1000Kitap Logosu
Faruk Duman

Faruk Duman

Yazar
Derleyen
Çevirmen
Editör
BEĞEN
TAKİP ET
2.441
Okunma
154
Beğeni
8,8bin
Gösterim
Unvan
Türk Öykü ve Roman Yazarı, Editör, Çevirmen
Doğum
Ardahan, Türkiye, 1974
Yaşamı
Ankara Dil ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümünden mezun oldu. Öyküleri, 1991 yılından beri Yazıt, Damar, Papirüs ve Adam Öykü gibi dergilerde yayınlandı. 1996 yılında Çankaya Belediyesi'nin Öykü-Şiir Yarışması'nda Çocuk Öyküleri dalında ikincilik aldı. Bu öyküleri daha sonra Mızıkçı Mızıka adıyla yayınlandı. İlk öykü kitabı Seslerde Başka Sesler 1997 yılında yayınlandı. 1998'de Orhan Kemal ödülleri öykü dalında ikincilik ödülü kazandı. 2000'de Sait Faik Hikâye Armağanı, 2004'de Haldun Taner Öykü Ödülü, 2010'da Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandı.   Öykü Kedi'çin Masallar, Notos Kitap (2010)  Sencer ile Yusufçuk, Can Yayınları (2009)  Keder Atlısı, Can Yayınları (2004)  Pîrî, Can Yayınları (2003)  Nar Kitabı, Can Yayınları (2001) Av Dönüşleri, Can Yayınları (1999)  Seslerde Başka Sesler, Can Yayınları (1997) Roman Köpekler İçin Gece Müziği, Can Yayınları (2014)  Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur, Can Yayınları (2012)  İncir Tarihi, Can Yayınları, (2010)  Kırk, Can Yayınları, (2006)  Deneme Adasız Deniz, Can Yayınları (2010)  Çocuk Kitabı Cüce Prens, Can Çocuk Yayınları (2011) Jüpiter'in Eteği, Can Çocuk Yayınları (2009) Gagalar, Patiler ve Başka Güzel Şeyler, Can Çocuk Yayınları (2009) 
Sus Barbatus
Okuyacaklarıma Ekle
İncir Tarihi
Okuyacaklarıma Ekle
Sus Barbatus! 2
Okuyacaklarıma Ekle
Yazmalı Defter
Okuyacaklarıma Ekle
Keder Atlısı
Okuyacaklarıma Ekle
Sus Barbatus! - 3
Okuyacaklarıma Ekle
Pîrî
Okuyacaklarıma Ekle
Nar Kitabı
Okuyacaklarıma Ekle
Kırk
Okuyacaklarıma Ekle
Av Dönüşleri
Okuyacaklarıma Ekle
Adasız Deniz
Okuyacaklarıma Ekle
Cüce Prens
Okuyacaklarıma Ekle
Doğa Betiği
Okuyacaklarıma Ekle
Kedi'çin Masallar
Okuyacaklarıma Ekle
Jüpiterin Eteği
Okuyacaklarıma Ekle
Piri Reis Yedi Deniz
Okuyacaklarıma Ekle
504 syf.
GERÇEKLİĞİN SOĞUK ROMANI: SUS BARBATUS!
Sakallı yaban domuzu, yani Sus Barbatus. Ne kadar da başarılı bir benzetme. Sakallı domuz insanlar misali. Domuzu kötülediğimden demiyorum ama deyim yerindeyse, domuzluk yapmak da insanlara atfedilmiş bir şeydir. Sus Barbatus tek kelime ile harika bir roman. İnanıyorum ki zamanla yirmi birinci yüzyıl klasiklerinden biri de olacaktır. Çünkü romanın kendine ait bir atmosferi, kendine ait bir dili, mekanı, karakterleri ve tüm bu öğelerle bütün bir yaşamı oluşturuyor. Faruk Duman’dan okuduğum ilk kitap Sus Barbatus. Daha kitabın başında yazarın diline ve anlatımına hayran kaldım. Kendisine ait bir atmosfer oluşturduğunu, noktalama işaretlerini romanın atmosferine göre kullandığını, özellikle diyaloglarda bunu sıkça yaptığını gördüm. Hoşuma gitti. Betimlemelerin güçlü oluşu, anlattığı atmosferi okurken adeta yaşıyoruz. Hatta bir çok okur, “kitabı okurken üşüdüm” demesi de bundan. Sahiden de üşütüyor insanı. Doğunun çetin kışını bilenler bilir. Bilmeyenlerde Sus Barbatus romanıyla biraz da olsa yaşar, anlar, hatta yazarın bazı yerlerde abartıya kaçtığını düşünür. “böyle kar, kış mı olur?” diyebilir. Ama sahiden de oluyor. Bunu yaşamış biri olarak kitapta anlatılanlar beni daha fazla etkiledi. Ç. Köyünde yaşayan insanların kar ve soğukla olan mücadelesini yaşadım. Romanın ilk bölümünde bu bir köy romanı, köyün soğukluğunu ve insanların kar ve tipi altında yaşadıkları zorlukları anlatacak sanırsınız. Hatta romanın sadece Sus Barbatus’u anlatacak sanırsınız. Bir domuzu anlatan bir roman diye düşünecek okurlar da olmuştur mutlaka. Fakat Faruk Duman’da aslında başta bunu tasarlamıştır. Ama Kenan’ın hikayesinin çevresinde gelişen olaylara 12 Eylül olaylarını katınca romanın atmosferi tamamen değişir. Aniden kendimizi kışın bu çilesiyle uğraşan insanların, darbe dolayısıyla askerlerle de uğraştıklarını okuruz. Anlıyoruz ki Sus Barbatus aynı zamanda hukukun olmadığı bir dönemi anlatıyor. Türkiye’nin belki de en sancılı dönemlerinden olan seksenler sonrası. Okumanın ve yazmanın dahi suç olduğu iğrenç bir dönem. Ve bu dönem de yaşananları çok başarılı bir şekilde anlatabilmiş Faruk Duman. Romanı okurken bir ara Deniz’in ismi geçti, içim tuhaf oldu, bambaşka bir duygu yayıldı bedenime. Üzüldüm. Yaşananlara üzüldüm. İnsanın insana yaptıklarına ve insanın insana yapabileceklerini düşününce üzüldüm. Neler yaşanmış oysa, bir yerlerde bazı insanlar ne çok acı çekiyorlar. Yaşamak, yaşamaya çalışmak, hayatta kalmaya çalışmak ne kadar zormuş meğer bazı yerlerde. Faruk Duman romanın da geçen birçok olayın gerçek olduğunu söylüyor. Bu hikayelerin, bu acıların unutulmaması için yazdığını söylüyor. Romanın mekanı da tabi ona en çok sorulan sorulardan bir tanesi ve kendisi yazarken hep Artvin’i düşündüğünü söylüyor. Yine de tam olarak bir köy ya da şehir ismi vermek yerine harf kullanarak veriyor bunları. Olaylar da Ç. Köyünde geçer. Ve bu köyün karakolu ve köyün dağlarında saklanan devrimci çocuklar ve köylülerin kendi çocuklarına bile sahip çıkamayışı ve işkence. Ah işkence. “İnsanın insana yaptığı neyse, bu dünyada ateşin buza ve buzun ateşe yaptığı aynı şeydir” Kitapta gerçek anlamda trajik komik sahneler de var. Özellikle çavuşun Gülşen’den SOSYAL BİLİMLER ANSİKLOPEDİSİ’ni her gün karakola getirerek inceleme isteyişi, kocasının bu ansiklopedilerde neler sakladığını öğrenmek isteyişi ve yirmi ciltlik ansiklopediyi o kar da kışta azar azar getirmesini istemsi büyük bir acımasızlık ve aptallık örneğiydi. Dedim, bu ülke ne çok kan kusmuş böyle be. Dedim doğuda yaşayanlar ne çok acı kusmuş be. Kusmuş kanla dolu acılar kusmuşlar. Durmadan kusmuşlar. Ve insandan nefret ederek insanı da kusmuşlar. Acılar acıları, insanlar insanları ve coğrafya kader olup bambaşka acı dolu insanları doğurur. Hukuksuzluk acıyı doğurur. Kitapta yazar çok iyi noktalara da değiniyor. “Dünyanın en önemli meselesi budur. Açlık belası. Açlık olmasaydı, dünyanın üzerinde kurulu bir düzen de olmazdı.” İnsanın aç olduğu için tüm bunları yaptığını söylüyor. Belki de insanların açlık diye bir sorunu olmasaydı, bu kadar acı da olmazdı diyor. Ama durum tam da bu olmuyor. Kendi tezini kendisi çürütüyor çünkü insan vebalıdır. İnsan öyle bir vebadır ki ne olursa olsun kendi türünü yok etmek, ona acı çektirmek, işkence etmek için ille bir şey bulurdu. Nihayetin de cennetten bile kovulmuştu. Ancak tek sorunu açlık olan bir insanın, açlıkla ilgili bu şekilde düşünmesi çok normal geliyor. “İnsan çok büyük beladır. Çok büyük beladır. Sevimli bir bela. Bak mesela, diye düşünüyordu zaman zaman. Topu topu kaç yıl için geliyoruz dünyaya? Yetmiş, bilemedin seksen. Yani, aslına bakarsan dünya için de, şu dünyadan gelip geçen insanlık için de, evren için de hiçbir şeyiz. Göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçeceğiz. Ama yine de birbirimizi yiyoruz. Neden? Şu kadar basit bir geçersizliği kavrayamayacak insan var mıdır yeryüzünde? Bence yoktur. O zaman neden yiyoruz birbirimizi?” Romanı halk hikayeleri ve gerçeküstü öğelerle de güçlendiren Faruk Duman Sus Barbatus’u üst düzey bir romana çıkartıyor. Romanın ikinci ve üçüncü cildi için de sabırsızım. Olaylar nasıl ilerleyecek, Ç. Köyünde olaylar nasıl ilerleyecek, hikayeleri devam eden roman kahramanlarının hikayeleri nasıl ilerleyecek diye ciddi anlamda çok merak ediyorum. Sus Barbatus türk ve dünya edebiyatına büyük bir armağan.
Sus Barbatus! 1
8.8/10 · 408 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
92 syf.
·
1 günde
·
Puan vermedi
İmgelerin Var Ettiği
Faruk Duman bir imge ustası. Bu da demek oluyor ki imgelerin çağrışım gücünün nasıl kullanılacağını, bizim zihnimizi nereye götüreceğini çok iyi biliyor. Bir kurbağa sesi, bir dere kenarının betimlemesi, rüzgârın ormanın içinden geçerken çıkardığı tanıdık ses... Bunların hepsini öykülerinin hamurunda kullanıyor ve bir anda tüm bu imgeler öykülerinin yapı taşı haline geliyor. Zaman ve mekânın belirsizliği an’ların yorumlanmasına, hissedilişine dönüşüyor ve bu hisler öykülerin son cümlesinde doruk noktasına ulaşıp çözümleniyor. Onun kalemini bazen doğa yönlendiriyor, hatta mahkûm ediyor diyebiliriz. Yazar, doğanın insanoğlu üstündeki görünmez tahakkümünün farkında. Öykülerindeki kâbus teması sık sık doğada işleniyor. Doğa özgürleştirici değil, kara ormanları ve yırtıcı hayvanlarıyla bir korku/huzursuzluk ögesi olarak çıkıyor karşımıza çoğu zaman. Aynı zamanda öykülerinde doğayla hemen hemen yan yana duran bir şey daha var: Köy. Burada da kerpiç evler, kerpiç evlerin içinde yaşanan kırgın, buruk hayatların betimlemesi yer alıyor. Evlerin içindeki devinimlerin kokusu yüzümüze çarpıyor. İletişimsizlik, köy yaşamındaki toplu yargılayıcılığın yiyip bitiriciliği, özellikle kadının belini hiç doğrultmamasıya bükmesi... Tüm bunlar belki kitaptaki birkaç sayfalık bir öykünün birkaç cümlesinde sezilen şeyler. Ama cümlelerin duruluğu hissettirdiklerinin yoğunluğunu değiştirmiyor. Faruk Duman anlatmıyor, dokunuyor. Beş duyumuzun hepsine. Öykülerini tek başına, diğer öykülerin bağlamından kopararak okumak etkileyicilik konusunda yetersiz kalacaktır çünkü çağrışımlarını bile planlı bir biçimde, bir önceki öykünün hafızasıyla gerçekleştiriyor. Hatta bundan önce
Seslerde Başka Sesler
Seslerde Başka Sesler
kitabını okumak dimağınızda daha tamamlayıcı bir lezzet oluşturacaktır. İmgelerin ve çağrışımların gücü adına...
Keder Atlısı
6.6/10 · 87 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
504 syf.
·
8 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
DONACAKSINIZ...!
Kitap aynen şu şekilde başladı: "Evet, Tamam işte. Klasik bir Halk öyküsüdilinde, domuz avı falan...tüh gene kötü kitaba denk geldim." Kitabın ilk bölümü bitti: "Yok yahu, evet halk öyküsü ama bu bambaşka bir yere gitti...haha, hiçte kötü değil üstelik..." Zaten yerli yazarlara karşı (nedense) bu garip mesafeli duruşum nedeniyle bir türlü aradığımı bulamıyordum.
Murat Menteş
Murat Menteş
dışında demek lazım. Ardından şöyle iç sesleri vaziyeti takip etti: "Yav bu Faruk Duman'da hiç fena değilmiş aslında..." Ardından -bence-kitap başladı ve hikayenin ortalarını çoktan geçtik. "Oh be. Bu dilde, bu kurgu ile böyle bir kitap, böyle bir hikaye, görülmüş şey değil..." sesleri ile gürül gürül bir hikaye akmaktaydı. Ve bu esnada içim buz tutmuştu, buz. Sonuna doğru ise...hem dondum hem de kelimenin tam anlamıyla kanım dondu... İşte ayakta alkışlanacak bir ustalık eseri. Normalde, soluk almaksızın hemen ikinciye başlamam lazım. O bana bakıyor ve ben ona bakıyorum...ama biraz ara vereceğim ve başka bir kitapla devam edeceğim. İyice içime sinsin. Ve elimdeki biter bitmez SUS BARBATUS 2 diye bir heveslenivereyim hele. Öyle ya, bu eserler öyle hemen yenilip yutulup yutulsa da sindirilecek eserlerden değil. Bir de, şimdi pek anlamıyoruz ama, on beş yirmi sene sonra, bu eser, temel kült eserlerin arasında yerini alacağını düşünüyorum, o denli kıymetli.
Sus Barbatus! 1
8.8/10 · 408 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
592 syf.
YAĞMURLU SUS BARBATUS GÜNLERİ
İlk kitapta ne kadar kar ve soğuk varsa, ikinci kitapta da o kadar yağmur ve su var. Sus Barbatus tepeden insanları ve insanlığı gözlemleyerek bize anlatmaya devam ediyor. Sus Barbatus 2 en az Sus Barbatus 1 kadar beni etkiledi. Yazarımız Faruk Duman bu cilde bir aşkın filizlenmesiyle karşılıyor bizi. İlk kitapta ismini hiç duymadığımız Cıvan Yusuf ve Elif’in birbirini görüp tanıdıkları ve birbirlerine aşık oluşlarını okuyoruz ilk bölümde. Peki Faruk Duman bu aşkı biz okurlara nasıl sunuyor, önemli olan da bu değil midir? Sus Barbatus 1 de ki üslup ve anlatı bu kitapta da devam ediyor. Destansı bir anlatımla Yusuf ve Elif’in aşkını anlatmaya başladığı sırada, halk hikayelerinde ve destanlardan bolca motif görebiliyoruz. Eğer halkı anlatıyorsanız ve bunu da halk dilini kullanarak yapıyorsanız, destanlara ve halk hikayelerine değinmeden geçmek olmazdı zaten. Yazar bu durumun çok iyi farkında olduğu için yer yer doğayı gerçeküstü öğelerle yer yer dini halk hikayeleri motifleriyle yer yer de destanlardaki söylemlerden bolca faydalanmış. Tüm bunlar okumamızı hem hızlandırıyor hem de yapılan o güzel betimlemelerle kendimizi olayların içinde ve anlatılan atmosferde hissediyoruz. İlk kitaptaki gibi konu yalnızca bir kişi ya da bir duygu değildir Sus Barbatus’ta. Konu her ne kadar bir yöredeki halkın yaşadıkları olsa da aslında bütün Türkiye’yi derinden sarsmış ve insanlarda kapanmayan yaralar açmış olan 12 Eylül darbesinin hemen arifesinde yaşananlardır. Biz her ne kadar kitapta bir yöre de geçen olayları okuyor olsak da aslında Türkiye’nin her yerinde buna benzer olaylar yaşanmaktadır o dönemde. Her yer acı ve kan. Kitap birinci ciltten kaldığı yerden devam ediyor. İlk ciltte kitapta sadece isim olarak geçen birçok kahramanı bu kitapta sık sık okuyoruz. Ya da ilk kitapta sık sık okuduğumuz bazı kişileri de bu kitapta hiç görmüyoruz. Kitabın sonuna kadar sayfaların arasında gözüm Kenan ve Zeynep’i aradı. Sus Barbatus 1 de olayların onların yaşadıklarının etrafında anlatılmıştı ama bu kitapta ikisini de hiç görmemek, ne bileyim, içimde tuhaf bir eksiklik bıraktı. Yazar belki de üçüncü cilde bıraktı onları anlatmayı, belki de zihnimizde Kenan ve Zeynep’in hep o şekilde kalmasını istediğinden. Bilmiyorum. Asker ve devrimci çocuklar arasında kovalamaca devam ediyor. Her iki tarafında artık iyice kızıştığını, birçok nokta da sona yaklaştığını yavaş yavaş hissediyoruz. Zorlu doğa koşulları karşısında hayatlarını sürdürmeye çalışan bir avuç insanın fikir konusunda aynı safta yer alamamaları acı verici bir durum tabii. İnsan her zaman kendi fikrinin doğruluğunu savunurken diğer fikirleri önemsemez ve onların da doğruluğunu sorgulamaz. Bir de kendi fikrini dayatma durumu çıkanca ortaya, savaşlarda boy gösterir. Faruk Duman ilk kitapta olduğu gibi ikinci kitapta da bolca dünya edebiyatından faydalanmış. İlk kitapta Atalay’ın tüfeğini bu kitapta da görüyoruz. Aklımıza hemen Çehov geliyor. Peki bu tüfek en büyük patlamasını nasıl yapacak. Ya da bu tüfek Sus Barbatus’u öldüren tüfek olduğu için mi hâlâ hikayedeki yerini koruyor. İlk kitapta Sefiller romanını gördük. Sefiller üzerinden anlatısını nasıl zenginleştirdiğini okuduk. İkinci ciltte ise Maupassant’ın Horla öyküsünü görüyoruz. Orhan’ın en zor zamanlarında bu öyküye sığınması, buna tutunması gerçekten çok etkileyiciydi. Dönemi göz önüne aldığımızda kitapların yasak olduğu ve okunması suç sayılan birçok kitabın olduğunu görüyoruz. Fakat insanlar kitapları kaybolmasın, yakılmasın, görünüp suç aleti olarak sayılmasın diye, kitaplarını toprağa gömmüşler. O dönemde sadece kitaplar değil, kasetler, kıyafetler daha birçok şeyin gömüldüğünü biliyorum. Ama Sus Barbatus da kitapları görüyoruz. Büyük bir hazineymiş gibi saklanan kitapların, bir gün çıkartılması gerçekten okuru derinden etkileyebiliyor. Kitapta avcı ve izcilerden birçok kesit var. Faruk Duman ciddi anlamda halk hikayeleri ile büyütmüş romanını. Jilet isimli izci ve avcı adamın bir kuşun güzelliğine kapılması, kuşun güzelliği ile amacından sapması ve tüm bunları yazarın doğa ve insanı iç içe tek bir organizmaymış gibi anlatması harikaydı. Kitabın sonuna doğru bir kere daha Cıvan Yusuf ve Elif’in hikayesine bir kere daha dönüyoruz. Bir zamanlar törenin ve bunların içinde sefa süren ağaların insanlara nasıl zulüm ettiklerini görüyoruz. Ağların emri altındaki köylülerin ezilişi bize Yaşar Kemal ve onun kitaplarını anımsatıyor hemen. Aynı şekilde Cıvan Yusuf’un atının Köroğlu’nun atının soyundan geldiğini iddia etmesi, bu halk hikayesinin işlenişi çok başarılıydı. Üçüncü cildi okumak için sabırsızım, olaylar sınırım darbe ile son bulacak. Ama ne kadar can yanacak, ne kadar acı çekilecek. İkinci kitabın sonundan da anlaşılacağı üzere üçüncü kitabın siyasi yönü daha ağır olacak gibi. Neler olacağını ancak okuduktan sonra anlayacağız.
Sus Barbatus! 2
8.7/10 · 158 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
284 syf.
·
7 günde
·
8/10 puan
Postmodern bir masal
Masallardan bir masal, postmodern ile geleneğin sevimli buluşmasına dair “Zeyrek”çe bir roman. Romana dair söylenecek şey çok, yazıya dökmektense coşkuyla anlatmayı seçtim bu sefer. Şurada bekliyorum, hem ne demişler: Kahvedir, bu videoyla iyi gider. youtu.be/T6JGg6tRhSY
İncir Tarihi
7.7/10 · 313 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
284 syf.
·
9 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
İncir Tarihi
Karakterimiz Zeyrek'in yaşanan kötü bir olay sonrasında çıkmak zorunda kaldığı yolculuğunu ve yaşadığı maceralarını okuyoruz bu kitapta. Yolculuk sırasında konu konuyu açıyor ve birbirinden güzel hikâyeler dinleyerek kurgunun ritmine kaptırıyoruz kendimizi. Benim içimi ısıtan, tadı damağımda kalan harika bir okumaydı İncir Tarihi. Şöyle de söyleyebilirim; çok samimi, sıcak bir ortamda çayımı yudumlarken meddahtan keyifle dinlediğim hikâyelerdi. Bol bol güldüğüm, zaman zaman yüreğimi yakan hikâyeler. Bu duyguları yaşarken de uzun uzun düşündürdü tabii. Bu kitapla Faruk Duman'ın kalemiyle tanışmış oldum. Üsluba hayran kaldım. Doğu klasiklerinden sonra, o masalsı dünyadan sonra kendimi boşlukta hissettiğim bir anda böyle bir hazine keşfi ne de güzel oldu benim için.
İncir Tarihi
7.7/10 · 313 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
284 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Faruk Duman'dan Bir Acayip Eser - İncir Tarihi -
Faruk Duman'ın İncir Tarihi kitabını #güncelikeşfet maratonunda okuduk. Kitap Zeyrek adındaki bir karakterin başından geçenleri anlatıyor. Anlatıcı aynı zamanda Zeyrek efendi. Kitabı okurken yer yer 1001 Gece Masalları'nı yer yer İhsan Oktay Anar'ı okuyor hissine kapılıyor insan. Zaman algısı da mekan algısı da klasik romanlardaki gibi değil. Kurgunun içerisinde de yer yer gerçeküstü ögeler yer alıyor. Esasında pek de öyle anlatılabilecek bir eser değil. Herkesin okuyup kendi edebî altyapısı ile yorumlaması gereken bir eser. Ben çok keyifle okuduğumu belirteyim. Bir kere kitabın içerisinde ince bir mizah anlayışı var. Kahkahalarla okuduğum kısımlar oldu. Bir de biraz sembolist bir havası vardı. Şimdi #tatkaçıran (#spoiler) olmasın diye bunları açıklamayacağım. Ama kitabın belli kısımlarında belli kavramlar, sözcükler kullanılmıştı. Sözcük demişken "kelime oyunlarına" da dikkatinizi çekmek istiyorum. Hakikaten çok ince bir zekanın ürünü olduğunu görüyor okur kitabı okuduğunda. Son olarak okuru adeta kendisine bağlayan o ritim duygusunu, eserin iç ahengini de söyleyip yazıyı bitireceğim. Kitapla kalın!
İncir Tarihi
7.7/10 · 313 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.