmamaya çalışarak onu takip ederken buldum.


Okurken tüm karakterlerle kavga etmekten kendimi alamadığımı farkettim.-Birisi hariç: aşağılık Valkonski!- Şu güne kadar hiçbir roman karakterine hakaret etmemiş olan ben büyük bir "açık yüreklilikle" söylüyorum, Valkonski benim nazarımda aşağılıklığın anıtıdır.

Valkonski ile hiçbir şekilde tartışmadım ve söylediği her şeyi öyle dikkatli okudum ki. Özelllikle, sevgili İvan Petroviç ile lokantaya gittiği bölümü.. Tiksinti ile şaşıramamak arasında uzunca bir süre arafta kaldım. Nataşa ve Alyoşa'nın ilişkisi,Vanyacığımızın bu ilişkiye verdiği destek,Nataşa'yı böyle koruyup kollayışı,ihtiyar Ihmenev'in kırılgan ve inatçı yapısı,zavallı Anna Andreyevna..

Ve tabiki, Nelli! Saramago'nun Blimunda'sı kadar benim yüreğime kurulan ikinci kadın karakter. Küçük Nelli.


Şuan yazdığımı okuduğum da,kitabı incelemedigimi ve icimi döktüğümü farkettim ki bu inceleme kısmına geçerken inceleme olmayacağını da pekala biliyordum.


Evet efendim,uyuyamıyor musunuz ve uyuyamayışınıza mantıklı bir açıklama bulamıyor musunuz? Işte önerim:
Dostoyevski okuyun,okutturun.
Uyuyamayacak ve yine bir mantıklı açıklama bulamadan ama her şeye rağmen muazzam bir kitap okumuş olarak hep olduğunuz yerde kalakalacaksınız! -Tecrübe ile sabittir. Iyi geceler!-
Küçük bir kız çocuğunun yaşadığı travmaları onun psikolojik tahlilleri ve duyguları gayet başarılı işlenmiş. Buda birçok okuyucuya sabırlı ve bilinçli bir birey olmaları çocuklarını anlamalarına yardımcı olabilir. Yaşadığı ağır travmaların sabırlı bir sevgiyle tamir edilişi de çok iyiydi.Abes fakat gerçekle o kadar içice olan aşkların hikayesine dönelim. Aşk dediğimiz duygu bize kalbin ve aklın aynı ahenkte seslenmesi; birbirinden hem bihaber bir o kadar da birbirine yekpare hücreler gibi saf temiz olmalıdır. Aklın kenara fırlatılıp kalbin tek başına konuştuğu aşkın bedelini anne karnındaki bebekten tutunda koca aileleri nasıl bir Buhrana sürüklediği harika bir şekilde anlatılmış. Tolstoy'un bize''bir kadının kaderi sevdiği adamın ihaneti ve sevmediği adamın sadakati arasında çizilir cümlesine yazılmış, sanki. Karakterlerin tümünün bunun farkında olması olaylar örgüsünü değiştirmeyip buram buram gerçeklik koktuğunu söyleyebilirim. Ayrıca kopartılan aile ilişkilerinin yeniden tamir edilişini anlatırken okuyucuyu duygusal duruma fena halde sokmaktadır. İslenen karakterler ve duygular o kadar gerçekçi ve derin bir şekilde işlenmişti ki bana çok şeyler kattığını rahatlıkla söyleyebilirim. Dostoyevski'yi okuyun tüm kitaplarını okuyun...
İnsan psikolojisini oldukça başarılı bir şekilde yansıtan bu eseri iyi ki okudum diyorum. bazı uzun cümleler insanı sıksa da roman bir anda insanı tekrar icine alıyor ve bir solukta okunuyor. Zenginlerin çıkarları için yoksulların hayatının nasıl mahvolduğu, acı, gurur ve gerçeklik çarpıcı bir şekilde anlatılıyor kitapta.
Yaşama arzum, hayata inancım vardı!.. Fakat bu düşüncenin ardından bir kahkaha attığımı da hatırlıyorum.
Dostoyevski
Sayfa 56 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 8. Basım

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ezilenler
Baskı tarihi:
Ocak 2016
Sayfa sayısı:
396
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944883146
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Униженные и оскорбленные
Çeviri:
Nihal Yalaza Taluy
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
1861'de yayımlanan Ezilenler eleştirmenlerin sert tepkileriyle karşılaştı, ancak geniş bir okuyucu kitlesi tarafından beğeniyle okundu. Daha sonra yazdığı Suç ve Ceza, Ecinniler, Karamazov Kardeşler adlı romanlarıyla dünya edebiyatının dâhi yazarları arasında ilk sıralarda yer aldı.

Kitabı okuyanlar 1.986 okur

  • Seda Odabaşı
  • Neslihan Alıcı
  • Derya Akgul
  • Okan K.
  • Hakan Kahraman
  • ÖZGÜR İREM
  • Ebubekir Toğacı
  • Senanur Pişkin
  • Nisa Nur Parlak
  • aynur

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.6
14-17 Yaş
%4.8
18-24 Yaş
%23.5
25-34 Yaş
%33.3
35-44 Yaş
%23
45-54 Yaş
%8.1
55-64 Yaş
%2.2
65+ Yaş
%2.4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%54.6
Erkek
%45.4

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%30.1 (175)
9
%20.8 (121)
8
%23.4 (136)
7
%8.4 (49)
6
%1.9 (11)
5
%1.9 (11)
4
%0.9 (5)
3
%0
2
%0
1
%0.2 (1)

Kitabın sıralamaları