Adı:
Ölüler Evinden Anılar
Baskı tarihi:
20 Mayıs 2019
Sayfa sayısı:
376
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944884044
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881): İlk romanı İnsancıklar 1846’da yayımlandı. Ünlü eleştirmen V. Belinski bu eser üzerine Dostoyevski’den geleceğin büyük yazarı olarak söz etti. Ancak daha sonra yayımlanan eserleri o dönemde fazla ilgi görmedi. Yazar 1849’da I.Nikola’nın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildi. Cezasını tamamlayıp Sibirya’dan döndükten sonra Petersburg’da Vremya dergisini çıkarmaya başladı. 1861-1862 yıllarında bu dergide yayımlanan Ölüler Evinden Anılar Dostoyevski’nin Sibirya’da geçirdiği sürgün yıllarının izlenimlerini bütün canlılığıyla yansıtır.
376 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Suskunlar'ı izleyen var mı hiç aramızda? Kendi açımdan söylemek gerekirse bu dizi bittikten sonra hiçbir Türk dizisi izleyememiştim. İnsanın boğazında her daim kocaman bir yumru bırakan, yarım kalmış hayatları anlatan en güzel dizilerden biriydi bence. Yöneticilerin ve fiziksel olarak güçlülerin hapishanelerde her daim üstün geldiğini hatırlatırdı.

Esaretin Bedeli'nde insanın içinden alınamayacak ve başkalarının dokunamayacağı şeyden bahsedilirdi, yani umuttan. Umudu arayıştan. Bunu içinde bir kez olsun hissettin mi zaten hayatın boyunca o umut düşüncesi bırakmazdı insanı.

Prison Break'te ise aslında hapishanelerdeki iç bürokrasinin işleyişinin ne kadar pis kurallara, birtakım rüşvet, şantaj, para döngüsüne bağlı olduğuna ve kaçış fikrinin her ne kadar hapis hayatı boyunca canlı durmasına rağmen mahkumların çoğunun buna cesaret edemediğini görürdük.

Ölüler Evinden Anılar ise bu 3 dev yapımın tam olarak birleşimi. Yeri geliyor kırbaçlar, sayısı gittikçe artan sopalar sizin sırtınıza iniyor. Bazen de yeri geliyor her hapishanede en az 1 kere de olsa düşünülmüş olan kaçma düşüncesinin cezbediciliğine tanıklık ediliyor. Bazıları atılan binlerce sopaya hiç sesini bile çıkarmıyor, bazıları ise dayak yemeyi kanıksamış bir şekilde emri yeni verilen her dayağı alışkanlıkla karşılıyor. Zaten Dostoyevski de bu kitabının 11.sayfasında "İnsan, her şeye alışan bir yaratıktır." diyor bu sözleri kanıtlayacak nitelikte.

Gözyaşları ve neşenin çetin savaşının anlatılmasını o zamanlardaki Rus milletinde özgür düşüncenin -bırakın bahsedilmeyi- düşünülmesinin bile yasak olmasıyla, hayatında ilk kez kar yağışı görmüş gibi mahkum arkadaşlarıyla çocuklar gibi kartopu oynayarak etrafına gülüşler saçan mahkumlara pis pis, aşağılayıcı, ayıplayıcı, mutluluk antivirüsü gözlerle bakan üstlerle, fakat tüm bunlara rağmen de hapishaneye düşmüş insanların kültür seviyesinin standart Rus milletinin kültür seviyesinden yüksek olmasını 14. sayfadaki "Rus halkının büyük kitle halinde bulunduğu başka hangi yerde, aralarından ayıracağınız iki yüz elli kişinin yarısı okuma yazma bilir?" alıntısıyla anlayabiliyoruz. Dostoyevski olay örgüsünün içine böyle siyasi göndermeleri teker teker olsa bile çok ustalıkla serpiştiriyor.

Dostoyevski okurken yemek yediğimi hissediyorum sanki. Adamın edebiyatı gerçekten de insanın karnını, gözünü, yalnızlığını, ruhunun atmosferinin düşünce kirliliğindeki kaybolmuş fikirleri doyuruyor ve bu sadece fonksiyonel bir doygunluk da değil üstelik. Aynı zamanda "Biçim, işlevi takip eder." diyen bir Louis Sullivan gibi onu okurken hem günlük kalsiyum, magnezyum miktarı misali alınması gereken dozda belirtilen ihtiyaçlar gibi işlev kavramı dahilinde edebi zevk ihtiyacınızı karşılıyorsunuz hem de estetiksel, biçimsel ve daha çok da iğneleyici olarak araya serpiştirdiği ve bizim de bazı yemeklerde sevdiğimiz acı, tuzlu, ekşi tatlar gibi farklı tat ihtiyaçlarınızın giderilmesini sağlıyorsunuz.

Ölüler Evinden Anılar, Dostoyevski'nin sürgünden sonraki yazdığı Ezilenler kitabından sonraki 2. roman ve uzun yıllar sürgünde kalmanın verdiği deneyimle birlikte kendi hayat sürgünümüzü ne kadar sorgulayarak yaşadığımızı görmemizi de istiyor. Dedik ya başta, Esaretin Bedeli'nde nasıl umut düşüncesi hep sapasağlam ise ve 1984'te de insanların içlerinden her şeyin alınsa bile umudun, sevginin alınamayacağı düşüncesi ne kadar açık ve roman boyunca canlı ise, Ölüler Evinden Anılar'da da soylulardan farklı olarak aşağı sınıfla soylu mahkumların çatışmasına şahit olabiliyorsunuz. Hatta bazen yeri geliyor soylu mahkumlara "Fakat, siz bizle nasıl arkadaş olursunuz?" diyen bir mujik (aşağı seviyeden) adam çıkıyor karşınıza. O zaman diyorsunuz ki ulan arkadaşlıklar bile sınıf sınıf ayrılmış da haberimiz yok...

Ölüler Evinden Anılar, fiziksel olarak olmasa da ruhsal olarak ölü sayılabilecek insanların içlerindeki hayat belirtilerini Dostoyevski marka fenerle arayabileceğiniz bir roman, aynı zamanda bundan sonra gelecek olan Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Budala, Ecinniler ve Karamazov Kardeşler gibi dev yapıtlar için bir referans kitabı olabilecek nitelikte. Bu yüzden böyle epik yazarları kronolojik sırasıyla okumanın elzem olduğunu düşünenlerdenim. Duyguları, sorgulamaları, anlatı yetenekleri Şahan'ın Tehlike Çanı'nda Reytingmetre'yi artırmak için masaya yumruğunu vurması gibi şaha kalkmaya başlıyor bu kitapta. Dostoyevski severler kaçırmasın.
369 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Etkinliğe ev sahipliği yapan Sevgili Arkadaşımhttp://1000kitap.com/SinestezikMuz’a Selam olsun...

Bunlar hep baharın etkisi!
Kitap okuyamıyorum...
Bu kitabı o kadar zor bitirdim ki..
Memleketime bahar gelmiş, kuşlar böcekler ötüyor...papatyalar gülümsüyor...güneş göz alıcı...Deniz çok girilesi...Dondurma yenilesi...Etraf çilek kokuyor...
Beni bu havalar mahvetti!!!
https://i.hizliresim.com/76nZdP.jpg

https://i.hizliresim.com/QV3G0G.jpg

https://i.hizliresim.com/3EZJ3r.jpg



Böyle havada ben “Ölüler Evinden Anılar” okuyorum...(Yanlış zamanlama)

Kitap okumak için ruh hali çok önemli.Kitabı bitirir bitirmez hemen çiçekli böcekli aşk kitabı okumaya başladım :)
Neyse uzatmıyorum hemen konuya gireyim efendim.

———————

Dostoyevski’nin sürgün dünyasının temel taşlarını oluşturan iki romandan birisi de Ölüler evinden anılardır.

Tolstoy bu kitabı okuduktan sonra Dostoyevski'yi Puşkin'den bile üstün tutarak, modern Rus edebiyatında Puşkin'in eserleri dahil, böylesine iyi bir kitap hiç okumadığını söyler.sanırım ne kadar iyi bir yazar olduğunu anlatmaya yeter.
Bknz;https://tr.sputniknews.com/.../201507131016524160/

*Spoiler
Hapishanenin karanlık bölümünde olup özel hücrede tutulan ağır suçluları anlatıyor. Kitapta tam bir akış yok bölüm bölüm hayat hikayelerini anlatıyor. Dostoyevski’nin sözcüsü Aleksandır Petrovic Goryançikov hayatından kesitler sunarken kişi analizlerini, psikolojik ruh hallerini kusursuz aktarıyor. Betimlemeler o kadar güzel ki adeta kendinizi koğuşta Goryançikokov’un yanında hissediyorsunuz.Aslında sürpriz bozanlı inceleme çok nadir yaparım gereksiz bulduğum bir şey çünkü, ama bunun sonu o kadar derinden etkiledi ki...Vurgulama ihtiyacı hissettim..

Kitabın sonlarında “Şikayet” bölümünde hikayeyi bize anlatan karakterin ölümünden sonra yayımlanan Baba katili gencin Aslında suçsuz olduğu.Kitapta bu genci bu katili pek neşeli,zıpır,sefih ve aptal olduğu kadar anlayışsız da olduğundan bahsediyor.
Boşu boşuna Sibirya’nın en ağır suçlularının olduğu bölümde kaldı, buna çok hüzünlendim empatisini kurdum da içim cıs etti dile kolay 10 yıl...Suçsuz yere...

Buda Dostoyevski ile geçirdiğimiz vakitlerden birisi;
https://i.hizliresim.com/4aoO6L.jpg



Şu incelemeyi yazarken bile bahar içimi kıpır kıpır ediyor;
“Çık şu siteden,bırak telefonu sahile git!”
Çiçekli böcekli günlere sevgili okur... :)
370 syf.
·6 günde·7/10
Dostoyevski ile 10. buluşmamız, yazarın Sibirya’da geçirdiği sürgün yıllarını Aleksandr Petroviç Goryançikov adlı bir karakter üzerinden anlattığı Ölüler Evinden Anılar kitabı ile gerçekleşti...

Ölüler Evi’ndeki misafirliğim genel itibariyle keyifli geçmekle beraber zaman zaman oldukça sıkıldığım bölümlerin de yaşandığını itiraf etmem gerek. Dostoyevski kitaplarının, ele aldığı konular itibariyle evrensel etkileşim kurmada ne kadar başarılı olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak bu kitap özelinde kendi adıma aynı evrensel etkiyi üzerimde hissedemedim çok fazla... Diğer kitaplardan aşina olduğumuz ve Rus edebiyatı okurları olarak çoktan kanıksadığımız Rusça isimler konusunu bir tarafa bırakıyorum. Bu kitap, hapishane anılarını toplayan bir kitap olması hasebiyle, onlarca farklı insanın hayatına girip çıkması ve neticede ortada böyle bir isim kalabalığının bulunması gayet doğal...

Ancak isimlerden de öte, dönemin siyaseti, yaşam biçimi, gelenekler, ibadetler, yemekler, küfürler ve ilişkiler derken günün sonunda ortaya kıpkırmızı bir RUSYA profili çıkıyor. Zaten bir hapishane tecrübesi yaşamadığım için orada kendiliğinden akan yaşamı anlamaya ve belki empati kurmaya çabalarken bir de bunun yanında bir okur olarak Rus olmamanın da yükünü ayrıca sırtlanmak zorunda kaldım... Bunun yanında, mahkumlar tarafından temsile hazırlanılan bir tiyatro oyununun sahne sahne yazıya dökülmesi veya sürgün hayatı boyunca atten keçiye, kazdan kediye kadar muhattap olunan tüm hapishane hayvanlarının tek tek anlatılması gibi detaylar da hayatın oldukça durağan geçtiği şu günlerde beklentilerimin tam aksine akıcıklıktan bir hayli uzaktı...

Belki Dostoyeski bu kitabı öncelikle kendisi için kaleme almıştır, kimbilir... Anılarını, aklında kalan tüm detaylarıyla birlikte yazıya dökerek kalıcı belleğe atmak istemiştir belki de...

-------------------------

Kendi adıma bu olumsuzlukların yanında kitaptan oldukça keyif aldığım, faydalandığım bölümler de oldu tabii ki... Dostoyevski gibi bir yazar, hayat kendisine iyi ya da kötü hangi sürprizi yaparsa yapsın, kader onu hayatın hangi durağına sürüklerse sürüklesin, genlerine nüfuz etmiş üstün gözlem gücünü, gözlemlediklerini biriktirme, onları bir merkez etrafında sıralayabilme, ve nihayetinde bu soyut görüntüleri cümleler vasıtasıyla somutlaştırabilme yeteneğini; piknikte de olsa, kumar masasında da olsa veya sürgünde de olsa her zaman yanında taşıyan ve çok etkili kullanabilen bir yazar...

Hayatta bazı durumları ya da bazı ortamları yaşamadan, içinde bulunmadan anlamak, içselleştirmek, empati kurmak gerçekten çok zor... Sürgün hayatı, hapishane yaşantısı da bunların başında gelir kanımca... Gerçekten özgürlüğünüz elinizden alınmadan, yani hep içinizde bir yerde özgür olduğunuzun bilinci ve güveniyle yaşarken, asla tam anlamıyla bir mahkumun yaşadıklarını anlayamazsınız. Bunun belki bir istisnası olabilir; birinin çıkıp size bu dünyayı, yani ortamın atmosferini, kişilerin ruh hallerini, gündelik akışı, suç, suçlu ve ceza kavramlarını olabildiğince açık ve etkili bir şekilde anlatabilmesidir bu istisna... Böyle bir durumda, tüm bu evreni size anlatacak olan kişinin Dostoyevski olması tabii ki önemli bir şanstır okur için...

Zaten Dostoyevski okumak, onun hayatını takip etmektir bir anlamda... Kendi otobiyografisini külliyatına dağıtmış bir yazardır Dostoyevski... Nasıl bir aşık, nasıl bir kumarbaz, ya da nasıl bir mahkum olduğunu üç aşağı beş yukarı romanlarını okuyarak çıkarımsamak mümkündür.

-------------------------


Kitaptaki hapishane yaşantısı, mahkumların içinde bulunduğu şartlar, ceza sistemi v.b sürgün hayatına dair uygulamalar günümüzde geçerliliği tamamen yitirmiş durumda. Ya da daha doğru bir ifadeyle zamanın şartlarına göre form değiştirmiş bir şekilde varlığını sürdürüyor da diyebiliriz. Bizzat içinde bulunmadığımız iki farklı ortamı, yani geçmişin ve günümüzün hapishane yaşantısını kıyaslamak çok saçma olacağı için ancak edebiyat, medya ve sivil toplum kuruluşları gibi aracılar vasıtasıyla öğrendiklerimiz üzerinden fikir yürütebiliyoruz. Tabii zaman içerisinde belki insan hakları ve uygulamalar konusunda modernleştiğimizi düşünsek ya da o algıya inansak dahi, suçun ve suçlunun tanımlanması, organize bir şekilde suçlu ‘yaratılması’, gerçek suçluların bir şekilde aklanması, tutukluluk sürelerinin uzaması, ceza indirimlerinde ortaya çıkan adaletsizlik ve benzeri konularda gözlemlediğimiz hukuka aykırı uygulamaları gördükçe geçmişten günümüze modernleştik mi yoksa geriye mi gittik sorusu doğal olarak havada asılı kalıyor maalesef...

Geçmişte gerçek suç işlemiş bir caniye, bir seri katile, kaçak bir askere veya bir hırsıza 1500-2000 sopalık ceza vermek (kemik kırarcasına), üzerine bir de çok pis ve kötü koşullarda sürgüne göndermek bugünün penceresinden çok acımasız ve insan haklarına aykırı görülebilir ilk bakışta... Ancak geçen yüzyıllar içerisinde bu tabloyu nasıl değiştirebildik diye bir göz attığımızda, karşımıza daha modern, daha insancıl görünen temiz, akıllı ve daha teknolojik bir anlayışla inşa edilen cezaevleri ve evrensel insan hakları bildirgelerine uygun cezalar çıkıyor ilk bakışta... Ancak bu akıllı ve insancıl cezaevlerini dolduran suçlu profillerinin önemli bir kısmının düşünce suçlusu olması, bazen atacağınız eleştirel bir tweet’in bile yolunuzu buralara düşürebileceği gerçeği, mevcut hukuk sisteminin ve adalet anlayışının, cezaevleri kadar modern olmadığı gerçeliğiyle yüzleşmemize neden oluyor...

---------------------------

Yazının başlarında Ölüler Evinde Anılar kitabının biraz fazla ‘made in Russia’ olduğundan dem vurak romanın bu özelliğinin beni biraz yorduğundan bahsetmiştim. ‘Peki bunun yerli bir karşılığı yok mudur’ şeklinde bir soru gelebilir. Benim okuduğum kitaplar içerisinde bu kitabın Türk edebiyatındaki karşılığı Kemal Tahir ‘in ‘Esir Şehir’ üçlemesinin ikinci kitabı olan Esir Şehrin Mahpusu adlı eseridir. Milli mücadele döneminde geçen bu değerli üçlemenin ikinci bölümü baştan sona hapishanede geçer ve kitabın baş kahramanı Kamil Bey’in gözünden hapishane hayatı tüm ayrıntılarıyla ve muhteşem bir gözlem gücüyle anlatılır. Birgün iki kitabı da okuma şansınız olursa ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum

Bunun dışında, Kemal Tahir’in hapishanede geçen bir başka eseri Karılar Koğuşu , Orhan Kemal ‘in 72. Koğuş ‘u, Feride Çiçekoğlu ‘nun aynı zamanda sinemaya da uyarlanan muhteşem eseri Uçurtmayı Vurmasınlar da hapishane ve mahkum temalı eserler içerisinde ilk aklıma gelenler...

-----------------------------

Suça ve cezaevlerine kendimizi ne kadar uzak görüyorsak, aslında bir o kadar da yakın olduğumuzu belirtmek isterim değerli dostlarım... İçinde bulunduğumuz dönemde, görünmeyen bir virüsün, milyarlarca insanı yönettiği bir dünyada, görünen, yaşayan somut bir hayatın içerisinde, başımıza asla bu gelmez dediğimiz her şeyle burun buruna olduğumuzu unutmayalım yeter!

Dostoyevski’yi yıllarca sürgün tutan hayat bize neler yapmaz ki...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
376 syf.
·4 günde·8/10
"Duuur!" emriyle idam mangası indirdi namlularını aşağı. Yüce Çar Hazretleri'nin cezayı hafiflettiğini söylediler. Ne yücelik ama son saniyeye bırakılan! Bir idam mahkumunun son anlarında hissettiklerini meşhur "Budala"sında tek tek anlatacaktı Dostoyevski. O yüzden biz o hafifletilen cezaya dönelim, kürek mahkumiyetine.

"Kitaplardan okuyarak veya düşünerek, gözlem yaparak varmadım ben bu sonuca. Gerçekleri yaşadım, öğrendiklerimi doğrulamak için de çok zamanım vardı." Ne yazdıysa yaşadı, ne yaşadıysa yazdı. Gerçeklerin fotoğrafını çekmedi, fotoğrafın içinde yer aldı. Dört sene; dile kolay, çekene zor. Bulunduğu yerden duvarın ötesi bir hayaldi, gerçekler ise kendi tarafındaydı. Dört sene boyunca her gün öldü ama mezarında bile yalnız kalamadı. En çok da yalnızlığı özledi. Bu özlemle prangalar eskitti. Pranga onun ayağındaydı, terbiye ediciler! ise kendi zihinlerine geçirmişlerdi.

Tolstoy da Diriliş'inde bu ceza sistemini eleştirmiyor mu? Tolstoy'a göre ceza verenler de suçlu, onlar da günahkar çünkü. O yüzden kim kimi ıslah ediyor? Suçlu suçluyu yargılayabilir mi? Tolstoy, bir hayli sevdiği bu kitaptan oldukça etkilenmişe benziyor. Anna Karenina'sında da Levin'in abisinin ölüm sahnesi buradaki bir veremlininkine baya benziyor. Bazı yerler kelimesi kelimesine aynı hatta. Tolstoy metinlerarasılığı keşfetmiş de kimse farketmemiş mi yoksa? Ama konudan uzaklaştım. Gerçek Postmodernlik bu değilciler gelmeden kitabımıza dönelim.

Suçlu psikolojisinin zirvesinde uçuran Tanrılık eserin Suç ve Ceza'ya giden yolda attığın ilk adımlarında emeklemeden koşmayı ne zaman öğreniverdin? Baltacı Raskolnikov Paşa'yı daha anasının karnında vitamin olarak bile düşünmediğin zamanlarda ortasına atıldığın şu evde öldürülürken, kendinden bir Tanrı Parçacığı yaratıldığının farkında mıydın acaba Dostoyevski? "Seni, anlatabilmek seni..." Ama ben kitaba hala dönemedim.

Suçlu insanlarının ruhları, ellerine balta alamayacak kadar masumdur henüz. Vahşetle değil, şefkatle durulur isyanları. "Birkaç şefkatli söz, mahpusların ruhça dirilmesine yeterdi. Çocuklar gibi sevinirler, sonra da çocuklar gibi sevmeye başlarlardı." Tolstoy sayesinde öğrendiğimiz Hristiyanlığın meşhur "sana tokat atana diğer yanağını da uzat." öğretisi Dostoyevski'de de hakimdir o zamanlar. Haksızlığa boyun eğer, başkaldıramaz. Gel tezkere yerine gel Raskolnikov diye türkü tutturur durursunuz kitap bitene kadar. Kendisinden daha kötü şartlarda bulunan mahkumlara değinip halimize şükür havasındadır. Bu sebepten, kendimi yiyip bitirdiğim doğrudur. Ama gel gör ki Dostoyevski Ağa'nın eli tutulmaya gelmez. Bir şeyler verir bana diye öylece bekler durursun. Ancak bu eserinde pek de bulamazsın. Dediğim gibi Tanrılığı'ına biraz daha vardır.

Şimdi kitabın bize bakan yönlerine değinelim:

Kaçımız cezaevi ortamı gördük? Ben gördüm biraz ama ucundan yani sadece ziyaretçi olarak. Demir parmaklığın içeri tarafını bilemem. O yüzden anlatılan hikayeleri ne kadar içselleştirebiliriz? Yaşayanların ya da Dostoyevski'nin tabiriyle ölenlerin hislerine vakıf olmamız mümkün mü?

Sağolsun hükümetimiz artık Olağanüstü'lüğü kalmayan Hal'imizde hapse girmeyi kolaylaştırdı. Böyle bir imkan sayesinde, değerli kitaplarla bütünleşmek daha kolay olmaya başladı. Ama biz nankörler bilemiyoruz kıymetini. Sanıklar, kendilerine yöneltilen iddiaları çürütmekle uğraşıp hayatına renk katmak varken, iddia sahibine sen kanıtla kolaycılığına kaçıyor. Neyse ki devletimiz yargılanma sürecinin genellikle tutuklu olmasına karar veriyor da Ölüler Evinin ihtişamını görüyor insanlar. Günler ayları kovalıyor, anılarını biriktiriyorlar gül gibi, kendilerini öldürdükleri, yaşattıkları zamanda. Bir gün densiz bir hakim çıkıp artık serbestsiniz diyor. (Şükür ki o hakimin hesabı görülüyor sonra) Dışarıda tekrar canlanan adam da devletten bir "pardon" bekliyor. Elinde tuttuğun o anılar senin için bir armağan değil mi? Bu ne yüzsüzlük, ne kadir kıymet bilmezlik? Bir de üzerine "siee siee siee" diye söyleniyor. Ama konudan gayrıciddi bir şekilde uzaklaştım bu sefer. Şimdi bu laubaliliğe bir es verip biraz hiddetlenelim.

Her okuduğum Rus klasiğinden sonra bir kez daha görüyorum ki Türkiye ve Rusya, Doğu'da kalamamakla, Batı olamamakla, kısaca Doğu-Batı arasında sıkışmışlığıyla, soylusuyla-köylüsüyle, inançlarıyla-batıl inançlarıyla, ideolojileriyle-demokrasicikleriyle birbirlerine o kadar benziyorlar ki. Rusya 19 senedir, Türkiye de 16 senedir belasını bulmuş durumda. Bugünün modası korktukça ve sustukça, sıranın herkese geleceğini görmeyecek miyiz hala? Dostoyevski gibi 4 yıl ya da daha fazla süre içeride suçsuz yatan onlarca, yüzlerce ve hatta binlerce kaç kişi daha var ve olacak? Gerçi Türkiye artık koskocaman 800 bin kilometrekarelik bir Ölüler Evi haline getirilmedi mi? Sokaktaki kalabalığın yüzlerini bir inceleyin, insanlar yürüyen cenazelere dönüşmedi mi? Otobüste, metroda bir hayat belirtisi var mı? Kimler yatağa uzandığında gözünü kapatır kapatmaz uyuyor? Kimler sabah pürneşe bir canlılıkla yataktan fırlıyor? Bunca kasvet yetmedi mi?

Görünmez bir kafesle hapsedildiğimiz bu buhrandan çıkmak ve Dostoyevski'nin özgürlüğe kavuştuğunda yaşadığı şu güzel anın bir gün bize de geleceğinin umuduyla:

"Hürriyet, yeni hayat, yeniden doğuş... Ah ne tatlı bir an bu!"
369 syf.
·105 günde·Beğendi·9/10
"Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum"
Sezai Karakoç

Bazen hayat sadece beklemektir. Bir şekilde yaşamaya devam edersiniz , bir diri gibi veya bir ölü gibi. Ölü gibi nasıl yaşanır ? Mecbur kalınca bal gibi yaşanır.

Dostoyevski bu kitabında , otobiyografik diyebileceğimiz kendi sürgün cezası yıllarını anlatmaktadır. Kısıtlı hareket imkanının olduğu bir bakıma cezaevi bir bakıma ise "ölü bir ev". Sibirya ikliminin doğal zorluklarına eklenen tutsaklık koşulları , özgürlüğün kısıtlandığı yerde insan kalabilmek , hayallere tutunmak , vazgeçmemek ve sonunda sayılı gün geçer gider.

Yaşadığınız her yer aslında bir çeşit evdir. İster doğduğunuz baba evi olsun , ister askerlikteki koğuşunuz olsun , ister bir cezaevi , ister bir gurbet , her neresi olursa olsun bir çeşit evdir , çünkü insan her şeye alışan bir varlıktır.

Kitabın ismini çok önemsedim. Neden "ölü bir ev" ? Bence temelde 2 nedeni var. Birincisi Sezai Karakoç'un dediği gibi "yaşamıyor gibi yaşamak" olsa da işte bir şekilde yaşıyor insan ölü gibi , ruhu yaralı olsa da. İkincisi ise yaşanıp geçmiş olan her duygunun , her zaman diliminin , her anının artık "ölmüş" olmasıdır. Biz insanoğlunun en büyük sorunu , geçmiş olanın geçmiş olduğunu kabullen-e-memek değil mi zaten ?

Yani bana göre Dostoyevski'nin vermek istediği en önemli mesaj şu , orada bir şeyler yaşadın ve bitti gitti öldü artık , geçmiş geri gelmez bırak artık takılıp kalma !!

Hepimiz yaşadığımız sürece ne zorluklarla ne acılarla muhattap oluyoruz . Bazen kendi evimiz bizim için ölü bir evdir , ölü gibi yaşarız ve bazen bunu seneler sonra fark ederiz , ahlanır vahlanırız da geçmiş geri gelmez. Bazen evlilik hayatı ölü bir ev gibidir. Bazen yaşadığımız köy , kasaba , şehir ölü gibidir de biz onu canlı zannederiz , sonradan fark ederiz de bazen gücümüz yetmez o yaşadığımız ölü yeri diriltmeye , bazen de bunu beceririz irade ve mücadeleyle.

Kendi adıma söyleyebilirim ki , uzun seneler içinde yaşadığım ve canlı zannettiğim evin zaman zaman ölü veya yarı ölü bir ev olduğunu sonradan fark ettim. Fark etmek acıtır fakat her şeye rağmen yüzleşmek güzeldir. Bu benim acım diyebilmek güzeldir , geçmişle başımız derttedir evet ama hep söylenen "şimdi" meselesi gerçekten yabana atılamaz , elde var "şimdi".

Anıların tatlı olanlarıyla yetinemeyiz , çünkü şimdi de yeni tatlı yaşantılara ihtiyacımız var. Anıların acı olanlarına takılıp kalmamalıyız , çünkü zaten yeni acı yaşantılarımız da olacaktır.

Dostoyevski neden bu kadar büyük bir yazardır ? Çünkü iyiyle kötünün , siyahla beyazın birlikte olacağını belki de en iyi anlatan adamdır. Oysa pek çok yazar veya pek çok insan hep bir taraf seçmeye zorlanmış ve insanları da zorlamıştır. Oysa hayat "gri" bir tondadır , hele ki okuyan , yazan , düşünen insanlar için daha çok böyledir. Fakat bu gri tekdüze bir gri de değildir , bazen siyaha yakındır bazen beyaza.

Hayat bir bakıma bir çelişkidir. Şimdi bütün bu söylediklerimle , kendime ve bu yazıyı okuyanlara cesaret verip harekete geçirecebileceğim gibi , tersine kendimi ve okuyanları karamsar bir ruh haline sevk etmem de mümkündür.

Eninde sonunda herkes ölür , hayatın kıymetini bilelim. En gösterişli evde yaşayan da ölür , sokakta yaşayan da ölür. Ruhun ölümsüzlüğü diye bir şey varsa eğer sanki bu yaşarken de gereklidir , şartlar ne olursa olsun ruhumuzu öldürmemek belki de yaşamanın ta kendisidir. Biliyorum hiç de kolay değil , fakat başka çare var mı ?
376 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Sibirya denince kaçınılmaz şekilde akıllara ilk olarak ne gelir? Meşhur soğuklarıyla ünlü bir bölge. Bitti. Bu kadar. Sibirya konusunda bilgili bünyelerin bile ilk düşünecekleri şey 'soğuk' olacaktır. Oysa akıllara ilk gelmesi gereken, Sibirya'nın, soğukları ve buzları arasından dünya edebiyat tarihine doğan güneşin doğuşuna, istemeden ve dolaylı şekilde bile olsa ev sahipliği yapmasıdır.

Sibirya olmasaydı Dostoyevski olur muydu? Şu an bildiğimiz şekliyle olmayacağı kesin. Bugün Rus edebiyatı denildiğinde hayran olduğu ve etkilendiği büyük öncüllerini dâhi geçerek ilk akla gelen isim olması, edebiyat otoritelerince oluşturulan listelerde sürekli başı çekmesi ve o listelerde bulunan eserlerinin nedeni büyük ölçüde Sibirya'dır. Dosto, Sibirya gibi bir dönüm noktası yaşamasaydı, Sibirya öncesi gidişata bakarak, ilk eseriyle ümitlendiren, diğer eserleriyle eleştirmenler tarafından yerden yere vurulan, başarısız bir Gogol taklitçisinden öte bir yazar olamayacaktı. Şu cümlelerle Sibirya öncesi eserleri çöpe atmış gibi görünebilirim. Ama öyle bir amacım yok. Değinmek istediğim nokta, mesela ilk eseri İnsancıklar'ın sitede 8246 okunma sayısına sahip olmasının nedeni, Sibirya sonrası muhteşem eserler veren yazarın, ilk kitabını okuma dürtüsünden öte bir şey değildir bence. Bu dönüm noktası olmasa İnsancıklar bu kadar okunur muydu? Hiç sanmıyorum. Tabii Dostoyevski'nin ulaştığı mertebe açısından baktığımızda, bu büyük yazarın edebi yolculuğunu deneyimlemek açısından hepsi çok kıymetli eserler. Öte yandan bu eserlerinin başarısızlığı, Dosto'yu sürgüne ve dolayısıyla başarıya götürmesi açısından da bana göre çok önemli. Çünkü sürgüne gönderilme nedeni olan Petraşevski grubuna katılması, bu grubun kendi fikirleriyle uyuşmasından ziyade eserlerinin başarısızlığı neticesinde boşluğa düşmesinden kaynaklıdır. İnsancıklar romanından sonra edebi anlamda uğradığı başarısızlıklarla beraber Dosto'nun bile yeteneğinden şüpheye düştüğünü, ilk romanın başarısı için, tesadüf müydü acaba, diye düşündüğünü biliyoruz. Üst üste gelen başarısızlıklarla beraber içindeki yazma ateşinin büyük oranda söndüğü ve hayatı boyunca yazarlık dışında herhangi bir mesleğe ilgi duymamasından dolayı boş boş takıldığı bir dönemde Petraşevski grubuyla tanışıyor. Başarılı eserler vermeye devam etseydi ve o aralar bir yazı projesiyle uğraşsaydı, Petraşevski grubuna girme ihtimalini çok çok düşük buluyorum. Çünkü Dosto'yu fikir anlamında çekebilecek bir oluşum kesinlikle değil.

Ölüler Evinden Anılar'ın konusu, Dosto'nun Sibirya dönemlerine ait olduğundan, incelemem Sibirya dönemi ve sonuçları odaklı. Bu yüzden sürgünün nedeni olan Petraşevski grubuna aşırı yer vermek biraz gereksiz gibi geldi. Merak edenler için Oğuz'un mizahi bir başlıkla sunduğu şu video tavsiyemdir:

https://youtu.be/8IZfoxK5BTc

Sürgün ve idam kararıyla ilgili genel bir yanılgı var. İdam mangasının önüne geldiklerinde genellikle son saniye bir kararla idamdan vazgeçildiği yazılıyor ve doğal olarak öyle biliniyor. Ama Dostoyevski hakkında onaylanmış bir idam kararı hiç olmamıştır. Dosto, idam mangasının önüne çıkmadan önce zaten cezası belli ve onaylanmıştır. Belinski'nin mektubunu yaymaktan dört yıl kürek ve dört yıl askerlik hizmeti. İdam kararı, I. Nikola'nın bu asi gruba unutulmaz bir ders verme amacıyla hazırlattığı bir tiyatrodan fazlası değil. Son saniye insafa gelen bir adamdan ziyade insanların psikolojisini darmadağın eden bir insafsızdır. Aslında hiç olmayan idam kararı, tüfekler doldurulduğu ve askerlerin nişan aldığı sırada durduruluyor ve karar açıklanıyor; "Ölüm cezasına çarptırılan suçlular, imparator hazretlerinin (adı batsın) sonsuz şefaatleri sayesinde bağışlanmıştır". Nikola'nın bu piyesi, gruptan birinin delirmesi ve geri kalanlarda iyileşmeyecek yaralar açılmasıyla birlikte sonuçlanıyor. Dosto'muz ise 27 yaşında bu sıralar. Yolun sonuna geldiğini ve beş dakika sonra dünyada olmayacağını düşünüyor. Kalan son beş dakikasını üç parçaya ayırıyor. İki dakika dostlarına veda, iki dakika düşünme ve kalan son bir dakikası son kez dünyaya bakma. Gerçekten basit bir durum değil. Nikola, ders vereyim derken, edebiyat tarihine kafayı çizmiş bir Dostoyevski de armağan edebilirdi.

Ölüler Evinden Anılar, bir önceki romanı Ezilenler'e yaptığım incelemede de bahsettiğim, Dosto'nun, kardeşiyle birlikte kurduğu Vakit adlı dergide yayınlanmaya başlar. Dosto, ilk başlarda bu projesini makale olarak nitelendirmiş. Kafasında bu kadar geniş olarak oluşturmadığı kesin. Ama daha sonra proje roman hâline bürünür. Sansür, belirli budamalar şartıyla bu projenin yayınlanmasına izin verir. Vakit adlı dergi, Ölüler Evinden Anılar yazılmaya başladıktan sonra abonelerini ikiye katlar ve eleştirmenler ise ilk kez görüş birliğiyle Dosto'yu göklere çıkarır.

Dostoyevski, karısını öldürdüğü için kürek cezasına çarptırılmış soylu Aleksandr Petroviç Goryançikov karakteri üzerinden kendi Sibirya anılarını anlatır. Tek fark budur. Bunun dışında hepsi birebir şekilde Dosto'nun yaşanmışlıklarından gelir. Romanda mahkûmların başlarındaki binbaşının lakabından, kişiliğinden, verdiği cezalardan tutun, mahkûmlar ve hikayelerine, diğer mahkûmların soylulara bakış açısından, verilen cezalara, mekan tasvirlerinden, hapishanede bulunan hayvanlara, hatta Goryançikov'a verilen İncil'in içine gizlenmiş paraya kadar hepsi gerçektir. Dosto, Sibirya anılarının arasına insan ve mahkûm psikolojisine dair muhteşem tespitlerini saçar. Sansür'ün izin vereceği ölçüde eleştiriler getirir ve okura da bazı noktaları düşündürür durur. Örneğin; bir mektubu bırakın yazmayı, sadece yaymakla suçlanan bir adamın, 6-7 kişiyi öldüren mahkûmlarla aşağı yukarı aynı şartlarda cezalandırılmasının nedenini sorgularsınız. Dosto bu konuyu da irdeler. Suçlar ve o suçlara biçilen cezaları.

Büyük eserlerini okumadan önce, özellikle Suç ve Ceza öncesi kesinlikle okunması gereken bir eser. Bu eseri okunmadığı takdirde ne kadar nitelikli bir okur olursanız olun, Dostoyevski'yi anlamak hep eksik kalacaktır.

İyi okumalar.
376 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Yazarın Sibiryada'daki kürek mahkumiyeti cezasının bitiminden sonra yayınladığı ve oradaki anılarını yazdığı kitap. Kitapta bize bu anıları, Aleksandr Petroviç Goryançikov karakteri üzerinden aktarmaktadır.

Kitapta , öncelikli olarak Çar'lık Rusyasının Sibiryasın'daki cezaevlerinin ve kampların durumu hakkında geniş ve ayrıntılı bilgi sahibi oluyoruz. Mahkumların yıllarca gece ve gündüz ayaklarındaki prangalarla ve sürekli dayak cezalarıyla yaşamaları bizleri etkiliyor.

Dostoyevski , yıllarca yaşadığı bu ortamda bir yandan cezasının gereklerini yerine getirirken, diğer yandan ise etrafındaki insanları çok iyi bir şekilde gözlemlemiş. Onların ruh hallerini çok iyi incelemiş. Ben, yazarın sonraki kitaplarında, özellikle karakterlerin psikolojik anlatımı konusunda bu derece başarılı olmasının sebebinin, bu mahkumiyet yıllarında kazandığı yeteneklerden kaynaklanmış olduğuna inanıyorum.

Kitapta onlarca mahkumun yaşadığı olayların yanı sıra, muhteşem bir şekilde kişilik analizleri de beraberinde bizlere aktarılmaktadır. Evet, kitap biraz durağan ilerlemektedir. Bu da bir anı özelliği taşıyan kitap için olağan bir durumdur. Ama müthiş bir insan sarraflığı özelliği taşımaktadır. Kitap boyunca neredeyse her türlü suçu işlemiş çeşitli karakterlerde onlarca insan analiz edilmektedir. Ve bu da, okuyucuyu sıkmadan sade bir dille yapılmaktadır.

Çok fazla sürükleyiciliği olmamasına rağmen , dönemin cezaevi yapısını anlatması, olayların akışı ve suçlu insan psikolojilerinin muhteşem analizleri dolayısıyla ben kitabı beğenerek okudum. Okunmasını da tavsiye ederim.
376 syf.
·Beğendi·10/10
Dostoyevski’nin doğrudan doğruya cezaevi anılarından faydalanarak yazdığı bu roman ilk 10 romanı içinde beni en zorlayan kitap oldu. Neden mi? Cevabı videoda:
https://youtu.be/6X3kIBjwoQ8
376 syf.
Yazar, dönemin baskıcı yönetimine (I. Nikola) karşı gelir ve kurşuna dizilme cezasına çarptırılır. Bu ceza daha sonra sürgün ve zorunlu askerliğe çevrilir. Sibirya'daki cezasını tamamlayan yazar daha sonra sürgünde gördüklerini, yaşadıklarını başarılı bir şekilde bu eserinde dile getiriyor. Kitapta sürekli özgürlüğün insanlar için ne kadar önemli olduğuna değinilir. hapishanedeki kişilerin ruhsal, psikolojik durumlarını tahlil ederken tarif ettiği karakterlerin yanı sıra hapishanede yaşamak zorunda kalan hayvanlarada deginir. Dostoyevski kaleminden özgürlük.
376 syf.
Orijinal:
"Записки из Мёртвого дома". (Zapiski iz Myortvogo doma).

Çeviri:
1. "Ölüler Evinden Anılar". (N.Y. Taluy)
"Ölü Bir Evden Anılar". (N.Y.Taluy)
2. "Ölü Bir Evden Hatıralar". (Ergin Altay)
3. "Ölüler Evinden Notlar". (Sabri Gürses)
4. "Ölü Evinden Anılar". (Mustafa Bahar)
5. "Ölüler Evinden Anılar". (Leyla Şener)
6. "Ölü Evdən Qeydlər". [azerb.dilinde] (Məmməd Qocayev)
7. "Ölüler Evinin Hatıraları". (Haydar Rıfat)

Ne düşüneceğinizi ve nasıl yorumlayacağınızı siz okurlara bırakıyorum. Fakat, istedim ki, Rusça orijinal ismini Türkçe'mize harfi harfine aktarayım: "Записки" - (çoğul, yalın hali "записка") notlar, kayıtlar; "из" - (edat) içinde, -dan, -den; "Мёртвого" - (çekimsiz hali "мёртвый") sıfat. ölü; "дома" - (çekimsiz hali "дом") ev demektir. Notlar ve anılar dilimizde birbirine çok uzak sözcüklerdir. Ayrıca, çevirmenler için karışıklık oluşturacak bir sözcük daha var - "сцене" (ing. scene; türk. sahne). Sanırım, bu "sahne" sözcüğü çevirmenlerde "hedef"ten caymaya sebep olmuştur. İlk önce, bu sözcüğün Giriş bölümünde "Сцены из Мёртвого дома"/ "Ölü evden sahneler" diye geçtiğini hatırlayalım. Anlatıcı karakter olan Aleksandr Petroviç Goryançikov, hapishane anılarını "Ölü evden sahneler" adı altında not almış. Ancak, yazar bunu okurlara olduğu gibi değil, adını değiştirerek "Ölü evden notlar" olarak sunmuş. Yani, "сцены" (sahneler) "записки" (notlar) ile değiştirilmiştir. Çevirmenler tam bu noktada Dostoyevski'yi unutmuş, anlatıcı karakter Goryançikov'un kendi notlarına verdiği isime odaklanmış olamılılar ki, çevirilerde 'ölüler' sözcüğü ortaya çıkmış olsun. Bazı çevirmenler ve yayıncılar eseri okuduktan sonra, olabilir ki, Goryançikov'un 'ölü ev'den kastının 'ölüler evi' olması gerektiğini düşünmüşlerdir. Kısacası, biz, gerekirse yazarın yerine, gerekirse notların yazarının yerine mantık yürüterek, hapishanedeki insanlara ölüler demeyi tercih etmişiz. Benim literatürümün ağzı bozuk olduğu için bu durumu 'hadsizlik' olarak ifade edeceğim. Bu bir zihniyet sorunsalıdır. Elbette ki, bunun da bir geçmişi vardır: sansürleme, sansürle yüceltme ve suiistimal. Hemen şuracıkta belirteyim ki, bu suiistimalin en büyük kurbanı maalesef Dostoyevski'dir. Ne yazar ne de onun anlatıcı karakteri, bize anlattıkları insanları edebi anlamda, mecazi anlamda 'ölüler' olarak sunmamışlardır. Hele ki, bu yakıştırmanın yapılacağı en son yazar olmalıdır Dostoyevski. Yoksa, hiç olur mu, koskoca yazar, o insanları bütün yönleriyle bize takdim etsin?! Bilakis, birilerine 'insancıklar', 'ölüler' gözüyle bakan "komunist ve kapitalist icadı" zihniyetten kurtarıp, insan statüsü kazandırmak istemiştir. Biz de seni kurtaracağız Fyodor Mihailoviç Dostoyevski!

Benim tercihim "Ölü evden notlar"dır. Türkçe imlamızla "Ölü Ev'den Notlar". Edebiyat dünyasındayız, 'ölü ev' de ne demek demeye hakkımız olmamalıdır. Ölüler evi merakındaysak mezarlığa gidebiliriz. Et-kemik yığını, nefsine, bedenine teslimken sonsuz kötüleşme; kalbine, ruhuna teslimken sonsuz iyileşme potansiyeline sahip varlık - İnsan! İşte bu iki uç arasında yalpalamak, çırpınmak insanın özelliğidir. Yine bu iki kutup arasındaki, yazarın gözüne "ilişen", her insan bir ferttir. Dostoyevski 'birey'in yazarıdır. Hatta, birey'e o kadar odaklıdır ki, onların tüm detayı ile işlerken, novellaları (povestleri) hem özellik hem de sayfa sayısı olarak romana benzemiştir. Yani, ilk bakışta ne tam roman, ne de tam novella. Biz yazarımızı tanıdığımız için, üslubunu bildiğimiz için novella olarak kategorize edelim. Dediğim gibi, gözüne "ilişen" her bireyi "çılgınca" betimleme ayarında yazdığından, dolayısıyla, novellada karakter sayısı artıyor, onların kaşı gözünden tut da en derin duygularına kadar sunulması, sayfa sayısını artırdığı ğerçeğini geçelim, esere roman özelliği kazandırmış oluyor. 'Kendine has' keşke bitişik yazılsaydı da KENDİNEHASLIK diye tek kelimeyle ifade edebilseydim.

Betimleme söz konusu olmuşken çevirilerde geçen 'anı' kelimesini bir daha bakıştan geçirelim. Goryançikov ise 'sahne' sözcüğü kullanmıştı. Yazarımız başkası olsaydı düşünür mantık yürütürdüm belki ama kalem sahibimiz Dostoyevski olunca birbaşa 'anı' sözcüğünün üzerini çiziyorum. Dikkat edersek önemli olanın anılar olmadığı, bireylerin 'sahne'lenmesi ve bunun sayesinde ortaya çıkan mesaj(lar) olduğunu "sezinleriz".
Bütün bunlara değinmemin amacı hem yazarı kurtarmak, hem de meslek olarak çevirmenliğin aşırı hassasiyet ve sorumluluk gerektirdiğini vurgulamaktır. Peki, tavsiyem kim olur derseniz, şimdilik şaşkınım, kimseyi tavsiye edemem. Ne de olsa Nihal Yalaza Taluy ilk tercihimizdir. Tabii ki, sizlerin okuma hevesinizi kırmak yerine artırmak isterim, fakat bazen durum vahim diyeceğimiz dereceye ulaşıyor. Örneğin, şimdilerde "Budala"yı okuyorum. Esrde geçen bir cümleden şüphe ettim. Biri "Tanrı meczubu sever", öbürü "Tanrı çılgını sever" diye çevirmiş, araştırmadım ama belki biri de "Tanrı aptalı sever" diye çevirmiş olabilir... İnanınız ki, eserin içeriğini konuşmaya sıra gelmiyor. Beni de anlayınız, anlayışınıza sığınıyorum. Hepimiz ise, doğruyu ilham eden Allah'a sığınalım.
376 syf.
·2 günde·8/10
Hapishane ve mahkumlar o kadar güzel tasvir edilmiş ki, orada mahkumlarla birlikte yaşamış kadar oluyorsunuz. Her zamanki gibi muhteşem betimlemeler yapmış Dostoyevski. Mahkumiyetin, insanlar üzerinde yarattığı psikolojik ve fiziksel etkiyi anlamak için mükemmel bir kitap.
Hiç tanımadığınız birinin gülüşü daha ilk karşılamanızda hoşunuza giderse, karşınızdakinin iyi bir adam olduğundan tereddüt etmeyiniz.
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Sayfa 47 - İş Bankası Kültür Yayınları / Çeviri /Nihal Yalaza Taluy
Belki yanılıyorum, ama herhangi bir kimse hakkında, yalnızca gülüşüne bakarak hüküm vermek kabildir bence; onun için hiç tanımadığımız birinin gülüşü daha ilk karşılaşmanızda hoşunuza giderse, karşınızdakinin iyi bir adam olduğundan tereddüt etmeyiniz.
Eğitim bile yeterince güvenilir bir ölçü sayılmaz. Bu talihsizlerin arasında cahil, ama ince ruhlu adamlar tanıdım. Hapishanede bazen bir adamın yıllar boyu insanlıktan çıkmış, vahşi bir hayvan olduğunu düşünüp ondan iğrenirsiniz. Sonra bir an gelir adam, ruhunu çırılçıplak bırakıverir; öyle bir zenginlik, duyarlılık ve sıcaklık, hem kendisinin hem de başkalarının acılarına karşı öyle bir farkındalık görürsünüz ki inanamazsınız. Bazen de tersine; eğitim kimi zaman vahşetle ve hayasızlıkla yan yanadır; iyi niyetiniz bile buna özürler bulamaz.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ölüler Evinden Anılar
Baskı tarihi:
20 Mayıs 2019
Sayfa sayısı:
376
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944884044
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881): İlk romanı İnsancıklar 1846’da yayımlandı. Ünlü eleştirmen V. Belinski bu eser üzerine Dostoyevski’den geleceğin büyük yazarı olarak söz etti. Ancak daha sonra yayımlanan eserleri o dönemde fazla ilgi görmedi. Yazar 1849’da I.Nikola’nın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildi. Cezasını tamamlayıp Sibirya’dan döndükten sonra Petersburg’da Vremya dergisini çıkarmaya başladı. 1861-1862 yıllarında bu dergide yayımlanan Ölüler Evinden Anılar Dostoyevski’nin Sibirya’da geçirdiği sürgün yıllarının izlenimlerini bütün canlılığıyla yansıtır.

Kitabı okuyanlar 4.026 okur

  • Bilgili
  • Hazel
  • Gürsoy
  • Osman k
  • R_N  PRKL
  • Turkmaestro
  • R K
  • Ensar Sevinç
  • Acarkan Acar
  • meyus

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%3
14-17 Yaş
%4
18-24 Yaş
%23.7
25-34 Yaş
%36.6
35-44 Yaş
%20.6
45-54 Yaş
%8.3
55-64 Yaş
%1.5
65+ Yaş
%2.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%48.3
Erkek
%51.6

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%20.4 (212)
9
%16.6 (173)
8
%20.7 (215)
7
%11 (114)
6
%3.7 (39)
5
%1.5 (16)
4
%0.3 (3)
3
%0.2 (2)
2
%0.1 (1)
1
%0.2 (2)

Kitabın sıralamaları