Giovanni Papini

Giovanni Papini

Yazar
8.6/10
723 Kişi
·
1.777
Okunma
·
314
Beğeni
·
10,9bin
Gösterim
Adı:
Giovanni Papini
Unvan:
İtalyan Gazeteci, Denemeci, Edebiyat Eleştirmeni , Şair, ve Romancı
Doğum:
Floransa, İtalya, 9 Ocak 1881
Ölüm:
Floransa, İtalya, 8 Temmuz 1956
Giovanni Papini, İtalyan yazarı (Floransa 1881 - 1956). Kendi kendini yetiştirdi, ateşli, kırıcı ve aykırı düşünceli bir polemikçiydi. Birçok öneli topluluk ve dergi kurdu: Leonardo (1903-1907), L'Anini a (1911), La Voce (1912), Lacerba (1913-1914). Birçok çelişik teoriyi benimseyip bıraktıktan sonra, gösterişli bir şekilde Katolikliğe geçti. Ama kendi düşünce tarzına ters düşen nazariye veya insanlara karşı kavgacı tutumunu değiştirmedi.
Yoksa yanlış bir asırda mı geldim? Gerçek çağdaşlarım belki binlerce yıl evvel ölmüşlerdir veya daha doğmamışlardır?
Giovanni Papini
İş Bankası Kültür Yayınları
Bir vakitler doğru, iyi ve güzel görünen şey, zamanla yanlış, fena ve çirkin olabilir. Bugünün yanlışları yarının gerçekleridir, bugünün iyilikleri de yarının fenalıkları olacaktır. Meseleyi böylece koyunca sonucu da görüyoruz; eğer zaman kalburundan geçince her şey fena, yanlış çirkin oluyorsa bu demektir ki, hiçbir vakit, gerçekten iyi, gerçekten güzel bir şey yoktur. O halde güzellik hükümlerinin bir anlamı yoktur.
Giovanni Papini
Sayfa 144 - İş Bankası Kültür Yayınları
tanımadığı bir ihtiyara, ölen bir dosta, kurumuş bir çiçeğe, kapalı bir eve karşı içinde büyük bir sevgi besleyen bir bedbaht oluyorum.
Daha şimdiden başka bir dünyaya aitmişim gibi duyumsuyordum kendimi, çevremi kuşatan her şeyin, geçmiş, bitmiş, artık benim hiç ilgimi çekmiyormuş gibi dile getirilemez bir görünüşü vardı.
Giovanni Papini
Sayfa 25 - Kırmızı Kedi Yayınları
İnsanlar geleceği düşünürler, gelecek günler için yaşarlar, sürekli olarak bugünleri gelecek olan yarına feda ederler. Her insan, yalnızca öngördüğü, beklediği, umduğu şey için yaşar. Bütün yaşamı, öyle bir biçimde kurulmuştur ki, her anın onu izleyen bir anı hazırladığını, her saatin ondan sonra gelecek bir saati, her günün ardından gelecek bir günü hazırladığını bildiği ölçüde onun için bir değeri vardır. Bütün yaşamı düşlerden, ideallerden, tasarılardan, beklentilerden oluşur -bütün şimdiki zamanı, geleceğin çevresindeki düşüncelerden oluşur. Olan, şimdi var olan her şey belirsiz, karışık, yetersiz, ikincil görünür bize, kendi kendimizi ancak bütün bu şimdi var olan şeylerin bir önsözden, geleceğin güzel romanının uzun, sıkıcı bir önsözünden başka bir şey olmadığını düşünerek avuturuz kendimizi. Bütün insanlar bilerek ya da bilmeyerek, bu inançla yaşarlar. Ansızın biri onlara bir saat içinde tümünün öleceğini söyleyecek olsa, yaptıkları, yapmış oldukları her şeyin onlar için hiçbir hazzı, hiçbir tadı, hiçbir değeri olmazdı. Geleceğin aynası olmasa, güncel gerçeklik aşağılık, iğrenç, anlamsız görünürdü. Yeniden karşılaşmalara, utkulara, yükselişlere, terfilere, çoğalışlara, ele geçirmelere, unutmalara umut bağlatan yarın olmasaydı, insanlar yaşamaya razı olmazlardı. Yarının uzak kokusu olmasa, insanlar bugünün kara ekmeğini yemezlerdi.
Giovanni Papini
Sayfa 91 - Kırmızı Kedi Yayınları
116 syf.
SAYIN OKUR, LÜTFEN KENDİNE GELİR MİSİN?

Bilinçaltım cehennem furyası. Elinde asalarla gezen firari Musalar beynimi ortadan ikiye ayırıyor. Buyrun içeri girin!

WHO AM I?

Ayna ayna söyle bana var mı kendime kendimden başka kendim. Bak lütfen yüzüme. Göz temasından kaçındığın silüet benim. Beni bana göstermekten kaçındığın için bir yumrukla ikiye ayırmam gerekir seni. Kaçma benden! Tüm intihar ihtimallerinden kaçarak dikildim karşına. Göz kapaklarımın altına biriken torbalardan sorumluyum. Alnımın üstünde biriken çizgi çizgi yazgılardan. Sözümona yaşadığımı zannettiğim bir hayattan sızıp geçtim karşına.

Şimdi sokağa inmiş olduğumu gözüme ilişen güneşle anlıyorum. Elimi siper edip kovmaya çalıştığım güneş şimdi tüm bedenimi sarıyor. Azıcık ileride olan durağa ilerliyorum bir otomat gibi. Yılgınlığım paçalarımdan akıyor. Durakta bir yazı var, bütün flular net artık. Bir adam gelip oturuyor ben yazıyı gözlerim aracılığıyla iletirken hafızama. Yazıyı bırakıp adamın nefes alanına giriyorum. Gözlerim bir gözlemevi. Güneşin kıstığı gözlerimi yöneltiyorum adamın varlığına. Yorgunluk bir meslek olsa bu adamın emeğinde yükselir diyorum. Saçları pejmürde, dağınık. Gömleğinin yarısı pantolonun içinde yarısı dışarıda. Elalem ne der'cilerden değil besbelli. Bineceğimiz vasıtanın gelme ihtimali ürkütüyor beni. Dimdik karşıya bakıyor gözleri. Tam karşısına geçtim sırtım dönük. Dikkatini çekmenin en alakasız yöntemine giriştim, biliyorum. Dönüp ansızın bakıyorum suratına. Neyse o olmak istemediğinin imzası atılı sanki şakaklarında. Milyonlarca pişmanlığı bir bakışa toplamanın şaşırtıcı gururu. Sonra bakışları bakışlarıma değiyor. Ne merakım varsa gideren bakışlar. Tek bir sesi çıkarmadan dilinden anlatılan yığınca sözcük. Anlıyorum diyorum içimden, anlıyorum ama insanoğlunun meşhur ''geçecek'' mottosuna değmeden edemiyor dilim. Geçmeyecek diyor gözlerini kırpıştırarak. İtirazımı yükseltemiyorum. O an Ankara'nın güneşinde o durağa vuran ışık huzmesini boğuyor içimizden sızan ayaz. Sessizliğin gürültüsü sağır edici. Uzaktan vasıtayı görüyorum, henüz bir hareket yok. Kalkmadı, öylece oturuyor. Bakışlarımla sesleniyorum yeniden, biraz daha konuşsun gözlerimiz. Aslında ben büyük bir oyuncuyum, koşullarımız, hissettiklerimiz aynı. Sen dışavurma cesaretine sahipsin. Belki de kat ettiğin yolların ürünüdür eriştiğin. Son ana kadar kalkmıyor yerinden ve evet büyük bir kayıtsızlıkla robotu andırıyor kalkışı. Giderken son bir kez bakıyor bana bakışlarından sızıyor o cümle: 'neysen o olma artık' diyor. Çaresizce ben de biniyorum nereye gittiğine bile bakmadığım o vasıtaya. İlerliyor, ilerliyor. İlk kez bana çizilmiş sınırların dışına çıkmışçasına ürküyorum insanların arasında ilerlerken. Sırtını bir kez olsun dönmüyor adam, söylenecek sözüm kalmadı dercesine. Dışarıya çeviriyorum gözlerimi, büyük bir sorgunun içine düşmüşçesine flulaşıyor evren.

DÜN ÜZERİNE - SEN!

Bebektin, çocuk oldun, çocuktun, genç oldun, şimdi yetişkinliğe evriliyorsun. Dünü yokluyorsun. Tek bir iyi ki yok. Dünün treninde pişmanlık yüklü vagonlar sıralamışsın. Bugünü özlemişsin, gelecek dediğin o sisli umut ormanına bakıyorsun. Adı bugün artık bu ormana benzettiğin kanyonun. Şimdi başka bir yarın düşlüyorsun. Dünden ders çıkardığını varsayarak hem de. Her gün aynı saatte kalkıp, aynı vasıtaya binip, aynı sabırsızlığınla, aynı adımları milyonlarca tekrara düşeceğini bilsen de yapacaksın. Dün ile yarın arasındaki şimdiyi yaşamaktan korkuyorsun. Haklısın da belki. Çünkü ertelemek ferahlatıyor seni. Geçici çözümlerin başkenti. Hele yarın olsun gör bak nasıl olacak diyorsun. Yarın oluyor, hala görebildiğin için tamahkarsın. Belli bir süre tabii. Gece çökünce hoşnutsuzluk da çöküyor. Birtakım rahatsızlıklar baş gösteriyor. Eline bir kitap alıyorsun, felsefeyle alakalı. ''Yarını beklerken bugünü bekletme'' diyor. Bir şimşek çakıyor zihninde. Yarın sabah ilk iş her şeyi düzelteceğim. Başka bir gün olacak yarın. Çok değil 6 saat sonra şafakla birlikte başka bir düşünce dünyasının içine gireceğim. O an bile erteliyorsun yaşamakta olduğun bugünü. Sıkılmadın da değil mi, Kendine ütopik bir dünya yaratmaktan? Sıkılmadın elbette sıkılsan kendine bir intihar sipariş ederdin. Onu bile yarına bırakırdın gerçi. Ertelemekten asla bıkmadığın alarmların basitliğiyle. 5 dakika daha uyumanın o geçici hazzı. Yaşın ilerledikçe bugünlerin itibarın azalıyor. Yarını hayal ederken o kadar uzaklara dalmıyorsun artık. Gökyüzüne daha az bakar oluyorsun. Kuşların cıvıltısına olan alakan şimdi daha az. Ölüme daha yakınsın. Attığın her adımla ona yürüyorsun. Çevrendeki insanlar mı? Onları da artık daha az seviyorsun. Kişiler klişelerini de yüklüyor bavullarına sessizce uzaklaşıyorlar. Ne kadar az çıkar çıkarırsan cebinden o kadar huzurlusun. Kalabalığın içinde ezilmiyor ruhun. Ölmek diyorsun, ölmek istiyorum. Yine gecenin oyunu bu. Gecelerin kara trenine yüklüyorsun ölümü. Düşüncelerin everestine çıkarıyorsun. Ancak aradığın ölümü bedenine değil zihnine buyur etmek istiyorsun. Çünkü seni daima o üzdü bunun farkındasın. Yapılan tercihler, alınan kararlar, dünün başkahramanı, bugünün katili, yarına henüz dokunamamış olsa zihnin seni pejmürde eden. Bir kitapta okuduğunu hatırlıyorsun çok sonra. Oradaki karakterin de zihinsel ölüm için onca diyar gezdiğini hafızan bildiriyor. Koca bir off yükseliyor, soluğu alıyorsun da sanki dışarı bırakmıyorsun. Kendini öldüremeyen yaşayamaz diyor siyahi ama gururlu bir yazar. Hoşgeldin diyorsun. Sonra mı? Sonra uykun geliyor, ne sipariş ettiğin intiharlar geliyor, ne de zihinsel ölüme adadığın onca fikir eylemlerine erişiyor. Uyuyorsun, yeni bir güne aynı saçmalıkları tekrar etmek için. Ne zaman kendine hoş geleceksin? Ne zaman kendini içeri buyur edeceksin? Şu gördüğün ayna senden kaçıyor. Çünkü kendine gelemiyorsun. Öyle uzaklaşmışsın ki kendinden. Kendine değmeden kendine ulaşmak için nice çalılar dolanmışsın. Üzgünüm dostum, böyle de ölüp gideceksin. Umut mu? Unut gitsin.

Nereye düştük, nerelere geldik dedirten bir eser. Şöyle sizi savuran, sarsan bir kitap okumayalı uzun zaman mı oldu? Papini'nin aynasına buyurun. Kaçan aynalarına, ''kimsin sen?'' konulu paneline, neyse o olmak istemeyenin çığlığına, çekinmeyin, buyrun.

Bu kitapla alakalı zaten harika bir inceleme vardı da yine de yazmış bulunduk: #28114766

https://www.youtube.com/watch?v=PaXKf0JEzEA
104 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Gözlerimi açtım. Neredeyim? Uyurken yatağımdaydım. Evimde! Şu an yemyeşil bir ormandayım. Bu nasıl olabilir? Anlam veremedim ilk önce. Anlamaya çalıştım. Şaşkınlık... Yerini korku aldı bu sefer. Sakin ol... Sakin kal! Derin derin nefes aldım. Etrafa baktım. Kimse yok. Yalnızım. Nasıl geldim ben buraya? Sorular... Sorular... Yaklaşık on dakika boyunca düşündüm. Sorular sordum. Sonra Sakinleştirdim kendimi. Ayağa kalktım. Tam karşımda duran ağaçta bir kağıt gördüm. Merak ettim. Baktım kağıda. “ BEN KİMİM? ”Evet. Yazan buydu sadece. Anlayamadım. Neyse dedim. Bir oyunda mıyım? Kim oynuyor bu oyunu bana? Ne istiyorlar benden? Gözlerim doldu. Ama kendimi tuttum. Ağlamak en son olacak şey olmalıydı bu bilinmezliğin içinde... Kafayı yemek üzereydim. Sakin ol. Ağlama sakın. Hep yaptığın şeyi yapma. Ağlama! Bu bir oyunsa ve sen ağlarsan kaybedersin.
Biraz rahattım şimdi. Derin nefes aldım. Yola devam ettim. Otlar boyuma geliyordu. Ellerimle kenara iterek yürümeye devam ediyordum. Başka bir kağıt ilişti elime. Aldım ve okudum:” GEÇMİŞİNİ SEVİYOR MUSUN?” Bu soru banaydı. Ne garip. Benden cevap mı bekleniyordu? Ama kim? İstemsizce düşünmeye başladım. Sahi geçmişim nasıldı? Seviyor muydum? 19 yaşındaki Ben'i düşündüm. Hayatı öğrenmeye başladığım yaştı. Yaşıtlarım başka şeylerle uğraşırken, ben kendimden büyük şeylerle boğuşuyordum. Farkında değil hiçbir şeyin o Sema. Saf... Şimdi o Sema'ya ulaşsam. Sarssam onu. Kendine bak desem. İnsanlar desem. Görmüyor musun? Bu insanların sana ne yaptıklarını görmüyor musun? Kör müsün? Desem... Kim bilir belki de o kızı yok ederdim.

Yürümeye devam ettim. Karşıma bir kulübe çıktı. Sevinç oldu içimde. Koştum. Kapıya vurdum. Açan yok. Israrla devam ettim fakat yok... Pencereye yöneldim. İçeriye baktım. İçeride en yakın arkadaşım oturuyor. Tıklattım pencereyi. Bağırdım, seslendim. Duymuyor, görmüyor beni. En sonunda geldi. Yaklaştı ve bir yabancı gibi baktı yüzüme. Sonra perdeyi çekti. Sinirlendim. Neden bu haldeyim? Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Neden buradayım? Ne olacak? Etrafa göz gezdirdim. Hiç hayvan yok bu ormanda. Bu korkmama biraz engel oldu. Çünkü bu sahte bir ormanda olduğumun göstergesiydi. Kulübenin arkasına doğru yöneldim. Duvarda başka bir kağıt buldum. Okudum:” KİMİN İÇİN VARSIN?” Düşünüyorum sahi bu hayatta kim için varım? Arkadaşım bile istemedi beni. Kim için yaşıyorum? Kimse için... Sadece kendim için varım ve kendim için yaşıyorum. Bu böyle olmalıydı. Olmalı...

Arkada bir yol var. Evet bu beni biraz sevindiriyor. Yola koyuluyorum. Dik bir yol bu. Zorlanıyorum çıkarken ve oldukça da susadım. Susama hissimi algıladıktan sonra bir çeşme çıkıyor karşıma. Hemen su içiyorum. Sonrasında bir kutu fark ediyorum. Kutuyu açıyorum. Yine bir not. “DÜŞÜNMEYE DEVAM ET. SÜRÜYE AİT OLMA! KENDİNİ HATIRLA!”
Neydi şimdi bu? Ne demek istenmiş bunda? Düşünüyorum... Kendimi hatırlamaya çalışıyorum. Sahi kimdim ben? Gerçekten nasıl biriydim. Kaptırdım kendimi hayat yolculuğuna. İşe, insanlara, telaşlara... Burada anlıyorum. Bu sürünün insanlar olduğunu. Özümü yitirmeye başladığımı fark ediyorum. Tam o anda bir araba sesi duyuyorum. Simsiyah bir araba yaklaşıyor. Ürküyorum. Ama bir yere kaçamam. Belki de beni kurtarmaya geliyorlar. Umut oluyor içimde. Araba yanımda duruyor. Kapı açılıyor ve içinden ben iniyorum. Nasıl olabilir böyle bir şey? Evet! Bu benim. Başka bir ben! Ayna mı var arada? Hayır yok! Korkma diyor bana. Ben sana seni göstermeye geldim. Sana seni yani bizi anlatmaya geldim. Elime kağıt bırakıyor. Hızlıca arabaya binip uzaklaşıyor. Kalıyorum şaşkınlıkla ve tek başıma... Başlıyorum okumaya:
“ Hep kendi kendimle yaşamaktan yoruldum artık. Yirmi dört yıldır kendi kendimin eşliğinde yaşıyorum. Yeter artık : İyiden iyiye sıkıldım. Yalnızca sıkılmak mı? Düşlerimde bile! Ardsız aralıksız yirmi dört yıl birlikte yaşadığım bu kendimden tiksindiğimi, iğrendiğimi, midemin bulandığını söyleyebilirsiniz. Sonunda, kendi kendimi bırakmaya hakkım olduğuna inanıyorum.” ( Sayfa 55 den alıntı.)
Sahi gerçekten böyle mi düşünüyordum? Şaşırıyorum kendime. Bunu neden yapıyordum ki? Dayanamıyorum artık. Tutamıyorum kendimi ve iri taneler dökülüyor gözlerimden. Ayakta duramıyorum. Yere yığılıyor, oturuyorum. Düşünüyorum sadece. Kim olduğumu buldum artık. Anladım ki o yaşantının, kendime ait sandığım yaşamın, aslında bana ait olmadığını anlıyorum. Gerçek ben başka birisi, bunu biliyorum.

Burada kalamam ama hava kararmaya başlıyor. Gecenin karanlığı bastırmak üzere. Kalkıyorum kalkmak için dermanım olmasa da... Devam ediyorum. Bundan sonra evime varınca ne yapacağımı biliyorum. Bu yaşantıya tamamen son vereceğim. Yok olacağım. Kararlıyım. Bileklerimi kesmek en iyisi...

Yolda kocaman bir karton buluyorum ve şunlar yazıyor:
“ Bedenine yaptığın o kesikleri tiksinmeden nasıl yapacaksın? Ruhun bunu hakediyor mu? Bu şekilde ölmeyi? Ruh her şeydir. O dünyada her şeyden üstündür.” Anlam veremedim bu yazılanlara yine... İleride tekrar bir karton ve şunlar yazmakta:

“ Ruh her şey olabilir, ruh her şeydir, istemdir, dünyanın efendisidir. Ölmeyi istemek yeter, ama ciddi olarak, güçlü bir biçimde, sürekli olarak istemek, o zaman ölüm yavaş yavaş içimize yerleşir, her yanımıza işler, öyle ki, tek bir soluk öteye savurabilir bizi.”( Sayfa 42 den alıntı)
O zaman anlıyorum ki; ölümün bu denli azar azar olmasının gerektiğini ve gerçekliğin de bu olduğunu. O anda bir ışık beliriyor. Ben bayılıyorum...

Gözlerimi açtığımda tekrar yatağımdayım. Yattığım halimle... Rüya olduğunu düşünüyorum. Rüya bana bir şeyler anlattı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz, olmayacak! Ben eski ben olamam! Su içmek için mutfağa gidiyorum. Buzdolabında bana ait olmayan bir not var! Korkuyorum. Korkarak kağıdı elime alıp okuyorum :” HEPSİ BİR DÜŞ DÜŞ! DÜNYA BİR DÜŞ!”

Sevgili dostlarım;
Bu kitap beni böyle bir hale getirdi. Kitabı okursanız eğer bu anlattığım BEN’den sizde de olduğunu göreceksiniz. Görüldüğü üzere BEN'im bu kitap yani senin!

Eklemem gereken son nokta yirmi dört yaş benim de yaşım. Etkilenme Sema hadi mümkün mü?
Kitaplar hayata bomba indirmeye devam etsin! Kitapla kalın!
471 syf.
·2 günde·10/10
İnceleme kitaptan alıntılar içermektedir..

İnsanlar sağır kalpleri yüzünden yüzyıldan yüzyıla daha çok azap çekilen bir cehennemde hâlâ inleyip duruyorlar. Giovanni Papini

Bu bir anı kitabı değildir. Ne de bir sanat eseri! Öyle sanıyorum ki, bu garip ve hastalıklı, belki korkunç ama yüzyılımız insanı incelemek için oldukça değerli bir belgedir. Onun için notları, başka bir niyetle değil yalnızca belge olarak yayımlıyorum. Ve umarım ki bazı kimseler iyi düşündükten sonra bu ''emniyeti suiistimal'' edişimin yararlı olduğunu kabul edeceklerdir. (Sunuş)

Böyle diyerek başlıyoruz kitabımıza. Papini ile tanışma isteğime karşı koyamayarak aldığım kitabın sayfaları açılıyor. Büyük merak içindeydim. Okumaya başladığım ilk notlarda acaba neyi anlatmak istiyor diye düşünmeye başlamıştım. İlerledikçe ve kitabın içine girdikçe, yazarın yaşadığı çağın gerçeklerini gün yüzüne çıkarmak, hatta sivri bir şekilde gözünüze sokmak istediğini görüyoruz. Elinde her şeye gücü yetecek kadar parası olan zengin ve milyarder birisi GOG'', gerisi hayal gücüne ve canının ne istediğine bağlı. Eee bu kadar para olunca istekler de normal olmuyor, yaşayışı da tabii ki. Bunu daha iyi anlayabilmeniz için birkaç örnek veriyim. Gog'un ''dev'' koleksiyonu ve domuz kalbi koleksiyonu var. Domuz kalpleri, hayvanların içlerinden söküp alınmış ve özel kavanozlarda, atımları sağlanacak uygun laboratuar ortamı sağlanmış halde karşısında duruyor. Yazarın mı dersiniz yoksa Gog'un mu bundan aldığı hazzı bir düşünün. Madem ki koleksiyon yapacaksınız, bu antika tablolar, bulunmaz yazmalar gibi herkesin uğraştığı şeyler değil, kimsenin ulaşamayacağı ve yalnızca sizde olan şeyler olmalı.

Üzerinde durulması gerekenler şeyler bence ziyaretleri. Gog, yaşadığı dönemdeki en ünlü birçok kişiyi ziyarette bulunmuş. Kimler mi? Ford, Gandi, Einstein, Freud, Knut Hamsun, Edison, H. G. Wells, Bernard Shaw, Lenin ilk kitapta uğrayıp, fikirlerini aldığı bazı kişiler. Benim hayret ettiğim şey en çok şu. Papini nasıl bu kadar çok kişinin karakterine bürünüp onlar adına ve sanki kendiymişçesine büyük laflar edebildi. Bu kişiler adına konuşmak ve cümleler uydurmak büyük cesaret ister bence. Ford için önemli olan üretkenlik ve verimin en üst düzeye çıkması mottosundan Einstein'in buluşlarının amacına, Gandi'nin öğretilerinin ucuna dokunup H.G. Wells'in nasıl bu kadar üretken ve hayalperest olduğuna, karşısındaymış gibi gerçek cümleleriyle hayat vermek çok güzel bir iş başardığının kanıtıydı benim için. Bir yazar, bir mucit, bir lider, bir hayalperest, bir kapitalist, bir sömürgeci olabiliriz ama bunların hepsi birden olmak nasıl bir duyguydu acaba? Hayal gücü bir şey olabilir evet ama yazarın üretkenliği beni en çok etkileyen şey oldu. Söylediklerine gün yüzüne çıkmamış gerçek belgeler niteliği katması, bence böyle içten şeyler yazabilmesinin gerçek sebebi.

Yazarın değindiği diğer konular, o zamanlar da olsa vazgeçilmez olan ve asla kökünü kazıyamayacağımız din sömürücüleri, para koparmaya çalışan keneler, uçarı düşünceleriyle kendisini etkilemeye çalışan gereksizler, dünya savaşının etkileri. Bunların yanında öyle farklı düşünceler ve keşifler var ki kitabın içinde, en derinine incelense yepyeni maden ocakları gibi işlenip, gün yüzüne çıkarılması gerekiyor bence. Bu kitap, bana, kitaplığımda durduğu yerde sürekli göz kırparak, beni sayfalarını karıştırmaya davet edecek. Hissediyorum. Ve zaman zaman açıp yazarın gözlemlediği canilerin, çıkarcıların, belki de kalbinde gerçekten fenalık olmayan insanların fikirlerine tekrar kulak vericem. Tekrar tekrar okunası şeyler var içinde.

Şüphesiz, bugün Gog'a benzeyen birçok kimse var. Fakat bence Gog çok öğretici ve aydınlatıcı bir örnektir. İki sebepten: Birincisi, benzerlerinin sadece rüyalarında düşünebilecekleri saçma ve canice delilikleri serveti sayesinde bir cezaya çarptırılmadan yapabilmesi; ikincisi, başkalarının kendilerine bile itirafa cesaret edemeyecekleri en isyan ettirici düşünceleri ilkel yaratık içtenliğiyle utanmadan açıklayabilmesidir. (Sunuş)

İkinci kitap Ernest O. Lawrance'yi ziyaretimizle başlıyor ve atom bombası hakkında biraz sohbet ediyoruz. Bir bilim adamının buluşunun ne kadar kötü kullanabileceğinin örnekleri çok güzel şekilde açıklanmış kitapta. İkinci dünya savaşının etkilerini görmeye başlıyoruz kitabımızla. İlk kitapta anlatılanların üzerini bir pasta kreması gibi süsler nitelikte ikinci kitabımız. Everett koleksiyonunun yayımlanmamış el yazılarını buluşları ve bunları yorumlaması da oldukça etkileyici. Bunların içinde Kafka, Stendhal, Goethe ve Tolstoy'un olduğu var sayılan el yazıları gün yüzüne çıkıyor. Bunlar en etkileyici, yarım kalmış hikayelerdi diyebilirim. Yazarlar hakkında hiçbir fikriniz yoksa bile bu yazmalar sayesinde bir fikre sahip olmanız mümkün. Papini beni derinden etkilemeyi başardı. Bu kitabı mutlaka okumalısınız.

Thomas Magnus düzenlediği #39225475 etkinliği sayesinde biraz daha erken okudum ve iyi ki okumuşum.
276 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
BEN İLK DEFA BİR KİTABA SARILMAK İSTEDİM
ve ilk defa bir kitaba sarılıp ağladım.

İnceleme Videosu: https://www.youtube.com/...fQ6ZhAo8uo&t=32s

Bu dünyaya yalnız gelmiş insanlar var. Doğuştan yalnız olanlar var "yalnızlık" kelimesinin yüzlerce kitapla bile anlatılmayacağını bilen insanlar...
Tanrı bile terk ediyor onları, arkadaşları yok dostları yok.

Bu dünyaya yalnız geliyor onlar, tek başlarına büyüyorlar. Yaşıtları dışarılarda top peşinde koşarken, onlar bir köşede tek başına bekliyor.
Belki çirkin olduklarından, belki sakat olduklarından belki de sadece yalnız doğduklarından...
Kimisi kitapları keşfediyor. Bağrına basıyor onları, kendisinden hayattan çok sevmeye başlıyor. Gerçekliği, yaşantısı, hayalleri, hayatı ve her şeyi ama her şeyi kitaplar oluyor!
"Benim için gerçeklik okulda, sokakta evde olan değil, kitaplarda, yaşadığımı daha çok hissettiğim yerde yazandı."

Yaşadığını kitaplarda hissediyor o insanlar. Yaşamayı bile nefes almayı bile...

Kitaplara sığınıyorlar onlar. Çünkü okumak, "...okumak,benim için en büyük mutluluk ve en güvendiğim avuntum olmuştu."
En büyük mutluluk okumak oluyor ve de en güzel dostları, yalnızlığını unutturan filozof arkadaşları "ölülerden başka dostu..." olmuyor onların.

Aklını kullanarak bir şeyler yapmak istiyor. Yalnız kaldığı her saniye için nefret doluyor içerisine... Nefret, insanlığa, çirkinliğine,kötülüklere ve yalnızlığına nefret!
Kimse kimseye bu sözü söyletmesin,kimse kimseye!
"Kimsenin beni sevmediğini ve sevemeyeceğini düşünüyordum."

Sevmediler de...

Sevilmediler, yalnızlığa mahkum doğmuşlardı ve yalnız büyüdüler. Doğumları gibi ölümleri de yalnız olacaktı. Ölümleri de...
Sonra da nefretleri büyüdükçe yalnızlıklarını sarmalamaya başlayıp "...nefret beni yalnızlığa mahkum etmişti."

Sonra okumaya devam etti, durmadan okudu ve bir gün Tanrı'yı öldürdü. Sığınacağı bir Tanrı'sı bile kalmamıştı. Koca dünyada ve yığın yığın insanların arasında bir başına kalmıştı. Yalnız...

"Hayat yaşamaya değer mi?" Değer miydi gerçekten? Tüm o insanların arasında, tüm o dış görünüşe bakan, tüm o sahtekarlıklarla çevrilmiş hayatlarını yaşayan, boğucu dört duvarın arasında nefes almadan yaşayan insanların arasında, değer miydi hayat yaşamaya?

Siz insanlar! "Küçük bir dünyada birbirlerini yutan küçük canlılar."
Sizler yalnız bırakıyorsunuz onları. İnsanlık ise, "İnsanlık, sadece ona tapan ya da onu korkutan kişiden etkilenen bir kadındır."

Hayatlarının bazı kısımlarında da sanatı keşfediyorlar. Bütün o iğrençliklerin, kötülüklerin içerisinde doğan SANATI...
Çünkü, "Yalnızca sanat mucizeler yaratabilirdi." Ve yalnızca sanat kurtarabilirdi onları mutsuzluktan.

Peki, yalnızlığa mahkum o insanlar kim mi diyorsunuz? BİTİK ADAM mı sizce onlar?
Onlar,"Akıldan başka gücüm, ölülerden başka dostum, kitaplardan başka zevkim yok." diyenlerdir. Onlar,yalnız doğmuş, yalnız yaşamış ve yalnız ölecek olanlardır. Onlar Bitik değildir.Ha, hala BİTİK diyorsanız da onlar,sadece yeni bir yaşama başlamak için kendilerini bitirmişlerdir.

Anlatacaklarım bitmiyor, anlatmak istiyorum aynı Giovanni'nin yaptığı gibi. O da yazmak istemişti o da içindekileri "kusmak" istemişti.
Ama ne sayfalar yeter yazmama, ne de günler...

Sizlerden isteğim ne biliyor musunuz? Bir gün onlardan birisi ile karşılaştığınızda onlara sarılın. Bu dünyada onlar gibi nice yalnız olduğunu hatırlatın onlara. Bu üzerimizdeki koskoca gökyüzü gibi, sayısız yıldızlar gibi olduklarımızı anlatın onlara.

Bir gün kendileri gibi bir yıldız bulabileceklerini anlatın.
Sevebilme, aşık olabilme ihtimalini anlatın...

Son olarak bana bu kitabı hediye eden İsmail A. 'e teşekkür ederim.

Okumak isteyen herkese iyi okumalar.
481 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Okumayanlar mutlaka düşünsün, okumayı düşünenler hemen okusun...

Öyle bir kitap okudum ki ne yazsam az kalacak. Ama yazmasam da olmayacak. Geç okuduğum için üzüldüm demeyeceğim, belki de şimdi bile yazarın anlatmak istediklerinin hepsini tam anlayamadım. O kadar derin, o kadar farklı, o kadar benzersiz. Sadece şunu söyleyebilirim ki bugüne kadar aynı kitabını defalarca okuyacağım yazar benim için sadece Dostoyevski idi. Giovanni Papini bir tek bu kitabıyla bile fikrimi değiştirdi. Diğer kitaplarını da mutlaka en kısa zamanda okumayı düşünüyorum.

Giovanni Papini İtalyan bir şair, yazar ve gazeteci. Ama bununla beraber sert fikirleri yüzünden kendi döneminde çok konuşulan bir polemikçi olmuştur.

İlk olarak yazar farklı bir yazar, öyle böyle değil çok farklı. Okuyan herkes sevmeyecektir. Ki zaten diğer tüm yazarlar için geçerlidir bu ama kitabı yarım bırakmak ihtimali oldukça yüksek. Daha önce Edgar Allan Poe' nun kitapları için aynı şeyi düşünmüştüm. "Neyi anlatmak istiyor yazar?", "Bu nasıl bir hayal gücü?", "Yok artık!" Her iki yazarı okurken istemeden de olsa kendime bunları söyledim .

"Gog" kitabı aslında ilk olarak 1931 yılında yazılmıştır. Ama bundan 20 yıl sonra, 1951 yılında yeniden başka seçmeleri de yayınlatmak isteyen Giovanni Papini bu defa "Kara Kitap" adı altında onları topluyor. Bu yüzden ilerleyen zamanlarda sayfa sayısında farklılıklar olmuş. Ama son olarak Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları kitabı birleştirmiş ve tek cilt halinde 471 sayfa olarak çıkarmıştır. Çevirmeni de Fikret Adil . Çok güzel bir çevirisi olduğunu söylememek de haksızlık olur.

Kitabın içeriğine geçmek istiyorum şimdi. Bu Gog kimdir? Gog yazarın tımarhanedeki arkadaşını ziyareti zamanı tanıştığı asıl ismi Goggins olan biri. Hayatının ilk kısmını büyük bir adam olmak ve kendine bir iş kurmak için çabalayan bu kahramanımız daha sonra milyarder birisi oluyor. Bir kararla hayatının geri kalanını değiştiriyor.

"- Şimdiye kadar, diyordu, paranın kölesiydim, bugünden tezi yok o benim uşağım olsun. Benim durumumdakilerin yaptıkları gibi, bir şeyler öğrenmek ve hayatın tadını çıkartmak için, bunaklık çağına düşmeyi beklemeyeceğim."

Ama bildiğimiz milyarderler gibi değil bu Gog. Tüm dünyayı dolaşıyor; Çin, Hindistan, Almanya, Türkiye, Rusya... Her istediğini yapmak için parası var, ilgisini çeken herkesle görüşüyor; Henry Ford, Gandy, Lenin, Einstein, Freud, Edison, Knut Hamsun, Salvador Dali, Picasso, Huxley ve ismi tarihe geçmiş daha kimler... Bu şekildeki geçirdiği yedi yıl ona servetinin büyük bir kısmına ve sağlığına mal oluyor. Bunların neticesi olarak da hiçbir doktorun ad koyamadığı hastalığa yakalanıyor ve herkese nefret eden bir insana dönüşüyor.

Ama bu süreçte ziyaret ettiği insanlar da tabi ki Gog’u tanıyorlar. O kadar ünlü biri kahramanımız. İstediği görüşleri de önceden ayarlıyor. Sorun çıkaranlar, görüşmek istemeyenler de oluyor aralarında ama yine de çoğu ona vakit ayırıp sorularını cevaplıyor. Bu görüşmelerin hepsi hakkında yazıp merakınızı kaçırmak istemiyorum. Okuduğunuz zaman zaten eminim ki çok şaşıracaksınız. Benim yazara hayran olma sebebim bu görüştüğü kişilerle olan konuşması ve kendisini onların yerine koyarak okuru inandırması oldu. Sanki hakikaten de Hitler anlatıyor bize iktidarlık hakkındaki görüşlerini. ( "Derdim o kadar büyük ki kimsenin bilmediği bu zavallılıktan kurtulmak için günün birinde bir savaş, geçenkinden daha korkunç bir savaş açacağım." diyor Hitler. ) * Bu satırlar yazıldığı zaman İkinci Dünya Savaşı başlamamıştı. Buradan yazarın geleceği çok iyi görebilen bir polemikçi olduğunu anlıyoruz.

Veya Dali ile ilgili bölümde Dali’nin kendisi insanların Tanrı hakkındaki fikirlerini değiştirmek için çabalamasını, kendinin benzersiz insan olmasını, zekânın üstünde bir deha olmasını ispat etmek istiyor. Yani tarihte bu kadar önemli bir yere sahip olan şahıslar adına böyle ustalıkla konuşmak sadece alkışlanacak bir durum bana göre.

Her bir yazar kitap yazmak için uzun yıllar kazandığı bir birikime sahip olmalıdır. Giovanni Papini’ de bu birikim öylesine çok ki kitap bittikten sonra düşününce "Keşke tüm yazarlar bu kadar araştırmacı olsa ve en önemlisi bildiklerini kendileri için saklamayıp insanlara böyle aktarabilse " dedim. Bildiğiniz her konu var kitapta; siyaset, ekonomi, edebiyat, din, kültür, felsefe, psikoloji.. Sizi ne ilgilendiriyorsa bulabilirsiniz.


2. Kitapta da görüşmeler oluyor ama burada daha çok edebiyat tutkusuna yer verdiğini görüyoruz Gog’ un; "Böylece okuyucular “Kara Kitap”ta Cervantes, Goethe, William Blake, Robert Broıvning, Stendhal, Victor Hugo, Kirkegaard, Miguel de Unamuno, Leopardi ve Walt Whitman’ın günümüze kadar bir yerde yayınlanmamış parçalarıyla eser taslaklarını bulacaklardır."

Bu giriş kısmı bende o kadar merak uyandırdı ki bunların gerçek mi hayal ürünü mü olmasına karar veremedim. Ve burada Victor Hugo’ nun yayınlanmayan bir şiiri, Franz Kafka’ nın "Dönüşüm" değil de "Dönüş" isimli, farklı bir hikayesi de bulunuyor. Hikaye tarz olarak Franz Kafka’ nın tarzına çok benzediği için gerçek bile olabilir diye düşündüm..

Yazarın anlatmak istediği konular oldukça önemli; hayat, ölüm, eşitlik, kin, hırs, adaletsizlik, zalimlik, şehvet hakkında kısa ama önemli, fark etmediğimiz yerleri bize gösteriyor. Her şeyin iç yüzüne, görünmez tarafına bakmamızı sağlıyor.

Giovanni Papini kendisi hayatta karamsar, ümitsiz, sıkıcı biri olmuştur diye düşünüyorum ki yarattığı karakter Gog da tıpkı kendisi gibi hiçbir şeyden memnun kalmıyor. Gittiği her yerden çıkınca daha bir sıkıntılı oluyor, işittiklerinden, gördüklerinden tiksiniyor resmen. Aradığının ne olduğunu kendisi de bilmiyor. Bu yüzden çelişkiler içinde kalarak kendini daha da derine gömüyor.

Ama esas olarak bir şey de dikkatimi çekti. Yaşayanlardan zaten hoşlanmayan Gog ölülere nefret besliyor. Onlarla ilgili bölümü okuduğum zaman resmen yazarın kendisinin ölülere nefretini gördüm. Her şeyin sebebi ölüler; kitaplarda bahsedilenler de, dünyadaki tartışmaların merkezinde dayananlar da, dirilere rahat vermeyen de "ölüler". Gerçekten daha önce hiç bu yönlerinden bakmamıştım bazı konulara, sorguluyorsunuz daima kendinizi kitap bitene kadar.

Bundan başka yazarın konuştuğu ister yazarlar, isterse devlet adamlarının bir çok sırlarını da öğreniyor Gog. Bunlar gerçek olsa da, olmasa da bazı şeyleri daha iyi anlamanızı sağlıyor.

Kitabı çok beğendim ama bir önemli şeyi de vurgulamasam olmaz. Gog kendi sohbetleri zamanı edebiyattaki pek çok kıymetli eserden söz ediyor.

#72881877

Burada en önemlileri bulunuyor. Liste yapılacak bir alıntı, daha önce dikkat etmediyseniz bir göz atmanız iyi olur.

Zamanla kitaptaki ismi geçen eserleri de okuduktan sonra bir daha okumak daha iyi olur bence. Ama bu şimdi okumamak için sebep değil tabi ki. Zaten her kitap bir defa okunmaz, her defa farklı bir duyguyla okumak daha güzel bazı kitapları..

Son olarak, kitabı bitirdikten sonra araştırınca 2 gün önce eklenen bir inceleme videosunu gördüm kitabın. Çok iyi anlatılmış gerçekten. Daha fazla bilgi edinmek isterseniz mutlaka izleyin:

https://www.youtube.com/watch?v=4I9dweenivo


Gog gibi can sıkıntısından bir türlü kurtulamayanlar ve tüm hayatını sorgulayarak geçirenler çok fazla var hayatta. Öyle insanlar mutlaka okusun. Herkes değil.

Keyifli okumalar...
276 syf.
·9 günde·9/10
Kitap 1k Bursa Okuma Grubu ile birlikte seçtiğimiz temmuz okuma kitabıydı. Okurken bir parça "yanlış zaman okuması" hissiyatı alttan sürekli uyarı vermedi değil,çünkü kitap okuması gerçekten zor bir kitap bana göre ve yaz sıcağında ruhum daralmadı desem yalan olur. :)

Kitabı bitirdiğimde durdum düşündüm neydi şimdi bu diye.

Papini'nin kendi hayatını anlatmış olabileceğini düşündüm kitapta fakat herhangi bir kaynakta rastlayamadım.

Kitapta tek karakter var ve biz her şeyi bu karakterin bakış açısından görüyoruz. Ama etrafında başka karakterlerden bahsedemeyiz, ancak başka başka fikirlerden ve fikir savaşlarından bahsedebiliriz. Veya gerçek karakterlerden değil de (garip bir tabir oldu) kitaplar yazmış, teoriler oluşturmuş yazar ve düşünürlere bakış açısını gözlemleyebiliriz. Ama kitapta baştan sona sadece ve sadece bu tek karakterin düşünceleri var.

Kitaptaki karakter(belki de yazar... çelişkiyi gideremedim) bunalımlı, öfke dolu hatta melankolik. Neye derseniz sanırım her şeye. Bıkmadan, yılmadan okuduğu kitapların yazarlarına, filozoflara, düşünürlere... Bazen kendi eylem ve düşüncelerine bile. Öfke duyduğu her şeyle savaş halinde. Söylenmiş olan her fikirle, sözle, inançla derdi var.

Dursuz duraksız okumaya takmış durumda, ayrım yapmadan seçmeden okuyup ne varsa sömürüyor adeta. Çocukluğu, ergenliği, gençliği hep böyle geçiyor. Sonra da acayip bir ego oluşuyor. :) Kendisi dışında tüm insanları küçük görüyor, tüm fikirler aptalca geliyor ve herkesi küçük görüp, düzeltmek için inanılmaz bir tutkuya bürünüyor. Egosu öyle büyük ki kendisini Tanrı gibi görüyor, insanları zihinsel olarak baştan yaratacak bir kitap yazmaya başlıyor.

Yukarıda demiştim ya hani her şeye öfke dolu, savaş halinde diye, kendisini tüm fikirlerden arındırıp tamamen özgürleştirmek istiyor. Sadece kendisinin yarattığı bir düşünce olsun, kendisine ait bir akımın peşinden koşulsun... Ama tüm o kitapları, yazarları sömürdükten sonra bildiklerini (okuyup öğrendiklerini) unutmak mümkün olmadığı için bunu mümkün kılamıyor. Üzerinde onca bilginin ağırlığı var çünkü. Deniyor –yılıyor –bırakıyor, sonra tekrardan deniyor –tekrardan yılıyor en sonunda da pes ediyor, denemekten vazgeçiyor. Yani bitip bitip yeni heveslerle tekrar başlıyor. Gelsin yine düşünsel, varoluşsal buhranlar. :) Bol felsefi akım, bol bol şair, düşünür, yazar hayatına konuk olup duruyor.

Kitabın adı “Bitik Adam” ancak kitabın sonuna doğru “Ben Bitik Değilim” adlı bir bölüm yer alıyor. Bu bölümü kitabın arka kapağına tanıtım yazısı olarak yazmaları ise sinir bozucu, kitabın içindeki bölümü tanıtım yazısı olarak neden verirlerse...

Bir dönem yazar hakkında bitti söylentileri çıkmış yazar da bu söylentilere cevap olarak sanırım bu son bölümde kendisini savunmuş. Şöyle demiş; “Yavaş olun, çocuklar! Durun biraz, rica ederim. Bitmek de neymiş! Daha başlamadım bile. Yapmış olduğum ne zaman! her şeyi bir ön söz, bir giriş, erkene alınmış bir kaynakça, bir duyuru, bir ilan ve hatta isterseniz, içindekinin daha iyi bir şekilde olgunlaşmasını sağlayacak bir şıra ve köpük taşması olarak hayal edin. En iyisi şimdi başlıyor: Ben daha bugün doğuyorum.”
Sonra da yeni nesille çarpışmak için büyük bir hevesle beklediğinden, nasıl ki eski nesilden korkup kaçmadıysa yeni gelenlerden de kaçınmayacağını söylüyor.

Kitap içerik olarak çok yoğundu evet ama dili akıcı, üslubu güzeldi yazarın. Şiirsel cümlelerini keyifle okudum. Bir parça pişmanlığım var o da yazarı daha iyi tanıyabilmek ve diline alışabilmek adına Düşsel Konçerto, Kaçan Ayna gibi kitaplarını okuduktan sonra Bitik Adam’ı okusaydım. Bu sıranın Papini’nin hem yazarlığının nereden nereye geldiğini hem de hayatta nerede durduğunu kavramamız açısından önemli olduğunu okudum. Tabi bu da kişisel bir görüş tercih hakkı yine sizlere kalmış.

Keyifli okunacak bu ilginç kitabı okumanızı tavsiye ederim.
471 syf.
Bugün Gog kitabı bitti. Bazen bazı kitaplar hiç bitmesin isteriz, içindeki zenginlik ve okumanın verdiği lezzet apayrıdır. Benim için Gog öyleydi.

Dünya klasiklerinden bir kitap. Ve Gog ile bir tımarhanede tanışmasıyla başlıyor her şey. Ekonomik yönden gerçek bir zengin olan bir delinin peşi sıra uzunca bir gezintiye çıkarıyor bizi Papini. Kitap felsefeden, psikolojiden, ekonomiden, din ve siyasetten her türlü konuya değiniyor, bir nevi arayış içinde. Ünlüleri ziyaret ediyor, güzel şehirlere uğruyor  ve hiç tahmin etmediğimiz bakış açılarıyla kendimizi baş başa bulabiliyoruz.

Gog sürekli olarak insanlardan nefret ediyorum diyen biri, bu yönü kendime oldukça yakın hissettirdi.

Araştırınca görüyoruz ki Papini bu eserin ilk cildini 1931 yılında ikincisini ise 1951'de yayımlamıştır. Dünya savaşlarının getirdiği etkilerin bazı yansımaları edebiyata nasıl yansıyor bu kitapta görebiliyoruz. Gerçek bir eleştiri kitabı. Onunla en ilginç eleştirileri bile yapabilmek benim fikirlerime yeni pencereler açabilmemi sağladı.

Bence kitap severlerin mutlaka yoluna çıkması gereken bir kitap. Severek okudum ve tavsiye ederim. Bir delinin peşine takılmak kimi zaman en ihtiyaç duyduğumuz şey olabilir...
104 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Bazı kitaplar güzeldir keyifle okursunuz, bazı kitaplar etkileyicidir her duyguyu hissedersiniz, kitabın içine girersiniz adeta… Fakat bazı kitaplar da vardır ki derin izler bırakır okuyucusunda. Hayatı boyunca yanında taşıyacağı imgeler bırakır okuyanına…

İşte bu kitap öyle. Hepimizin yaşadığı fakat farkında bile olmadığı iç çatışmaları simgeleştirip hikaye adı altında sunuyor bizlere…

Biz insanlar gerçekten çok garip varlıklarız. Bir hayatı yaşıyoruz fakat kendimizi tanımadan. Kendimizi tanımaya kalktığımızda ve varlığımızı sorgulamaya kalktığımızda ise bitmek bilmez, dibi görünmez bir kuyunun içinde buluyoruz kendimizi.

Soru basit, iki kelime sadece: Ben kimim?

Var mı acaba bu soruya cevap verebilen? Ya da bu soruyu zaman çizgisinden soyutlayabilen?

-Ben kimdim, kimim, kim olacağım, kim olmalıyım, kim olabilirim….?

Peki ya toplum, çevre, ‘diğer’leri ?

-Ben A (B, C, D..) için kimdim, kimim, kim olacağım, kim olmalıyım, kim olabilirim….?

Pandoranın kutusu gibi…

Giovanni Papini bu kitabında bu kutuyu ucundan gösteriyor bizlere. Kutuyu açmayı ise bizlere bırakıyor. Bir su yansımasındaki ‘geçmiş ben’imizle karşılaştırıyor mesela bizleri. ‘Ben’in en büyük düşmanının yine ‘ben’ olacağını gösteriyor. Nefretin bir zaman çizgisiyle ‘ben’de başlayıp ‘ben’de bittiğini anlatıyor. ‘Ben’ den kaçmak isteyip de kaçamayışımızı anlatıyor…

Geçmişi öldürmek, geçmişin prangalarından kurtulmak, sizce özgürleştirir mi insanı? Yoksa daha da mı sıkar kelepçelerini? Katlanamadığımız geçmişin varlığı mı yokluğu mu daha sancılıdır?

‘Ben’ olmak geçmişle bir bütün müdür? Yoksa sadece şimdiden ibaret midir ‘ben’?
Kitaptaki her hikaye çok derin sorgulamalar içeriyor. Fakat benim genel bağlamda ortak bulduğum iki genel kavram vardı: ‘ben’ ve ‘zaman’. Bunların yanına kimi hikayelerde ‘ölüm’ ve ‘yaşam’ eşlik etti.

Ben kitabı okurken çok büyük keyif aldım. Soru sormanın, doğru soruyu sormanın verdiği keyfin bazen cevaplardan daha tatmin edici olduğunu düşündüm okurken. Sayfaların kenarına köşesine çirkin el yazımla bir dolu soru yazdım, soruları yazdıkça hem rahatladım hem bunaldım. Biraz da mazoşist gibi hissettim kendimi. Rahatsız oldukça, sorular açık seçik acımasızca yüzüme çarpıldıkça, ‘ben’in çukurlarına düştükçe daha çok okumak istedim.

Buna benzer ‘bir ben var bende, benden içeri’ tarzı duyguları yeri bende bir ayrı olan Miguel de Unamuno’nun Sis’inde ve Luigi Pirandello’nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi’nde yaşamıştım daha önce. Zaten birkaç hikayede direk bu kitaplar geldi aklıma, benzer sorgulamalara değindiklerinden dolayı.

Papini’den okuduğum ilk kitaptı ama son olmayacağını biliyorum… Felsefi sorgulamalarla bezenmiş, bir hikaye deneyimi yaşamak istiyorsanız siz de bu kitabı kesinlikle okumalısınız :)
471 syf.
·10/10
Gog bir kitap değildi bir yolculuktu. Öğrenmek için yollara düşen Amerikalı zengin bir adamın yolculuğuydu. Birçok durakta durduk, birçok insanla tanıştık yolculuk boyunca. Olaylara ya da durumlara hiç bakmadığım açılardan bakmamı sağladı bu yolculuk. İyi ki çıkmışım iyi ki Gog'u tanımışım. Tam bir başucu kitabıydı ve çok sevdim. Kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap. Sevgili Begüm Çakır un çekilişinden kazanmıştım, kendisine tekrar teşekkür ediyorum .
104 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
"Papini'nin hak etmediği bir biçimde unutulmuş olduğundan kuşku duyuyorum." Jorge Luis Borges bu sözleri söylemiş.

Şimdi sizlere soruyorum, Dostoyevski'yi seviyor musunuz?
Sabahattin Ali'yi,
Turgut Uyar'ı,
Cemal Süreya'yı,
Oğuz Atay'ı,
Tezer Özlü'yü
Yaşar Kemal'i seviyor musunuz?

En az birisine seviyorum dediyseniz şimdi de şunu sormak istiyorum size,(Tezer Özlü'yü seçiyorum ben örnek olarak) Tezer Özlü'nün hayatı boyunca yalnız yaşadığını, kimsenin onu sevmediğini, Tanrı'nın bile onu terk ettiğini söylesem.
Ardından da şunu eklesem, HİÇBİR KİTABI 2. BASIMI YAPAMADI.
KİMSE ONU OKUMADI.

Kalbinizde ufacık bile olsa bi' sızı oldu mu? Merak ediyorum çünkü ben yaşamdan bile nefret ettim bunu öğrenince.

Düşünsenize ya, Dostoyevski'nin hiç okunmadığını!
Turgut Uyar'ın Göğe Bakma Durağı'nı kimsenin bilmediğini!
Kimsenin Shakespeare'i tanımadığını!

İşte bunları yaşayan kişi, Giovanni Papini...

O hayatını yalnız yaşadı ve yalnız öldü. Ve de o kadar mükemmel yazmasına rağmen unutuldu.

Aklım almıyor,nasıl olur! Böyle bir yazar nasıl yalnız kalır,nasıl okunmaz nasıl?

Papini unutuldu, hem de haksız yere... Kimse onu okumuyor kimse onu bilmiyor kimse onun ne hissettiğini anlayamıyor.

Küçük yaşta bile o yalnız kaldı. Sırf çirkin diye,oyun oynayan çocuklar onu oyunlarına almadı. Hep yalnız yaşadı ve sonunda da yalnız başına öldü.
Artık buna ne dersiniz bilemiyorum, kader mi bahtsızlık mı yoksa birilerinin bir oyunu mu, ben hiçbir şey diyemiyorum da...

Giovanni PAPİNİ, BU DÜNYANIN HAK ETMEDİĞİ TEK İNSANDIR.

Lütfen sizler de ona bir şans verin ve kitaplarını okuyun. Etkinlik düzenliyoruz ona katılın lütfen!

#39225475

Okumak İsteyen Herkese İyi Okumalar Dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Giovanni Papini
Unvan:
İtalyan Gazeteci, Denemeci, Edebiyat Eleştirmeni , Şair, ve Romancı
Doğum:
Floransa, İtalya, 9 Ocak 1881
Ölüm:
Floransa, İtalya, 8 Temmuz 1956
Giovanni Papini, İtalyan yazarı (Floransa 1881 - 1956). Kendi kendini yetiştirdi, ateşli, kırıcı ve aykırı düşünceli bir polemikçiydi. Birçok öneli topluluk ve dergi kurdu: Leonardo (1903-1907), L'Anini a (1911), La Voce (1912), Lacerba (1913-1914). Birçok çelişik teoriyi benimseyip bıraktıktan sonra, gösterişli bir şekilde Katolikliğe geçti. Ama kendi düşünce tarzına ters düşen nazariye veya insanlara karşı kavgacı tutumunu değiştirmedi.

Yazar istatistikleri

  • 314 okur beğendi.
  • 1.777 okur okudu.
  • 129 okur okuyor.
  • 2.653 okur okuyacak.
  • 78 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları