Sabri Gürses

Sabri Gürses

YazarÇevirmen
8.6/10
4.020 Kişi
·
13.229
Okunma
·
2
Beğeni
·
525
Gösterim
Adı:
Sabri Gürses
Unvan:
Yazar, Şair
Doğum:
İstanbul, 1972
(1972, İstanbul) Gereksinimler, Elde Edemeyişler ve İlerlemeler (1990, Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü aldı),Unutulmuş Ay Altında, Duraksamadan Eline Alıyorsun Bu Kitabı, Boşvermişler: Bir Bilimkurgu Üçlemesi, Sevişme,Maceraperest Turan Sözlüğü adlı şiir ve roman yayınları bulunmaktadır.

1999 yılında İ.Ü. Rus Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını İ.Ü. Çeviribilim bölümünde “Çevirmeni Çevirmek: Nabokov’un Eugene Onegin Çevirisi ve Türkçe Onegin Çevirileri” adlı teziyle tamamladı. Rusça ve İngilizceden edebi çevirmenlik yapıyor. Andrey Belıy’den yaptığı Glossolalia çevirisi 2009 yılında Rus Edebiyatı Enstitüsü Onur Ödülü’nü aldı. İvan Gonçarov’dan yaptığı Oblomov çevirisi 2010 yılında Dünya Kitap tarafından yılın çevirisi seçildi. Çeviribilim (http://www.ceviribilim.com) adıyla yayınladığı dergi çalışması nedeniyle Çeviri Derneği tarafından 2011 yılında Genç Soluk Ödülü’ne layık görüldü.
Büyümek senin için bir gerilim.İki şey arasında bir denge arama durumu.
Ama iki neyin?
.......
--seni yok sayan dünyayı istemiyorsun (bir an), ama toparlayacaksın (hemen).
Doğumun rastlantı olmasın diye, değişiyorsun.
Sabri Gürses
Sayfa 28 - Kabalcı Yayınevi
Çok değiştin.
Zamanın geçişine aldırsan da aldırmasan da değiştiğini düşünmesen bile değiştin.Dünkü değilsin artık,yarınki olmaya hazırlanıyorsun.
Hep böyleydi zaten.
Sabri Gürses
Sayfa 27 - Kabalcı Yayınevi
Dünyaya inanıyorsun.Daha doğrusu dünyanın sana ait olduğuna, hiç olmazsa bir kısmının sana ait olduğuna inanıyorsun.Bir yerin var orada,başkasının olmayan ve bir tek senin yerleşebileceğin.
Sabri Gürses
Sayfa 10 - Kabalcı Yayınevi
Kitabın 113. incelemesini yapan bir okur olarak baştan ifade etmek isterim ki, kitabın içeriğine, yazıldığı döneme, yazarın içinde bulunduğu şartlara, teknik özelliklerine ve benzeri konuların detaylarına girmeyi pek düşünmüyorum. O nedenle, kitabı henüz okumayan okurların sitedeki birbirinden değerli incelemelere göz atmalarında fayda var...

Ben kendi incelememde 1846 yılında yazılan bu romanı, yaklaşık 175 yıl sonra neden hala büyük bir hevesle okuyup etkilendiğimiz sorusuna dilim döndüğünce yanıt aramaya çalışacağım... Tabii kitabı Dostoyevski'nin yazmış olması dışında kalan nedenlerden bahsediyorum... Çünkü bu kitabı okumamızın arkasında yatan en büyük nedenlerden birinin bizzat kitabın yazarı olması su götürmez bir gerçek...

---------------------

Yoksulluk sınırı diye bir kavram var hayatımızda... Bana çok enteresan gelir bu kavram... Nedir yoksulluk sınırı? Bu sınırı geçince ne olur? Nasıl bir dünya vardır bu sınırın ötesinde? Kim neye göre çizmiştir bu sınırı ve kimler bu sınırın başında nöbet bekler, kaçakları içeri sokmamak için?

Bu sınır, Meksika Sınırı gibi birşey olsa gerek... Bin bir zorlukla o sınırı geçen insancıklar, özgür bir dünyaya adım attıklarını sanırlar. Oysa içlerinden pek çoğu, özgür ama yoksul oldukları topraklardan, köle ve yoksul olacakları topraklara adım attıklarını yıllar sonra fark ederler... Özgür ve zengin dünya vaadi, tavşanın önünde sürüklenen ipe bağlı bir havuç gibidir. Tavşan havucu gördüğü müddetçe onun peşinden koşmaya devam edecektir. Ta ki fiziksel ve ruhsal olarak tükeneceği noktaya varıncaya kadar...

İşte yoksulluk sınırı da bu müstakil durumun kurumsallaşmış halidir... Yoksulluk sınırını geçtiğimiz anda aslında başka bir yoksulluk sınırının içine girdiğimizi sonradan hayat tecrübeleri ile öğreniriz. Bize bunu öğreten, yasalarla sabitlenmiş bir 'zenginlik sınırı'nın olmayışıdır. Böyle bir üst sınır olmadığı için, havucun bizi götürdüğü yere kadar koşmaya devam ederiz. Artık 'temel ihtiyaçlarımızı' karşılayabiliyor olmak, bizi yoksul olmaktan çıkarmaz. Çünkü ilk yoksulluk sınırını aştığımızda temel ihtiyaçlarımız da hemen kendini yeniler. Evinde, herhangi birine muhtaç olmaksızın günde üç öğün yemeğini pişiremeyen, çocuklarını doyuramayan kişi yoksuldur. Eğer bunları rahatlıkla yapabiliyorsa ama evine et sokamıyorsa o kişi de yoksuldur. Her akşam evinde yemeğini yiyen aile ise, haftanın 3 günü 'o kebapçı senin bu balıkçı benim' diyen aileye göre yoksuldur... Yani sözün özü yoksulluk, yağsız pirinç lapası ile sütte marine edilmiş dana antrikot arasındaki o uzun yoldur...

Bu denklemi günümüz hayatının her alanına taşıyabilir, yemek, moda, teknoloji, kariyer, konut, semt, tatil gibi kategori başlıkları altında detaylandırabilirsiniz. Zaten bunların karması da sizin kişisel yoksulluk derecenizi ortaya çıkarır...

----------------------

Eminim pek çok okur, kitabı okurken Makar Alekseyeviç ve Varvara Alekseyevna karakterlerinin içinde bulunduğu duruma acımış, ve bu 'insancıklar'ın arasında olmadığı için Tanrı'ya şükretmiştir. O zaman şimdi sormak istiyorum... Ey modern hayat insanları... Ey beyaz yakalılar... Bu sorular size geliyor...

- Patronunuz yüz metre ötenizden geçtiğinde önünüzü ilikleyip el pençe divan durmuyor musunuz? Evet, duruyorsunuz...
- Olur da sizinle iki çift laf ederse veyahut elinizi sıkarsa bir coşkun şevk içinde en az 1 hafta sağda solda bunun muhabbetini yapmıyor musunuz? Evet, yapıyorsunuz...
- Sırf iş yerindeki imajınız uğruna maaşınızın yarısını Zara'ya, Mango'ya ve kişisel bakım merkezlerine harcamıyor musunuz? Evet, harcıyorsunuz...
-Bırakın ayakkabınızın altının delinmesini, üzeri biraz yıpransa gidip çifter çifter ayakkabılar almıyor musunuz? Evet, alıyorsunuz...
- Pek çok kadın, bir kariyer planlaması olarak 'zengin koca' fırsatlarının peşine düşmüyor mu? Evet, düşüyor.
- Bir aşk evliliği yapmadığı için, içinde oluşan boşluğu dışarı yansıtmamak uğruna, evdeki tutku kurabiyelerini kurdelelere saracak, çay bardaklarına renkli kumaşlardan giysi yapacak kadar şuurunu kaybetmiyor mu bu kadınlar? Evet, ediyor...

O halde neden acıyorsunuz o insanlara? Yoksulluk dereceleri sizinkinden daha düşük olduğu için mi? Gerçekten sizin hayatınızın o insanların hayatından farklı mı olduğunu düşünüyorsunuz? Sizi İNSANCIK değil de İNSAN yapan şey, kıyafetlerinizin daha yeni olması mı, yoksa oturduğunuz evlerin daha konforlu olması mı?

Belki de borç almak için Makar Alekseyeviç gibi iki büklüm olup, kilometrelerce yol gidip tanımadığınız birinden borç istemek yerine, en yakın banka şubesine girip kredi çekmek, daha insan yapıyordur sizleri...

---------------------------

Ne demiştik sözün başında? 175 yıl önce yazılan bir kitap neden hala büyük bir ilgiyle okunuyor diye bir soru sormuştuk... Ben bu soruya yanıt ararken ister istemez bazı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldım. Dostoyevski'nin 1846 St. Petersburg'unda yarattığı hayat, eve yeni alınmış pırıl pırıl bir banyo aynası kadar bizim hayatımızı da yansıtıyordu... Sadece biz kendimizi insancıklar olarak tanımlamak yerine daha iç ferahlatan başka isimler bulmuştuk kendimize... Ancak ne bir sınırı kaldırmayı başarabilmiş ne de 'insan' olma, insanca yaşama yolunda somut bir adım atabilmiştik...

Çünkü biz o havucu gerçekten çok istiyorduk...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Bir incelemeden daha herkese selamlar... Haftasonu alıp ,bugün bitirip sıcağı sıcağına hızlıca incelemesini yaptığım bu güzel kitap vasıtasıyla sizlerle beraberiz .. Normalde kitabı okuduktan sonra kendime birkaç gün veririm ki , dönemi ve yazarı araştırabileyim , incelemede biriktirdiğim damıttığım kaynaklardan yararlanabileyim...Bu kez biraz harala gürele girdim olaya çünkü roman beni gerçekten baya etkiledi.. Daha doğrusu yazıldığı dönemi "kısmen" bildiğim için Dostoyevski' ye hayranlığım beşe ona katlandı ..Zaman geçirmeksizin yazmak daha iyi olur diyerek başladım incelemeye ..

Mühendis Okulu ' ndan yetişme bir delikanlı .. Henüz yirmili yaşlarında.. Romanlarına sonrasında mekan seçeceği San Petersburg 'u mesken tutmuş kendine ..Burada yaşamakta .. Bataklığın üstüne kurulu ,hayat kadınlarından tefecilere , çeşit çeşit memurundan imalatçılarına , beş parasız öğrencisinden meyhanecisine kadar skalanın her rengini barındıran; keşmekeşliğin , yozlaşmanın , yoldan çıkmışlığın , fakirlik denilince akla gelebilecek en beter versiyonlardan birinin Rusya' daki adresi olmuş bir kent..Kar düşünce akşamına sarı sarı parlayan altın lambaların ya da fenerlerin güzelliğinin altında soğuktan tir tir titreyen ,evlerine aç dönen insanların dramlarının gözden kaçtığı , sabahına geceyi dışarda geçirenlerin üzerine zehir gibi çöken şehri beyazlara bürüyen ,insanın nefesini kesen hatta ciğerini seyrelten buzdan bir sisin eşlik ettiği gündüzler ve geceler ..Ve bu gündüzlerle gecelerin birbirinden ayrıldığı kesinlikle farklılıkların baş gösterdiği , toplum içindeki acımasız hiyerarşinin şekillendirdiği hayatlar.. Kentin bir bölgesinde kontlar dükler kontes ,düşes ve prensesler , diğer kısmında yukarda sözünü ettiğim kısım ..İşte böyle bir dönemde kaleme alıyor Dostoyevski bu romanı ..

Dostoyevski o dönem için pek rastlanmayanı yapıp Rusya' daki tabiri caizse kast sisteminin tekerine istemsiz çomak sokmuş , bu sistemi eleştirmiş , sadece elit çevrelerin yaşıyormuşcasına bahsettikleri o "sözde" hayatın gerçeklerini fakirlerin gözünden tüm topluma yansıtmıştır .. Dolayısıyla o dönemdeki toplumsal roman örneklerinin ilklerindendir bu eser..Yazılış amacıyla bir bakıma Uçurum İnsanları misyonu , karakterler bakımından ise Knut Hamsun ' un ünlü Açlık eserinin kahramanlarını barındırır .. Kitabı okumaya başlayınca kendimizi memur Makar Devuşkin ile uzaktan akrabası olan Varvara Alekseyevna arasında geçen mektup trafiğinin içinde buluruz.. Bu mektuplarla zihinlerimize çeşit çeşit insan profilleri ve yoksunluklar da dolar.. Kimi zaman genç yaşında işsizlik yüzünden okuyamayan ,vereme yakalanıp yatakta son nefeslerini verenlerin başucuna konuk oluruz , kimi zaman sahaflara düşer yolumuz..Çıkışmaz 2 kuruşumuz da rezil rüsva oluruz .. Esasen hayattaki tüm iddaasını kaybeden son derece mutsuz bir memur olan Devuşkin ' in Varvara ile tekrar hayata tutunma çabasıdır anlatılanlar ama Hamsun ' un romanındaki Açlık' ın ekürisi yoksulluğun el frenini çekmesi ile olayların seyri değişir roman içerisinde.. Yoksulluktan dolayı altı delik pabuçlarla borç için dolanan insanların kendi arkadaşları tarafından ötekileştirilmeleridir anlatılanlar bir bakıma .. Bu açıdan da oldukça ironiktir çünkü roman çıktığında Dostoyevski' ye yazdıklarından ötürü dahi gözüyle bakanlar - ki bunlardan biri Turgenyev' dir - daha sonraları tıpkı memur Makar Devuşkin'i aşşağılayanlar misali hor görmüşlerdir kendisini giyinişinden ötürü taşralı diyerek ..

Biçimsel olarak ele alındığında bu roman ile Gogol ' un Paltosu da benzerlikler gösterir .. İlk eseri olan bu kitapta büyük bir Gogol hayranı olan Dostoyevski , onun etkisinde hayli hayli kalmış gözüküyor.. Zaten bunu da pek saklamaya ya da gizlemeye çalışmayıp roman içinde de bir kaç gönderme ile selam çakmış..

Romanın bugün dahi bu denli okunmasının , rağbet görmesinin sebebi nedir derseniz onun cevabını da roman yayınlanmadan önce eleştiri amaçlı okuyup , roman ve yazar için şu satırları kaleme almış eleştirmen Bielinski ' den dinleyelim..

"Esin perisi , TAVAN ARALARINDA , MAHZENLERDE YAŞAYAN HALKI SEVEN , yaldızlı saraylarda oturanlara : " BUNLAR DA İNSAN , BUNLAR DA SİZİN KARDEŞLERİNİZ diyen genç ozana şan ve şeref!"

Bu arada , ben kitabı Nihal Yalaza Taluy çevirisi ile Varlık yayınlarından aldım okudum .. Gayet eski bir basımı idi ..Buna rağmen zerrece sıkıntı yaşamadım.. Okumak isteyen arkadaşlara gözüm kapalı öneririm .. Esen kalın işsiz kalın =))

Son olarak etkinliği düzenleyen Hello and Goodbye! kardeşime de pek çok teşekkürler =))
Kitap malumunuz Finlandiya'nın diriliş hikayesini anlatır. Ekonomi, sağlık, kültür, eğitim gibi bir çok alanda öncesi sonrası ve aradaki geçişi yansıtması, somut bir örnek eylemiş kitabı. Dirilme ve diriltme ruhunu istemeseniz inanmasanız dahi aşılıyor size. Okuyanların bence düşünmesi gereken bir husus, bu diriliş bizim topraklarımızda bizim koşullarımızda nasıl yaşatılabilir olmalı.

Ve lütfen biri size bana okuyacağım bir kitap önerir misin deyince, Beyaz Zambaklar Ülkesinde'yi eline tutuşturuverin. Bir yerde bi liseli görürseniz çantasına gizlice de olsa koyun. Sevgilinize hediye olarak alın. Ne bileyim okuyun okutturun işte :)
Değerli okurlar, daha kitabı okumaya başladığım ilk satırlarda ne hissettim bilmek ister misiniz? Neden bu zamana kadar okumadım, neden erteledim, diye hayıflandım kendi kendime.

Dostoyevski kişi ve yer tasvirlerinden tutunda kahramanlarının duygusal hislerini mükemmel bir şekilde yazıya dökebilen ayrıca okuru da konuya adapte edebilen ender yazarlardandır. Evet! Her okur gibi öne çıkan, belli başlı eserlerini ben de okudum. Ama bu eser, benim için hep muallakta kalmıştı. Ta ki, okuduğum bugüne kadar.

Kitap fakir bir devlet memuru olan, Makar Alekseyeviç ile uzaktan akrabası olan Varvara Alekseyevna arasındaki ilişkileri konu alan mektuplardan oluşmaktadır. O mektuplar, o kadar etkin bir dil kullanılarak yazılmış ki, okurken hissettiklerimi şu anda yazıya dökmekte zorlanıyorum. Özellikle Varvara Alekseyevna'nın Makar Alekseyeviç'e trajik hayat hikayesini ve Pekrovski ile aralarında gelişen duygusal yakınlığı anlattığı mektup. Aslında Varvara Alekseyevna ile Makar Alekseyeviç arasında da bir yakınlık var ama asıl beni etkileyen Varvara ve Pokrovski arasında gelişen duygusal bağ. Varvara ile Pokrovski arasındaki gelişen bağa duygusal bağ diyorum, hani adı konmamış birliktelikler vardır ya, zamanla yitirilip kaybolan... Unutulmaya yüz tutan... İşte ikili arasında gelişen ve söze dökülmeyen bağ, bende bu düşünceyi pekiştirdi.

Hele Pokrovski 'nin ölüm anı. Nasıl bir yazar, dile dökmekte dahi zorlandığımız duygu ve düşünceleri bu kadar detaylarıyla, derinlemesine mükemmel şekilde bir okuyucuya aksettirebilir. Hani unutmak istediğimiz halde unutamadığımız, zihnimizden koparıp fırlatıp uzağa ama çok uzağa atmak istediğimiz halde, atamadığımız acı hatıralarımız vardır ya!... Bir türlü unutmak istesek de unutmak da başarılı olamadığımız. Aksine unutamadığımız gibi, en olmayacak bir zamanda zihnimize dolan, benliğimizi temelden sarsan, varlığımızı sorgulatan anılar...

Ben de altı yıl önce bir hastane odasında, babamı kaybettiğimde aynı hislerin birebir aynısını yaşamıştım. Öyle ki Pokrovski gibi, son kez yağan yağmuru izlemiştik babam ile birlikte...

Şimdi ne zaman bir yağmur yağdığını görsem, ister istemez rahmetli babamla geçirdiğim o son dakikalara çekiliyorum. Ve " Acaba! " diyorum, " Eğer, babamın ömrü biraz daha vefa etseydi, hayatımızda ne değişirdi? " Belki benim hayatım, aynı sıradanlıkla ilerleyecekti. Ama geride yapayalnız kalan annem için, her şeyin çok daha farklı olacağı muhakkak ki, tartışılmaz bir hakikat! Neylersiniz yazgı, işte! Kim yazgısını değiştirebilmiş ki...

Sevgili okurlar eğer sizlerde benim gibi, kitabı hâlâ okumadıysanız sakın, erteleme gafletine düşmeyin! Benim gibi, mektuplardan ibaret olan kitapları sevmiyorum, demeyin! Önyargılarınızı bir kenara bırakın, insanların o yıllarda nasıl ekonomik sorunlar yaşadığını ve bu sorunların üstesinden gelebilmek için nasıl birbirlerine destek olduklarını anlatan bu kitabı mutlaka okuyun...
İnsancıklar Dostoyevsky'nin ilk romanı. Bazı insanlar vardır, gösterir kendini, bilirsiniz bir şeyler olacak. Beklemeniz gerekmez uzun yıllar boyunca. İşte 23 yaşındaki Dostoyevski de böyle İnsancıklar'da. En sona yazacağım şeyi şimdi yazayım bari. O yaşında yazdığı böyle bir roman, nedense bana https://1000kitap.com/lwoH/Duvar/'u hatırlattı. Yazım tarzı ya da türle ilgisi yok. Belinski'nin zamanında Dostoyevski'de gördüğü büyük yeteneği şu anda bir çok 1K okurunun kendisinde gördüğüne eminim. Umarım kendisi bizim gibi korkaklık edip hayatın akışına kapılmaz da, ileride büyük bir yazarı tanımış oluruz. Kitaba geçebilirim artık, yeterince övdüysem kendisini:)

Evet, daha önce fransızca kitap çevirileriyle geçinen genç Dostoyevski parasızlıktan çıkış için bu romanı yazıyor. Biz nasıl şu anki yazılarımızda kendisine atıfta bulunuyorsak, o da dönemin usta yazar/şairleri Puşkin, Gogol, Karamzin gibi isimleri romanın içinde sıkça kullanıyor, hatta içeriğe olan etkisinden dolayı postmodern bir çalışma bile diyebiliriz belki modernliğin başlangıcından önce olmasına rağmen bu kitap için. (O kadar anlamıyorum bu işten, kusura bakmayın)

Bugüne kadar olan incelemelere göz gezdirdiyseniz kitabın, ecnebilerin "epistolary" dediği, bizde ise " Olmasa Mektubun" kategorisine sokabileceğimiz bir türde yazıldığını anlamışsınızdır. Edebiyat dünyasına farklı bir eserle girmek istemiş Dostoyevski . "Yeni bir Gogol doğuyor" nidalarıyla kabul gördüğüne göre başarıya da ulaşmış daha bu ilk kitabında.

Nasıl ulaşmasın, yeni şeyler var o dönem için kitapta. Sosyal eleştiri var, psikolojik gerçekçilik var, göndermeler var bolca. Kitabın adı İnsancıklar, ya da Yoksul/Zavallı İnsanlar. Ana tema da yoksulluk, öyle ki çıktığında kitaba Rusya'nın ilk toplumsal romanı diyen de var, sosyalizmin öncüsü olarak gören de. Tabi Dostoyevski sadece bu amaçla yazmıyor yan yana oturan iki uzak akrabanın mektuplarından oluşan bu kitabı.

(Bundan sonraki kısmı Melih Ceylan'ın seslendirmesiyle okuduğunuzu düşünmeniz tavsiye olunur, ben kendisini Paul Auster'in sesli kitaplarında tanıdım, reklama girecek belki ama neyse- örnek: https://www.youtube.com/watch?v=vY1p77s46rY) (Ve bittabi küçük bir SPOILER ibaresi) Olayları karşılıklı binalarda iki sefil oda ya da oda parçasında yaşayan orta yaşını bir hayli geçmiş Makar Devushkin ve kendisinin uzaktan akrabası (kuzen) genç Varvara Dobroselova arasındaki mektuplar anlatmaktadır.

Makar Alekseyevich Devushkin yoksul bir devlet memurudur, ara sıra çeşitli yazıları temize çekme işleri de yapar. Saf bir adamdır, güvensiz ve yalnızdır. Roman boyunca sevdiği insan için elinden geleni yapar - günümüz insanına biraz garip bir sevgi gibi gelse de- sürekli kendince güzel hediyeler alır Varvara (ya da Barbara)'ya kendi haline bakmadan.

Varvara Alekseyevna Dobroselova'nın durumu da farklı değildir fazla. Sürekli azalan bir grafik gibidir hayatı. İlk önce babasını, daha sonra platonik sevgilisini en son da annesini kaybetmiştir ve odasında dikiş dikerek hayatını kazanmaya çalışmaktadır. Makar'ın kendisine aldığı hediyeleri, onun da yoksul olması nedeniyle gönülsüzce kabul etse de (istemem yan cebime koy havası aldım bazen), bu yaşlı denebilecek akrabasına karşı sevgisi kitabın sonlarına dek fark edilmektedir. Ta ki...

Neyse tabi ki her şeyi anlatmayacağım. Aslında benim gibi tembel okurlar için özetlemeyi de düşündüm bu ince kitabı, ama güzel bir şey çıkarmış ortaya Dostoyevski. Gerçekten okumak gerek. Tarih ve mekanı değiştirsek bir de dönemin yazarlarına göndermelerini çıkarıp, bugünküleri eklersek şu an bile bir çok satan kitaplar arasına girebilir. Yoksulluk, açlık, kadın erkek ilişkileri, paranın insanlar üzerindeki etkisi, sınıfsal ayrımlar, kötü edebiyat, iyi edebiyat, bürokrasi, melodram, romantik komedi, ne yazacağımı şaşırdım artık. Baştan sona incelemelere bakıp insanların kitaptan neler aldığını, nasıl bir ruh haline girdiklerini görünce anlıyorsunuz bu çeşitliliği zaten. Bir an bir çocuğun ölümüyle çökerken, başka bir mektupta gülüyorsunuz Makar'ın tepkilerine.

Tabi en azından Palto 'yu da okursanız iyi olur bu kitabı okumadan önce. Bir ara Varvara'yı kaybedeceğini düşünen Makar'ın bizli konuşmaya başlaması, "Kıymetlimiss" moduna giren Gollum'u hatırlatı bana. Adam herkesi etkilemiş gerçekten diye düşündüm, Tolkien'in benimle aynı şekilde düşünüp düşünmediği hakkında en ufak bir fikrim olmasa da.

Anna Karenina incelemesinin altında keşke kısa kesseydin diye yorum yapan bir arkadaş vardı. Onun buradan okumaya başlayacağını değerlendirerek kitap hakkında, Kemaletin Tuğcu seven sevmeyen herkesin okuması gereken bir eser deyip incelememi bitirmeyi düşünüyordum ama, bir iki reklam linki daha almaya karar verdim en sona. Anıl'ın Dostoyevski okuma sırası (Tabi ki en başta İnsancıklar:) #27872199 Quidam'ın altında bir çok link bulunan etkinlik iletisi #28130221 ve Dart tahtanıza yerleştirmeniz için bir Nabokov resmi https://i1.wp.com/...Vladimir_Nabokov.jpg en kullanışlı teçhizatınız olacaktır Dostoyevski maceranızda. Sağlıcakla kalın, Dostoyevski ile kalın
Ben bu kitapta; başkalarının eskilerini giydiği için hep utanan, farkedilmemek için derste parmak bile kaldırmayan, başkalarının verdiği defterlerin kullanılmış sayfalarını yırtıp kimseye göstermediği yazılar yazan, arkadaşlarının arasına giremediği için sürekli kitap okuyan ama kitap alacak parası bile olmadığı için kütüphanedeki az sayıda kitabı defalarca okuyan ve bütün bunlara rağmen ufacık bir şeyde mutlu olabilen bir çocuk gördüm.
Ben bu kitapta; en büyük utancı, mağazanın vitrininde gördüğü o çiçekli önlüğü alamadıkları için ne kadar üzüldüğünü yazarken elindeki kağıdı alıp tüm sınıfa okuyan bir sosyal bilgiler "öğretmeni" ve tüm sınıfın bakışları altında ezilen bir çocuk gördüm.
Ben bu kitapta; evde ekmek yok diye beslenme götüremeyen, bütün gün boyunca su içen ve beden dersinde dayanamayıp bayılan bir çocuk gördüm.
Ben bu kitapta; aşağlayan gözler, aşağılanan bir masumiyet gördüm..

İnsanların kendi seçimleri vardır. Birde seçemedikleri..
Cinsiyetimizi seçemeyiz. Irkımızı biz belirlemeyiz. Hangi ailenin çocuğu olacağımız sorulmaz bize. Ve kimseye doğduğu zaman büyük bir zenginlik verilmez. Kim yoksul olmak ister ki? Kim aç kalmak, kim eski kıyafetler giymek, kim aşağılanmak ister? Bu bir seçim değil, bu zaruriyettir. Seçilemeyen bir şey nasıl kusur olabilir?
O çocuk istemedi ki yoksul olmayı. Neden yoksul olduğu için sustu? Neden aşağılandı?

Bazı insanlar gece gündüz çalışır, kurtulamaz fakirliğin pençesinden; bazı insanlar yan gelip yatar, paralar içinde yüzer. Sonra cebindeki iki kuruş parasına güvenen, parasızı ezer. Bu adaletsizlik mi? Evet adaletsizlik. Ama bu sadece adaletsizlik değil, bu bizim insanlarımız. Bu biziz..

Dostoyevski'nin ilk romanıyla başlıyorum onu okumaya. Ve iyiki diyorum, iyiki bu kitapla başlamışım.
Kitaba çok fazla inceleme yazılmış. O yüzden tekrar kitabı anlatmaya, kitap hakkında yüzeysel bilgiler yazmaya gerek görmüyorum. Aslında inceleme bile yazmayacaktım ama o çocuğun anısı tuttu ellerimden ve kelimeleri sıraladı.

O çocuğun kim olduğunu merak edeceksiniz belki. Belki de soracaksınız. Ama üzgünüm, söyleyemem. Belki komşumuz, belki arkadaşım, belki de bizzat ben. Boşverin. Sadece bilin ki çok var o çocuklardan. Her yerde. Üzmeyin onları. Eğilmesin başları. Pis değil onlar. Kusurlu değiller. Onlar tertemiz. Onlar en kusursuz..
Mutlu etmesini bilenler mutlu olurmuş. Ufacık bir çikolatayla, şekerle mutlu oluyor onlar. Mutlu olmayı çok hakediyor onlar..

Ve çok teşekkür ediyorum Dostoyevski okumama vesile olan, etkinliğimizin düzenleyicisi Hello and Goodbye!'a.
Ve özür diliyorum inceleme kısmına inceleme yazmadığım için ama kesinlikle okumanız gereken bir kitap olduğunu söyleyebilirim.
Keyifli okumalar.. ^^
Merhaba! Merhaba ve elveda! Kitabımı okudum. Muzumu yedim. Suyumu içtim. Kahvemi hazırladım. Sigaramı yaktım. Ve şimdi de incelememi yazmaya başlıyorum. Dostoyevski, adamdır! Etkinliğimize -#28130221 - katılan herkese, selam olsun!

Öncelikle kitapta işlenen konunun bende yaptığı çağrışımından bahsetmek isterim. Özet niteliğinde olabilecek bir benzetme yoluyla anlatacağım. İnsan hayatını benzetmenizi isteseler neye benzetirdiniz? Bunu bir düşünün. Kendi cevabımdan gidiyorum. Tren raylarına benzetirdim. Tren raylarının başlangıç ve son noktaları bellidir. Yaşam yolculuğu da tam olarak bu ikisinin arasında geçer. Ancak bu rayların ayrım ve birleşme noktaları da vardır. Tamamen nereden baktığımızla alâkalıdır. Başlangıca girer girmez birleşmeler olur. Ailemizin rayları ile bizimki birleşir. Bu raylar uzunca bir süre birlikte yol alır. Üst üste binmişlerdir. Yolculukta yalnız değilizdir. İlerliyoruzdur. Belli bir süre sonra yol ayrımına gelinir. Ebeveynlerin her biri kendi yolunda gider. Ki bu bitişik de olabilir, ayrılmış da. Kişi de kendi yolunda ilerler. Sonra bu yolculuğuna başka raylar katılmaya başlar. Bunlar arkadaşları, öğretmenleri, işverenleri vs. kısaca algısına giren herkes de onunla aynı yolculuğa başlar. Toplum içinde yaşamanın getirisidir bu. İstesek de istemesek de belli bir süre bazı insanlarla yolculuk yaparız. Kimininki uzun süreli bir birliktelik olur, kimininki kısa süreli olur. Kimisi bu süre zarfında mutluluk verir, kimisi ise acılara boğar. Böyle böyle her ray kadar ihtimal doğar ve yaşanır. Kitaptaki iki ana karakterin birlikte geçirdiği yolculuğu ele alıyor. İkiside tek tabanca gibi ilerleyen yalnızlarken, yolları birleşiyor. Onlar birbirlerinin yol arkadaşı oluyorlar. Hatta öyle bir rotada ilerliyorlarki kendilerine eşlik eden başka hiçbir insan yok. Sadece onlar var. Bu yolculuk esnasında her iki karakterde anı yaşıyor. Yani, ona eşlik eden kişiyi ve bu süreyi en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyor. Geçmişteki yolculuklarının nasıl olduğunu ve onları nasıl etkilediğini, geçmişte kimlerle yolculuk yaptıklarını ve onlardan aldığı keyifler ile acıları, şu anki yolculuklarının güzelliklerini ile çirkinliklerini ve yoldaşlığı getirdiği güç ile zayıflığı vs. uzun lafın kısası, her şeylerini paylaşıyorlar. Bu birlikte aldıkları yolculuk boyunca, neredeyse birbirlerinin her şeyi oluyorlar. Birbirlerine o kadar bağlanıyorlar ki, yolculukları hiç bitmeyecekmiş gibi dalıp gidiyorlar. Sonrasında ise kaçınılmaz son geliyor. Rayların yol ayrımı görünüyor. Tam da burada hayat devreye giriyor. Ray, en baştan beri kendisine ait bir rotada ilerler. Tanıdığımız ve tanıyacağımız herkes, ancak belli bir süreliğine yoldaşımız olur. Yol ayrımı geldiği zaman ne yapacağız? İşte, asıl karakterimiz de burada devreye giriyor. Kısa süreli bu yolculukta eşsiz bir insanla geçirdiğimiz zamanları hatırlayınca; temel olarak, önümüzde iki seçenek beliriyor.

1-) Hayat yolculuğumuzda, bize eşlik etmiş bu insan ile geçirdiğimiz zamanları gülümseyerek ve iyi ki bize eşlik etmiş diyerek mi hatırlayacağız?
2-) Hayat denilen yolculukta, bu eşsiz ve güzel insanla yaşadıklarımızı kaybettiğimiz ve bir daha sahip olamadığımız için, üzülerek ve acı çekerek mi yad edeceğiz?

Dostoyevski, iki karakteri bu konuda ayırmış. Biri birini, diğeri ötekini seçmiş. Ben, ilkini seçiyorum. Çünkü, onu hiç tanımamış ve bunları hiç hissetmemiş de olabilirdim. Kattıkları için mutlu olup devam etmeliyim. Ayrıca ben, yola baksam da bakmasam da, devam etmek istesem de istemesem de vs. bana bağlı kalmadan yol almaya devam ediyorum. Zaman...


Şimdi de karakterlerden yola çıkarak yorumlamayı deneyeceğim. En sona da alıntılar yazacağım ve düşüncelerimin doğmasını sağlayan etkenleri belirteceğim.
Varvara Dobroselova ve Makar Devuşkin. İki karakterimizin arasındaki ilişkide mantığın neredeyse tamamen dışarıda kaldığını görebilirsiniz. Yani Dostoyevski, bu iki karakterin ilişkisi içerisinde hiçbir şekilde mantık parçacıkları girmesin diye uğraşmış. En azından, ben öyle düşündüm. Çünkü duygularımız, düşüncelerimizden daha gerçek ve saftırlar. Hiçbir şekilde varlıkları içeriden de dışarıdan da inkâr edilemezler. Dolayısıyla da yüce bir ilişki içerisinde oluyorlar. Birbirlerine karşı yaklaşımları her zaman içlerinden geldiği gibi olmuştur. Mantık süzgecinden geçirdikleri neredeyse hiçbir eylemsel ve sözsel yaklaşımları olmamıştır. Neden mi böyle düşünüyorum? Fedakârlık. İki karakter de birbirine karşı içten gelen bir fedakârlık ile yaklaşmaktadır. Kendinden önce karşısındakinin iyilik hâlini düşünüp ona göre yaklaşmıştır. Fedakârlığı da mantık çerçevesine sokabiliriz. Karakterin içinde empati ile oluşan hissiyatlar ve düşünceler yoğun olduğu için yapıyor, diyebiliriz. Ancak bunu birkaç kez diyebiliriz. Sürekliliği olan fedakârlıkları mantık çerçevesinde değerlendiremeyeceğimizi düşünüyorum. Alışkanlık hâlinde olsa bile böyle olur. Çünkü yaşanılan sefaletten dolayı, beyin öyle ya da böyle devreye giriyordur. Ancak her defasında duygular tarafından baskılanıyor. Bu sayede, karakterlerimizin ilişkilerinin temelinde olduğu gibi diğer katmanlarında da yoğun bir duygusallık içerisindeler. Ki insanın metafizik gücünün büyüklüğünü burada anlayabiliriz. Beden ve fizyoloji neredeyse tamamen devre dışı kalmış. Sadece beyin sayesinde olmuş. Duygularını ve kendini anlayarak başarılmış. Canlılığın temellerine tamamen zıt yaklaşımlarla, insanın ulaşabileceği en sağlam bağlarla yüce bir ilişki içerisinde olmuşlar. Bence, bu kitabın en güzel anlamlarından biri buydu. Duygularını anlayan ve onlara göre hareket eden bir insan ile ona aynı şekilde yaklaşan bir insanın ilişkisi, diğer ilişki türlerine göre daha kuvvetlidir. Hem kendi gücünü anlamada, hem de insanın ne olduğunu anlamada çok yardımcı olduğunu anlayabiliyor. Uzun lafın kısası, duygusal insan ilişkileri > mantıklı insan ilişkileri.

"Bana yönelik sevginizin sizi benden gizlemeye zorladığını söylüyorsunuz. O zaman da, siz bana fazla paranızdan, zaten her koşulda rehin sandığında duran paranızdan bahsettiğiniz zaman da anlamıştım, size çok şey borçluyum. Şimdi, hiç paranız olmadığını, şans eseri benim yoksul halimi öğrendiğinizi ve bundan etkilenerek maaşınızla beni desteklemeye karar verdiğinizi, avans aldığınızı ve ben hastalanınca elbiselerinizi sattığınızı öğrenince yani, bütün bunları öğrenince, çok acı verici, hiç yaşamadığım bir durumda kaldım, bunları nasıl karşılayacağımı ve bu konuda ne düşüneceğimi hiç bilmiyorum. Ah Makar Alekseyeviç! Bana acıyarak ve akraba sevgisine dayanarak yaptığınız ilk iyiliklerden öteye geçmemeliydiniz, ayrıca paranızı boş yere savurmamalıydınız. Siz dostluğumuza ihanet ettiniz, Makar Alekseyeviç, çünkü bana karşı açık olmadınız ve şimdi, sizin bana hediye ettiğiniz giysileri, şekerleri, gezileri, tiyatroları ve kitapları görünce, bütün bunların bedelini şimdi kendi bağışlanması imkânsız havailiğime üzülerek pahalıya ödüyorum (çünkü ben sizin için hiç kaygı duymadan kabul ettim hepsini); ve sizin benim mutluluğum için vermek istediğiniz her şey, benim için bir kedere dönüştü ve yararsız bir üzüntüden başka bir şey bırakmadı bende. Son zamanlarda sıkıntılı olduğunuzu fark etmiştim, kendim de sıkıntıyla bir şeyleri bekliyordum, ama bu olup biteni aklım almadı."
-Varvara Dobroselova

"Kırk rubleden yirmi beşini size vereceğim, Varenka; iki rubleyi ev sahibisine, kalanı da kendi masraflarıma ayırırım. Bakın, ev sahibesine daha çok vermek gerekirdi, hatta fazladan vermek lazımdı; ama bütün her şeyi değerlendirir, benim ihtiyaçlarımı bir daha hesaplarsanız, daha fazla veremeyeceğimi görürsünüz, bu yüzden, bundan bahsetmek imkânsız, düşünmek bile gereksiz. Bir gümüş rubleye çizme alacağım; artık bilemiyorum, yarın bu eskilerle işe gidip gidemeyeceğimi. Boyun fuları da gerekli bana, çünkü eskisi bir yılı doldurdu artık; ama siz bana eski önlüğünüzden sadece bir fular yapmayı değil, göğüslük dikmeyi de vaat etmiştiniz, fuları düşünmeyeceğim o yüzden. Yani böylece, fular da var, çizme de. Şimdi sıra düğmelerde küçük dostum! Ama siz kabul edersiniz ki, cancağızım, düğme olmadan yapamam; ceketimin yarısında düğme kalmadı bile! Majesteleri’nin bendeki bu düzensizliği fark edip de bir şey söyleyebileceğini ne zaman düşünsem titriyorum, kim bilir neler söyler! Canım, ben, dinleyemem bile söylediklerini; çünkü ölürüm, ölürüm, oracıkta ölürüm, çünkü bu olursa utançtan ölürüm, bir tek düşüncesi bile yeter! Ah, canım! Evet, şimdi bütün ihtiyaçlardan geriye üç ruble kaldı; o da geçinmeye ve yarım külah tütüne gidiyor; çünkü, küçük meleğim, tütünsüz yaşayamam, fakat dokuz gündür ağzıma pipo koyamadım. Alabilirdim, bütün samimiyetimle söylüyorum, alabilirdim, ama size de bir şey söylemedim, bütün samimiyetimle. Sizin de başınızda bela var, siz de en ufak şeye ihtiyaç halindesiniz, bense burada çeşitli hazların tadını çıkarıyorum; işte bu yüzden almadım ve size bunu söylememin nedeni vicdan azabı çekmemeniz için. Size açıkça itiraf ediyorum, Varenka, artık aşırı yoksul bir haldeyim, yani buna benzer bir şey asla gelmemişti başıma."
-Makar Devuşkin


Son olarak değinmek istediğim nokta ise toplumumuzun içler acısı durumu. Yukarıda bahsettiğim ray durumundan yola çıkacağım. Her birimiz diğerinin yolculuğuna öyle ya da böyle katılıyoruz veya yolculuklarını izleyebiliyoruz.
Dip Not: Çıkamadım. Yazarken, mevzuyu unutup yardırmışım. Artık boşlukları siz dolduracaksınız.

"Alıştım, çünkü her şeye alışıyorum, çünkü uysal bir insanım, çünkü ben küçük insanım; fakat, bütün bunlar ne için? Kime ne kötülüğüm olmuş?"
--Makar Devuşkin

Şimdi, böyle bir içten ve çaresiz isyan karşısında biz ne düşünebilir ve hissedebiliriz? Toplumun her birimizi yüceltme imkânı var. Aynı zamanda yerin dibine sokma imkanı da var. Ancak asla yan yana getirme imkânı yok. Çünkü toplumlar hep para ve statüler ile var ediliyor. Yan yana gelmemiz için bunlardan hiçbirinin olmaması gerekiyor. Kitaptaki karakterimizin başına da bu geliyor. İlk başta işi vardır. Parası vardır. Arkadaşları vardır. İş yerinde de saygı görmektedir. Yavaş yavaş dış görünüşü bozulmaya ve parasız kalmaya başlar. Önce ev sahibi tatava yapmaya başlar. Ardından diğerleri gelir. Birer birer hepsi düşene vurmaya başlar ya da üzerine çıkar ve o yükselir. Toplum bize bunu öğretmiştir ve toplumun içinde iyi bir şekilde varolmanın başka bir yolu yoktur. Böyle zamanlarda karakterinizin yanında olan tek bir kişi vardır. Duygusallık ile ona bağlı olan Varvara Dobroselova. Diğer herkes alay etmiş ve/veya dışlamıştır. Sonra biri kahramanımıza acır. Acır. Acıdığı için para verir. Sonra kahramanımızın hayatı normale dönmeye başlar. Arkadaşları tekrar konuşmaya başlar. Ev sahibi, onu tekrar eve alır. Eski düzenine tekrar kavuşur. Belki daha iyi imkânlarla kavuşur. Acıma sayesinde kavuşur. Acıma! Duygusal insanlarda olan gururu tasavvur edin. Bu acıma ile gelecek yardıma muhtaç olması onu ne kadar mutlu etse de, şaşkınlık gittikten sonra hüzne boğulmaz mı? Bir başkasının acıması ile tekrardan yiyip içebiliyor ve barınabiliyor. Dostum, buna isyan etmeyeceksek neye edeceğiz? Çalışabilecek ve kendine bakabilecek bir adamın, toplum yüzünden böyle hallere düşmesi ve düşdükten sonra da böcekmiş gibi tiksinilip dışlanması bizleri niye hiç rahatsız etmiyor? Neden böyle durumlara hep üç maymunu oynuyoruz. Neden sadece algımıza girenlere acıyarak yardım ediyoruz? Neden kimsenin acınacak hale düşmemesi veya iradesi hariç kimsenin yardımına muhtaç olmayacağı bir şeyler için çalışmıyoruz? Hadi çaba sarf etmiyoruz, bu saçma sapan düzenleri nasıl gönül rahatlığıyla kabulleniyoruz ve benimseyerek yaşıyoruz? Kendimden de biraz anlatayım. Sonbahara doğru askere gideceğim. Askerden sonrası için ise aylak hayatını düşünüyorum. Sokakta kalma istemim var. En azından deneyeceğim. Orada gerçekten kendim için çalışabilirim. Barınak olarak doğa ve sokaklar olacak. Yemek için ise günlük iş yapmaya çalışacağım. Sonra da ver elini aylak hayatı. Hâlbuki bu düşünceleri evimde iken buldum ve geliştirdim. İstemim, evimde yükseldi. Yani, toplumun içinde yer edinmiş ve keyfi yerinde olan biriyim. Ailem sayesinde böyle oluyor. Maddi hiçbir sıkıntı yok. Ama psikolojik çok sıkıntılar var. Neden? Çünkü empatim ve anlayışım var. Bu saçma sapan toplum makinasında bir parça olmak istemiyorum. Bu makina sadece para için dönüyor. Ne samimiyeti var, ne anlayışı ne de duygusu. Sadece döndürmeye devam etmesi için ihtiyaçları var. Onlardan biri olmamayı deneyeceğim. Sizden biri olmayınca da benim yazdığımı okur muydunuz ya da okuyabilir miydiniz? Sokakta kalıyor olsaydım ve bunları yine düşünmüş olsaydım eğer, bana zaman ayırır mıydınız? Bunları bir düşünün. Eğer başarırsam beni bir daha buralarda göremezsiniz. Başaramazsam da toplumda bir değişiklik için uğraşacağım. Türk tarihini az çok biliyorum. Açıkçası, en berbat toplumuna denk geldiğimi düşünüyorum. Çünkü empati ve anlayış bitik seviyede. İlerleyen zamanlarda İstanbul ve Türkiye susuz kalacak. Ancak bunlar çoktan bitmiş ve kimsenin umrunda değil. İzleyici olduğumuz salonda koltuklardaki insan sayısı azalıyor. Bu tiyatrodaki oyuncular, seyirciler arasından seçiliyor. Sırası gelen sahneye çıkıyor. Eline verilen kağıdı ezberliyor ya da okuyarak oynuyor. Sonra da perde arkasından direkt dışarı gönderiliyor. Hem izleyiciler, hem de oyuncular izleme modunda takılıyor.

Neyse, daha çok anlatabilirim de susmak en iyisi. Biraz da kendiniz düşünün. Ya da kitabı okuyun ve Dostoyevski düşünürsün. İncelemem bu kadardı. Buraya kadar okumuş herkese teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.
Beyaz Zambaklar Ülkesinde, kitabı alışım, okuduğum yerler ve içerik anlamında bende oldukça farklı bir yere sahip oldu. Kitabın incelemesine başlamadan önce benle olan hikâyesinden bahsetmek istiyorum. Arkadaşımla beraber hafta sonunda ne yapmalı diye çokça düşündük ve en nihayetinde Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde Nargile içmeye karar verdik. Kararımız sonrası Beyazıt yolculuğu başlamış, sonrasında nefesi sahaflarda almıştık. Yerlere serili olan kitaplar arasından listemde olan Beyaz Zambaklar Ülkesinde ve Sineklerin Tanrısı gözüme çarptı. Çok fazla zamanımız olmadığından bu iki kitabı alıp mekâna geçtik ve kitabın başlangıcını orada yaptım. Sonrasında başka bir arkadaşım ertesi gün Bursa’ya gitmeyi teklif etti ve bende kabul ettim. Pazartesi günü İstanbul trafiğinin en yoğun olduğu vakit yola çıktık ve tam dört buçuk saat sonra ancak Nilüfere varabildik. Geceyi dinlenerek geçirdikten sonra sabahtan merkeze gidip Bursa’nın tarihle iç içe olan merkezini gezdik. Gün batımına doğru tekrardan Nilüfere geçtik. Arkadaşım bir arkadaşı ile görüşmek için beni arabada yalnız bıraktı ve o an geldi. Hava tam manasıyla kararmamış olmasına rağmen sokak lambaları ışık vermeye başlamıştı. Arabanın içerisinde, koltuğu hafiften arkaya dayadım ve kitabımı açıp tek tük insanların sessizliğini bozamadığı sokakta, sokak lambalarının loş ışığıyla tekrardan okumaya koyuldum. (Sanıyorum kitabın dili olsa bu şekilde okunduğu için bana teşekkür ederdi. :) )

Gelelim kitabın incelemesine. Kitapta Finlerin yükseliş hikâyesine tanık oluyoruz. Deyim yerindeyse gerçek bir diriliş hareketi diyebiliriz. Kitabın sayfaları arasında dolaşırken okurun aklında dönüp dolaşan ve tam manasıyla net bir cevap veremediği o soru beliriyor. Neden? Neden biz yapamıyoruz? Dediğim gibi bu sorunun bir sürü cevabı olabilir ve ancak tüm bu cevaplar birleştiğinde ancak bir diriliş, bir yükseliş hareketi meydana gelebilir. İşte bende bu incelemede bunun cevaplarını yansıtmaya çalışacağım.

Bana göre, bir toplumun yükselişi için en gerekli unsur, eğitim ve eğitim ile gelen farkındalıktır. Toplumun tabanına inmek ise en çok önem arz eden durumdur. Finler, İsveç’in himayesi altında yozlaşmış ve çürümüş bir millet iken Rusya’nın himayesine geçmesi (tabii Rusya’nın himayesine geçerken kendi bağımsız iradesi ile yönetilebilme ayrıcalığı alarak geçiyor.) ile diriliş hareketi başlıyor. Öncelikle tarihten dersler çıkartabilen bilinçli bireylerin gayretleri son derece önem arz ettiği mesajı veriliyor.

Ülke genelinde bir vatansever bilgenin(Snelman) çıkardığı bir kıvılcım ile başlıyor Finlerin diriliş hareketi. Hedeflenen yükseliş için toplumun her kademesine farkındalık konferansları veriliyor ve bununla beraber ülkenin dört bir yanına halk kütüphaneleri açılıyor. Dikkat çekmek istediğim bir diğer konu ise halkın cahiliyeti sadece okuma yazma bilmeyen en alt tabakadan ibaret olmadığı, doktorların, avukatların, memurların yani bir anlamda eğitim görmüş bireylerinde bu kapsama girdiği kitap içerisinde çarpıcı örneklerle gözler önüne seriliyor. Bir memurun mesai saatlerinde halkın ihtiyaçlarını karşılama anlamında eksik kaldığı, mesai saatleri dışında da kâğıt oyunları ve alkol gibi insanı uyuşturan, yaşama amacını donduran uğraşlarla meşgul olduğu çürümüş toplumun birer çarkları olarak varlıklarını sürdürdükleri gibi örnekler. Devlet kademelerinde tüm bu çürümüşlüğün yanında birde ahlaksızlar boy gösterince halk için ülke yaşanılmaz bir yer haline geliyor. Bu anlamda kitapta yer alan “Ahlaki Oksijen” kavramı ile alakalı bir alıntı yapmak istiyorum. “Metternich zamanında rüşvet alıp vererek, hafif ve kolay kazançlar elde etmek, saygın bir işmiş gibi yaygınlaşmıştı. Toplum içerisinde ahlaki oksijen kalmamıştı.”

Kitap bir ülke için, bireyler için neredeyse tüm gerekli konulara değinmiştir. Üzerine konuşulacak o kadar çok konu var ki ama okunmayacağı, amacına ulaşamayacağı için incelememi yine kitapta yer alan dindarlık üzerine yapılan inanılmaz tespitle sonlandırıyorum. Herkesin ama herkesin okuması üzerine düşünmesi ve bu düşünceleri amaç edinmesi gereken bir kitap. Keyifli ve bol kazanımlı okumalar.

“Evrene zarar verirsen, insanlara ya da hayvanlara kötülük edersen, ailenin bir ferdine kötülük etmiş sayılırsın. İşte buna dindarlık denir.”
Son zamanlarda bazı şeyleri düşünmeme adına okumaya daha çok verdim kendimi. Baya çılgınlar gibi pdf, alıntı, inceleme, şiir, yazı, makale... neye denk gelirsem okuyorum. İşe yarıyor mu peki? Evet. Ama gece uyuyana kadar (:
Ama malesef alıntı paylaşmanın ya da inceleme yazmanın da zaman kaybı gibi geldiğini fark ettim. Sırf bu yüzden boş olduğum zamanlarda alıntıları not defterime falan kayıt ettim ki ara ara zaman kaybetmeden kopyala yapıştır yapabileyim. O yüzden çılgınlar gibi seri bir şekilde geliyor o alıntılar :D
İyi de bizene bunlardan? Sen kitaptan incelemeden haber ver diyenler için:

Öncelikle bu kitap için “inceleme“ adı altında ister yorumlama, ister saçmalama, ister bir kaç cümle kurma diyin, bir şeyler yazmazsam eğer Petrov‘un mezarından çıkıp “Be insafsız, Be vicdansız, Be nankör kediii! O kadar alıntı yaptın bari bir şeyler karala!“ falan demesinden korktum *-*
En son da söyleyeceğimi başta söyleyeyim “ısrarla, şiddetle ya da şiddetsiz ister kahveli ister kahvesiz belki arka fonda starbucks temalı ya da denize karşı hiç fark etmez, mutlaka ama mutlaka okumanızı ve okutmanızı tavsiye ederim“

Kitabın ana konusunu ilk sayfada yer verdiği “Tarihten Ders Almak“ isimli kısa öyküsü ile özetlemiş Petrov.
Kitap hakkında ise;
“Avrupa’nın Kuzeyinde bulunan Finlandiya’nın sert bir iklimi vardır. Havası, genellikle sislidir. İlkbaharda don olayları görülür. Ağustostan itibaren soğuklar başlar. Arazisi ise çok fenadır. Ülkenin birçok yeri çıplak granit kayaları ile örtülüdür. Diğer yerleri ise alçak ve bataklıktır. Ülkede maden adına, hemen hiçbir şey yoktur. Tarım çok zor yapılır. Halkı da, hiçbir zaman gerçek anlamda bağımsız olmamıştır. Bazen bir komşusunun bazen de diğer bir komşunun egemeni altında kalmıştır.
Finler, kendilerine Suom ve çok sevdikleri ülkelerine de ‘bataklık arazi‘ anlamına gelen Suomi derler“
(Syf 13)

Böyle bir ülkenin deyimi yerindeyse yeniden dirilişine sebep olan Snelman’ın yaptığı çalışma ve mücadeleleri anlatıyor Petrov. Kitabı okuyana kadar ne Finlandiya ne de iklimi ve tarihi hakkında çok bir bilgim (hatta hiç) yoktu malesef. (“Hiii! Cahiiilll! Nasıl bilmezsin yaa“ falan diyen iç sesinize cevaben “Evet bir bilgim yoktu :D tekrar belirtmek istedim ) Bildiğim ve okuduğum tek şey Finlandiya’nın eğitim sistemi ve refah seviyesi en yüksek ülkeler sıralamasında üst sıralarda yer aldığı idi. “Nerden buldun, neye dayanarak söyledin, kaynak göster diyenler için https://www.ntv.com.tr/...8_z1iO5EiplGdEtV9k4g
Bu eski veri diyenler için de “ Güncel bir şey bulamadım malesef en yakını 2016 idi. “
Eğitim sistemi için çok fazla makale buldum ama en özetleyici ve güzel olan şu video sanırım
https://www.youtube.com/watch?v=VUiP1pa6qPE
Bu da Türkiye ve Finlandiya eğitim sistemi arasındaki fark
http://www.gelecekegitimde.com/...-arasindaki-15-fark/
Bir kere daha okursam eğer sanırım tüm kitabı baştan sona çizebilirim. Çünkü yerinde ve müthiş tespitleri ile hayran kaldım resmen. Bu yüzden bazı paragrafları da birkaç kez okuduğum olmuştur.
En çok beğendiklerimden bazıları
#27942935
#27942773
#27942413
#27917437
#27917050
#27907735

Snelman gittiği her yerde, katıldığı toplantıda, konuştuğu herkese doktorundan avukatına, memurundan, işçisine, köylüsüne, tüccarına, siyasetçisine, esnafına hatta kışladaki askerine kadar ülkenin refaha kavuşması ve eğitim seviyesinin yükselmesi , herkesin kendini geliştirmesi, aşağılanmaması hor görülmemesi için yapılması gerekenleri anlatır ve bunun ancak çok çalışmak ile mümkün olduğunu söyler.

Bu paragraf yeterince çekici gelmeyebilir. Amaaan bunları zaten her gün bir yerlerde okuyor, görüyor ya da duyuyoruz da diyebilirsiniz. Benim düzgün bir şekilde ifade edememiş ya da bilgi yetersizliğimden ötürü de dikkat çekici gelmemiş olabilir ama sadece paylaştığım alıntılar bile bence kitabın okunması için başlı başına yeterli bir sebep.

Biraz düzensiz biraz karışık bir inceleme olduğunun farkındayım. Son olarak ve ikinci kez belirtmek istiyorum ki mutlaka okumanız gereken kitaplar arasına almalısınız.
Sevgi ve kitap ile kalın.
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum
İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...vic-dostoyevski.html

Kitaplarından alıntı yaparken “Dost” yazarak adı çıkan Dostoyevski’nin, kendisinin yazdığı ve benim ona ait okuduğum ilk kitabıdır İnsancıklar.

Zamanında Slav topraklarında yaşadığım zamanları hatırlattı bu kitap bana. Çünkü Doğu Avrupa ülkeleri gerek mimarisiyle gerek insanıyla gerekse de şehirlerinin yerleşim düzenleriyle soğuktur, statiktir, rasyoneldir, kalbe değil daha çok beyne ve matematiğe yöneliktir. Yani demeye çalıştığım şey; hava soğuk olmasa bile aura soğuktur, insanlar üşümese bile şehirlerin atmosferi samimi değildir, sanki şehirler dalgasız bir deniz, pürüzsüz bir kağıt, sıcaklık konusunda değil de sanki sevgiler konusunda atkı takmış bir Avrupai havası verilmiş şehirler gibilerdir.

Aynı bir zamanlar Rusya’da yaşamış olan Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair şiirinde “Bu dünya soğuyacak.” cümlesiyle bahsetmeye çalıştığı şey gibi aslında. Hiç şüphesiz mimarinin ve şehirlerin böyle olması şehirde hakim olan rengin ve tabii ki de Dostoyevski’nin İnsancıklar romanının renginin de gri tonlarında olmasına neden olmuştur. Ondan dolayıdır ki, kitapta hakim olan konular acıma, merhamet, maddi zorluklar içerisinde geçen bir sevgi ve yoğun duygusal ithamlardır.

İnsanların kitap hediyesi için bile parayı zor bulabilmesine rağmen hala hediyeler alıp gönüllerini hoş tutmaları, 74. Sayfada Varvara’nın Makar’a iyi kalpli biri olduğunu söylerken kendisine sanki Makar’ın bakışlarında kendi mülkünü gösteriyormuş gibi baktığını belirtmesi bana tek bir cümleyi hatırlatıyor açıkçası. Dostoyevski’nin yaşadığı zamanlara yakın Fransa Kraliçesi ve Avusturya arşidüşesi olan Marie Antoinette’nin 18.yy’da söylemiş olduğu iddia edilen :
“Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler.” sözü.

Öyle dönemlerdi ki 18. ve 19.yy; Marie Antoinette’nin demiş olduğu belirtilen sözün açıklamasını Ortaçağ dönemindeki şehirlerin sosyolojik ve demografik özelliklerine bakarak anlayabiliriz aslında. Ortaçağ dönemi şehirlerinde toplumu yönetenlerin toplum içerisinde rol alan bireyin sorunlarına inmemesi, her bireyin kendi derdinin olması şehirlerin de, mimarinin de, kitapların da içlerine kapanık olmalarına sebep olmuştur. Sokakların bile anca at arabalarının geçeceği büyüklükte tasarlanması, sadece üst sınıftaki insanların gayelerinin düşünülmesi gibi sebeplerin hepsi birleşince bundan ister istemez edebiyat da etkileniyor tabii ki. Bundan dolayı da toplumu yönetenler nasıl bireyleri düşünmüyorsa, bireyler de hiç siyaset, devlet ve yöneticiler hakkında konuşmayı akıllarından geçirmemiştir. Sadece kendi hayatları ve çevrelerindeki olaylar hakkında konular işlenmiştir.

İnsancıklar kitabı da zamanın ilgi yoksunu, zavallı, yoksul insanlarının bir sevgi direnişi, bir bireysel hareketlenme içerisinde olduğu bir kitaptır. İş böyle olunca da, mektuplaşma kültürünün önemi açığa çıkıyor, samimi ifadelerin ve mektupların ardı arkası kesilmiyor. Ta ki nasıl Sanayi Devrimi kendisinden önceki bütün oluşumların önüne geçmişse, maddi boyutun da her şeyin önüne geçtiği o ana kadar. Sevgiye sarılacağımız yerde parayı gördüğümüz yere koştuğumuz o an.

Buruk bir sonla bitiyor kitap, sanki devamının gelmesi için son sayfayı yarıya bölmek, içinde yazı kalmış mı bulmak, selülozuna kadar okumak istiyor insan ama nafile. Dostoyevski’nin 1846 yılında İnsancıklar kitabını yazarken Youtube sitesini açıp da birazdan yazacağım şarkıyı dinlemiş olduğunu pek düşünmüyorum fakat benim dinlemiş olduğum ve bu kitaptaki olaylarla bağdaştığını düşündüğüm güzel bir şarkı zaten yazılmış.

https://www.youtube.com/watch?v=ytZivDcPyr4

Öp dese Varenka'sı öpmeye kıyamazdı Makar, sarıl dese Varenka'sı dokunmaya kıyamazdı Makar... Ama sev dese Varenka'sı işte o zaman severdi Makar onu. Cenk Durmazel’in dediği gibi, şapkadan tavşan çıkmayacağı başından beri belli olmuş olsa bile Petersburg'un serseri aşık Makar'ı vardı başından beri.

Bir de sırf Makar’ın “başıboş kalbi” için şu şarkı ve sözleri özellikle :

https://www.youtube.com/watch?v=sN0b-adUt9I

Dostoyevski’nin daha ilk okumayla bile heyecan verici bir yazar olduğunu kanıtlar nitelikte kitap. Hem yazmış olduğu ilk kitapta heyecan verici hem de birey bazlı duygusal devinimlere başarılı bir şekilde inebilmiş bir kitap. Okunası, tavsiye edilesi ve dönemin sorunları hakkında araştırmalar yapılası.

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sabri Gürses
Unvan:
Yazar, Şair
Doğum:
İstanbul, 1972
(1972, İstanbul) Gereksinimler, Elde Edemeyişler ve İlerlemeler (1990, Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü aldı),Unutulmuş Ay Altında, Duraksamadan Eline Alıyorsun Bu Kitabı, Boşvermişler: Bir Bilimkurgu Üçlemesi, Sevişme,Maceraperest Turan Sözlüğü adlı şiir ve roman yayınları bulunmaktadır.

1999 yılında İ.Ü. Rus Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını İ.Ü. Çeviribilim bölümünde “Çevirmeni Çevirmek: Nabokov’un Eugene Onegin Çevirisi ve Türkçe Onegin Çevirileri” adlı teziyle tamamladı. Rusça ve İngilizceden edebi çevirmenlik yapıyor. Andrey Belıy’den yaptığı Glossolalia çevirisi 2009 yılında Rus Edebiyatı Enstitüsü Onur Ödülü’nü aldı. İvan Gonçarov’dan yaptığı Oblomov çevirisi 2010 yılında Dünya Kitap tarafından yılın çevirisi seçildi. Çeviribilim (http://www.ceviribilim.com) adıyla yayınladığı dergi çalışması nedeniyle Çeviri Derneği tarafından 2011 yılında Genç Soluk Ödülü’ne layık görüldü.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 13.229 okur okudu.
  • 455 okur okuyor.
  • 7.931 okur okuyacak.
  • 173 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları