"Annemin Uyurgezer Geceleri" aile içinde söylenmeyenlerin, üstü örtülenlerin ve unutulmak istenen anıların romanıdır. Uyurgezerlik, burada yalnızca annenin değil, ailenin tamamının hayatla kurduğu yarı bilinçli ilişkiyi temsil eder. Romanda, annesini anlamaya çalışan Şehnaz, aslında kendi hayatını aynalayan kaçınılmaz sorularla ve bu soruların sonuçlarıyla yüz yüze gelir.
Roman boyunca geçmiş ile şimdi iç içe geçer. Esme’den Ayhan Hanım’a uzanan annelerin gençliği, evlilikleri, hayal kırıklıkları ve vazgeçişleri yavaş yavaş açılır; her kızın, kendi annesine ve taşımak zorunda kaldığı mirasla nasıl baş etmeye çalıştığı anlatılır. Anlatıcı, bir iktisat profesörü olan Şehnaz’dır; görünen odur ki imkânlar değişse dahi ruhsal yaralar kuşaklar boyunca aynı yerden kanamaya devam eder. Ayfer Tunç, kadınların kuşaktan kuşağa aktarılan sessizliğini, fedakârlıkla örtülen mutsuzluğunu ve “iyi anne” ile “iyi evlat” olma mecburiyetini görünür kılar. Roman bu yönüyle, günümüzde sıkça karşılaştığımız aile dizilimi, atalar karması, narsisizm ve kurbanlık gibi kavramların edebî bir karşılığı olarak da okunabilir; dolayısıyla geniş bir okur kitlesine hitap eder.
Anlatıcı, annesinin uyurgezerliğini yalnızca biyografik bir ayrıntı olarak değil, geçmişle kurulan ilişkinin kırılgan bir metaforu olarak ele alır. Metnin en güçlü yanı da burada belirir: Kadın ve erkek tüm atalar merkezde tutulur; ancak anlatı kronolojik bir düzen yerine parçalı, titreşimli bir hafıza içinde dolaşır.
Bu noktada, kurgunun hem içinde hem de dışında bırakılan Eyşan karakterinden söz etmek gerekir. Yazar, adeta yoldan geçen birinin iç dünyasına kısa bir anlığına eğilir; Eyşan’ı, aşkı ya da aşk sandığı şey yüzünden gözü hiçbir şeyi görmeyen Şehnaz’ın hastalıklı zihninden aktarır. Bu eksiklik, yazarın anlatıcısını