Ergin Altay

Ergin Altay

Çevirmen
8.3/10
5.284 Kişi
·
18.453
Okunma
·
18
Beğeni
·
688
Gösterim
Adı:
Ergin Altay
Unvan:
Türk Öğretmen, Çevirmen
Doğum:
Edirne, Türkiye, 1937
1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf Ziya Ortaç'ın "Akbaba" dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
705 syf.
·29 günde·10/10
Okuyan bilir Dostoyevski okumak, karakterlerinin iç seslerine kulak vermek demektir. Dostoyevski’yi okuyan bir birey gittiği yoldan sapar bununla kalmaz olaylara ve çevresine de daha farklı bakmaya başlar. Neden? Nedeni çok açık çünkü üstat, okurun fabrika ayarları ile oynar ve destekliyorsa yazılım güncellemesi (Dostoyevski 7.0 güncellemesi gibi) gönderir okurun zihnine ki büyük yazar olmakta zaten bunu gerektirir.

Dostoyevski’nin usta kalemini, ince zekasını, müthiş psikolojik tahlillerini burada anlat anlat bitiremeyiz. Bu yüzden direk okuduğum eserine dönmek istiyorum. Budala, dürüst, ahlaklı, temiz kalpli ve tüm bunların yanında oldukça da saf bir karakter olan sara hastası Prens Mişkin’in aşk hikayesini anlatmaktadır. Bu nokta da aşk kitabı demek ne kadar doğrudur bilemiyorum ancak bir Beyaz Geceler tadında yoğun bir aşk teması işlenmediğini belirtmek isterim. Budala adlı eserinde aşk teması, karakterlerin iç seslerinin, iç buhranlarının, psikolojik ve fikir tahlillerinin gerisinde kalmıştır. Kimi okur aşk temasının ön planda olmasını tercih edebilir ancak bana göre hiçbir sorun teşkil etmemekle beraber memnun bile kaldığımı söyleyebilirim.

Dostoyevski, Budala kitabında nelere değinmemiş ki; ahlak, ölüm psikolojisi, hayata bakış açısı, bilinçaltı, parçalanmış kişilik, toplumsal bozukluk, suçlu psikolojisi, hastalık psikolojisi, saflık ve bununla beraber daha bir sürü kavram Dostoyevski’nin ince zekâsı ile yoğrulup bu kitabında biz okurlara sunulmuştur.
Dostoyevski, tüm karakterlerinin her birine ayrı ayrı ve uzun uzun yer ayırarak deliliklerini, iç buhranlarını ve psikolojik tahlillerini olağanüstü bir ustalıkla yansıtmıştır okuyucuya. Toplumsal bozuklukları, veremli bir kızın üzerinden anlatırken kızın olduğu köyü yaşayan insanlarıyla beraber yakasım geldi. Ölüm psikolojisini idama giden bir adam üzerinden anlatırken de en hafif tabiri ile ürperdim diyebilirim ve bu nokta da bir iç ses alıntılamak istiyorum;
“Mahkûm, şehir sokaklarından geçerek idam sehpasına götürülür… Sanırım bu yolculuk esnasında, önünde yaşayacak daha uzun bir zamanı olduğunu düşünür. Yolda kendi kendine ‘Daha yaşayacağım! Önümde üç sokak var, bunları geçince, bir sokak daha var!’ der. On bin yüz, on bin çift göz… Bütün bunlara dayanması lazımdır. Aklında tek bir düşünce vardır: ‘Burada on bin kişi var; ama onlardan birini değil beni idam ediyorlar!’ İşte, hükümlünün idam alanına kadar yaşadıkları…”

Budala, okuduğum 7. Eseriydi Dostoyevski’nin. Hepsi de birbirinden güzel olmakla beraber henüz okumamış olduğum “Karamazov Kardeşler” kitabını da oldukça merak ettiğimi ifade etmek isterim. Dostoyevski benim nezdimde gelmiş geçmiş en büyük yazarlar arasındadır öyle ki büyük yazar okuyucularının zedelenen ahlak duygularını onarmak için, eserin sonunda ona dayak atmak zorunda kalır. Bu anlamda hangi kitabını okuduysam o dayağı yediğimi söyleyebilirim. Dayak yediğime, yiyeceğime hiç bu kadar memnun olacağım aklımın ucundan geçmezdi. Sadece bu kitabına değil her kitabına kefilim, her kitabını gönül rahatlığıyla öneririm. Keyifli okumalar dilerim.
779 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Paranın satın alamayacağı şeyler vardır geri kalan her şey için Mışkincard.

Athena ne güzel demiş 2006 yılında : "Aşk nefrete ne yakınsın."
Dostoyevski ise ne güzel demiş 1868 yılında Budala'nın 715. sayfasında : "Peki, seviyor muydu bu kadını, yoksa nefret mi ediyordu ondan?"

664. sayfada bahsi geçen alıntı aslında kitabın tam olarak özetiydi :
"Nasıl olsa, bütünüyle yabancısı olduğu sosyeteye eninde sonunda sokmaları gerekecekti prensi. Sözün kısası, onu sosyeteye "göstermek" niyetindeydiler."
Mışkin gibi adeta dürüstlük, iyilik ve sakinleştirme iğnesi olan bir adamı sosyetenin voodoo bebeğiymiş misali yine sosyeteye pazarlayan kimlerdi? Yoksa Rusya halkının Kasım aylarında kasım kasım kasılan ve Mışkin gibi budala algısıyla etiketlenmiş bir adamın hayatında hiç görmediği sosyete veya üst tabaka insanları mıydı? Soğan soyarmışçasına bir karışıklıkta alt, orta ve üst tabakanın bu kadar belirgin olduğu bir toplumda Mışkin bir radyonun kanal değiştirme tuşu gibi alttan üste, üstten ortaya veya ortadan alta sallandırılıp durulurken onun radyo kanal değiştirme tuşu olmasını belirleyen neydi? Tabii ki de paraydı, paraydı ve aşkın nefretle olan oynak dengesinin verdiği volatiliteydi. Evet, finansal bir piyasa ve belirsizliğin arttığı bir değer olmuştu Mışkin artık etrafındaki kadınlar için. Bu yüzden Kemal Sunal'ın "Talih Kuşu" filmindeki gibi yerlere göklere sığdırılamıyordu. Sosyetenin o keskin sınırlarında dönemin belirttiği salt kalıpsal imkansızlıkları delecekmiş gibi sızıyordu! Ne yapmaya çalışıyordu böyle bu adam? Ya da bu adama göz göre göre ne yapılmaya çalışılıyordu?

Dostoyevski her kitabında yenileniyordu, eksperimentalliğin sınırlarında dolaşıyordu, onun bir çizgisi yoktu, onun çizgisi kitaplarındaki karakterlerinin akıl almaz detaylı mühendisliğini yaparken aklından geçen beyin hücrelerinin tayin ettiği birbirinden eşsiz DNA'lardı. Mesela Zweig böyle değildir, eğer onun üslubuna alışırsanız diğer kitaplarında da bu üsluba benzer ve yapay heyecanlara savaşlar açmış insanlara rastlamanız çok büyük ihtimal dahilindedir. Ama Dostoyevski ise her seferinde denemiş, denemiş ve denemiş. Nasıl sınırlarının dışına çıkıp daha da absürt olaylarla kitaplarımı nasıl bitirebilirim, nasıl daha da uçlarda uçurumlardan baş aşağı salınabilirim demiş bizlere.

Dostoyevski bir havuzda... O havuz ise kelimeler havuzu. Budala ise din sorgulamalarının, siyaset giydirmelerinin, çeşit çeşit ölüm psikolojilerinin, hastalık paranoyalarının en derin çözümlemelerini içeriyor. Budala'yı okuyorum, elimden bıraktığımda sanki Mışkin, Rogojin, Nastasya, Aglaya askıda kalıyormuş gibi ve hemen okunup devam edilmezse o andaki doğal heyecanları ve duygusal dışavurumları kaybolacakmış gibi hissettiriyor.

Mışkin'in 93. sayfada belirttiği gibi :"Herkes nedense bir budala olduğumu düşünüyor. Evet, bir zamanlar çok hastaydım, bir budaladan farksızdım. Peki ama, şimdi, herkesin beni budala olarak gördüğünün farkındaysam nasıl bir budala olabilirim? Bir yere girerken hep şöyle düşünüyorum: "İçeride bir budala olduğumu sanacaklar, ama akıllıyım ben, bunu anlayamayacaklar..."
Aslında sırf bu alıntıdan bile Mışkin'in yansıttığı gerçeklerin toplumun gerçeklerine ters düştüğünü çok rahat anlayabiliriz. Farkındalık, insanların budalalık algısı ve kesin kararlar verme noktasında dönemin Rusyasına tek kişi üzerinden giydirmeyi yine çok iyi başarmış Dostoyevski. Hatta Raskolnikov'u tez, Mışkin'i antitez olarak kabul edersek bireysel ülkü ile toplumsal ahlaki ülkünün birleşimini de bu karakterler aracılığıyla yüksek sentez olarak bir diyalektiğe ulaştırabiliriz. Bir diyalektik olarak Dostoyevski!

Gavrila'nın 158. sayfada dediği gibi "Aslında para insana yetenek kazandırdığı için aşağılık, nefret edilecek bir şeydir."
Romanın bir bakıma dönüm noktası Mışkin'e kalan milyonluk miras konusuysa bu alıntının aslında bütün romana yön verdiğini düşünebiliriz. Çünkü para, gerçekten de insanlara olağanüstü bir yetenek kazandırıp arkasında onlarca hatta sayısızca insanı peşinden koşturabilecek nitelikte bir virüstür.

İdam mahkumunun anlatıldığı sahneyi çok sevdim. Ölüm hissinden önceki o saniyelerin ve hatta saliselerin bile farkındalığında olunması, o saniyelerin içinin olağanüstü bir içerikle doldurulması hatta zamanın sanki önceden hiç yapılmamış gibi üçe bölünmesi çeşidinde ayrıntılar aslında bize Dostoyevski'nin bu kitapta kesinlikle otobiyografik özellikte bir yazı üslubu kullandığını gösteriyor.

Kitapta bahsi geçen maddi/manevi tokat bahsi üzerine ben de bir şeyler yazmak istedim. Maddi tokatlar değil de insanı zaten manevi tokatlar yaralar. Aşkın nefrete en yakın olduğu o anda manevi tokatlar bir bir iner surata ve sen ne olduğunu şaşırırsın. Çünkü manevi eksiklikler insanı maddi eksikliklerden her zaman daha çok yorar. Manevi tokat da surata inmez aslında, duyguların bir ürün olarak yeşerdiği sinir hücrelerinin uçlarına iner tek tek. Bu yüzden de en çok acı veren aslında manevi tokatlardır. Tedavisi, nereden geldiği, neden olduğu bilinmeyen ruhların en derinine inebilen oltalardır onlar aslında.

Bu kitapta neredeyse her şey var. O yüzden "Neredeyse Dostoyevskisel Bir Tarih" de diyebiliriz. Çünkü gerek Rusya'nın o dönemlerde -yani 1861 senelerinde- sertliği ve ağır uygulamaları kaldırmasıyla gerekse de Dostoyevski'nin sosyeteyi Rusluk ve Hristiyanlık, daha doğrusu Ortodoksluk gibi konularda meşguliyetleriyle alt ve orta tabakayı ise nihilizm ve o zamanlarda artan özgür düşünce sesleriyle aralarında keskin bir karşılaştırma yapmayı istemişti!

Kitapta pek çok kez bahsedilmiş olan ressam Hans Holbein'in titiz bir doğalcılıkla acıyı alabildiğine olağan bir şekilde aktarmayı başardığı, Rogojin ve Mışkin'in karşısında tartışmalarını yaptığı bu tabloya ise günlerdir bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum : https://scribouillart.files.wordpress.com/...7/holbein_christ.jpg

Keyifli okumalar olsun.
198 syf.
·23 günde·8/10
Toplamı 174 sayfa olan bir kitap. İlk 50-60 sayfasını okuyup bir kenara bırakmıştım. Fakat bugün elime aldım ve bitirmeden bırakamadım. Demek içine aldığı yer oralardan sonra başlıyor.

Samimi ve sıcak bir üslubu var. Adından da anlaşılabileceği gibi bir yüzbaşının kızına duyulan aşk son derece yalın bir yaklaşımla gözler önüne seriyor.

Saygı değer bir Rus generalin oğlunu adam edilmesi için yine onun gibi bir asker olan eski arkadaşlarından birinin yanına göndermesi ile başlıyor.

Keyifle okudum. Çevirisi gayet iyiydi. Atasözleri ve deyimler yerli yerindeydi. İsimler Rusça olmasa Türk bir yazar yazdı diyebilirdim neredeyse. Tamam, Türk bir yazar da Rusça isimler kullanabilir diyecekler olacaktır. Ama onları boş verin. Sizin, ne demek istediğimi anladığınızdan yana şüphem yok.

Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar diliyorum.
279 syf.
·3 günde·8/10
Yıl 1861. Puşkin ve Gogol'un yoğun etkisinde olan bir Rus edebiyatının olduğu,İslavcılar ile Liberallerin çarpıştığı yıllar. Dostoyevski'yi bile Dostoyevski yapan Suç ve Ceza'nın yayınlanmasına daha beş yıl var. Nietsche 17 yaşında. Yalnız etnik olarak Rus hissiyat olarak Alman bir Turgenyev var. Ki bu adam daha Avrupa da bile o kadar etkin olmayan Nihilizmin üzerine, hem de Rus topraklarında bir roman yazar. Babalar ve Oğulları.

------Metnin devamı, eserin kurgusuna yönelik önemli ipuçları içermektedir-----

Rus edebiyatı ile ilgili olanlar Turgenyev'in görüşlerini, hayatını genel olarak biliyorlar. Bu romanda da hayatından kesitler var. Batıcılığı, Nihilizmi, Alman hayranlığı, kadınlarla olan ilişkileri, Tolstoy ile düellosu Vs. Roman yazıldığı dönemde büyük ses getirmiştir. Romandan sonra gençler arasında Nihilizm hızla yayılmıştır. Bu hızlı yayılışı etkisini yaklaşık 10 yıl sonra yazılacak Dostoyevski'nin Ecinnilerinde net olarak görülecektir. Tabi bu etkilerin yanında çokca da eleştiriler gelmiştir. Eleştirilerin en önemlisi ise Turgenyev'in romana bir son bulamadığı, bu yuzden baş karakteri öldürerek bitirdiğidir. Kanaatimce Turgenyev kesip atmaktan ziyade hiçliği savunan ve bir hiç olan bazarov'u, hiçlikle sonuçlandırmıştır.

Her ne kadar yıkıcı düşüncesini benimsemesem, romanın karakterini Nihilizmi kural olarak yaşayan biri olarak görsem de; bir uç nokta olarak kendi düşüncelerini savunan ve bunu korkusuzca dile getiren Turgenyev'i gönülden kutluyorum.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
779 syf.
Budala romanının narrator-anlatıcı perspektifinde incelenmesi.

Dostoyevski tüm dünyada çok okunan bir yazar. Bizde de öyle. Siteye baktığınızda bu eser hakkında yetmişe yakın inceleme olduğunu görürsünüz. Bu anlamda, madem bu site sıkı okurların olduğu bir mekan, o halde, farklı türde incelemeler yapmasak ayıp olurdu.

Siteye ilk geldiğim zaman fark ettim ki, inceleme diye paylaşılan metinler romanı özetlemek gibi bir misyon yüklenmişti. Ekserisi dersem daha doğru olur zira çok güzel, bir yönüne odaklanmış harika incelemeler de vardı. Ama çoğu romanın özetini veriyordu. Ama bunu her yerde bulabiliriz ki, değil mi?

Bu kısır döngüden kurtulmak için ben kendime bir yol çizdim. Dedim ki, okuduğum eser bende ne uyandırıyor, onu yazmalıyım. Mesela şöyle #11945476 Bu bir yenilik miydi? Sanmam, zira, özellikle de son zamanlarda sitedeki incelemelerin çoğu bu şablonda yapılmaya başlandı. Bence, illa bir inceleme yapılacaksa, doğrusu buydu. Çünkü sıkı bir roman incelemesi, namı diğer tahlili, öyle üç beş sayfaya sığacak bir şey hiç değildir. Edebiyat eğitimi alan dostlar bunu daha iyi bilirler. Hatta, kendisi bir yazar olan Ayşe59 arkadaşımız #27177510 iletisinde konuyu güzelce açmış. Gerçek bir roman incelemesini detaylandırmış. Elbette bunu burada yapmamızın imkanı yok. Ama aralarından çekeceğimiz bir detayı billurlaştırıp yapabiliriz bunu. İşte ben bu roman için anlatıcıyı seçtim.

Bir kurmacada anlatıcı nedir? Kurmacayı bize aktaran sestir. Hikayesini kurmacanın, o ses anlatır. Anlatıcı tiplerini girmeyeceğim. Sadece bu romanda kullanılan anlatıcıyı analiz etmeye çalışacağım. Üçüncü tekil şahıs, O, anlatıcı kullanılmış bu romanda. Bu anlatıcı geleneksel romanların şahıdır. En çok o tercih edilir. Çünkü romanda yazarı en iyi o gizler. Okuduğumuz hikaye sanki o anda cereyan ediyormuş, biz de şahidiymişiz gibi hissederiz. Modernist romancılar, özellikle de ben’e odaklananlar pek tercih etmez, demode bulurlar. Ama, o kadar da basit değildir. Çok türü vardır. Biraz odaklanalım.

a) Tanrısal O. Her şeyi bilir. Tanrı gibidir. Tüm kahramanların aklından geçenleri, dününü, yarınını, planını, her şeyi ama her şeyi bilir. Geleneksel romanın en tercih edilen anlatıcısıdır.

Bir örnek: Eğer hayır derse, Ali’nin, bu fikriyle alay edeceğini düşündü. Seni mendebur seni, hayır diyeyim de, rezil et beni. Nah, hayır derim, diye düşünüp, “Bilmem ki,” dedi. Ali, Veli’den bir hayır cevabı bekliyordu. Ali’nin, bilmem ki, demesine delirdi ama belli etmedi. Gözü seğirdi. Zayıf zamanlarında gözünün seğirdiğini bildiğinden, başını garsonun olduğu yöne, sanki diğer müşterilere bakıyor gibi çevirip gizledi.

b) Kahramanlardan birinin, çoğunlukla baş kahramanın içine girmiş O. Kahramanın tüm düşüncelerini, planlarını, niyetini bilir ama diğer roman unsurlarınınkine objektif bakar.

Bir örnek: Eğer hayır derse, Ali’nin, bu fikriyle alay edeceğini düşündü. Seni mendebur seni, hayır diyeyim de, rezil et beni. Nah, hayır derim, diye düşünüp, “Bilmem ki,” dedi. Ali, Veli’nin bu cevabını beklemiyor gibiydi. Gözü seğirdi. Başını garsonun olduğu yöne çevirip diğer müşterilere bakmaya başladı. Hatta, şöyle de diyebilir anlatıcı. Başını garsonun olduğu yöne çevirip bakmaya başladığında sanki gözünün seğirmesini gizlemek istiyor gibiydi. Anlatıcı burada emin değildir. Çünkü Veli’nin aklından geçeni bilmez ama fikir yürütür. Amaç okuru metnin içine almak, onun düşüncesini manipüle etmektir.

c) Objektif O. Bir kamera gibidir. Ne görürse onu nakleder. Ama, yorum da yapabilir.

Bir örnek: Ali sessiz kaldı. Salonda sadece çatal kaşık sesleri, arada atılan kahkahalar duyuluyordu. Veli önündeki kuru yemişleri tek tek ağzına atıp kıtır kıtır çiğnedi. Ali, “Bilmem ki,” dedi. Veli’nin gözü seğirdi. Derin bir nefes aldı, bir müddet içinde tuttu ve Ali’nin tabağına üfledi.

Tabii, bu yaptığımız sınıflandırma asla kategorik değil. Zira, yazar istedikten sonra her şeyi karman çorman edebilir. Allah gönlüne göre versin. Kim tutar onu. Ama, anlamak için de bizim kavramlar yaratıp bu kavramların da içini doldurmamız lazım.

Peki, bu anlatımdan sonra Budala’yı nereye koyacağız? Budala, O, anlatıcısını kullanır. Ama bu anlatıcı tanrısal değildir. Suç ve Ceza’da kullandığı, diye düşündü, kalıbını kullanmaz bu romanında.

Tanrısal anlatıcı olmazsa yazar metni nasıl esnetebilir peki? Öyle ya, anlatacak şey kalmaz anlatıcıya. Bulur usta yolunu, diyalog, yazar metinin yavanlığını işte diyalog yoluyla giderir. Girdiği mekanları zaten tasvir eder ama bu yetmez. Zira tanrısal anlatıcı da yapar bunu. Ama bol bol konuşturur kahramanları. Bunun da bir sakıncası vardır, sıkılır okur. Bunu nasıl gidermiş Dostoyevski? Dedikoducu Kezzap Abla’yı salmış romana. Hiç kimsenin içinden geçeni bilmez ama dedikoducu Kezzap Abla’nın dedikodusunu bilmeyen mi kalır? Madem o çevreyi anlatıyor, müsaade edin de Kezzap Abla’dan onun da haberi olsun. İşte romanı böyle kotarır büyük usta.

Örnekler: “Bir defa, bu yeni kadın, meğer kendisinden umulmayacak kadar çok şey biliyor ve anlıyormuş o kadar çok şey ki, onun böyle bilgileri nasıl, nereden edindiğini, nasıl bu kadar çok şey anladığını -yoksa kızlara özgü kütüphanesinden mi?- görerek derin bir şaşkınlığa kapılmamaya imkân yoktu.”

“Ganya’nın sesinde, bir insanın böyle bir öfkeye memnun olarak, oldu olacak diye kendini gittikçe artan bir hızla onun etkisine kaptırdığı sinirlilik hâli vardı. Prens, eşikten başını çevirip bir cevap verecek oldu ama kendini aşağılayanın yüzündeki acı dolu ifadeyi görünce, sözlerinin bardağı taşıracak son damla olacağını görerek döndü ve çıktı. Koridora, oradan da kendi odasına gitmek üzere salondan geçip hole çıktı. Dış kapının yanından merdivenlere doğru gelirken, kapı arkasından birinin olanca kuvvetiyle çıngırağı çektiğini gördü ama çıngırağın bir yeri bozulmuş olacak ki, belli belirsiz titriyor fakat şıngırdamıyordu. Prens, sürgüyü çekti, kapıyı açtı, baştan ayağa titreyerek geriledi. Karşısında Nastasya Filippovna duruyordu. Portresini gördüğü için hemen onu tanımıştı. Nastasya Filippovna, onu karşısında görünce gözleri acı bir öfke ile parladı. Hızla hole girerken prensi yolunun üzerinden itti, kürkünü çıkarırken de öfke ile:”

“Ganya, misafir odasının eşiğinde donup kalmıştı, birbiri ardından içeri dolan on veya on iki kişinin Parfen Rogojin’in peşi sıra içeri girmesine engel olmadan bakıp duruyordu. Kalabalığın arasında her çeşit insan vardı ama daha çok bir şeye benzememezliğiyle dikkati çekiyordu. Bazıları sokak kıyafetiyle, palto ve kürkleriyle içeri giriyorlardı. İçlerinde körkütük sarhoş yoktu ama hepsi de çakırkeyifti, içeri girebilmek için hepsinin birbirine ihtiyacı var gibiydi. Hatta Rogojin bile kalabalığın başında dikkatle yürüyordu, ama onun kötü bir amacı olduğu için, yüzü somurtkan, telaşla karışık sinirlilik içindeydi. Ötekiler, onun arkasında bir sürü ya da destek vermek için bir çete hâlindeydiler. Aralarında Lebedev’den başka, saçları kıvrılmış Zalejev de vardı. O, kürkünü holde bırakmış, serbest ve şık bir hâlde içeri girmişti. Onun gibi hareket eden birkaç bay daha vardı, onlar da galiba tüccardı.”

Fark ettiniz mi? Asla tanrısal bir anlatıcıyı kullanmıyor Dostoyevski Budala'da. Hep bir tahmin yürütüyor. Sorguluyor. Bir üçüncü göz gibi işliyor anlatıcı metni. En fazla tahminde bulunuyor. Çokça da konuşturuyor, ki konuşmaları aktarmadım size. Mesela, “kütüphanesinden mi?” diye soru soruyor okura. “bozulmuş olacak ki,” “hepsinin birbirine ihtiyacı var gibiydi.,” "sinirlilik hâli vardı," diye tahmin yürütüyor.

Dedim ya, bu sınıflandırma asla kategorik değil. Zira, bu tür tartışmalar yoktu o zamanlar roman üstüne. Bu anlamda, “ama onun kötü bir amacı olduğu için, yüzü somurtkan, telaşla karışık sinirlilik içindeydi,” dese bile, Dostoyevski’nin ta o zamandan nasıl bir “bir kurmaca için, her şeyin farkında olduğunun” ispatıdır bu roman. Selam olsun büyük ustaya.

Evet değerli okurlar. Objektif anlatıcı için hala Flaubert’in arabasını örnek veren eleştirmenler var ülkemizde. Yahu, bu örnekten bıkmadınız mı? Yüz sene evvel kullanılmış örneği tekrar tekrar neden koyarsınız önümüze? Biz eşşek miyiz? Bir siz mi okuduğunuzu anlarsınız? Yapmayın bunu bize. Ve biz, bu sitenin okurları, biliyoruz ki onlara ihtiyaç duymuyoruz, duymayacağız. Kendimiz, bu interaktif site sayesinde en çok da birbirimize olan güvenimiz sayesinde kıracağız sizin “bilgiçlik taslayan yukardan bakan üslubunuzu”

Artık yeni bir yol haritası çizmenin zamanı geldi. Bu barajın bendi, suyu tutamıyor. Tutamayacak, bunu hissediyorum ben.

Artık inceleme yaparken, asla romanın özetini vermeye çalışmayın. Bu ortaokul talebesinin işi olsun, bırakın. Mesela sadece temini işleyin. Ya da sadece zamanını irdeleyin. Ya da anlatıcıya odaklanın. Ya da psikolojisini deşifre edin kahramanın. Ya da felsefi dayanağını deşifre edin. Ya da pastişlerini bulun. Ya da göndermelerini bulun. Ya da okuduğunuz başka romanlarla ortak yanını deşifre edin. Ya da metinlerarasılığını lime lime edin. Ya da kullanılan kelimeleri analiz edin. Ya da üslubunu tespit edin. Ya da aynı yazarın iki romanında ki çelişkisini faş edin. Edin Allah edin. Kimse tutamaz sizi. Edebiyat aklın baz edildiği bir sanat ya, asla utanmadan belirtin görüşünüzü.

Mesela bir örnek daha size. Yol göstersin diye.

“Gözleri yaşla dolup boğazı düğümlenen Bünyamin, esir kızın yanında kendini koyvermemek için mücadele ederken omuzunda bir el hissetti. Kız, yanında eğildi ve elini tuttu. Dünyanın en güzel, en tatlı sesiyle ona, "Aglaya" dedi, "Maya imya Aglaya".

Aglaya'nın elini elinde hisseder hissetmez Bünyamin kendini tutamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Eğildi ve başını kızın dizlerine koyarak saatlerce gözyaşı döktü. Hıçkırıkları kesilip bu kez içini çekmeye başladığında, Aglaya onu yatağına götürüp yatırdı ve üzerini örttü. Bünyamin çok geçmeden derin bir uykuya daldı.
Sabah olduğunda Aglaya gitmişti.”

İşte bu Aglaya’nın, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’ndaki bu Aglaya’nın, Budala’daki Aglaya olduğunu bulduğunuzu yazın. Bu bir gönderme değil de nedir?

İyi okumalar dilerim değerli kitap sever dostlarım.
1035 syf.
·68 günde·10/10
Kitabın başında İncil'den bir alıntı: "İçim nefretle dolu, öcümü alacağım."


"Tolstoy, düzyazıda Rusların en büyük yazarıdır. Şunu keşfetti
Tolstoy: (Hiç kuşkusuz, kendisi de bilemedi keşfini) Yaşamı, çok hoşa
gidecek bir biçimde, tastamam, biz insanoğullarının zaman duygusuna
denk düşecek biçimde canlandırmanın yöntemini... Saati sayısız okur-
larının saatiyle aynı giden, bildiğim tek yazar odur."
Vladimir Nabokov'un sonsözünden.

Anna...
Bu ad bende çok şey ifade ediyor..neden bilmem ama Anna adı tarihte hep mi hayatı mahvolmuş kadınların adı olur?
İlk kez Boleyn Kızı kitabında İngiltere kralı VIII Henry'nin ikinci ve idam olunan karısı Anna'yla tanışmıştım...

Boleyn kızı Anna yüksek mevki istiyordu, Karenina yalnızca aşk...
Her ikisinin sonu ölüm oldu ..birininki idam, diğerininki intihar...

Daha kaç ANNA'lar var bu hayatta?
Anna Karenina uykusunda doğuş yaparken öleceğini görmüştü..ama o intihar ederek hayatını sonlandırdı...

Tolstoy için ölüm, ruhun doğuşu demektir çünkü.


Birincisi, toplumun Anna'yı yargılamaya hakkı
yoktu; ikincisi, Anna'nın da intikam dolu intiharıyla Vronski'yi ceza-
landırmaya hakkı yoktu.

Ne oldu da kitabı sevdim?

Vladimir Nabokov değerli incelemesini okuyanadek...okuyup bitirdikten sonra ben hiç dikkat etmemişim kitaptaki ayrıntılara dedim kendi kendime..oysa Lev Nikolayeviç Tolstoy ne büyük bir yazar ne büyük bir insanmış...

Tolstoy 1875'ten sonra yıldan yıla artacak bir bunalıma girdi. 1877'de yayımlanan ikinci büyük romanı Anna Karenina bu bunalımın izlerini
taşıdığı çok açık.

Konuşmamı çok sürdürmeden bu kitap hakkında okuduğum Nabokov'dan en değerli, en güzel incelemeyi sizlerle paylaşmak istiyorum..


Dünya edebiyatının en çekici kişilerinden biri olan Anna, genç,
güzel, özünde iyi; ama gene özünde bahtsız bir kadındır. Çok genç bir
kızken iyiliğini düşünen bir teyze tarafından, göz kamaştırıcı
bürokratik kariyer sahibi, ilerisi için umut veren bir yüksek memurla
evlendirilen Anna, St. Petersburg sosyetesinin en pırıltılı çevrelerinde
mutlu bir yaşam sürdürmektedir. Küçük oğlunu deliler gibi sevmekte,
yirmi yaş büyük kocasına saygı duymaktadır; canlı, iyimser yaradılışı
yaşamın kendisine sunduğu bütün yüzeysel hazlardan tat almasını
sağlamaktadır.
Bir Moskova yolculuğunda Vronski'yle tanışır ve ona derin bir aşkla
bağlanır. Bu aşk, Anna'nın çevresindeki her şeyi değiştirir; baktığı her
şeyi farklı bir ışık altında görmeye başlar. St. Petersburg garında
Karenin'in onu karşılamaya geldiği o ünlü sahnede kocasının iri ve
çirkince kulaklarının büyüklüğünü ve insanın sinirine dokunan kepçe
biçimini ansızın fark eder. Bu kulakları eskiden hiç fark etmemiştir,
çünkü eleştirel gözle bakmamıştır; Karenin, Anna'nın öylece kabul-
lendiği yaşamındaki kabul edilegelmiş şeylerden biridir. Artık her şey
değişmiştir. Vronski'ye duyduğu aşk, eski dünyasını ölü bir geze-
gendeki ölü bir manzara gibi gösteren bembeyaz bir ışık selidir.
Anna yalnızca bir kadın. Kadınlığın parmakla gösterilecek bir örneği
değil; dopdolu, yoğun doğasının ahlâki yönü ağır basan bir kadındır
da; roman kişisi olarak her şeyiyle anlamlı ve önemli, göz alan bir
kişidir ve bu aşkı için de geçerlidir. Kitaptaki başka bir roman kişisin-
in, Prenses Betsi'nin yaptığı gibi gizli kapaklı bir gönül serüveniyle
kendini sınırlayamaz. Doğrucu ve tutkulu doğası kılık değiştirmeleri,
gizli kapaklı işleri reddeder. O, yıkık dökük duvar diplerinden
sürünerek birbirinden farksız âşıkların yataklarına yollanan arzu dolu bir kenarın dilberi, düşlerle yaşayan taşralı Emma Bovary değildir.
Anna, Vronski'ye bütün yaşamını verir, sevgili küçük oğlundan ayrıl-
maya –çocuğu görmemekten duyacağı korkunç acıya karşın– evet der
ve önce ülke dışında, İtalya'da, sonra da onun Orta Rusya'daki kır
evinde Vronski ile birlikte yaşar. Bu "açık" gönül serüveni ahlâktan
nasibini almamış dost çevresinin gözünde ahlâksız olarak damgalan-
masına yol açsa da yapar bunu. (Anna'nın, bir bakıma Emma'nın
Rodolphe ile kaçma düşünü gerçekleştirdiği söylenebilir. (Kaldı ki
kendi çocuğundan ayrılırken Emma'nın içi bile sızlamaz, o küçük
hanım için çetrefil ahlâki sorunlar filan söz konusu değildir.) Sonunda
Anna ile Vronski kent yaşamına dönerler. Çevresindeki ikiyüzlü toplu-
luğu aşk serüveninden çok, toplum kurallarını nasıl açıkça hiçe say-
dığını göstererek küplere bindirir Anna.
Anna, toplumun öfkesinin sonuçlarına katlanırken, horlanıp züp-
pece davranışlarla karşılanırken, hakaret görüp kendisinden "bucak
bucak kaçılırken" Vronski, erkek olduğu için –kesinlikle çok derin,
yetenekleri olan bir erkek değildir, sadece "gözde" bir erkek diyebiliriz
ona– rezaletten etkilenmez; çağrılar alır, şuraya buraya gider, eski
dostlarıyla buluşur, lekelenmiş Anna'yla bir saniye bile aynı odada
durmayacak güya namuslu kadınlarla tanıştırılır. Anna'yı hâlâ
sevmektedir; ama zaman zaman da eğlence ve şıklık dolu kendi
dünyasına geri döndüğüne sevinir ve ara sıra bu dünyanın nimetler-
inden yararlanmaya da başlar. Anna, yanlış bir değerlendirmeyle,
onun önemsiz kaçamaklarını aşkının hararetinde bir düşüş olarak
görür. Yalnızca aşkının Vronski'ye artık yetmediği, onu belki de
yitirmekte olduğu duygusuna kapılır.
Ortalama zekâda, küt bir adam olan Vronski, Anna'nın kıskançlığı
karşısında hoşgörüsüz davranır ve böylece Anna'nın kuşkularını
doğrular sanki.[228] Tutkusunu çıkmaza sokan bunca çamur balçık
içinde dönenen Anna, mayıs ayının bir pazar akşamı kendini bir yük
katarının altına atar. Vronski neler yitirdiğini çok geç anlamıştır. Ney-
se ki, Osmanlılarla savaş –yıl 1876'dır– rüzgârları esmektedir, bu hem onun hem de Tolstoy'un çok işine gelir ve Vronski bir gönüllü tabur-
uyla cepheye yollanır. Bu, belki de romandaki tek karşı çıkılacak nok-
tadır; çünkü çok kolaycı, çok hazırcıdır.

Görünürde romandan oldukça bağımsız bir çizgide ilerleyen koşut
bir öykü de Levin ile Prenses Kiti Şçerbatski'nin sevişmeleri ve
evlenmeleridir. Tolstoy'un içine kendini tüm öteki erkek kahraman-
larından daha çok kattığı Levin, ahlâki idealleri olan, Vicdan'ın "V"sini
büyük yazan bir adamdır. Vicdan ona bir an soluk aldırmaz. Levin,
Vronski'den çok farklıdır. Vronski, yalnızca kendi dürtülerini doyur-
mak için yaşar. Anna ile tanışmadan önce çevresine ters düşmeyen bir
yaşam sürdürmüştür Vronski; âşıkken bile ahlâki ideallerin yerini
çevresinin benimsediği genelgeçer ilkeler alabilir ve o bundan rahat-
sızlık duymaz. Oysa Levin çevresindeki dünyayı aklıyla kavramakla ve
onun içindeki yerini hak etmekle yükümlü olduğunu düşünen bir
adamdır. Bu nedenle, Levin'in yaradılışı sürekli bir evrim içindedir,
roman boyunca tinsel olarak gelişir, Tolstoy'un o tarihlerde kendi
kendisi için geliştirdiği, olgunlaştırdığı dini ideallere doğru yönelir.
Bu ana roman kişilerinin çevresinde belli sayıda başkaları dolanır.
Anna'nın kaygısız, işe yaramaz erkek kardeşi; kızlık soyadı Şçerbatski
olan karısı Doli, iyi yürekli, ciddi, yaşam boyu acılar çekmiş bir kadın,
bir anlamda yaşamını kendini yok edercesine çocuklarına ve hayırsız
kocasına adadığı için Tolstoy'un ideal kadınlarından biri; sonra Şçer-
batskiler, Moskova'nın en köklü aristokrat ailelerinden biri;
Vronski'nin annesi ve Petersburg yüksek sosyetesinin üyelerinden
oluşan koskoca bir galeri. Petersburg sosyetesi Moskova sosyetesinden
çok farklıydı. Moskova yufka yürekli, rahat, gevşek, anaerkil eski
kentti, otuz yıl sonra benim dünyaya gözlerimi açtığım Petersburg ise
incelmiş, soğuk, biçimci, gözde ve görece yeni başkent. Elbette bir de
Karenin'in kendisi; Anna'nın kocası Karenin, soğuk, hak düşkünü,
kuramsal erdemi içinde acımasız, devletin sadık hizmetkârı,
dostlarının sahte ahlâkçılığını kabullenmeye dünden razı philistine
bürokrat, ikiyüzlü bir adam ve bir zorba. Ender olarak iyi bir davranışta, iyi yürekli bir jestte bulunduğu olsa da bunları çok
geçmeden unutur ve kariyer kaygıları adına gözden çıkarır.
Vronski'nin çocuğunu doğurduktan sonra çok hasta düşen ve
ölümünün yakın olduğundan emin olan (ama ölüm henüz gelmeyecek-
tir) Anna'nın yatağının başucunda, Karenin Vronski'yi bağışlar ve ger-
çek bir Hıristiyan'a yakışacak bir tevazu ve yüce gönüllülükle onun
elini sıkar. Daha sonra, insanın içini ürperten, eski, sevimsiz kimliğine
geri dönecektir; ama o an sahneyi aydınlatan ölümün yakınlığıdır ve
Anna bilinçaltında Vronski'yi sevdiği kadar onu da sever; her ikisinin
de adları Aleksey'dir, her ikisi de ona âşık erkekler olarak Anna'nın
rüyalarını paylaşmışlardır. Ama bu içtenlik ve iyi yüreklilik uzun
sürmez ve Karenin boşanma girişiminde bulunup da –onu pek etkile-
meyecek; ama Anna için çok önemli olan bir girişim– bunu yaparken
birtakım tatsız engellerle karşılaşacağını görünce vazgeçiverir ve Anna
için ne gibi sonuçlar doğuracağına aldırmadan bir daha denemeyi
kesinlikle reddeder. Dahası, kendi hak düşkünlüğünden doyum
sağlamayı bile becerir.

Tolstoy, Anna'nın kırmızı çantasını birinci bölümün XXVIII.
parçasında ortaya çıkarır. Bu çanta "oyuncak gibi" ya da "minicik"
olarak tanımlanır; ama büyüyecektir. Anna, Petersburg'a gitmek üzere
Doli'nin Moskova'daki evinden çıkarken birden nedeni belirsiz bir
gözyaşı seline kapılacak, al basmış yüzünü içine bir gecelik başlığı ve
keten mendiller koyduğu bu küçük çantanın üzerine eğilecektir. Tren-
in kompartımanına yerleştiğinde küçük bir yastık, İngilizce bir roman
ve bunun sayfalarını açmak için bir kâğıt keseceği çıkarmak üzere
kırmızı çantayı bir kere daha açacaktır; bundan sonra kırmızı çanta
yanında uyuklayan hizmetçinin ellerine emanet edilir. Dört buçuk yıl
sonra (1876 Mayıs'ı) yaşamına son verdiğinde silkip attığı son eşya da
bu çanta olacaktır. Kendini trenin altına atarken bileğinden çıkarmaya
çalıştığı bu çanta onu kısacık bir an oyalar.
Şimdi gelelim teknik açıdan kadının düşüşü olarak adlandırılan
olaya. Ahlâki açıdan bakıldığında, bu sahne Flaubert'den, Emma'nın
coşku sarhoşluğundan, Rodolphe'ın Yonville yakınlarındaki küçük,
güneşli çam korusunda içtiği purodan çok, çok uzaklardadır. Bu parça
boyunca zinayı kanlı bir cinayetle eş tutan ahlâki bir karşılaştırma
sürdürülür; ahlâki bir imge olarak Anna'nın bedeni sevgilisi
tarafından, günahı tarafından ayaklar altında ezilir, parça parça edilir.
Anna ezici bir gücün kurbanıdır:
779 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Dostoyevski'nin önemli ve hayli kalın bir kitabını daha okuyup bitirmenin rahatlığını yaşıyorum. Yazarın bu kitabını biraz sıkılarak okudum desem yalan olmaz.

Özellikle kitabın başında ve sonundaki yaklaşık iki yüzer sayfalık bölümler haricinde kalan, orta kısımdaki dört yüz sayfayı okurken neredeyse kitabı bırakacak düzeye geldim. Çünkü akıcılık buralarda hiç yoktu desem doğru söylemiş olurum. Yazar kitabın bu bölümlerinde, sanki sadece karakterlerinin özelliklerini okuyucunun kafasında iyice pekiştirmek için , durağan olaylardan oluşmuş, bol konuşmalı ve psikolojik bir anlatımı tercih etmiş. Bu durum ise, zaten aşırı bir sürükleyiciliği olmayan kitabı daha da durağan hale getirerek, okuyucu da ister istemez büyük bir bıkkınlığın meydana gelmesine sebep olmaktadır.

Kitapta ana karakter, iyi kalpli, içi iyiliklerle dolu , saf bir prens olan Mişkin'dir. Prens Mişkin , aynı yazar gibi bir sara hastasıdır ve aşırı saflığından dolayı etrafındakilerce bir budala olarak kabul edilmektedir. Diğer önemli karakterlerden biri, kendisine babasından büyük bir miras kalmış olan , hızlı yaşamayı seven, güçlü bir yapıya sahip Rogojin karakteridir. Bu ikilinin arasındaki bir türlü paylaşılamayan karakter ise Nastasya Filippovna'dır.

Konunun en ilginç yanı ise aralarındaki onca çekişmeye ve zıt karakter yapılarına rağmen , bu üç karakter de zaman zaman istisnalar olsa da kitabın final kısmına kadar birbirlerine dost kalmayı başarabilmektedirler. Tabii ki finalde çok farklı olaylar bizleri beklemektedir. Bu arada bir general kızı olan Algaya İvanovna ise konuya bağlı olarak zaman zaman devreye girmektedir.

Kitapta işlenen ana tema aşk ve iyi bir insan olmanın toplumdaki yeridir. Bana göre ağırlıklı olarak aşk teması üzerinde durulmaktadır. Ama aşk, Dostoyeviski'ye özgün bir şekilde anlatılmaktadır. Sekiz yüz sayfa boyunca, değişerek şekilden şekile bürünen, karakterleri ve yapısı sık sık değişen aşklardan söz edilmektedir burada.

Aşk nedir ? Bir acıma duygusu mu , bir eziyet aracı mı, bir nefret mi, bir şehvet duygusu mu, bir zenginlik, bir makam hırsı mı, veya ''çok seviyordum onun için öldürdüm abi '' modunda bir duygu mu, yoksa sadece saf ve temiz bir duygu mu ? İşte kitap boyunca aşk konusu her şekle bürünerek karşımıza çıkıyor. Ve Dostoyevski her zaman yaptığı gibi konuyu müthiş bir şekilde analiz ederek, son sözü yine okuyucuya bırakıyor.

Yazar bu kitabında da yine inanç ve sosyal konulara azımsanmayacak ölçüde yer vermektedir. Ayrıca kendi hayatından da bir çok parçayı, kitabın çeşitli bölümlerine yerleştirmeyı başarmaktadır. Örneğin : İdam olayının ve kurtuluşunun ayrıntılı olarak anlatılması. Ben, yazarın idam edilecekler sırasında 8. sırada olduğunu bu kitaptaki anlatımından öğrendim. Gerçek hayatında kırk kişiyle birlikte idama mahkum edilmiş olup, bunlardan ilk üçünün gözleri bir bezle kapatılıp ,kurşuna dizilmek üzere direğe bağlandıkları sırada , Çar I. Nikolay'ın emriyle idam cezalarının iptal edilerek ağır şartlarda Sibirya'da çalışmaya mahkum edilmeleri olayını, genelde yazarın hayatını irdeleyenler ve Rusya tarihini okuyanlar bilirler. Ama benim bu konuda hep merak ettiğim şey, Dostoyevski'nin o sırada nerede olduğuydu. Direğe bağlananlardan biri miydi yoksa sırasını bekleyenlerden biri mi sorusuydu. Bu kitabında karakterinin ağzından bu konuya da açıklık getirdiğini gördüm. Karakteri İdam mangasının önünde 8. sıradaki bir insanın ruh halini anlatırken, aslında Dostoyevski o anlardaki kendi ruh halini anlatıyordu bizlere. Yani bir insan için yaşanabilecek en ağır psikolojik travmayı bizlere aktarıyordu.

İşte tam burada, böylesine ağır bir ruhsal travma yaşayan bir insan, sonraki hayatında bunun etkilerini ne derece atlatabilir sorusu akla gelmektedir. Ben bir psikolog değilim, ama mesleğim gereği belirli ölçüde psikoloji eğitimi de almış bir insanım. Benim naçizane bilgilerime göre , bir insan, böylesine ağır psikolojik travmanın izlerini kendi ruhunda ömür boyu taşır ve ömrünün sonuna kadar da bu durumdan kurtulamaz. Burada anlatmak istediğim konu, Dostoyevski'nin eserlerinde neden bir türlü gülemediğimizin sebeplerinden birinin de bu olay olduğu fikrini taşımamdır. Böylesine bir ağır ruhsal travmaya maruz kalmış bir kişi nasıl komik şeyler yazabilir ? Yazsa yazsa en fazla yüzümüzde acı birer tebessüm bırakan trajikomik hikayeler yazabilir diye düşünüyorum.

Çok akıcı ve sürükleyici olmasa da, verdiği mesajlar yönünden Dostoyevski'nin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen bu kitabı, ben biraz sıkılarak da olsa, beğenerek okudum. Okunmasını da tavsiye ederim. Ama çok fazla akıcılık ve sürükleyicilik beklememek şartıyla.
219 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Maalesef yarım kalmış olan bu kitap için o kadar fazla olumlu sözler yazılır ki, eğer bunları yazmaya kalksam sayfalar dolusu yer kaplar. Böyle bir kitabın Dostoyevski'nin tutuklanması nedeniyle yarım kalmasının Dünya Edebiyatı için gerçekten büyük bir kayıp olduğu düşüncesindeyim. Eğer yazar tutuklanmayıp kitabını bitirebilmiş olsaydı kesinlikle en önemli eserlerinden biri olacağı kesindi. Belki de en iyisi olacaktı.

Yazar on yıllık mahkumiyet ve sürgünlük döneminden sonra nedense kitabı tamamlamak istememiş ve öyle kalmasını uygun görmüştür. Bence de doğru olanı yapmıştır. Çünkü bir insanın hayatında on yıllık bir dönem ruhunda büyük değişiklikler meydana getirir. Hele hele bu dönem gerçekten zorlu bir mahkumiyet dönemi ise bu değişiklikler kat kat fazla düzeyde olur. Eğer yazar bu dönemde kitabını tamamlamaya kalksa , devamı çok farklı olur ve kitabın başıyla devamı ve sonu arasında uyumsuzluklar olurdu diye düşünüyorum.

Kitaba gelince ; şu ana kadar okuduğum Dostoyevski kitapları arasında en akıcı ve en sürükleyici olanıydı diye söylesem doğru bir cümle olur. Gerçekten müthiş bir sürükleyicilik hakim kitapta. Hatta bıçak gibi birden bire kesilen son sayfaya kadar bile bu sürükleyicilik son sürat devam etmektedir.

Belliki çok uzun bir roman olarak planlanan bu kitabın konusu ise Netoçka isimli bir kızın hayatının anlatılmasıdır. Netoçka'nın çocukluk, büyüme ve genç kızlık dönemlerine kadar anlatılmış ve orada maalesef kesilmek zorunda kalınmıştır. Devamı yazılabilse kaç sayfa olurdu bilemem ama çok uzun olacağı kesindir. Çünkü konunun ilerleyişi onu göstermektedir.

Kitapta işlenen ana tema ise bana göre sevgidir. Daha doğrusu Netoçka'nın yaşama dönemlerine ve yaşadıklarına göre verdiği kişilerle değişen saf ve masum sevgisi. Netoçka 'nın bu dönemlerdeki ruhsal analizi ise muhteşem bir şekilde yapılarak okuyucuya yansıtılmaktadır.

Her ne kadar yarım kalmış olsa da büyük beğeniyle okuduğum ve Dostoyevski'nin en iyi kitaplarından biri olarak gördüğüm bu kitabın mutlaka okunmasını tavsiye ediyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ergin Altay
Unvan:
Türk Öğretmen, Çevirmen
Doğum:
Edirne, Türkiye, 1937
1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle çocukluğu Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçti. 1953''te Kuleli Askeri Lisesi'ne girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusça'yı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askeri Lise'de Rusça öğretmenliği yanında Rusça'dan Türkçe'ye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çevirisi Yusuf Ziya Ortaç'ın "Akbaba" dergisinde yayınlanan Zoşçenko'dan bir öyküdür. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği diğer yazarlardandır. Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.

Yazar istatistikleri

  • 18 okur beğendi.
  • 18.453 okur okudu.
  • 574 okur okuyor.
  • 11.864 okur okuyacak.
  • 479 okur yarım bıraktı.