Önceki yıllarda okuduğum kitapları son zamanlarda yeniden okumak çok hoşuma gidiyor.
Hatta bazılarını neredeyse hiç hatırlamıyorum; bazılarınıysa o zamanlar neden sevmediğimi düşünüp üzülüyorum.
Bazı kitaplarda da 'ne kadar başka hislerle okumuşum' diye şaşırıyorum.
Paul Auster’ın New York Üçlemesi de ikinci kez okuduğum kitaplardan oldu.
İlk okumada biraz mesafeli kalmıştım ama bu kez gerçekten severek okudum.
Okur olarak genişlemek, zevklerimin gelişmesi ve daha sabırlı okumak mutlaka etkili.
Kitaplar aynı kitap; ama okur artık başka biri.
Üç kitabı da arka arkaya okudum. Zaten üçü de oldukça kısa.
Cam Kent, yanlışlıkla gelen bir telefonla başlıyor.
Dedektif olmayan bir yazar, kendini bir dedektif rolünün içinde buluyor.
Hayaletler, isimlerini renklerden alan karakterlerle (Mavi, Siyah, Beyaz) daha soyut bir anlatı kuruyor.
Kilitli Oda ise benim için en anlaşılır ve en zevkli olanıydı.
Anlatıcı, ortadan kaybolan bir arkadaşının hayatını ve yazdıklarını devralıyor.
Polisiye gibi başlayıp çözüme ulaşmayan metinler bunlar.
Belirsizliği seven okurlar için büyüleyici bir okuma olabilir.
Olay neredeyse yok denecek kadar az: birini izlemek, not almak, beklemek gibi.
Üçleme aynı zamanda Auster’ın kendi hayatından izler taşıyormuş.
Yazarlıkla boğuşan, yalnızlıkla yaşayan, kimliğini yazı üzerinden kurmaya çalışan karakterler tesadüf değil yani.
Yazarın New York’taki gençlik yılları, maddi zorlukları ve yazarlık arayışı metnin ruhuna sinmiş.
Sanırım bazı kitaplar ilk okunduğunda değil, ikinci kez karşılaşıldığında daha anlamlı oluyor.