Işık Ergüden

Işık Ergüden

YazarÇevirmen
8.4/10
4.376 Kişi
·
11.151
Okunma
·
7
Beğeni
·
1.484
Gösterim
Adı:
Işık Ergüden
Tam adı:
A. Işık Ergüden, Ali Işık Ergüden
Unvan:
Türk Çevirmen,Yazar
Doğum:
istanbul, Türkiye, 24 Şubat 1960
Deneme yazarı, çevirmen. 24 Şubat 1960, İstanbul doğumlu. Tam adı Ali Işık Ergüden. General Galip Ergüden’in oğlu.
Galatasaray Lisesi mezunu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümündeki öğrenimini yarım bıraktı. Siyasi
faaliyetleri nedeniyle 1979-91 arası hapiste kaldı. Redaktör ve çevirmen olarak yayınevleri ve dergilerde çalıştı. Çalışmalarını
İstanbul’daki bir yayınevinde redaktör olarak sürdürdü.
"İntihar etmeyip yaşıyorsak, anlamın büyüklüğünden değil, hayatın içine düşmüş olmaktan, muzır bir merak ile ıstıraplı bir inadın götüreceği yeri görme isteğinden; bir de, üstüne üslük , şahsi duruşun gölgesinin topluma bir lanet olarak düşmesini diliyor olmaktan başka anlamı yoktur her güne yeniden başlamanın"
Herkesin hem kurban hem de cellat olduğu bu sistem çökecekse, artık herkes altında kalacaktır.
Kalıp koyucu,tekrarlatıcı toplum,ezberletir ve karbon kağıdıyla çoğaltılmış yaşantılar saçılır ortalığa,birbirinin aynısı ve soyut...
Ölümlülüğün fani olma ötesinde anlamlar edindiği, zamansızlık ve mekânsızlık duygularıyla eşdeğer olduğu bu çağda, ancak yıkıcı bir duygu, toplumu yıkarken kendini de geri çeken, yoksullaştıran bir varoluş yaratıcı olabilir: Yokluğun, yetersizliğin, muhtaçlığın bilincinde saklıdır hayat.
Artık ne doğaya, ne de daha basit, daha az karmaşık bir hayata dönüş mümkün. İlerisi ise, insansızlık, hayatsızlık –devam. Bugün, gündelik döngü; düşünmeye, hayale, yaratmaya yer yok. İnsanlıkdışı, faşist çevrim.
Hayatta, ayakta kalmaya çabalama hali ile çaresiz ve ümitsiz bir isyan arasındaki gerilimde yatar yüz- yıl sonu insanlarının tevekkülü, deliliği.
“Kendini bilme”, toplumun bireyi değil, bireyin kendini eğitmesidir. Toplumsal, kurumsal eğitimin getirdiklerinin unutulmasıdır...
Yaşıyor olmak, her kuşak ve kişi için, bugün, burada, olabilmek için, kalıcılaşmak için, didinmek, hep daha fazla: malın, mülkün, edimin ve sözün fazlası için.
Işık Ergüden
Sayfa 10 - Kaos Yayınları (2. Baskı)
Çünkü:
İntihar etmeyip yaşıyorsak, anlamın büyüklüğünden değil, hayatın içine düşmüş olmaktan, muzır bir merak ile ıstıraplı bir inadın götüreceği yeri görme isteğinden; bir de, üstüne üstlük, şahsi duruşun gölgesinin topluma bir lanet olarak düşmesini diliyor olmaktan başka bir anlamı yoktur her güne yeniden başlamanın.
“Başka bir gezegene, oradaki kayaların yapısını incelemek için araç gönderebilecek kapasiteye sahip bu şizofrenik insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamayabiliyor. Mars’a gitmek, yanı başındaki komşuya gitmekten daha kolay görünüyor.” Demiş Jose Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonraki konuşmasında. Aslında bu anlamlı cümlesinde bile bu Körlük kitabındaki karakterler gibi bizlerin körleşmeye başladığını değil, aksine hepimizin kör olduğunu, kör olup baktığımızı, bakabilen ama görmeyen kör insanlar olduğumuzu belirtmiş. İnsanların yanındakini görmeden, umursamadan hayatlarına devam etmesine, iktidarların, baştakilerin bir yaşamı değersizleştiren tutumlarına karşı ettiği mücadelesinde yazar her daim kitaplarında da devam etmiştir hatta bu mücadelesinde kiliseden bile aforoz edilip ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır.

Kitabı okuduktan sonra kitap hakkında birçok kaynak okudum, haliyle bu kadar güzel kitap okununca insan kitap hakkında araştırma yapmak istiyor ve kitap hakkında inceleme yazarken de okuduğu yazıların etkisinde kalabiliyor, onun için bazı cümlelerim okuduğum yazıların etkisindendir ve tabii Saramago'nun cümleleri de mevcut. Körlük bir post apokaliptik roman, ama en güzel tarafı da alışageldiğimiz nükleer savaş, sebebi bilinmeyen veya bir deney sonucu zombileşme vs. gibi bilindik bir konu olmaması, aksine daha gerçekçi, herkesin hayatında en az bir kere kendi açısından düşündüğü, belki de en çok korkulan engellerden biri olarak görülen, tüm insanların çok net olarak rahatlıkla hissedebileceği şekilde bir kıyamet sonrası, ama bu sefer kıyamete sebep olan ise bulaşıcı olan “körlük”. İnsandan insana geçen, tedavisi olmayan daha doğru tanım yapmak gerekirse körlük ama nasıl bir körlük olduğu da bilinmeyen bir körlük. Kitabın güzel bir başka tarafı ise direkt bir şekilde kıyamet sonrası durum ile başlamayıp, salgının en başından daha ilk vakasından başlayıp her bir kısmı yavaş yavaş en başından okuyabilmemiz. Kitap kıyamet sonrası bir hikâye olmasının yanında da bir distopik eser. Kitabın geçtiği yerin ismini bilmiyoruz ama bu ülke pek çok ülkenin temsil edilmiş olabileceği gibi yaşadığımız ülke de olabilir; çünkü ülkede her bir şey o kadar ama o kadar tanıdık geliyor ki, ve sıradan diyebileceğimiz insanların bu çok bilindik ülkedeki akışı değiştirebilecek duruşlarını, davranışlarını gözlemliyoruz.

Saramago, farklı tarzını bu romanında artık zirveye çıkarmış. Çarpıcı, korkutucu, düşündürücü hatta bu üçü kadar da mide bulandırıcı bir kıyamet senaryosu. Yazar bir gün bir kafede oturup siparişini beklerken “ya hepimiz bir anda kör olsak” diye düşünüyor ve devamında da ortaya bu eserini çıkartıyor. Körlük betimlemeleri, ışığın sönmesi değil de beyaz bir ışığın yanması, süt denizinin içindeymiş gibi körlüğün betimlenmesi gibi okuduğumuz her bir cümleyi görüp de okuyabilmemize yarayan gözlerimizin kıymetini sayfaları okuyup anladıkça, kitaptaki her bir cümle de artık okundukça insanı ürpertiyor. Ürperten bu cümleleri okurken, kitabın güzelliği ile beraber tek bir şey düşünüyoruz, okuduğumuz sayfaları okuyabilmemizi sağlayan organlarımız olan gözlerimizi. Kitabı çıplak gözle okuyun veya okumayın hiç fark etmez ama sürekli olarak aklınızda gözleriniz olacak, eminim ki sayfaları okurken, Saramago’nun birçok körlük betimlemesinde gözlerinizi kapatacak ve o hissedilen ya da hissedilemeyen duyguyu yaşamak ve en azından tatmak için o korkunuzla yüzleşmek isteyeceksiniz.

Yazar roman içinde en çok beğendiğim yöntemlerden birini kullanmış, körlük salgınının geçtiği ülkenin ismini bilmediğimiz gibi kitap içindeki karakterlerin hiçbirinin de isimlerini bilmiyoruz, belki de Saramago’nun dediği gibi hiçbir karakterin isimleri bize lazım değildir. Peki yazar bize karakterleri nasıl anlatıyor, fiziksel özelliklerine ve mesleklerine göre yani sıfatlar takarak, ilk kör adam, koyu renkli gözlüklü genç kız, şehla çocuk, doktor, doktorun karısı, taksi şoförü, albay ve polis gibi, ve bu durum karakterleri tanımamız için bence daha iyi bir yöntem olmuş. Çok karakterli romanlarda özellikle de romanın başlarında karakterlerin isimleri verildikten sonra genelde kim kimdi diye karıştırırız ama Körlük’te karakterler fiziksel özellikleri ve meslekleri üzerinden tanıtıldığı için bu tarz herhangi bir sorun olmuyor. Bir diğer farklılık ise diyalogların sadece virgül ile ayrılması, aynı cümle içinde verilmesi, çok ilginçtir ki okurken hiçbir şekilde sorun oluşturmadı. İlk başlarda biraz şaşırtıcı gelse de bu üsluba alıştıktan sonra tadı alınmaya başlanıyor. Saramago yazı dilinde imla kurallarına, noktalama işaretlerine tabir-i caizse kafa tutmuş, diklenmiş diyebiliriz. Diyaloglarını tek bir cümle içinde sadece virgülle ayırarak uzatması hatta bazı yerlerde bir sayfayı kaplaması hatta ikinci sayfaya kadar sürdürmesine rağmen akıcı üsluptan en ufak bir azalma olmuyor. Bir yandan düşününce de hem noktalama işaretlerine karşı yazarın tavrı olsun hem de kurgunun ilginçliği, alışagelmişin ötesindeki temeli olsun kitabı ve yazarı büyülü gerçekliğin en güzel örneklerinden yapıyor.

Kitap bir post apokaliptik roman ama daha da öncelikli olarak bir sistem eleştirisi. Zaten Saramago kitabı olup da sistem eleştirisi olmazsa olmaz. Sıradan olan her bir unsuru çok vurucu bir şekilde, vurucu ve düşündürücü metaforlarla sunmuş, insanın kör olduktan sonra nasıl da bir zavallıya dönüştüğünü, sadece gözlerinin mi yoksa insanlığın mı kör olduğunu bizlere sorduruyor. Kitap boyunca körlük üzerinden siyasete, devlet felsefesine, dine, varsa da genel ahlak kuramlarına dair birçok konuyu barındırıyor, bu kuramlara eleştirisi metaforlar üzerinden yaparken de bir yazar ve okur ilişkisi gibi değil de iki arkadaş havasında okura sunuyor, örnek olarak mesela bir konu üstünde yazar yorum yaparken bunu böyle değil de şu şekilde de düşünebiliriz tarzında cümleler kurması kitabın gerçekliğini daha da vurucu yapmış. Körlük metaforu üzerinden tecrübelerimizden, yaptığımız gözlemlerden, farkında olup düşündüğümüz ya da farkında olmayıp düşünmediğimiz tüm kara gerçeklere parmak basan, aslında bir yandan da son derece rahatsız edici, düşündüren bir roman. Post apokaliptik duruma sebep olan “körlük” bir çözüm bulunmadıkça insanlığı tamamen etkileyecek bir salgın mı yoksa gökyüzüne, çok yükseğe fırlatılan, en yüksek noktasına ulaştıktan sonra askıda kalmış gibi bir an duran, yerçekimiyle ve Tanrı’nın kayırıcılığıyla hemen sonra kaçınılmaz olarak düşmeye başlayan, böylelikle de beyaz, süt denizi içinde körlüğe düşen insanları üzücü, yıkıcı ve korkunç karabasandan çıkmasına sebep olabilecek bir ok gibi geçici mi? (Cümle yazara ait) Okurken hem sistem eleştirisine tanık olurken hem de bu şekilde salgının cinsi merak ediliyor. Yaşanılan bu süreç içinde insanların vazgeçemediği ve olmazsa olmaz duyguları ve dürtülere de kitap içinde sürekli vurgu yapılmış. Açlık ve cinsellik. İşin içinde bir yaşam mücadelesi var ise tabii ki de açlık ve yemek yeme duygusu insanın vazgeçemediği bir dürtü olmasından ziyade vazgeçemeyeceği bir davranıştır, ortada bir yaşam var ise nefes alıp vermek ne kadar olması gereken bir şey ise yemek yemek de bir o kadar olması gereken yani vazgeçemediği değil vazgeçemeyeceği bir harekettir, buna ikinci örnek olarak da dışkılamanın verilmesi de son derece gereksizdir. Yemek yeniyorsa o da haliyle olacaktır sonuçta. Bence yemek yemek değil de burada yazarın vermek istediği yiyecek bulma davranışlarıdır. Bence esas soru bu şartlar altında olmazsa olmaz, insanın vazgeçemeyeceği bir davranışı, dürtüsü cinsellik midir? Üreme hatta zevk ve haz için olması gereken cinsellik post apokaliptik bir yaşamda vazgeçilmez midir yoksa alışkanlık mıdır veya bu kötü durumdan bir an olsun kaçış mıdır? Bana göre bu senaryoda insanın vazgeçemediği davranışı olarak hangisi olduğu konusunda bulunması gereken cevap bu olması gerek diye düşünüyorum. Sonuçta artık ortada alışagelen insanca yaşam artık mevcut değil, insanlık kör gözlerle, bu şartlarda yaşamayı elbet öğrenebilir ama maalesef o zaman da acaba insanlıktan çıkılmış mı olunuyor? Şüphesiz insanlarla yaşamak zor değildir, zor olan onları anlamaktır. İnsanlığı düzeltecek bir otorite var mı, insanlık bariz bir şekilde körlük sonrası duyguları ve davranışları yüzünden hiçliğe sürüklenmişken ve hiçliğin içinde yaşamaya başlamış durumda iken de maalesef hiçliği düzenlemek isteyen bir hiçlik yönetime hâkimdir ve bu durum da kitabın bana göre en karanlık havasıdır.

Kitap boyunca kitabın içeriğinden burnuma çok pis kokular geldi ama şu da bir gerçek ki kitabın kendisi çok güzel kokuyordu.
- MOR MARMARA MERMERİNE İNATLA MER MARMARA MORMORU DİYECEK İSEN.... -

Yazarı daha önce birkez sözcü kitabevinin sitesinde görmüştüm tesadüf eseri gezinirken .. ama Eduardo Galeano ,Jorge Amado ve Vargas Llosa ( Konuk Sahaftan Mahir abi varol sen !!) gibi latin yazarları pek bir sevdiğim , siyasi görüşüm ve hayata bakış açımız kesişim kümesinde yer aldığından kellii bunu da bir araştırayım dedim .. girdim baktım kaynakçadan zibil gibi kitabı var .. yahu dedim bunu nasıl kaçırmışız.. neyse ocak ayı geldi çattı ankara da kitap fuarında kırmızı kedi de stant açmış .. son gün gittim açık havada kesilmiş karpuza taarruz eden kara sinekler misali( ilk gün gidenlerden olmayınız ..eğer ki 2 kitaba 5 i 1 yerde fiyatı ödemek istemiyorsanız =) )güzel bir indirimle ve kınanacak cesaretsizliğimle ( e bilmiyoruz kardeşim baklava alıp KEFİR içmekte var işin sonunda!!) indirimden 7 8 lira gibi komik fiyatlarla bu ve ölüm bir varmış bir yokmuş kitaplarını aldım temkin ile ...neyse geldik eve bir kaç gün bekledi tabii ..nesin vakfından da ziftlenmiştim tonla kitap ( AZİZ NESİN ÇOOOOOOOK BÜYÜKSÜN!).. erittim onları başladım bunu okumaya ölüm bir varmış... ile .. arkadaş konu çok güzel kurgu mükemmel .. white russian yapıyorum süt var votka var kahlua YOK!!! adam imla kurallarını konuşma çizgisini yemiş bitirmiş yok öle bişey bu herifin lügatta!! daha öncede yorumumda belirttiğim gibi : "Bu adamın açıklanamaz bir inat ve sebatla NOKTA yerine VİRGÜL kullanıyor oluşu , ruhumda bitmek tükenmez zelzelelere , gözlerime yuvalanan nurlu kataraktlara ve tekrar tekrar başa dönüp sayfa çevirmemden dolayı sağ elime çöreklenen bağımsız bir parkinson başlangıcına sebep oldu.." ilkten bir barışamadık kendisiyle .. kitabı bana satan kırmızı kedi yayınevindeki " al ölümü gör!" diyen kızında kulaklarını çınlattık bol bol... neyse hiç adetim olmamasına rağmen irana elçi gönderen israil misali 5 6 günde bitirdim kitabı..malülen emekli olmuştum imla ve yazım kurallarından dolayı ama damakta da "mid well" kıvamlı t bone steak ve şiraz' ın " o muhteşem tadını aldım.. ilk kez okuyacaklara not düşeyim ben yandım siz yanmayın .. sayfa sayısı bakımından hafif kitaplarla yazarın imla universe' ünü ( dünyasını ) önce bir algı sınırlarınıza sokun zira kendisi virgüllerin efendisi ...neyse kısa kes yeter halk ekmek kuyruğuna döndü burası diyenleri duyar gibiyim ..kitabımıza gelir isek ..

az buz alışmışsınızdır sanırım yorumlara .. açık kapı bırakmaktan yanayım her zaman .. spoiler yok rahat rahat oku şekerpare!!!

öncelikle belirteyim ki sonrasında altta yorumlarda kan davasına dönen yorumlar olmasın.. kitap , eski ve yeni ahitten (which are) : yani tevrat ve incilden yola çıkarak söz konusu "itikatın" YUMUŞAK KARNINA pek çok güzel soru ile yöneliyor.. adem ve havva ile başlayan yolculuk , kahramanımız kabil ' in yön verdiği maceraları ve zaman içerisinde yaptığı yolculuklar ile bizlere taşınıyor..babil kulesi , lut kavmi , nuh tufanı bunlardan akla ilk gelenler.. ( özellikle lut kavmi bölümünde meleklerin başına gelenleri sarkastik ve eğlenceli bir dille aynı zamanda ağır eleştirilerle aktardığı kısımlar cidden gülümsetti =) ) ve tabii bu sırada inanç ve judeo chritianism ( yahudi etkileşimli hristiyanlık ) limanlarını da BOL BOL BOLBOMBALIYOR yazar.. olacakları bildiğim için şimdiden uyarayım.. MOR MARMARA MERMERİNİ inatla MER MARMARA MORMORU kıvamında yorumlayacaksanız ve sorgulamaktan yana değilseniz uzak durun ..

buraya kadar sıkılmadan okuyanlar için :

https://www.youtube.com/watch?v=ivki1lPTkS0
Saramago'yu çok merak ediyordum.Değerlerine bağlı birisi olarak,daha önce Kabil eserine okumuş olduğum incelemelerden önyargım vardı,tabiki her yazara tanıdığım şans gibi okuyarak keşfetmek istedim,Bu yönüyle Körlük kitabı gayet güzel bir başlangıç oldu benim için yazarı tanımak adına.

Bilinmeyen bir ülkede baslayan körlük salgınıyla akıl hastanesinde karantinaya alınan bir grup insanın örgütlenerek nasıl yaşam ve insanlık mücadelesi verdiklerini anlatan ,çok gerçekçi,çok etkilendiğim muhteşem bir distopya.Konusma çizgileri yerine virgüller kullanılmış,yine de olay örgüsünden kopukluk yasamiyorsunuz bu şekilde de,hani derler ya kitabi okurken sizi carpmali,sok etkisi oluşturmali, değiştirmeli, dönüştürmeli,ben az önce ne okudum dedirtmeli diye işte tam da öyle bir tarzda kitap,çok etkilendim,bazen gerildim,bazen insan denilen aşağılık mahluktan tiksindim,midem bulandı,o kısımlarda gerçekten gözümü kapatmak istedim geçici süreliğine bile olsa.Netice itibariyle 'körlük' metaforu muhtesemdi ya.Bir de kıssadan hisseler,özlü sözler vardı ,öze dokunan cinsten ,çok kelimeyi bir cümlede konsantre edip anlamı yoğunlaştıran ,
derinleştiren cinsten .

Karakterler isimleriyle değil sıfatlarıyla anılıyor.
Doktor,Doktorun karısı,koyu renk gözlüklü genç kız ,şehla çocuk,oda hizmetçisi,birinci kör ,gözü siyah bantlı yaşlı adam gibi.İsmin bir anlamı var mı ki varlığını görünür hale getirmedikten sonra ? Kendisine verilen istidatlari kullanmadiktan ,perdeledikten sonra var mı bir anlamı varlığımızın ? Yok'a varlık rengi vermenin inkisarini yaşarız sonra da.

Ahh...Yazar kıssadan hisse veriyor bakın bizlere "Kör olmak istersen olursun" diye ,sonra da kitabın sonunda diyor ki 'Sonradan kör olduğumuzu düşünmüyorum.Biz zaten gördük .Gören körler mi,gördüğü halde görmeyen körler mi ' diye.Yani manzara hep aynı değişmemiş,Görmeyen göz maalesef gören göze bir şekilde körlüğü bulaştırmis.Gözler ve kulaklar haksızlığa,ahlaksizliga, adaletsizliğe kapalı.Görmemek için gözlerini kaçırıyor sürekli.Hakikati konuşacak dilleri,düşene uzatacak elleri yok maalesef.

Korku insanlari kör etmiş,ödeyecek diyet borcu olanların,para ve makam sevgisi peşine düşmüşlerin,göze alamayanların,önlerine atilan birkaç torba makarna,kömürle efsunlanmisların korku ile susturulmalari.Öyle bir susuş ki dilin degil ,kalbin susması.Öyle bir körlük gibi gözün değil vicdanlardaki basiretin kör olması.Hani göz bu alemi ruh penceresinden seyredermis ya.Esasen göz içerisinde ruh barındıran mükemmel bir uzuvken nasıl da körelttik duygularımızı,nasıl da esfeli safiline razı olduk,layik gördük kendimizi,insanlıktan çıktık,istidatlarimizi kaybettik,vahsileştik,utanç verici tecavuzlerde bulunur olduk."His yok,hareket yok,acı yok ....Leş mi kesildin diyen Akif meseleyi ne de güzel izah etmiş oysaki.His,hareket ,acı, gözyaşlarımız hayatın belirtileri.Bunlar'sız yaşama yeteneğimizi kaybettik.Yardimlasma,hal hatır sorma,derdiyle dertlenme çok arkada kaldı.Yazarin dediği gibi ;"Mars'a gitmek,komşuya gitmekten daha kolay görünüyor" siyasi bir yergi cümlesiyle.Komşuya karşı kapattık kapılarımızı sımsıkı,Hikayelerinin içinde sizlasin istemedik paslı vicdanlarımızın.Toplumsal bir kokusmusluk adeta etrafi sarmış durumda.

Kötülük daha hızlı yayılırmiş ya.Hani tamir zor,tahrip kolay.İyiligi,güzelliği ,adaleti, sevgiyi,hoşgörüyü,insani değerlerimizi kaybederek yani iyiliği yok edip,kötülüğe alan açarak en büyük kötülüğü yapmış olduk zaten.Bundan dolayı yazar 'körlerin en körünün artık görmek istemeyen kör olduğu ' gerçeğini dile getirerek bilinçli bir körlüğün tercih edildiği ,menfaatin,sırtını sivazlayanlarin yanında saf tutanların gözlerini hakikatten kaçıranların puslu bakışlarının aktif kötülüğe nasıl da büyük katkıda bulunduklarının hazin manzarasını çiziyor biz okurlarına.

Ve ekliyor yazar ; aslında körlük biraz da umudun kalmadığı bir dünyada yaşamak diye.Ne acı değil mi haksızlıkların çoğaldığı,haramiliklerin aklandığı,cehaletin günden güne büyüdüğü , ötekilestirmelerin çoğaldığı,hatir sormanin azaldığı, akreditasyonların alıp başını gittiği, bencilce bir mutluluğun ön planda olduğu umutsuz bir dünya.Oysaki birbirimizin gören gözleri olarak ,organize olabilseydik,girdiğimiz o derin ölüm uykusundan uyanabilseydik,insanca davranabilseydik,birlikte yaşayarak,birlikte hareket ederek hakikate uyanan gözlere itibar edebilseydik,gormeyenlerin görme duyusu olarak sesimize ses olup hakikati yuceltseydik , işte belki o zaman GÖREBİLİRDİK !
Hayatımız gören gözlere göre planlanmış. En temel ihtiyaçlarımızı bile gözlerimiz olmadan karşılayamayız. Çevremizde kimsenin göremediği, ihtiyaçlarını karşılayamadığı, birbirine yardım edemediği ve hayatta kalmak için her türlü kaosun olduğu bir dünya düşünebilir miyiz?

Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago 1995 yılında yazdığı "Körlük" romanında böyle bir dünya düşünmüş. Kitap, distopik bir eser. Saramago, distopyasında körlerden oluşan karmaşa dolu bir dünyayı göz önüne sermiş.

Kitap, kırmızı ışıkta arabasında bekleyen bir adamın aniden kör olmasıyla başlıyor. Ardından bu körlük, adamın karşılaştığı diğer kişilere bulaşıyor ve ülkede bir salgın haline geliyor. Yalnız, kitapta anlatılan körlük, hepimizin bildiği gibi karanlık bir körlük değil. Tam tersine beyaz bir körlük. Beyaz felaket! Yazar bu beyaz körlüğü, " gözü açık bir şekilde süt denizine dalmak" olarak tarif ediyor. İki körlük arasındaki ortak nokta ise, görme duyusunun kaybedilmiş olması. En büyük fark ise, beyaz körlüğün bulaşıcı olması.

Kitabı okurken, bir felaketin karşısında kalan insanoğlunun nasıl ilkelleştiğini, hayatta kalabilmek ve açlığa direnebilmek adına nasıl vahşileşeceğini ve insanı insan yapan bütün etik değerlerin nasıl kaybolacağını göreceksiniz.

Saramago'nun Kırmızı Kedi yayınlarından çıkan sarı kapaklı bu kitabı aylardır kitaplığımda sırasını bekledi.Bu sıra bir türlü gelmek bilmedi. Çünkü, çevremdeki arkadaşlarımdan kitabın zor olduğunu ve yazı biçiminin farklı olduğunu duymuştum. Sitedeki incelemeler sayesinde önyargımı kırıp kitabı okumaya başladım.

Saramago'nun yazı biçimi gayet dikkate değer ve kendine özgüydü. Diğer kitaplarını bilmiyorum ama bu kitabında noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmamış. Hatta noktada cimrilik yapıp virgülü fazla kullanmış. Konuşma çizgisi ve tırnak işareti yok. Karakterleri, virgüller arasında konuşturmuş. Bu, ilk önce zor gibi görünsede anlatımına hiçbir zorluk katmamış. Hatta yazarın bu yazım biçimini ve anlatımını çok sevdim.

Kitabın dili gayet akıcıydı. Okurken bir süreklilik vardı, baştan sona bu sürekliliği kaybetmeyip hiçbir yerde kopmadım. İlk sayfadan itibaren kitabın sonunu merak ettim. Bu da okuma zevkimi arttırdı.

Kitapta ilgimi çeken ve hoşuma giden bir diğer nokta ise, yazarın karakterlere isimleriyle hitap etmemesi.Karakterler, ilk kör, doktor, doktorun karısı ve oto hırsızı gibi tabirler ile anlatılıyor. Bu da kitaba farklı bir tat katmış. "Kim kimdi" diye düşünmüyorsunuz.

Yazar 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış. Ödül töreni konuşması takdire şayan. Kendisine şu an nerede durduğu sorulduğunda, " Eskiden bana 'İyi adam ama komünist' derlerdi; şimdi ise
' Komünist ama iyi adam' diyorlar" cevabını vermiş. Ödülü değerlendirilmesi istendiğinde ise, "Hayatımda aldığım en büyük ödül karım Pilar'dır. En büyük devrim aşktır" cevabını vermiş.

Son zamanlarda okuduğum en çarpıcı, en sürükleyici, konu ve kurgu olarak en beğendiğim romanlardan biri olan bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.

Gerçek körler, bakıp da göremeyenlerdir. Gördüğünü zannedenlerin yaşadığı körlük ise en kötüsüdür. Ruhlarımızın körleşmemesi dileğiyle...
Körlük deyince insanın aklına görme fonksiyonunu kaybetmek gelir hep. Bunu kime sorsanız kuşkusuz bu cevabı verecektir.

Kör olmak kendi işlevini kaybetmektir aslında. "bıçak körelmiş" dediğimde neyi kastettiğim hemen anlaşılacaktır.

O halde "insanlık körelmiş" dediğimde neyi kastettiğime sayfalar dolusu cevap gelecektir. Benim aklıma gelenler yardımlaşma, diğergamlık, düşünceye saygı, tahammül, hoşgörü, fedakarlık, cinsiyete saygı, kişisel alanlara saygı, temizlik, hüsnü zan, eğitim, inançlara saygı, yaşama hakkına saygı...

Bu tip bir körleşme olduğunda sadece görememe yetisi çok insânî kalıyor. Birbirine hakaret eden, inanclar ve düşünceler ile alay eden, hayatı gösterişten ibaret gören, kendisine sunulanı sorgusuz sualsiz kabul eden, kendi gibi düşünmeyenleri küçümseyen insanları gördükçe körleşmenin sosyal çevremizde tıpkı bu kitaptaki gibi körlük salgınına dönüştüğünü görebiliyorum.
Kör olmak bir yerde iyi! Peki milyonlarca körün içinde bu saydıklarımı görmek... Bu tarif edilemez bir acı veriyor.

"Bunları görüyorum."dediğinizde linç edilme endişesi ile eskilerin tabiriyle " Gittiğin yer kör ise bir gözünü kapat." anlayışı içinde sessizce farkındalık oluşturmaya çalışıyorsunuz. Sadece linç edilme endişesi de değil bunları yaptıran size! Az çok durumun farkında olan kişilerin de körlükleri sebebi ile yerlerinden kıpırdayamayıp "Madem görüyorsun o halde sen daha iyi yaparsın." mantığı ile tüm işi sizin üzerinize yıkmaları da gördüğünüzü söylemenize engel oluyor. Sonuç ne peki kişisel haklara tecavüz edildiğinde, inanç ve değerleriniz ile dalga geçildiğinde, fedakarlık ve diğergamlığınız enayilik olarak görüldüğünde, tahammül sınırlarını zorladıklarında; hiç sesi çıkmayan, olana gözlerini kapayan, bencilliği tavan yapmış, sadece kendi çıkarlarına dokunulduğunda harekete geçen körleşmiş bir insan yığını içinde kendinizi buluveriyorsunuz. Ve bir kaygı sarıyor sizi " Ben ne zaman körleşeceğim kim bilir!"...

Kitabın beyaz körlük olarak gösterdiğini görebilme fonksiyonunu yitirmemiş olan kalp ve aklımızın süt beyazı bir körlük salgınına maruz kaldığı için görememesi olarak nitelendirebiliriz. O kadar parlak bir beyaz ki tarif edilemez bir boşlukta kendinizi arayıp duruyorsunuz. Bu arada dış dünyayı afedersiniz 130k (13=B) götürse de sizin tek düşünceniz karnınızın birazcık doyması. Bu açlık için insani değerleri bile satabilecek kıvama gelebiliyorsunuz. İçinde yaşadığı süt liman hayat dışardan bir gözle bakıldığında kokuşmuş bir foseptikten farklı değil. Bu sebeple görmediğiniz kokusundan rahatsız olduğunuz bu pisliklerden bir an önce arınmak için yağmuru bekliyorsunuz. En sonunda gözleriniz görmeye başladığında "insanlığımdan ne kaldı?" diye düşünüyorsunuz.

Kitabın dili akıcı fakat konuşma çizgileri bulunmadığı,virgül kullanılarak devamı getirildiği için biraz karmaşık gelebiliyor.ama anladığınızı görünce bunun çok da önemli olmadığını görebiliyorsunuz.
#18383429 etkinliğine dahil olmak için okuduğum bu kitapla ilk José Saramago kitabını okumuş bulunmaktayım. Emeği geçenlere ve bize tanıtanlara teşekkürü bir borç bilirim.
Yine Saramago, yine bitmeyen virgüller, yine adı bilinmeyen bir yer ve adı bilinmeyen insanlar..
Körlük ile başlayan macerama, Saramago etkinliği dolayısıyla Görmek ile devam ettim. Yaklaşık üç buçuk saat süren bir okuma serüveniydi ve çok iyiydi. (O virgüller olmasa daha iyi olurdu tabi :D)

Her zaman olduğu gibi fazla ayrıntıya girmeden konudan bahsedeceğim.
Adı bilinmeyen ülkenin başkentinde seçim olacaktır. Ancak o gün şiddetli bir yağmur vardır başkentte. Bu nedenle halkın büyük çoğunluğu oy kullanmaya gelmemiştir. Sandık kurulu bu 'zor şartta' bile görev aşkıyla erkenden görev yerlerine gelirken, halk ne cürretle gelmemiştir oy kullanmaya. Yağmur nedeniyle mi gelmezler, yoksa bu bir 'isyan' mıdır? İsyansa eğer; bu isyan hangi partiyedir, ya da halkın 'gözü mü açılmıştır' , cevap evet ise onları kim örgütlemiştir? Görevliler bunları düşünmekle zaman geçirirken saat dörtte seçmenler sözleşmiş gibi oy kullanmaya gelirler. Bu duruma sevinen siyaset ahalisi sonuçları beklemeye başlamıştır artık. Ama hesaba katmadıkları bir şeyle karşılaşırlar; oyların çoğunluğu 'beyaz oy'dur. Halkın neredeyse tamamı boş oy atmıştır. Peki siyasiler şimdi ne yapacaktır; geçerli oylar mıdır önemli olan yoksa yüzde seksen üç 'beyaz oy' mudur? Bu olanların 'beyaz körlük' ile alakası var mıdır? Seçim sonucu neleri değiştirecektir, halkın bu kararlı duruşu siyasilere hatalarından ders almayı ögretecek midir?

Kendi tercihini yapan halkı korkutarak, tehdit ederek, ellerinden haklarını alarak getirilen demokrasinin ne derece etkili olabileceğini ve panikleyen iktidarın yapabileceklerini okuyunca hayret edeceksiniz..
Saramago; hükümetlerin neden halktan korkmaları gerektiğini gözler önüne sermiş, demokrasi bekçisi olduklarını söylerken halka korku salmak adına kanunsuzluklar yapan yöneticileri anlatmayı da ihmal etmemiştir.

Okurken sürekli ülkemizdeki seçimleri düşünecek, yöneticiler tarafından ortaya atılan her fikirde bizden bir şeyler bulacaksınız.
Saramago'nun okuduğum ikinci romanını da beğenmenin verdiği sevinçle, etkinlik boyunca tüm eserleri bitirme hedefimi yineliyorum :)
Birazdan okuyacaklarınız, 'inceleme' adı altında birleşmemişlerdir. Kendimi gerçekten bildim bileli vaaz vermekten ve/veya birine bildiğimi doğru ya da gerçek olarak lanse etmekten uzak durmuşumdur. Çünkü, ne kendimi bir şey hakkında bilgi sahibi görecek kadar özgüvenim veya kibrim olmuştur, ne de karşımdakinin kendi başına arayarak bulabileceği bir şeyi ona kendimce sunmayı uygun görmüşümdür. Samimiyet ile beraber durumlar değişkenlik gösterebiliyor. Ancak beni gerçekten tanıyanlar bilir ki, söylediklerim sadece beni ilgilendirir. Karşımdakine bakış açısı sunmaktan öteye gitmek istemem. Bedenlerimizi ne sıklıkla yıkıyoruz? Her gün? İki günde bir? Haftada bir? Sadece rahatsız edici bir koku alınca? Bu olgu her birimizde farklılık gösterebilir. Lâkin beyin yıkama, işte burada işler değişiyor. Bence, her birimizin her gün en az bir kez beyni yıkanıyor. Bu yıkama ve yağlama işlemini yapanlar değişiklik gösteriyor. Bazen ailemiz, bazen arkadaşlarımız, bazen dışarıdaki insanlar, bazen televizyonda veya gazetedeki insanlar, bazen buradaki insanlar vs. her yerde ve algımıza giren herkes tarafından yapılıyor. Bunun başlangıcı var mı ya da sonu? Kontrol etme veya engelleme imkânı var mı? Buna olumlu cevap verebilecek varsa eğer, saygılarımı sunarak kendisine inanmayacağımı belirtmek isterim. Çünkü, buna cevap verirken bile yıkanmış olarak konuşacaktır. Şimdi, bunca zırvalığı neden mi anlattım? Birazdan ben de vaaz vereceğim. Evet, ben de. Albert Coraco, bu konuda beni durdurulamaz duygu ve düşünce durumuna soktu. Bu vaaz konusunda benim kadar, en az o da suçlu.

"Evrensel ölüme doğru ilerliyoruz, en bilgili ve görgülü olanlar bunun farkındalar, insan eserlerinin zincirinden boşalttığı bu musibetlere çare olmadığını onlar biliyor, uçarı varlıklar arasında trajik bir halleri var onların, gevezelerin ortasında sessizliklerini koruyorlar, gevezelerin vaat ettiği şeyi uçarıların ummasına izin veriyorlar, ne uçarıları uyarmaya kalkışıyorlar ne de gevezelerin aklını karıştırmaya, dünyayı yok olmaya layık görüyorlar, bizden ancak yıkım pahasına uzak tutulabilecek olan mutlak dehşet ile kusursuz çirkinlik içindeki bu serpilip gelişmedense felaketi tercih edilir buluyorlar."

"Bizler mahkûmuz ve içimizden bunu bilenler seslerini duyuramıyorlar, duyurabildiklerinde ise suskunluğu korumayı tercih ediyorlar. Sağırlara vaaz vermek ve körlerin gözünü açmak neye yarar? Onları sürükleyip götüren hareketin içinde sebat göstermelerini engelleyebilir miyiz? Dosdoğru en korkunç geleceğe doğru gidiyoruz, bu gelecek bugünden yarına başlayabilir, daha biz başımıza geleni işitmeden kendimizi oraya gömülmüş bulacağız, içinde yaşanamayan evrende umutsuzca ölmekten başka bir seçenek kalmayacak bize."

İşte, Albert Coraco'nun suçu bunlar. Kendimi cesaretli biri olarak hiçbir zaman görmedim. Ama korkaklığımla savaşmayı da hiçbir zaman bırakmadım. Çünkü cesaret, doğuştan gelir. Sonradan sahip olamayız. Belki an gereği yükselir, ama hepsi bu. Albert Coraco için ise tam tersi söz konusu. Ben onunkinden daha cesaretli bir kalem tanımadım. Hiçbir karanlık zerresini dışarıda bırakmayacak şekilde yazmış. En ufak baş çevirme ya da görmezden gelme ya da olanı reddetme vs. gerçeği hiçbir şekilde yadsıması yok. Kenara çekilip de izlemiyor. Her birimizin kaçınılmaz gerçekle yüzleşmesi için yazmış. Halının altına atılan tozları, halıyı kaldırarak göstermiş. Altı en kabarık olandan, sadece bir kez toz itilmiş halıya kadar hepsini açmış. Sonra da bizi öylece bırakmış. Neden? Çünkü, ilk başta imkân varken yapamadığımız temizliği, şimdi de yapamayacağız da ondan. En azından kendi pisliğimize bakmamızı istiyor. Ayna misali yansıma yapması için, durumu anlamamız için, kendimizi bilmemiz için vs. kısacası DÜNYA için. Neden DÜNYA peki? Nedeni göz önünde aslında. Tüm bu halıların ve tozların birleştiği tek bir yer var. DÜNYA. Herkesin evi olan DÜNYA. Tüm halkları ve tozları içinde barındıran DÜNYA. Ve tüm yaptıklarımız ile sahip olduklarımızın da evi olan DÜNYA. Bizim için her şeyin olduğu DÜNYA. Bu yüzden, DÜNYA'ya dönüp bak diyor. Ne hâle getirdiğini anla diyor. Her şeyden ötesi ise kendini anla diyor.

Albert Coraco, bu kitapta tek bir düşünce yönelimine gitmemizi istemiş. DÜNYA'yı düşünmek. DÜNYA'yı nasıl düşünebiliriz peki? Kendimize ve çevremize bakarak. Tabii, burada unutulmaması gereken bir husus var. Gerçekçilik ve gerçeği yorumlamak. Albert Coraco, gerçeğin bir gün bizi ezip geçeceğinden emin. Ben de eminim. Sizler emin olmasanız da olur. Ne Albert Coraco'nun, ne benim, ne de DÜNYA'nın umrunda değil. Neyse, konuya giriş yapayım. Şimdi, DÜNYA'da en baskın türüyüz. Kendimize ait yaşama koşulları, yaşam için ihtiyaçlarımız, yaşamak için kurullarımız ile kanunlarımız, doyumsuz isteklerimiz ile arzularımız var. Ancak hepsinden öte ve yüce bir güç var. Doğa. İnsanoğlu ne kadar yücelirse yücelsin, ne kadar güçlenirse güçlensin ve ne kadar bilgilenirse bilgilensin doğanın önünde hâlâ bir hiçtir. Daha öteye gidemez. Hangi insan doğanın kanunu değiştirebilecek güçtedir? Hangi insan doğanın etkilerinden sıyrılabilir? Hangi insan doğanın gücünü kontrol altına alabilir? Hiçbirimiz. Bir araya gelsek de yapamayız. Sorun da tam olarak burada. Bizler çok kibirli varlıklarız. Acizliğimizi hiçbir şekilde kabul edemiyor ve gerçeği yadsıyoruz. Sonra sanrılı düşünceler ile isteklerimizi birleştiriyor ve tahrip etmeye başlıyoruz. Neyi tahrip ediyoruz? Önce çevremizde ne varsa onu. Çünkü, bizim gücümüz de kendimiz gibi iki yüzlüdür. Asla özüne direkt etki etmiyor. Etrafında etki edecek bir şey kalmadığında ancak yok edici gücü kendine yansıyor. Bu ve buna benzer sanrılı durumlarla doğanın karşısındaki acizliğimizi, anlık ve geçici güçlerle yadsıdık. Bir balta ile ağacı kestik, ormanlardan güçlü olduk. Boklarımızı nehirlere akıttık, okyanuslardan güçlü olduk. Hayvanları katlederek kürklerini giydik, hava durumlarından ve soğuktan güçlü olduk. Binalarımızı her yere diktik, topraktan güçlü olduk. Diğer tüm canlıları isteklerimiz için yaşattık veya öldürdük, hepsinden üstün olduk. Hepsini yendik. Ama yine de gücümüzü yetersiz bulduk. Sonra parayı ve sınırları bulduk, insandan güçlü olduk. İşin Tanrısal ve yüce boyutuna girmiyorum. Ancak orada da söylenebilicek çok şey var. Her neyse, kısacası her şeyden güçlü olduk. Fakat yenemeyeceğimiz bir şey olduğunu o zaman fark ettik. Ölüm.

"Dünya çirkin, giderek daha da çirkinleşecek, ormanlar balta darbeleriyle yok oluyor, her yandan şehirler her şeyi yutarak yükseliyorlar, çöller her yerde yayılıyor, çöller de insanın eseri. Toprağın ölümü şehirlerin uzağa yansıyan gölgesidir, şimdi buna suyun ölümü de ekleniyor, sırada havanın ölümü var, ama dördüncü element olan ateş, diğerlerinin intikamını almak için varlığını sürdürecek; bizler, sıramız geldiğinde, ateşle öleceğiz."

Beni tanıyan insanlar, doğa ile ne kadar içli dışlı biri olduğumu bilirler. Çocukluğumdan beri belgesel izlerim. Doğayı gözlemler ve onun hakkında yazılı bilgiler de edinmeye çalışırım. Daha dün bir belgesel serisi bitirdim. Belgesel yedi bölümden oluşuyor. DÜNYA'nın farklı alanlarından hayvanları ve yaşamsal mücadelelerini ele alıyordu. Altı bölümü böyleydi. Yedinci bölümde ise doğanın tahribine, hayvanların yok olan yaşamlarına ve habitatlarına ve son olarak da insanların bunların daha iyiye gitmesi için çabalarını anlatıyordu. Açıkçası, bu son kısmı ironik. Çünkü, onları bu duruma biz soktuk. Ne kendileri ne de başka bir güç. Sadece insanların eseridir. İronik olan ise; bu durumu 'insanoğlu' olarak biz yaptık, ama bunda katkısı olmayan ve zararı engellemeye çalışanlar uğraşıyor. Şunu demek istiyorum, bir tane çita uzmanı vardı. Beyefendi, Amerikalı. Ancak Afrika'da yaşıyor. Yaklaşık 20 senedir orada. Afrika'nın doğal hayatı çitlerle çevrili artık. Kaçak avcılık ve artan insan nüfusundan dolayı onları korumaya almaları gerekmiş. Tüm yabani hayat koruma altında. Her neyse, çitaların habitatları geniştir. Bulundukları yerde avcı olanlar arasında en altta yer alır. Aslanlar, leoparlar, timsahlar vs. hatta avladıkları bile bazen ölümlerine neden olabiliyor. Hızları tek avantajları ve güçleri olduğu için her bir çitanın çok büyük alanlara ihtiyaçları vardır. Hem avlanma hem de çiftleşme için böyledir. Az önce bahsettiğim çitlerle vahşi yaşamı koruma olayı, onlarda ters tepiyor. Çünkü, aşamadıkları için farklı genetiğe sahip çitalar ile tanışma ve kaynaşma fırsatı yakalayamıyorlar. Sonra da akraba üremesi işte. Kısa vadede sorun teşkil etmese de, uzun vadede hem genetik çeşitlilik, hem de sıkıntılı gelecek nesiller olacağından büyük bir problem teşkil ediyor. Bu Amerikalı beyefendi, yaklaşık 200 tane çitayı bir taraftan diğer tarafa taşımış. Sırf ürümeleri ve genetik çeşitlilik olsun diye yapmış. Bir nevi onlar için çalışıyor. Ancak bunun şöyle bir olayı var. Taşımak için çitayı uyuşturucu iğne ile vuruyorlar. Sonrada küçük bir kafese hapsediyorlar. Yaklaşık 150-200km arası mesafe arabayla yolculuk yapıyorlar. 1-2 gün sürüyor bu. Çita gibi bir hayvan için de bu kronik stress demektir. Çünkü, her şeyi hız ve hareket olan bir canlı, sadece olduğu yerde dönebilecek kadar kısıtlanıyor. Bu da kronik stress yaratıyor. 20 çita taşınma esnasında kronik stresten dolayı ölmüş. Ne kadar tesiri olduğunu buradan siz hesap edin.
"Şehirlerimizi ancak yok ederek değiştirebiliriz, hem de o şehirlerin içini dolduran insanlarla birlikte yok etmek gerekse bile... Bu insan kıyımım alkışlayacağımız zaman da gelecektir. Artık o zaman hiçbir şey karşısında geri çekilmeyeceğiz ve en barbar şey olarak gözükse bile, bizler kaosun ve ölümün rahipleri olacağız, düzen bizim kurbanımız olacak ve saçmalığın sona ermesi için düzeni feda edeceğiz, doğal felaketleri arttıracağız, kötülüğü misline çıkartacağız. Böylece arzulanmadan doğanları ve daha fazla çoğalma umudu taşıyanları cezalandıracağız, onlara yaşamanın asla bir hak değil, bir suiistimal olduğunu ve yok olmayı hak ettiklerini öğreteceğiz, çünkü aşırı kalabalık insanın bunalttığı dünyaya çirkinlik katarak fazla yer tutuyorlar. Biz onarmak istiyoruz ve bu nedenle yok etmeyi düşünüyoruz, uyuma yeniden kavuşmak istiyoruz ve bu nedenle kaosu sevgimizle silahlandırıyoruz, her şeyi yenilemek istiyoruz ve bu nedenle hiçbir şeyi affetmeyeceğiz. Çünkü eğer canlılar böcek olma ve karanlıklarda, uğultu ve pis koku içinde hızla üreyip çoğalma tercihinde bulunsa bile, biz onları engellemek ve İnsan’ı soyunu kurutarak kurtarmak için buradayız."

Bunun üzerine ekleyebileceğim gerçekten çok şey var. Gemi rotalarını balinaların avlanma alanlarına yapan ticaretçiler, sıcaklık değişimlerinden dolayı son 20 yılda dörtte bir küçülen kutup ayıları ve kutuplarda 5-6 haftalık fazla süren yaz mevsimi vs. bir çok olay sayabilirim. Ama hanginizi gerçekten derinden etkiler ki ya da hanginiz bunları öğrendikten sonra bir şeyler değiştirmek için çabalar ki? İki yüzlülük gibi görmeyecek olsaydım eğer; insanoğlunun, insanoğlu üzerindeki etkilerini de anlatabilirdim. Ancak diğer canlılara yapılanları ve durumlarını görünce, bizler gerçekten hak etmişiz. İnsanoğlunun katlanması gereken acılar hem varoluşsal, hem de kendi kabahatleridir. Bu yüzden, ne kadar umrumda olsalar da değiller. Kendim de dahil. Çünkü, tüm bu anlattıklarımın öfkesini ve utancını her hücremde hissediyorum. Sizlerin de hissetmesini isterim. Öfkeniz ve utancınız ile içten içe yanmanızı isterim. Sonra Kırmızı Anka Kuşu gibi küllerinizden doğabilirseniz eğer, çevrenizdekileri de küllere çevirebilirsiniz. Sonra da kaos ve yıkımdan güzel bir şeyler çıkarabiliriz. Albert Coraco'nun burada da katılıyorum. Artık ne iyilikle, ne de umutla bu DÜNYA ya da insanoğlu kurtuluşa eremez. Yok olmamız lazım. DÜNYA ve kendimiz dahil tüm canlılar için yok olmalıyız. Sonra da küllerimizden tekrar doğmalıyız. Ama geçmişi yadsıyarak ya da baskılayarak değil. Bütünüyle alaya alarak ve onlara acıyarak yapmalıyız. Çünkü, bizlerin ve bizden öncekilerin oluşturdukları ortada duruyor. Gözlerimizin önünde duruyor. Halıyı kaldırın ve bakın. Hangisini tozun varlığı sizi rahatsız etmiyor?

"İnsanlar hem özgürdür hem bağlı, arzu ettiklerinden daha özgür, fark ettiklerinden daha bağlıdırlar, çünkü faniler kitlesi uyurgezerlerden ibarettir ve onların uykudan uyanması asla düzenin çıkarma değildir, yönetilemez olurlar çünkü o zaman. Düzen insanların dostu değildir, onları keyfince yönetmekle yetinir, ender olarak uygarlaştırmaya, daha da ender olarak insanileştirmeye çalışır. Düzen şaşmaz olmadığından, onun hatalarını günün birinde telafi edecek olan şey savaştır, ve düzen bu hataları iyice arındığı için savaşa gidiyoruz; savaş ile istikbal birbirinden ayrılmaz gibiler. Tek kesinlik şudur: Ölüm, tek kelimeyle, her şeyin anlamıdır, insan ölüm karşısında sıradan bir şeydir yalnızca, halklar da aynı; Tarih bir tutkudur, azaptır, kurbanları sürüyledir, içinde yaşadığımız dünya cehennemdir, hiçliğin ılımlılaştırdığı bir cehennem. Bu cehennemde, kendini tanımayı reddeden insan kendini feda etmeyi tercih eder, o çok kalabalık hayvan türleri gibi, çekirge sürüleri, fare orduları gibi feda etmeyi tercih eder, içinde yaşadığı dünyayı yeniden düşünmektense yok olmanın daha yüce olduğunu, sayılamayacak kadar çoklukla yok olmanın yüceliğini hayal eder."

Bizler hiçbir şey yapmazsak eğer, doğa kendi işini kendi görecektir. İçindeki mikrobu yok edip atacaktır. Bizle veya bizsiz DÜNYA yine de dönecektir.

"Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir."
-Goethe

İşte, Albert Coraco'nun gün yüzüne tekrardan çıkarttığı düşüncelerim bunlar. En azından bir kısmı bunlar. Burada hepsini açıklayabilecek kadar cesaretli değilim. Ama Albert Coraco'nun cesareti var. Benim vaazım da bu kadardı. Eğer sizin de bir parça cesaretiniz varsa, bu kitabı okuyun derim. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.
Bakabiliyorsan; Gör
Görebiliyorsan; Gözle
Bu güzel söz ile başlayan, okuduğum en iyi kitaplardan biri oldu Körlük.. Sineklerin Tanrısı kadar sevdim ve birçok ders verici söz buldum kitapta.

Kitap; ismi bilinmeyen bir yerde, ismi bilinmeyen bir kişinin kırmızı ışıkta "kör oldum!" cümlesi ile başlıyor. Bir anda kör olan bir kişi ve nedeni blinmeyen bir körlük.. Bu kişi ile temasta bulunan herkes sırayla kör olmaya başlıyor. Kısa süre içinde en çok duyulan ses "kör oldum!" sesi oluyor bu yüzden.. Beyaz körlük olarak adlandırılan bu durum karşısında tüm 'körleri' bir akıl hastanesinde toplamaya karar veren hükümet, birçok talimatla 'körleri' etki altına almayı başarır. Bir bakıma ölüme terkedilen 'körler' bu durumun kısa zamanda farkına varacaktır.. Kapatıldıkları yerde zaman geçtikçe artan yemek yeme ihtiyacı insanları daha çok değiştirmektedir.. Bu durumda bile irade savaşından ve çeteleşmekten vazgeçemezler. Karakterlerin isimlerinin de olmaması ile ilgili de konuşuyorlar körler aralarında.

Bence kitaptaki en önemli soru; sevdikleriniz için fedakarlık yapar mısınız olmalı. Ya da ne büyüklükte bir fedakarlık sevgiyi kanıtlar?
Hayretlerle okuduğum bu güzel eser bakıp görmeyen, görüp ses etmeyen kesimi de gözler önüne seriyor. Hatta görüp yardım ederken, bir yandan da kendi çıkarını düşünenleri de unutmuyor.

Saramago'nun Nobel sonrası yaptığı iki röportajı da ekleyeceğim incelemenin sonuna. (İngilizce bulabildim malesef) Körlük ile ilgili olarak çok anlamlı şeyler söylemiş.
Mutlaka okunması gereken, herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği, çok çok beğendiğim bir kitap oldu Körlük.. José Saramago okumaya devam edeceğim.
http://masshumanities.org/about/news/s02-wp/
https://www.google.com.tr/...mago-blindness-nobel
Bu kitap hakkında ne yazsam, kitabı nasil anlatsam bilmiyorum. Çünkü ne söylesem yetersiz, eksik kalır bu kitabın mükkemmelliğinin yanında.

Öncelikle şunu söylemeliyim, son zamanlarda okuduğum en etkileyici, en çarpıcı kitaplardan biriydi benim için. Yazarın üslubuna, fikirlerine, kurgu gücüne, sanki olayları yaşıyormuşuz gibi anlatışına hayran kalarak okudum. Kitapta yer ve kişi isimleri olmamasına rağmen bu hiç sıkıntı oluşturmuyor. İlk başta garipsesemde bazı yerlerde böyle olmasına sevindim bile çünkü fazla karakter var isimler olsaydi yorabilirdi okuyucuyu. Karakterler nasıl ifade ediliyor derseniz, meslekleriyle bazı sosyal vasıflarıyla ve fiziksel özellikleriyle.

Araba kullanmakta olan bir adam kırmızı ışıkta beklerken aniden kör oluyor. Ama bu bizim bildiğimiz körlükten birazcık farklı. Çünkü bu bir beyaz körlük. Hastalığın pençesine düşenler sanki bir süt denizindeymiş gibi bembeyaz görmeye başlıyorlar. Ve bu körluk felaketi hızla artan bir ivmeyle tüm şehre yayılmaya başlıyor. Halk korku içinde ve büyük bir kaos ortamı var. Devlette korku içinde tabi ve mantıklı bir çözüm üretmek yerine çareyi bütün körleri ve yakınlarını eski boş bir akıl hastanesine kapatmakta buluyor. Bana göre kitabın en güzel yerleri burdan itibaren başlıyor. Bir akıl hastanesinde mahsur kalan yüzlerce kör ne kadar sağlıklı, huzurlu, güvende bir yaşam sürebilir hayal edelim ? İşte yazarın o insanı derin derin düşündüren, toplumsal eleştirileri bu kısımlarda yoğunlaşıyor. Daha önce de söylediğim gibi sizde adeta akıl hastanesinde yaşayan  o körlerden biri oluyorsunuz farkında olmadan. Onların yaşadıkları korkuları, hüzünleri, dehşet verici olayları sizde yaşıyorsunuz. İşte böyle düşündürücü etkileyici bir kitap.
 Tek sevmediğim yanı diyalogların virgüllerle ayrılmış olması. O yüzden biraz daha dikkat gerektiriyor okurken.1 puanımı bunun için kırdım :). Daha fazla uzatmak istemiyorum kesinlikle okunması gereken kitaplardan...

"Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler... "
Yazarın birçok romanını okuduğum Haziran ayı boyunca benim en çok dikkatimi çeken kitabı İsa'ya Göre İncil olacak sanıyordum. Fakat erken konuşmuşum. Çünkü bomba etkisi yarattı bende Kabil! Yazarın ölmeden önce yazdığı son roman olması da cabasıydı tabi.

Yasak elma ile başlayan cennetten kovulma serüvenini üç çocuk ile taçlandıran Adem ile Havva nasıl bilebilirlerdi çocuklardan birinin 'kardeş katili' olacağını!

Habil ile Kabil'i Saramago'dan okuyunca, yine kendisine göre bir hikaye yarattığını hemen anladım.
İsa'ya Göre İncil performansında da gördüğüm anlatım tarzı yine karşımdaydı. İsa'ya odaklanan Saramago, şimdi de başlangıcı bilinen olay örgüsünde 'kardeş katili' olduktan sonra Kabil'in neler yaşadığını hayal etmeye çağırmıştı bizi.

Kabil'in gözünden; Tanrı'yı, kabul görmemenin öfkesini ve buna karşılık duyulan kaçınılmaz nefreti harika bir kurguyla sunuyor Saramago.
Aynı zamanda Nuh, İshak, İbrahim, Lut ile de karşılaşan Kabil'i ve hepsinin efendisi olan Tanrı'nın geri dönülmez bir şekilde hayatlarına müdahalesini de gözler önüne seriyor.
(Yazdıklarını okumadan Saramago'nun hayatını okursanız, neden Katolik Kilisesi ile başının dertte olduğunu daha iyi anlarsınız.)

Sayfa sayısına bakarak kitap yargılanmamanın en iyi örneklerinden biri karşınızda diyebilirim. Kitap boyunca sorgulama yapıyor, olayları Saramago gözüyle anlamaya başlıyorsunuz.
Birçok soruyu da beraberinde getiren romanda benim en çok etkilendiğim Sodom hikayesi oldu. Tanrı'nın eşcinsel kişileri suçlu, sapkın ve günahkâr olarak adlandırıp, çocuklarla kadınları ise masum bulmasına rağmen gökten ateş yağdırarak öldürmesini uzun süre düşünüp, sorular sordum kendime; tıpkı Kabil'in sorduğu sorular gibi..

Saramago tarafından yapılan eleştiriler bununla da sınırlı değildi elbette. Haksız eleştiriler miydi peki? Bence üstüne uzun uzun konuşulacak, ders alınacak mükemmel noktalar yakalayan ve dozunu aştığını düşünenlere inat yerli yerinde yapılan eleştirilerle doluydu kitap.

Herkesin okuyamayacağı bir eser olduğunu düşünüyorum ben. Ya da yargılamadan okuyacak kişi sayısı az demek daha doğru olur. Ama tek taraftan bakmayı bir kenara bırakanlar keyif alarak, gülümseyerek, bu kadarı da olmamıştır diyerek okuyacak ve kesinlikle çok beğenecek.

Yazarın biyografisi

Adı:
Işık Ergüden
Tam adı:
A. Işık Ergüden, Ali Işık Ergüden
Unvan:
Türk Çevirmen,Yazar
Doğum:
istanbul, Türkiye, 24 Şubat 1960
Deneme yazarı, çevirmen. 24 Şubat 1960, İstanbul doğumlu. Tam adı Ali Işık Ergüden. General Galip Ergüden’in oğlu.
Galatasaray Lisesi mezunu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümündeki öğrenimini yarım bıraktı. Siyasi
faaliyetleri nedeniyle 1979-91 arası hapiste kaldı. Redaktör ve çevirmen olarak yayınevleri ve dergilerde çalıştı. Çalışmalarını
İstanbul’daki bir yayınevinde redaktör olarak sürdürdü.

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 11.151 okur okudu.
  • 588 okur okuyor.
  • 9.629 okur okuyacak.
  • 278 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları