DİPÇE :
2019’da Pulitzer Prize for Fiction finalisti olarak edebiyat dünyasının vitrinine yerleşen bu roman; II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, cam ve çelikten örülmüş bir “modern şato”nun gölgesinde başlıyor. Patchett, bizi bu görkemli yapının içine davet ederken aslında bir yuvanın nasıl bir hapishaneye dönüşebileceğini, mülkiyetin ise insan ruhunda nasıl bir takıntıya evrilebileceğini anlatmak niyetinde.
Hikâyenin merkezinde, anneleri tarafından terk edilmiş ve üvey anne figürü Andrea ile o devasa evin odalarında kaybolmuş Danny ile Maeve bulunuyor. Bu iki kardeşin birbirlerine duydukları sarsılmaz bağlılık, romanın en güçlü damarı kuşkusuz. Ancak hikâye ilerledikçe, o camdan evin pırıltısı yerini tuhaf bir durağanlığa bırakıyor. Karakterler büyüyor, evden sürülüyor, kendi hayatlarını kuruyorlar; fakat zihinsel olarak hâlâ o kapının önünde park edilmiş arabada oturur gibi geçmişin enkazını deşmekten vazgeçemiyorlar. Bir bakıma Patchett, okura modern bir Külkedisi masalının tersyüz edilmiş hâlini okutuyor.
Ne var ki konunun vaat ettiği kırılgan trajedi ile Patchett’ın tercih ettiği anlatım dili arasında belirgin bir mesafe hissediliyor. Benim gibi üsluba önem veren bir okur için bu durum tam anlamıyla tatmin edici olmayabilir. Romanın kurgusu, dramatik ve hatta gotik bir aile destanına dönüşmeye son derece müsait; bu yüzden insan ister istemez o duygusal yükü taşıyacak, kelimeleriyle okuru sarsacak daha yoğun bir anlatım bekliyor.
Buna rağmen, romanın onlarca yılı sanki tek bir öğleden sonra yaşanmış gibi akıcı bir biçimde anlatabilmesi teknik açıdan dikkate değer bir başarı olarak görülmeli
Okuma grubu kitabımızdı