İlknur Özdemir

İlknur Özdemir

YazarDerleyenÇevirmenEditör
8.0/10
9,6bin Kişi
·
25,9bin
Okunma
·
34
Beğeni
·
4.915
Gösterim
Adı:
İlknur Özdemir
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Yayın Yönetmeni
Doğum:
İstanbul, Türkiye
İstanbul’da doğdu. İstanbul Alman Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun oldu. Almanca ve İngilizceden çok sayıda çeviri yaptı. Başlıca çevirileri arasında Yalnızlığın Keşfi (Paul Auster), Tarçın Dükkânları (Bruno Schulz), Stiller (Max Frisch), Amok Koşucusu (Stefan Zweig), İrlanda Güncesi (Heinrich Böll), Saatler (Michael Cunningham), Küçük Şeylerin Tanrısı (Arundhati Roy), Utanç (Coetzee), Katran Bebek (Toni Morrison), Bech Döndü (John Updike), Gün Boyu Gece Yarısı (Hanif Kureishi) sayılabilir.
Yılbaşı akşamlarını oldum olası sevmem zaten. Son yıllarda iyice huzursuz eder oldu beni, neyi kutluyoruz ki, hayatımızdan bir yılın daha eksilmesini mi? Öbür uca bir yıl daha yaklaşmamızı mı? Neyi?
456 syf.
·5 günde·10/10 puan
İmparatorluğun başkentinde İngilizler, egede Yunanlılar, Akdenizde İtalyanlar, güney-doğuda Fransızlar, doğuda Ermeniler şiddet saçıyor. Yapılanları okumak bile insanın kanını donduruyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de işgalci güçlere destek veren saray etrafı ve saltanat yanlıları var. En az işgalciler kadar tehlikeli ve zalimler.
Kitap, işte memleket böyle cayır cayır yanarken, her şeyden geçip, canını dişine takıp, yok olmanın eşiğinde olan ülkeyi kurtaran insanların hikayelerini anlatıyor.
Daha önce bilmediğim bazı bilgileri ilke kez burada okudum. O dönemi daha çok araştırıp, okumaya teşvik eden bir kitap olduğunu düşünüyorum.
456 syf.
·6 günde·10/10 puan
Piyasada muadili olabilecek çok kitap okuduğumu düşünürdüm ama yine de almak istedim. Az önce kitabı kapattım ve Atatürk'e ve Türk milletine sevgim bin kat arttı. Teşekkürler Yılmaz Özdil. Bazen kitap yazarak da vatana hizmet edilir.
264 syf.
Utanç...
Kitabın başlarında baş karakter David bir olay yaşıyor, kitaba ismini veren utancın o olay olduğunu sanıyorsunuz ilk başta; hayır öyle değil, asıl tokat sonradan geliyor.
Utanılacak o kadar çok şey var ki hayatta. Coetzee, bazılarını hikayeye dahil etmiş: taciz, tecavüz, cinayet, psikolojik ve fiziksel şiddet, ırkçılık, hayvanların yaşam hakkının ellerinden alınması..

Ama çok garip; yaptığı bir eylemden dolayı utanması, günah çıkarması, ıslah edilmesi gerektiği düşünülen bir kişi başka bir olayda insanlık dersi veriyor. (Köpek leşlerinin onurunu kurtarmak)

Dışarıdan çok normal görünen insanların içindeki kötülük, biraz yaklaşınca ortaya çıkıyor.

Şiddet uyguladığın, gasp ettiğin, tecavüz ettiğin, onurunu çiğnediğin kadın "ben buradayım, dim dik ayaktayım, korkmuyorum, pes etmiyorum" diyor. (Hikâye akışında bu durum çok sinir bozucu)
Tüm bunlar, az sayfada ve dolaysız olarak, az sayıda karakter üzerinden anlatılıyor. Bu nedenle daha da ağır geliyor insana.

Çok kapsamlı, bazıları göreceli ve üzerine saatlerce tartişabileceğimiz konular bunlar ama Coetzee 'nin anlatımını çok sevdim. Konuyu dağıtmadan, anlatmak istediğini anlatıp bitirdi kitabı.
Gündemimiz Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarlarken bu kitabı okumuş olmak mutlu etti.
64 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Bu dünyayı "Küçük Kara Balık"lar kurtaracak!

Samed Behrengi; Azeri asıllı İranlı bir öğretmen, sosyal eleştirmen, halk bilimci, çevirmen ve kısa öykü yazarıdır.

Cehaleti, yoksulluğu, adaletsizliği, ayrımcılığı ve özgürlük eksikliğini ortadan kaldırmak için toplumda köklü değişikliklere inanan ve bu yönde çocuk kitapları, kısa öyküler yazan Samed Behrengi'nin belki de en çok bilinen kitabıdır Küçük Kara Balık .

Yazar; Adalet, sorgulama, eşitlik ve değişim gibi temaları başarıyla işlemiş. Verdiği mesajlar yönüyle çocuk kitabından öte bir kitap, gençler ve yetişkinler için kılavuz niteliğinde.
Çok güçlü didaktik bir hikaye...

Toplum olarak ne kadar çok ihtiyacımız var sormaya, sorgulamaya, öğrenilmiş çaresizlikten, içinde bulunduğumuz âcizlikten kurtulmaya...

İnsan düşünebildiği kadardır, sorgulayabildiği kadar.

İyi okumalar
64 syf.
·Puan vermedi
KÜÇÜK KARA BALIK - SAMED BEHRENGİ

*Soru soranlardan korkanların devrinde, elinde bir kaç kitap, gönlünde inandığı doğrularla okullara giden ve bu doğruları, yetiştirmek istediği çocuklara aktaran bir öğretmen Samed Behrengi. Etrafta her zaman olduğu gibi sorulardan korkan, soru işaretlerini düşman bellemiş insanlar var. Samed de batıyor tabi gözlerine. Korkutma ve yıpratma kampanyaları başlatıyorlar ona. En sonunda da kafasını ezip atıyorlar Hazar denizine. Ondan geriye eserleri,inandığı doğruları ve her zaman sormamız gereken sorular kalıyor geriye.

"Şimdi artık ölüm korkutmuyor beni, ama yaşadıkça onu arayacak değilim. Ölümle karşı karşıya gelince, ki bu sık sık oluyor, kaçınılmaz gerçekle karşı karşıya gelmiş olacağım. Önemli olan bu değil. Önemli olan benim yaşamamın ya da ölümümün başkaları üzerinde bırakacağı etkidir."

*Bu eserinde de sorular soruyor küçük kara balık. Bu yaşadığımız küçük dere nereye gider? Başka hayatlar mümkün mü? Düşmanlarımız gerçekten düşmanımız mı? Dostlarımız ya peki? Sonra düşüyor yola. Yola düşmemesi için önce ailesi sonra çok bilmiş kalabalıklar engel oluyor ama o vazgeçmiyor. Onu uyutmayan soruların peşine veriyor. Yolda düşmanlarıyla tanışıyor, yeni dereler, denizler, canlılar tanıyor. Her gelen ona artık durmasını ötede başka bir şeyin olmadığını söylüyor. Gidilecek, görülecek başka bir yer yok, işte burası dünyamız diyorlar. Vazgeçmiyor o, hep gidiyor hep soruyor. Masal olarak yazılmış ama yetişkin insanlara bile bir çok ders verici nitelikte bir kitap. Çocuklara sonra da çocuk kalmış, tüm soru soran insanlara birer hediyedir bu kitap. Tavsiye ederim hem de şiddetle.
456 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
Yılmaz Özdil’in kalemi çok güçlü. Yazma dili çok akıcı ve etkili. Kurtuluş savaşı sahnelerini öyle bir anlatıyor ki cepheden cepheye, tepeden tepeye koşuyor, esir düşüyor, yaralanıyorsunuz, âdeta yaşıyorsunuz.

Kitap; milletin elinden alınan toprakları yeniden vatan yapışını, düştüğü yerden yeniden doğuşunu, şaha kalkışını satır satır, sayfa safya ilmek ilmek işliyor.

Kendi adıma bilmediğim ya da unuttuğum bir çok kişi, olay ve olguya da rastladım kitapta. İsimlerini duymadığımız yiğitler, fedakarlıkta sınır tanımayan kahraman Anadolu insanı ve unutulmaya yüz tutmuş milli kahramanlar…

İç içe geçmiş ihanetler ve kahramanlıklar sarmalında verilen “ Milli Mücadele” destanını bir de bu kitaptan okuyun derim.

İyi okumalar
306 syf.
Yazar okuru aldatmamalı!

Yok olmadı! Şöyle olmalıydı; aldatsa bile, okur bunun farkına varmamalı. Aldandığını fark eden okur küser yazara, bir daha da almaz kaale o yazarı. Zaten elinden başka da bir şey gelmez okurun. Yazar kurar. Gerçeği deforme eder. Gerçekliği bozup, yeniden kurar. Son tahlilde en gerçekçi yalancıdır iyi yazar. Evet, bu oksimoron cuk oturdu; en Gerçekçi Yalancı.

Bırakın ölüleri, hayvanları, eşyaları konuşturmayı, yepyeni, hem de olmayan bir canlı türü yaratabilir yazar. Yazar kendine has öyle bir dünya kurar ki, bildiğimiz hiçbir dünya yasası olmaz o kurmacada. Yani tüm yasaları kendi koyabilir. Buna fizik yasalarını bile ekleyebilirsiniz. Ama çok ince bir nokta vardır burada. Koyduğu yasalarla çelişmez. Çelişirse okuru küstürür. Beğenmez okur. Buna yapacağınız itirazı sakın yazılı yapmayın, inkar edemezsiniz sonra. Yazarın hakikatlisi, mesela bu yarattığı “yeni dünyadaki yeni canlı türünü” öyle bir gerçeklikle verir ki, öyle bir gerçeklik duygusu yaratır ki, öyle bir gerçeklik kurar ki, okur okuduğunun gerçek olduğuna yemin eder. Çünkü yazarın yarattığı gerçekliğe iknadır, yazarın tarafına geçmiştir artık. Avukatı olmuştur onun. Öyle çıkarsamalar yapar ki, yazarına söylese, aklı durur yazarının. Tefsir yapma arzusu sarar içini.

Okur ve kurmaca ilişkisine ise hiç girmeyeceğim. Aynı kurmacayı okuyan her okur, farklı, kendi meşrebiyle anlar. Aynı yazara ait bir kurmaca için rahatlıkla diyebiliriz ki, onu okuyan kadar çoğalmıştır.

Bu düşünceler, Paul Auster’in “Yanılsamalar” kitabını okurken değil de, okumaya ara verip kitabın kahramanı Hector Mann’ı imdb’de ararken geldi aklıma.
Yazar, Hector Mann’ı yaratırken öyle bir gerçeklik duygusu yaratmıştı ki bende, kahraman hakkında daha fazla bilgi edinirim niyetiyle imdb’de aramaya başlamıştım.

Oysa Hector Mann sadece roman kahramanıydı ve imdb'de olmazdı.

Yalnız olmadığımı da, Hector Mann ismini yazıp Google’de aratınca anladım. Zira, tam 430 bin sonuç (0,4 saniye) bulmuştu motor. Ne demek istediğimi anladınız di mi?
Bu kitabı okuyun.
76 syf.
"Yaşamın kendisi şiirseldir. Keşke doğru insanlarla karşılaşsak, doğru amaçlar peşinde koştursak ve de doğru ya da yanlış yaşantılardan geçmekten korkmasak." H.Melville

Moby Dick'in de yazarı olan Melville, yaşarken ses getiremedi, bunun ardında Amerikan edebiyatının da tipik amerika insanı gibi aylak olmasına bağlayabiliriz, ama belki de bağlamamalıyız.

Katip Bartleby, Melville'in yarattığı en bilindik karakterlerinden biridir. Klasikler arasında yer almasının nedeni ise görünenin yani zahiri görüntünün ardındaki eleştiriden, insana getirdiği bakış açısından kaynaklanır.
Her bürokratik ve 'katipli' hikayenin şu meşhur sihirli Palto'dan çıktığını bilen okur için Bartleby'e de bu paltoda yer var mıdır? sorusu akla gelir. Kitabın yazılış tarihi 1853, yani Palto'dan 11 yıl sonra. O dönem için bir etkilenim olacak kadar uzun bir süre değil tabi, yanılıyorsam düzeltin.
Bu kısa hikayenin kahramanı Bartleby, her şeyden önce iradenin, özgürlüğün ve bilhassa pasif direnişin bir sembolüdür. Kitabın son sahnesi bize çok mühim bir şeyi sorgulatır; İnsan gerçekten özgür müdür? Kendi olarak kalma özgürlüğü için nasıl ve ne kadar bedel ödemesi gerekir? Bu bedeli ödemek zorunda olmak bizzat özgürlüğün tanımı üzerinde ne gibi bir etki yaratır? Bedel ödeyebilecek kadar 'zengin' miyim?
"Thoreau 'vergi diye kestiğiniz benim paramla Meksikalıları katlediyorsunuz' diyerek vergi ödemeyi reddetmiş ve hapse atılmıştır. Dostu Emerson, Thoreau’yu ziyarete gittiğinde ona “Henry, içeride ne yapıyorsun?' demiş, ancak arkadaşından şu manidar yanıtı almıştır: 'Waldo, ya sen dışarıda ne yapıyorsun?'

İnsan dışında her şey kendinde belirli, oluş-bozuluş ile tutarlı bir yasalılığı içerir, insanda ise bu yasalılık akıl olarak tecelli eder. Yani doğadaki kozmos, insandaki logosa bırakır yerini denebilir.
Bizde uyandırdığı tüm bu düşünceleri bir kenara bırakıp bizde bıraktığı hislenimlere ve başta bahis konusu yaptığımız insana kattığı yeni bakış açısına dönelim.

Her geçen gün 'gerçekte' yapmak zorunda olmadığı ama öyle olduğuna inandığı için hiç de görevi olmayan işleri yapan onlarca insan görüyoruz, kendimiz de dahil olmak üzere. İşte burada içimizdeki Katip Bartleby devreye giriyor ve yapma! diyor. Ama susturuyoruz onu; çünkü sivri biri olmak, birilerinin kendinde bu sivriliği hakaret olarak görmesine sebep oluyor. Patronlar hiçbir zaman görev tanımına dikkat etmiyor. Hükmetme duygusu insanoğlunun gözünü öyle bir kör ediyor ki eğer aynı çalışan 2 gün sonra kendisi patron konumuna geçse aynısını yapma hakkını kendinde görüyor, insanoğlunun en büyük güdüsü olduğu gibi en büyük zaafı da olan güç istencinin bir getirisi olsa gerek.

Günümüz sıradan insanı her gün binlerce uyarana maruz kalıyor; her gün bir cinayet, tecavüz, sefillik, toplumsal eşitsizlik haberiyle yankılanıyor zihni. Öyle ki bunların etkisi birkaç saniye sürüyor ve hemen unutuluyor. Artık neyin önemli neyin önemsiz olduğunu düşünmeye vaktimiz yok, işimiz, ailemiz, kişisel alanımız derken bunca zaman içinde zamansızlık yaşamak kaçınılmaz oluyor.
Bunun önündeki en büyük etken ise kitabın bence en çarpıcı değinisi.
Anlatmaya uğraştığımız şey kitaptaki gibi bir salt eylemsizlik değil, ki halihazırda mümkün de görünmüyor. Neticede zavallı katibimiz çok uç bir örnektir, tabii ki 'güzel hikayeler abartılmayı hak eder.'
Bazı şeylere "Yapmamayı tercih ederim" dememizin vakti geldi,geçiyor. Gerçekte 'kesinlikle' önemli olan şeylere ayıracağımız vakit için, yapmasak da olur dediğimiz şeyleri "yapmamayı tercih etmeyi" yaşama karşı takındığımız bir tavır haline getirmemiz gerekiyor. Doğru amaçlar peşinde koşarak hayatın şiirselliğini kaçırmamak.
Şimdi başladığımız yere, en baştaki alıntıya döndüğümüze göre buraya dek okuyan herkese nitelikli okumalar dilerim.
165 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
Ölmeden önce okunması gereken kitaplar listesinde gösterilen Timbuktu'da olaylar, köpeğin perspektifinden yazılmış ve yine aynı köpeğin sesinden anlatılıyor.

Paul Auster, bizim dünyamıza bakan yönüyle yaşamı, dünyayı, insanlar arası ilişkileri bazen eğlenceli, bazen hüzünlü bir dille; umut, korku ve arayış ekseninde köpeğin düşüncelerine girerek anlatıyor.

Akıcı ve yalın bir dille yazılmış kitabı okumaktan zevk aldım.
İyi okumalar
368 syf.
·9/10 puan
New York Üçlemesi ya da üçlemenin ilk kitabı Cam Kent Paul Auster'in ilk eseri, daha önce farklı bir adla (Paul Benjamin) çıkardığı Köşeye Kıstırmak diye bir çalışması daha var, ama kendisine ün kazandıran kitap bu. Ülkemizde ilk olarak Metis Yayınları çevirmiş üç ayrı kitapta, sonra Can Yayınlarından tek kitap halinde çıkmış seri Amerika'da olduğu gibi. Şu anda (Son dönemde kısa kitaplara olan rağbetten olsa gerek) yine üç ayrı kitap halinde satışta Can Yayınlarından, fiyat olarak da daha pahalıya geliyor tabi. Ama bazı yerlerde hala eski basımlar mevcut. Üç kitap da birbirine bağlı olduğu için bulabiliyorsanız toplu olarak almanızda fayda var. Ben seslenen kitap uygulamasını kullanarak, sesli kitap olarak dinledim üç kitabı da. Ekitap olarak da elimde mevcut olduğu için, daha sonra bazı yerleri tekrar okudum.

Kitaplara başlamadan önce yazarın otobiyografik çalışması olan Cebi Delik'den de bahsetmem gerekiyor. Kitapların içinde bir çok yerde yazarın kendi hayatına da atıflar yapılıyor, o açıdan gerek Paul Auster'ı tanımak, gerekse kitaptan aldığınız zevki maksimuma çekmek için okunabilir. Ama olmazsa olmaz değil tabi ki. Ben Cam Kentten sonra okudum . Daha önce de Karanlıktaki Adam'ı okumuştum Paul Auster'den ve beğenmiştim nispeten. Ama New York Üçlemesi apayrı bir şeydi. Belki diğeri son dönem eserlerinden olduğu için, belki de kahramanı 72 yaşında olduğu için empati kuramamıştım fazla . Belki de tekrar okumalıyım diğerleri bitince, bilmiyorum.

New York Üçlemesi adı üstünde New York'la özdeşleşmiş bir kitap. Arada telefon/bilgisayardan bir şeylere bakma ihtiyacı hissediyor biz New York yerlisi olmayanlar (Gerçi hepimiz bir parça yerlisi sayılırız TV/Sinema sağ olsun). Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda'dan oluşuyor üçleme; polisiye tarzında yazılmış üç kitap da, kara film (film noir) tadında. Ama kitabın arkasında yazan "Polisiye romanla post modern kurmacanın bir harmanı olan" ibaresine aldanmayın sakın, polisiye bir şeyler okumak istiyorsanız kesinlikle doğru kitap değil sizin için bu.

Polisiye olmasa da en başta kitap bizi #2808495 'de geçen sözlerle hazırlıyor her şey için. Gerçekten de gördüğümüz her şeyin, en küçük, hatta en önemsiz şeylerin bile, öykünün sonucuyla bir ilgisi olabileceğinden, hiçbir ayrıntıyı es geçmemek gerekiyor ve kitapların- kitabın merkezi her olayla birlikte yer değişiyor. Peki böyle sürekli diken üstünde, bir şeyleri anlamaya çalışarak kitap okumanın neresi zevkli diye düşünebilirsiniz. Öyle düşünenler için her zaman başka bir klasik mevcut zaten kitapçılarda. Diğerleri hazırsa kitaplara geçiyorum.

Cam Kent açılış kitabı; Daniel Quinn isimli bir polisiye yazarından bahsediyor bu kitapta bize anlatıcı (Ben dinlediğim için gerçekten de anlatıcı oldu benim için:) Anlatım tarzı Murakami gibi basit ve samimi. William Wilson takma adıyla Max Work romanları yazıyor Quinn. Yıllardır vazgeçmiş kendisi olmaktan- Max Work üzerinden sürdürüyor hayatını. Sonra gece gelen gizemli bir telefonla başlıyor her şey. Biz de bu kitabın okuduğumuz kitaplardan farklı olduğunu o telefondaki robotik sesin, özel dedektif Paul Auster'i istemesiyle anlıyoruz. Bölümler geçiyor, Daniel Quinn'imiz Paul Auster (Ya da bir nevi Max Work) olup kendisine verilen takip görevini kabul ediyor. 9 yıl kapalı bir odada tutulup konuşmayı öğrenemeyen bir çocuğun muhteşem monologu sonrasında güzel üvey annesinden alıyoruz, çocuğun canına kast eden baba Peter Stillman'ı takip etme görevini. Araştırma ve takip sırasında, farklı bilgi kırıntılarına dalıyoruz tarih, din, felsefe ve edebiyattan. Paul Auster (gerçek olan:) kitap boyunca sürekli farklı kitaplara göndermelerde bulunuyor. Bazı simgeler var kitapta sürekli tekrarlanan, Babil Kulesi, Kırmızı Defter, nesnelere verdiğimiz isimler bunlardan sadece bir kaçı. Bir de gerçekten bilgi aşığı insanların hoşuna gidecek saptamalar var kitapta. Quinn'in Stillman'la olan diyalogları mesela heyecanlandırdı beni gerçekten. Arada bir yerde Quinn Paul Auster'la da görüşüyor. Gerçekte yazar olan Auster ona Don Quixote hakkında yazdığı yaratıcı bir okumadan bahsediyor. Cervantes'in Cid Hamete Benengeli tarafından yazıldığını iddia ettiği kitabın aslında kimin tarafından yazılmış olabileceğine dair gerçekten yaratıcı bir yazı. Cam Kentin sonunda bu yazıyla roman arasında bir bağlantı kurabileceğinizi anlayınca (Hatta kahramanın baş harflerini de fark edince) gözleriniz parlıyor ve kurgunun güzelliğine şapka çıkartıyorsunuz. Neyse zaman geçiyor, Quinn'in bu takibi, kendini arayışa dönüşüyor ve kitap belki bir polisiye roman için olabilecek en anlamsız sonla bitiyor. Sonunda anlatıcımızın elinde sadece Paul Auster'in kendisine verdiği kırmızı defter kalıyor. Bundan sonra da hala kalan bir-iki polisiye hayranı küfrederek kitaptan uzaklaşıyor.

İkinci hikaye olan "Hayaletler"in başında #27708599 'dan anlaşılacağı gibi kendimizi Rezarvuar Köpekleri filminde buluyoruz sanki. Burada dibine kadar batıyoruz kara filmin içine. 1947'de geçiyor olaylar ve Bay Beyaz, Dedektif Mavi'ye Bay Siyah'ı izleme görevini veriyor. Mavi'ye Beyaz'ın oturduğu Turuncu Caddenin karşısında bir ev kiralanıyor ve izleme başlıyor. 80 sayfa boyunca Mavi bir çok şey kaybediyor ve yavaş yavaş sona yaklaştığında Siyah, Beyaz, Mavi hep birbiri içine giriyor. Yine bir kendini bulma söz konusu. Bu kitap daha çok Henry David Threoau'nun "Doğal Yaşam ve Başkaldırı (Walden)" eseri etrafında dönüyor (Kitap fiziksel olarak da mevcut romanda), adeta New York içinde izole hayatlar yaşanıyor takip esnasında. Başka eserlere göndermeler, New York manzaraları, beyin açıcı faktörler ve belirsizlik ilk hikayede olduğu gibi bunda da bolca mevcut. Bazı yerlerde deja vu da yaşıyorsunuz sanki, ama üçüncü hikaye kadar değil elbette.

Üçlemenin bağlamasını " Kilitli Oda" yapıyor. Daha kitabın isminden aklınıza ilk hikayedeki oda geliyor. Burada yazarın gözünden anlatılıyor hikaye. Fanshawe var hikayenin kahramanı (Nathaniel Hawthorne'un ilk kitabının ismiymiş aynı zamanda) Yazarımızın çocukluk arkadaşı. Yıllar sonra eşi Sophie (Nathaniel Hawthorne'un eşinin adı da Sophie'ymış bu arada) Fanshawe'un kaybolduğunu söylüyor ve yazarımızın kontrolü için O'nun yıllardır yazdığı müsvetteleri getiriiyor. Olaylar gelişiyor, kitaplar basılıyor, Fanshawe ünlü ve ölü bir yazar oluyor, yazarımız Sophie ile evleniyor. Ve her şey mutlu sonla bitiyor demek isterdim ama diğer kitaplarda olduğu gibi bir şeyler batıyor yazarımıza. Aramaya başlıyor Fanshawe'i. Kitap ilerledikçe Fanshawe'in hayatının bir çok parçasının Paul Auster'in yaşamından kopyalandığını görüyoruz. Fanshawe'u arayış kendini arayışa dönüyor yine. İlk iki kitaptan isimlere de rastlıyoruz hikayede ve tabi kaybediyoruz kendimizi, yazarı ve Fanshawe'u kitabin sayfaları arasında. Sonra bir yerlerde ha, anladım diyoruz ama yine anlamamış oluyoruz hiç bir şeyi. Bir ara toparlıyor bu kitapta yazar bazı olayları gerçi. Ama neyse ki belirsizlik hakim bu kitaba da. Yine ve tabi ki çeşitli göndermeler, alıntılar, yan hikayeler hikayeyi sonuna kadar taşıyor.

Bittikten sonra ağzımızda garip bir tat kalıyor- ben ne yaşadım tadı sanki. Eskiden kendi maceranı kendin seç kitapları vardı (Eskiden dediysem çocukluğumda değil, ben bunların ingilizceleriyle tanıştım doksanların sonlarında) sayfa sonlarında ne yapacağımıza karar verip verilen talimata göre hareket ettiğimiz kitaplar. Bu kitapta fiziksel olarak sürekli gezmiyoruz belki kitabın içinde, ama beynimiz devamlı bir hareket içinde oluyor. Paul Auster (geç kaldığım) bu ilk kitabında gerçekten mükemmel bir labirent kurgusuyla başbaşa bırakmış okuyucuyu. Tek söyleyebileceğim kitabı okumanız ve daha sonra internette araştırmanız. Memento'yu ilk seyrettiğimde yaşamıştım benzer duyguları bir de Foucault Sarkacı'nı okuduğumda. Beyninizi uyaracak bir şeylerden hoşlanıyorsanız okuyun bence. Post modern kitapları sevmeseniz de:)

Yazarın biyografisi

Adı:
İlknur Özdemir
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Yayın Yönetmeni
Doğum:
İstanbul, Türkiye
İstanbul’da doğdu. İstanbul Alman Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun oldu. Almanca ve İngilizceden çok sayıda çeviri yaptı. Başlıca çevirileri arasında Yalnızlığın Keşfi (Paul Auster), Tarçın Dükkânları (Bruno Schulz), Stiller (Max Frisch), Amok Koşucusu (Stefan Zweig), İrlanda Güncesi (Heinrich Böll), Saatler (Michael Cunningham), Küçük Şeylerin Tanrısı (Arundhati Roy), Utanç (Coetzee), Katran Bebek (Toni Morrison), Bech Döndü (John Updike), Gün Boyu Gece Yarısı (Hanif Kureishi) sayılabilir.

Yazar istatistikleri

  • 34 okur beğendi.
  • 25,9bin okur okudu.
  • 648 okur okuyor.
  • 14,3bin okur okuyacak.
  • 459 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları