Gncokuyor

Puan vermedi·408 syf.·
2026 7. kitabı
DİPÇE : Kore edebiyatı denince çoğu okurun aklına kuşkusuz "Han Kang" geliyor. Ancak bu kez grup okumamızda daha genç bir kalem olan "Juhea Kim" ile tanıştık ve Kore kültürüne biraz daha farklı, daha geniş ve daha yalın bir açıdan baktığımızı fark ettik. Han Kang’ın içe dönük, bedensel ve psikolojik derinliği öne çıkaran anlatısına karşılık Juhea Kim, tarihi büyük bir akış içinde ele alarak karakterlerin kaderini daha geniş bir toplumsal zemine yerleştirmiş. "Küçük Bir Ülkenin Kaplanları" Japon işgali altındaki Kore’de 1917’den 1960’lara uzanan bir zaman diliminde farklı sınıflardan ve hayatlardan gelen insanların savaş, yoksulluk ve baskı içinde hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Küçük yaşta kurtizan olarak satılan Jade, hayatta kalmak için sanat ve sahne dünyasında bir yol bulmaya çalışır. Jung-ho ise ülkesinin özgürlüğü için direnişe katılır. İkisinin yolları zaman içinde tekrar tekrar kesişir. Roman, bu karakterler üzerinden aşkı, kaderi, kaybı ve özgürlük arzusunu işler. Kaplan imgesi de hem Kore’nin direncini hem de bastırılamayan yaşam gücünü simgeler. Juhea Kim; verdiği bir röportajda, ilk romanının ortaya çıkış sürecini oldukça kişisel ve yoğun bir deneyim olarak anlatıyor. Ona göre bu eser yalnızca tarihsel bir kurgu değil, aynı zamanda insanlık, sevgi ve kader üzerine kurulmuş bir “manifesto” niteliği taşıyor. Roman fikrinin, New York’ta karlı bir günde Fort Tryon Park’ta koşarken zihninde aniden belirdiğini söylüyor. Karlar içinde kaybolmuş bir avcı ve bir kaplan imgesi o kadar güçlü bir şekilde zihnine yerleşiyor ki, eve döndüğünde kitabın giriş bölümünü tek bir oturuşta yazıyor. Bu başlangıç, romanın bütününe yayılan sezgisel ve görsel anlatımın da temelini oluşturuyor. Yazarın merkezde gördüğü en önemli kavramlardan biri Kore kültürüne ait
Küçük Ülkenin KaplanlarıJuhea Kim · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202566 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·120 syf.·
2026 5. kitabı
İyi bir kitabı bitirdiğinizde yalnızca son sayfayı çevirmiş olmazsınız; yazarın kurduğu dünyanın içinde bir süre daha kalır, ondan kolayca ayrılamazsınız. Bu kitabı bitirdiğinizde de yalnızca kapağını kapatmayacak; masadaki yanmış mumların kokusunu alacak, o şatonun ağır ve tozlu perdelerini üzerinize çekeceksiniz. ​Bu incelemeye, Sándor Márai’nin kederli gölgesini masaya davet ederek başlamak gerekir. Kendi vatanından ve dilinden koparılmış bir yazarın, General Henrik karakterinde kendini bulmaması mümkün değildir. Henrik’in kırk bir yıl süren bekleyişi, bir cevabı öğrenme isteğinden ziyade, kopamadığı geçmişine duyduğu marazi bir tutkudur. Márai’nin sürgün hayatı, bu bekleyişin arka planında sessizce hissedilir. 1989’da San Diego’da kendi hayatına son verdiğinde, bazı bekleyişlerin yalnızca bir sona ulaşmak için olduğunu söyler adeta. ​Roman, kırk yılı aşan bir suskunluğun ardından gerçekleşen o büyük buluşmayı anlatır. İki eski dost aynı masada oturur. Zaman geçmiş, hayat yön değiştirmiştir fakat bazı sorular ilk günkü yerini korur. Bu karşılaşma; geçmişin bir anılar yığını olmadığını, bugünün içine sızarak yaşamaya devam ettiğini kanıtlar. ​Konuşmalara baktığımızda Henrik’in mağduriyetine odaklanmak kolaydır: Aldatılan bir eş, ihanete uğrayan bir dost… Oysa satır aralarına yaklaştıkça başka bir gerçek belirir: Konrad, o masadaki "yaşayan" tek figürdür. Henrik hayatı bir görev ve bekleyiş olarak sürdürürken, Konrad tutkuyu bizzat deneyimlemiştir. Kaçmış, sürünmüş, bedel ödemiştir ama nihayetinde yaşamıştır. Henrik ise yıllar boyunca o tutkunun yalnızca küllerini izleyen bir seyircidir. ​Masada bulunmayan üçüncü kişi, aslında her şeyin merkezinde yer alır: Krisztina. Onun yokluğu, varlığından daha güçlü hissedilir. Henrik için ulaşılamayan bir anlam, Konrad için
Mumlar Sonuna Kadar YanarSándor Márai · Yapı Kredi Yayınları · 20246,6bin okunma
Puan vermedi·344 syf.·
2026 4. kitabı
DİPÇE : 2019’da Pulitzer Prize for Fiction finalisti olarak edebiyat dünyasının vitrinine yerleşen bu roman; II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, cam ve çelikten örülmüş bir “modern şato”nun gölgesinde başlıyor. Patchett, bizi bu görkemli yapının içine davet ederken aslında bir yuvanın nasıl bir hapishaneye dönüşebileceğini, mülkiyetin ise insan ruhunda nasıl bir takıntıya evrilebileceğini anlatmak niyetinde. Hikâyenin merkezinde, anneleri tarafından terk edilmiş ve üvey anne figürü Andrea ile o devasa evin odalarında kaybolmuş Danny ile Maeve bulunuyor. Bu iki kardeşin birbirlerine duydukları sarsılmaz bağlılık, romanın en güçlü damarı kuşkusuz. Ancak hikâye ilerledikçe, o camdan evin pırıltısı yerini tuhaf bir durağanlığa bırakıyor. Karakterler büyüyor, evden sürülüyor, kendi hayatlarını kuruyorlar; fakat zihinsel olarak hâlâ o kapının önünde park edilmiş arabada oturur gibi geçmişin enkazını deşmekten vazgeçemiyorlar. Bir bakıma Patchett, okura modern bir Külkedisi masalının tersyüz edilmiş hâlini okutuyor. Ne var ki konunun vaat ettiği kırılgan trajedi ile Patchett’ın tercih ettiği anlatım dili arasında belirgin bir mesafe hissediliyor. Benim gibi üsluba önem veren bir okur için bu durum tam anlamıyla tatmin edici olmayabilir. Romanın kurgusu, dramatik ve hatta gotik bir aile destanına dönüşmeye son derece müsait; bu yüzden insan ister istemez o duygusal yükü taşıyacak, kelimeleriyle okuru sarsacak daha yoğun bir anlatım bekliyor. Buna rağmen, romanın onlarca yılı sanki tek bir öğleden sonra yaşanmış gibi akıcı bir biçimde anlatabilmesi teknik açıdan dikkate değer bir başarı olarak görülmeli Okuma grubu kitabımızdı
Hollanda EviAnn Patchett · The Kitap · 2024236 okunma
Puan vermedi·440 syf.·
2026 3. kitabı
"Annemin Uyurgezer Geceleri" aile içinde söylenmeyenlerin, üstü örtülenlerin ve unutulmak istenen anıların romanıdır. Uyurgezerlik, burada yalnızca annenin değil, ailenin tamamının hayatla kurduğu yarı bilinçli ilişkiyi temsil eder. Romanda, annesini anlamaya çalışan Şehnaz, aslında kendi hayatını aynalayan kaçınılmaz sorularla ve bu soruların sonuçlarıyla yüz yüze gelir. Roman boyunca geçmiş ile şimdi iç içe geçer. Esme’den Ayhan Hanım’a uzanan annelerin gençliği, evlilikleri, hayal kırıklıkları ve vazgeçişleri yavaş yavaş açılır; her kızın, kendi annesine ve taşımak zorunda kaldığı mirasla nasıl baş etmeye çalıştığı anlatılır. Anlatıcı, bir iktisat profesörü olan Şehnaz’dır; görünen odur ki imkânlar değişse dahi ruhsal yaralar kuşaklar boyunca aynı yerden kanamaya devam eder. Ayfer Tunç, kadınların kuşaktan kuşağa aktarılan sessizliğini, fedakârlıkla örtülen mutsuzluğunu ve “iyi anne” ile “iyi evlat” olma mecburiyetini görünür kılar. Roman bu yönüyle, günümüzde sıkça karşılaştığımız aile dizilimi, atalar karması, narsisizm ve kurbanlık gibi kavramların edebî bir karşılığı olarak da okunabilir; dolayısıyla geniş bir okur kitlesine hitap eder. Anlatıcı, annesinin uyurgezerliğini yalnızca biyografik bir ayrıntı olarak değil, geçmişle kurulan ilişkinin kırılgan bir metaforu olarak ele alır. Metnin en güçlü yanı da burada belirir: Kadın ve erkek tüm atalar merkezde tutulur; ancak anlatı kronolojik bir düzen yerine parçalı, titreşimli bir hafıza içinde dolaşır. Bu noktada, kurgunun hem içinde hem de dışında bırakılan Eyşan karakterinden söz etmek gerekir. Yazar, adeta yoldan geçen birinin iç dünyasına kısa bir anlığına eğilir; Eyşan’ı, aşkı ya da aşk sandığı şey yüzünden gözü hiçbir şeyi görmeyen Şehnaz’ın hastalıklı zihninden aktarır. Bu eksiklik, yazarın anlatıcısını
Annemin Uyurgezer GeceleriAyfer Tunç · Can Yayınları · 20267,1bin okunma
Kimin Sınav'ı !
Puan vermedi·304 syf.·
2026 1. kitabı
Sınav, Cortázar’ın erken dönem romanlarından biri.Deneysel bir roman olmanın soğukluğu ve karmaşası hakim. Adeta romanın içi de içine çekmeye çalıştığı okur da karmaşadan bir türlü kurtulamıyor.Romanın merkezinde bir sınav var. Bu sınav ana karakterlerin fakülteyi bitirme sınavıdır. Elbette okur hem bahsi geçen sınavın hem de sınavın sembolik anlamının farkındadır. Çünkü asıl sınanan şey bilgi değil, bireyin dünyayla kurduğu ilişkinin sınavıdır bu durum en başından kendini belli eder. Şehir Buenos Aires bu sınavın mekanıdır ancak bir yandan şehir bir yandan karakterlerin iç dünyası birçok sınava tabi tutulur. Roman iki gün içinde geçer. Juan, Clara, Andrés, Stella ve Kronikçi şehirde dolaşır, konuşur, tartışır. Sürekli hareket hâlindedirler ama hiçbir yere varamazlar. Sınava gireceklerdir, beklerler, oyalanırlar. Bu bekleyiş, onların hayata karşı yaşadığı tıkanmışlığın bir yansımasıdır. Cortázar bu gençleri bilinçli olarak eylemsiz çizer. Çünkü onlar karar veremez, taraf tutamaz, yerlerini belirleyemezler. Bu karakterler genç, eğitimli ve sanatla ilgilidir. Yazı yazarlar, şiir okurlar, edebiyat üzerine konuşurlar. Üst burjuvaziyi yapay ve iğrenç bulurlar. Ama halkla da bağ kuramazlar. Proletaryayı anlamaz, ondan rahatsız olurlar. Tam da bu yüzden arada kalmışlardır. Ne buraya ne oraya ait hissederler. Roman boyunca bu aidiyetsizlik hissi büyür. Buenos Aires bu ruh hâlini yansıtan bir şehir olarak çizilir. Sokaklar tanıdıktır ama tekinsizdir. Sis çöker, zemin çatlar, asfalt çökmeye başlar. Şehir sanki batmaktadır. Bu bir felaket anlatısı gibi görünür ama aslında daha çok algısal bir çöküştür. Dünya yıkılmıyordur ya da dünyayla birlikte karakterlerin dünyayı anlama biçimi yıkılıyordur. Plaza de Mayo’daki “Kemik” ritüeli bu kırılmanın en açık sahnesidir. Halk, tören
SınavJulio Cortazar · Can Yayınları · 201877 okunma