DİPÇE :
Gerçeklik algısına her yönden meydan okuyan bir eser Vişnenin Cinsiyeti.
Zamanı, tarihi ve toplumsal cinsiyeti en katmanlı ve sorgulayıcı biçimde ele alması ve yeniden yapılandırması yönüyle de postmodern edebiyatın nitelikli bir örneğini teşkil etmekte.
Hikayenin iki ana anlatıcısı var:Jordan ve Köpekli Kadın.
Köpekli Kadın, Jordan'ı nehir kıyısında bulur ve kimsesiz bu çocuğa Jordan adını verir. Jordan Asya'da bir nehir ismidir ve akarsu akıp giden zamanı temsil eder. Jordan adı gibi, zamanın içinde akar, mekanlar arasında dolaşır.
Köpekli Kadın ise oldukça iri devasa çirkin bir görünüme sahiptir. Beğenilmemiş sevilmemiş bir kadındır. Bu yönüyle itilmiş bir kadın değil tam tersi kendisiyle barışık, çok güçlü, erişilmez kadın modelidir. Yazar kırılgan, zayıf güzel kadın algısını kırar onun yerine doğurgan olmamasına rağmen annelik duygusu yüksek bu kadını idealize eder.
Okur; Jordan ve Köpekli Kadın aracılığı ile 17.yüzyıl İngiltere'sinin tarihini gözlemler. Kral Charles bazı dini reformlar yapar. Bu durum Kalvinist olan Püritenler tarafından da şiddetle dinsizlik ve imansızlık kabul edilip ağır biçimde tenkit edilir. Ayrıca Tradescant adlı doğa bilimci de bu zamanda yaşamış ve kralın yanında yer almıştır. Tarihi iki gerçek karakteri kendi kurgusuna ustalıkla yediren yazar Londra yangınını, iç savaşı ve o dönemdeki belli olayları halktan biri olan Köpekli Kadın yani sıradan birinin gözüyle anlatır.
Jordan'ın gözüyle de kurgunun fantastik boyutunu yükseltir.
Jordan masal kentlerinde boy gösterir.
Fantastik kentler zamanın belirsizliğini vurgular. Aynı durum mekanlar için de geçerlidir. Yazar kuantum enerjisini öne çıkarır. Zaman algısının tamamen zihinde biçimlendiğini söylemek ister. Jordan'ın tüm gezileri kuantum enerjisi ile bütünlük kazanır. Bu
DİPÇE :
2019’da Pulitzer Prize for Fiction finalisti olarak edebiyat dünyasının vitrinine yerleşen bu roman; II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, cam ve çelikten örülmüş bir “modern şato”nun gölgesinde başlıyor. Patchett, bizi bu görkemli yapının içine davet ederken aslında bir yuvanın nasıl bir hapishaneye dönüşebileceğini, mülkiyetin ise insan ruhunda nasıl bir takıntıya evrilebileceğini anlatmak niyetinde.
Hikâyenin merkezinde, anneleri tarafından terk edilmiş ve üvey anne figürü Andrea ile o devasa evin odalarında kaybolmuş Danny ile Maeve bulunuyor. Bu iki kardeşin birbirlerine duydukları sarsılmaz bağlılık, romanın en güçlü damarı kuşkusuz. Ancak hikâye ilerledikçe, o camdan evin pırıltısı yerini tuhaf bir durağanlığa bırakıyor. Karakterler büyüyor, evden sürülüyor, kendi hayatlarını kuruyorlar; fakat zihinsel olarak hâlâ o kapının önünde park edilmiş arabada oturur gibi geçmişin enkazını deşmekten vazgeçemiyorlar. Bir bakıma Patchett, okura modern bir Külkedisi masalının tersyüz edilmiş hâlini okutuyor.
Ne var ki konunun vaat ettiği kırılgan trajedi ile Patchett’ın tercih ettiği anlatım dili arasında belirgin bir mesafe hissediliyor. Benim gibi üsluba önem veren bir okur için bu durum tam anlamıyla tatmin edici olmayabilir. Romanın kurgusu, dramatik ve hatta gotik bir aile destanına dönüşmeye son derece müsait; bu yüzden insan ister istemez o duygusal yükü taşıyacak, kelimeleriyle okuru sarsacak daha yoğun bir anlatım bekliyor.
Buna rağmen, romanın onlarca yılı sanki tek bir öğleden sonra yaşanmış gibi akıcı bir biçimde anlatabilmesi teknik açıdan dikkate değer bir başarı olarak görülmeli
Okuma grubu kitabımızdı
Hollanda EviAnn Patchett · The Kitap · 2024236 okunma
DİPÇE :
Okuduğum en katmanlı kitaplardan biri olan Middlesex'in konusunu; hermafrodit yani çift cinsiyetli bir kahramanın serüveni ve ruhsal çalkantıları olarak ifade etsem de bunun çok ötesinde çok zengin onlarca alt metinden oluşan bir eser olduğunu belirtmeliyim.Kitabın türü hakkında da bir netliğe ulaşamadım ancak fiziksel ve ruhsal değişimin izini sürersem bir bildungsroman, hatırı sayılır tarihi detayları düşününce yazımsal tarih romanı, soyso roman....birçok türe dahil ettim.
Middlesex, 1922'de Bursa'da başlayan bir öykü.Yazar tıpkı kendi ataları gibi (Bursa'dan göç eden Yunanlı bir ailedendir) , hermafrodit kahramanımız Callile'nin büyükanne ve babasını da Bursa'daki bir ipekböceği kozasından Dedroit'e taşıyor.İpekböceği metaforu bende upuzun bir yolculuğun çağrışımını yapıyor esasen bir dönüşümün değişimin yine de özün hiç yitmediğinin çağrışımı...En başından travmatik bir bilgiyle karşılaşıyor okur.Yazar, ensest bir ilişkiye odaklıyor okuru ve bunun etrafını tarihi bir yangınla kuşatıyor..Bursa'da Türkler tarafından öldürülen bir ailenin birbirini çok seven iki evladı iki kardeş İzmir'de yangından kaçan bir gemiyle çok sevdikleri yurttan ayrılmak zorunda kalırken kendi ateşleriini kuşaklar boyunca yanlarında taşıyor evet evleniyor bu iki kardeş.Burada ahlaki sıkışıklığın yanı sıra Türk düşmanlığı dikkat çekiyor bu konuya tarihe öbür yakadan bakmak algısını geliştirmeyen okurun kitabı boş yere okudum serzenişi ortaya çıkabilir. (ki Drina Köprüsü gibi bir yapıt için de bunlar ifade ediliyor)
Ensest dehşetin Yunan mitolojisine bir gönderme ve asıl kahramanımızın çift cinsiyetli doğumuna yani bozuk gen taşıyıcılığına da bir zemin olduğunu varsayabiliriz ben bu minvalde okuyarak ipekböceğine takılıp Amerikan cephesine ulaştığımı belirtmeliyim.
Buradan itibaren