Adı:
Körlük
Baskı tarihi:
Kasım 2019
Sayfa sayısı:
331
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052980811
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Ensaio Sobre a Cegueira
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi
Baskılar:
Körlük
Körlük
Blindness
Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın kör olur. Ancak karanlıklara değil, bembeyaz bir boşluğa gömülür. Arkasından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılır. Ne yönetim kalır ülkede, ne de düzen; bütün körler karantinaya alınır. Hayal bile edilemeyecek bir kaos, pislik, açlık ve zorbalık hüküm sürmektedir artık. Yaşam durmuştur, insanların tek çabası, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaktır. Roman, kentteki akıl hastanesinde karantinaya alınan, oradan kurtulunca da birbirinden ayrılmayan, biri çocuk yedi kişiye odaklanır. Aralarında, bütün kentte gözleri gören tek kişi olan ve gruptakilere rehberlik eden bir kadın da vardır. Bu yedi kişi, cehenneme dönen bu kentte, hayatta kalabilmek için inanılmaz bir mücadele verir. Saramago’nun müthiş bir gözlem gücüyle betimlediği bu kaotik dünya, insanın karanlık yüzünün simgesi.

Körlük, ürkütücü bir roman, beklenmedik bir felaketi yaşayan bir toplumun nasıl çöktüğünün, nasıl bencilleştiğinin ve değer yargılarını yitirdiğinin hikâyesi. Konusunun ürkütücülüğüne rağmen olağanüstü bir şiirsellikle anlatılmış bu unutulmaz roman, usta yazarın belki de en etkileyici yapıtı.
336 syf.
·10/10
1998 Nobel Edebiyat ödüllü Portekiz’li yazar Jose Saramago 1995 yılında yazdığı bu roman araba kullanan bir adam ansızın körleşmesiyle başlıyor. Sonrasında bu körlük bulaşıcı hale gelip salgına dönüşüyor ve yayılıyor.

Kitapta dış dünyaya karşı oluşan körlük yavaş yavaş iç dünyanın aydınlanması ile devam eder. Yani yıkılış zannedilen olay uyanış olarak kitapta sürükleyici bir hal alır. Okurken acaba gözümüzle değil de beynimizle mi görüyormuşuz diyeceksiniz. Fazla detay kitaptaki keyfi kaçırabilir. Ayrıca kitabın 2008 ve 2014 yapımı ayrı iki filmi bulunmaktadır

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
368 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
“Başka bir gezegene, oradaki kayaların yapısını incelemek için araç gönderebilecek kapasiteye sahip bu şizofrenik insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamayabiliyor. Mars’a gitmek, yanı başındaki komşuya gitmekten daha kolay görünüyor.” Demiş Jose Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonraki konuşmasında. Aslında bu anlamlı cümlesinde bile bu Körlük kitabındaki karakterler gibi bizlerin körleşmeye başladığını değil, aksine hepimizin kör olduğunu, kör olup baktığımızı, bakabilen ama görmeyen kör insanlar olduğumuzu belirtmiş. İnsanların yanındakini görmeden, umursamadan hayatlarına devam etmesine, iktidarların, baştakilerin bir yaşamı değersizleştiren tutumlarına karşı ettiği mücadelesinde yazar her daim kitaplarında da devam etmiştir hatta bu mücadelesinde kiliseden bile aforoz edilip ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır.

Kitabı okuduktan sonra kitap hakkında birçok kaynak okudum, haliyle bu kadar güzel kitap okununca insan kitap hakkında araştırma yapmak istiyor ve kitap hakkında inceleme yazarken de okuduğu yazıların etkisinde kalabiliyor, onun için bazı cümlelerim okuduğum yazıların etkisindendir ve tabii Saramago'nun cümleleri de mevcut. Körlük bir post apokaliptik roman, ama en güzel tarafı da alışageldiğimiz nükleer savaş, sebebi bilinmeyen veya bir deney sonucu zombileşme vs. gibi bilindik bir konu olmaması, aksine daha gerçekçi, herkesin hayatında en az bir kere kendi açısından düşündüğü, belki de en çok korkulan engellerden biri olarak görülen, tüm insanların çok net olarak rahatlıkla hissedebileceği şekilde bir kıyamet sonrası, ama bu sefer kıyamete sebep olan ise bulaşıcı olan “körlük”. İnsandan insana geçen, tedavisi olmayan daha doğru tanım yapmak gerekirse körlük ama nasıl bir körlük olduğu da bilinmeyen bir körlük. Kitabın güzel bir başka tarafı ise direkt bir şekilde kıyamet sonrası durum ile başlamayıp, salgının en başından daha ilk vakasından başlayıp her bir kısmı yavaş yavaş en başından okuyabilmemiz. Kitap kıyamet sonrası bir hikâye olmasının yanında da bir distopik eser. Kitabın geçtiği yerin ismini bilmiyoruz ama bu ülke pek çok ülkenin temsil edilmiş olabileceği gibi yaşadığımız ülke de olabilir; çünkü ülkede her bir şey o kadar ama o kadar tanıdık geliyor ki, ve sıradan diyebileceğimiz insanların bu çok bilindik ülkedeki akışı değiştirebilecek duruşlarını, davranışlarını gözlemliyoruz.

Saramago, farklı tarzını bu romanında artık zirveye çıkarmış. Çarpıcı, korkutucu, düşündürücü hatta bu üçü kadar da mide bulandırıcı bir kıyamet senaryosu. Yazar bir gün bir kafede oturup siparişini beklerken “ya hepimiz bir anda kör olsak” diye düşünüyor ve devamında da ortaya bu eserini çıkartıyor. Körlük betimlemeleri, ışığın sönmesi değil de beyaz bir ışığın yanması, süt denizinin içindeymiş gibi körlüğün betimlenmesi gibi okuduğumuz her bir cümleyi görüp de okuyabilmemize yarayan gözlerimizin kıymetini sayfaları okuyup anladıkça, kitaptaki her bir cümle de artık okundukça insanı ürpertiyor. Ürperten bu cümleleri okurken, kitabın güzelliği ile beraber tek bir şey düşünüyoruz, okuduğumuz sayfaları okuyabilmemizi sağlayan organlarımız olan gözlerimizi. Kitabı çıplak gözle okuyun veya okumayın hiç fark etmez ama sürekli olarak aklınızda gözleriniz olacak, eminim ki sayfaları okurken, Saramago’nun birçok körlük betimlemesinde gözlerinizi kapatacak ve o hissedilen ya da hissedilemeyen duyguyu yaşamak ve en azından tatmak için o korkunuzla yüzleşmek isteyeceksiniz.

Yazar roman içinde en çok beğendiğim yöntemlerden birini kullanmış, körlük salgınının geçtiği ülkenin ismini bilmediğimiz gibi kitap içindeki karakterlerin hiçbirinin de isimlerini bilmiyoruz, belki de Saramago’nun dediği gibi hiçbir karakterin isimleri bize lazım değildir. Peki yazar bize karakterleri nasıl anlatıyor, fiziksel özelliklerine ve mesleklerine göre yani sıfatlar takarak, ilk kör adam, koyu renkli gözlüklü genç kız, şehla çocuk, doktor, doktorun karısı, taksi şoförü, albay ve polis gibi, ve bu durum karakterleri tanımamız için bence daha iyi bir yöntem olmuş. Çok karakterli romanlarda özellikle de romanın başlarında karakterlerin isimleri verildikten sonra genelde kim kimdi diye karıştırırız ama Körlük’te karakterler fiziksel özellikleri ve meslekleri üzerinden tanıtıldığı için bu tarz herhangi bir sorun olmuyor. Bir diğer farklılık ise diyalogların sadece virgül ile ayrılması, aynı cümle içinde verilmesi, çok ilginçtir ki okurken hiçbir şekilde sorun oluşturmadı. İlk başlarda biraz şaşırtıcı gelse de bu üsluba alıştıktan sonra tadı alınmaya başlanıyor. Saramago yazı dilinde imla kurallarına, noktalama işaretlerine tabir-i caizse kafa tutmuş, diklenmiş diyebiliriz. Diyaloglarını tek bir cümle içinde sadece virgülle ayırarak uzatması hatta bazı yerlerde bir sayfayı kaplaması hatta ikinci sayfaya kadar sürdürmesine rağmen akıcı üsluptan en ufak bir azalma olmuyor. Bir yandan düşününce de hem noktalama işaretlerine karşı yazarın tavrı olsun hem de kurgunun ilginçliği, alışagelmişin ötesindeki temeli olsun kitabı ve yazarı büyülü gerçekliğin en güzel örneklerinden yapıyor.

Kitap bir post apokaliptik roman ama daha da öncelikli olarak bir sistem eleştirisi. Zaten Saramago kitabı olup da sistem eleştirisi olmazsa olmaz. Sıradan olan her bir unsuru çok vurucu bir şekilde, vurucu ve düşündürücü metaforlarla sunmuş, insanın kör olduktan sonra nasıl da bir zavallıya dönüştüğünü, sadece gözlerinin mi yoksa insanlığın mı kör olduğunu bizlere sorduruyor. Kitap boyunca körlük üzerinden siyasete, devlet felsefesine, dine, varsa da genel ahlak kuramlarına dair birçok konuyu barındırıyor, bu kuramlara eleştirisi metaforlar üzerinden yaparken de bir yazar ve okur ilişkisi gibi değil de iki arkadaş havasında okura sunuyor, örnek olarak mesela bir konu üstünde yazar yorum yaparken bunu böyle değil de şu şekilde de düşünebiliriz tarzında cümleler kurması kitabın gerçekliğini daha da vurucu yapmış. Körlük metaforu üzerinden tecrübelerimizden, yaptığımız gözlemlerden, farkında olup düşündüğümüz ya da farkında olmayıp düşünmediğimiz tüm kara gerçeklere parmak basan, aslında bir yandan da son derece rahatsız edici, düşündüren bir roman. Post apokaliptik duruma sebep olan “körlük” bir çözüm bulunmadıkça insanlığı tamamen etkileyecek bir salgın mı yoksa gökyüzüne, çok yükseğe fırlatılan, en yüksek noktasına ulaştıktan sonra askıda kalmış gibi bir an duran, yerçekimiyle ve Tanrı’nın kayırıcılığıyla hemen sonra kaçınılmaz olarak düşmeye başlayan, böylelikle de beyaz, süt denizi içinde körlüğe düşen insanları üzücü, yıkıcı ve korkunç karabasandan çıkmasına sebep olabilecek bir ok gibi geçici mi? (Cümle yazara ait) Okurken hem sistem eleştirisine tanık olurken hem de bu şekilde salgının cinsi merak ediliyor. Yaşanılan bu süreç içinde insanların vazgeçemediği ve olmazsa olmaz duyguları ve dürtülere de kitap içinde sürekli vurgu yapılmış. Açlık ve cinsellik. İşin içinde bir yaşam mücadelesi var ise tabii ki de açlık ve yemek yeme duygusu insanın vazgeçemediği bir dürtü olmasından ziyade vazgeçemeyeceği bir davranıştır, ortada bir yaşam var ise nefes alıp vermek ne kadar olması gereken bir şey ise yemek yemek de bir o kadar olması gereken yani vazgeçemediği değil vazgeçemeyeceği bir harekettir, buna ikinci örnek olarak da dışkılamanın verilmesi de son derece gereksizdir. Yemek yeniyorsa o da haliyle olacaktır sonuçta. Bence yemek yemek değil de burada yazarın vermek istediği yiyecek bulma davranışlarıdır. Bence esas soru bu şartlar altında olmazsa olmaz, insanın vazgeçemeyeceği bir davranışı, dürtüsü cinsellik midir? Üreme hatta zevk ve haz için olması gereken cinsellik post apokaliptik bir yaşamda vazgeçilmez midir yoksa alışkanlık mıdır veya bu kötü durumdan bir an olsun kaçış mıdır? Bana göre bu senaryoda insanın vazgeçemediği davranışı olarak hangisi olduğu konusunda bulunması gereken cevap bu olması gerek diye düşünüyorum. Sonuçta artık ortada alışagelen insanca yaşam artık mevcut değil, insanlık kör gözlerle, bu şartlarda yaşamayı elbet öğrenebilir ama maalesef o zaman da acaba insanlıktan çıkılmış mı olunuyor? Şüphesiz insanlarla yaşamak zor değildir, zor olan onları anlamaktır. İnsanlığı düzeltecek bir otorite var mı, insanlık bariz bir şekilde körlük sonrası duyguları ve davranışları yüzünden hiçliğe sürüklenmişken ve hiçliğin içinde yaşamaya başlamış durumda iken de maalesef hiçliği düzenlemek isteyen bir hiçlik yönetime hâkimdir ve bu durum da kitabın bana göre en karanlık havasıdır.

Kitap boyunca kitabın içeriğinden burnuma çok pis kokular geldi ama şu da bir gerçek ki kitabın kendisi çok güzel kokuyordu.
336 syf.
·6 günde·Beğendi
Hayatımız gören gözlere göre planlanmış. En temel ihtiyaçlarımızı bile gözlerimiz olmadan karşılayamayız. Çevremizde kimsenin göremediği, ihtiyaçlarını karşılayamadığı, birbirine yardım edemediği ve hayatta kalmak için her türlü kaosun olduğu bir dünya düşünebilir miyiz?

Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago 1995 yılında yazdığı "Körlük" romanında böyle bir dünya düşünmüş. Kitap, distopik bir eser. Saramago, distopyasında körlerden oluşan karmaşa dolu bir dünyayı göz önüne sermiş.

Kitap, kırmızı ışıkta arabasında bekleyen bir adamın aniden kör olmasıyla başlıyor. Ardından bu körlük, adamın karşılaştığı diğer kişilere bulaşıyor ve ülkede bir salgın haline geliyor. Yalnız, kitapta anlatılan körlük, hepimizin bildiği gibi karanlık bir körlük değil. Tam tersine beyaz bir körlük. Beyaz felaket! Yazar bu beyaz körlüğü, " gözü açık bir şekilde süt denizine dalmak" olarak tarif ediyor. İki körlük arasındaki ortak nokta ise, görme duyusunun kaybedilmiş olması. En büyük fark ise, beyaz körlüğün bulaşıcı olması.

Kitabı okurken, bir felaketin karşısında kalan insanoğlunun nasıl ilkelleştiğini, hayatta kalabilmek ve açlığa direnebilmek adına nasıl vahşileşeceğini ve insanı insan yapan bütün etik değerlerin nasıl kaybolacağını göreceksiniz.

Saramago'nun Kırmızı Kedi yayınlarından çıkan sarı kapaklı bu kitabı aylardır kitaplığımda sırasını bekledi.Bu sıra bir türlü gelmek bilmedi. Çünkü, çevremdeki arkadaşlarımdan kitabın zor olduğunu ve yazı biçiminin farklı olduğunu duymuştum. Sitedeki incelemeler sayesinde önyargımı kırıp kitabı okumaya başladım.

Saramago'nun yazı biçimi gayet dikkate değer ve kendine özgüydü. Diğer kitaplarını bilmiyorum ama bu kitabında noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmamış. Hatta noktada cimrilik yapıp virgülü fazla kullanmış. Konuşma çizgisi ve tırnak işareti yok. Karakterleri, virgüller arasında konuşturmuş. Bu, ilk önce zor gibi görünsede anlatımına hiçbir zorluk katmamış. Hatta yazarın bu yazım biçimini ve anlatımını çok sevdim.

Kitabın dili gayet akıcıydı. Okurken bir süreklilik vardı, baştan sona bu sürekliliği kaybetmeyip hiçbir yerde kopmadım. İlk sayfadan itibaren kitabın sonunu merak ettim. Bu da okuma zevkimi arttırdı.

Kitapta ilgimi çeken ve hoşuma giden bir diğer nokta ise, yazarın karakterlere isimleriyle hitap etmemesi.Karakterler, ilk kör, doktor, doktorun karısı ve oto hırsızı gibi tabirler ile anlatılıyor. Bu da kitaba farklı bir tat katmış. "Kim kimdi" diye düşünmüyorsunuz.

Yazar 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış. Ödül töreni konuşması takdire şayan. Kendisine şu an nerede durduğu sorulduğunda, " Eskiden bana 'İyi adam ama komünist' derlerdi; şimdi ise
' Komünist ama iyi adam' diyorlar" cevabını vermiş. Ödülü değerlendirilmesi istendiğinde ise, "Hayatımda aldığım en büyük ödül karım Pilar'dır. En büyük devrim aşktır" cevabını vermiş.

Son zamanlarda okuduğum en çarpıcı, en sürükleyici, konu ve kurgu olarak en beğendiğim romanlardan biri olan bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.

Gerçek körler, bakıp da göremeyenlerdir. Gördüğünü zannedenlerin yaşadığı körlük ise en kötüsüdür. Ruhlarımızın körleşmemesi dileğiyle...
336 syf.
·4 günde·8/10
Körlük deyince insanın aklına görme fonksiyonunu kaybetmek gelir hep. Bunu kime sorsanız kuşkusuz bu cevabı verecektir.

Kör olmak kendi işlevini kaybetmektir aslında. "bıçak körelmiş" dediğimde neyi kastettiğim hemen anlaşılacaktır.

O halde "insanlık körelmiş" dediğimde neyi kastettiğime sayfalar dolusu cevap gelecektir. Benim aklıma gelenler yardımlaşma, diğergamlık, düşünceye saygı, tahammül, hoşgörü, fedakarlık, cinsiyete saygı, kişisel alanlara saygı, temizlik, hüsnü zan, eğitim, inançlara saygı, yaşama hakkına saygı...

Bu tip bir körleşme olduğunda sadece görememe yetisi çok insânî kalıyor. Birbirine hakaret eden, inanclar ve düşünceler ile alay eden, hayatı gösterişten ibaret gören, kendisine sunulanı sorgusuz sualsiz kabul eden, kendi gibi düşünmeyenleri küçümseyen insanları gördükçe körleşmenin sosyal çevremizde tıpkı bu kitaptaki gibi körlük salgınına dönüştüğünü görebiliyorum.
Kör olmak bir yerde iyi! Peki milyonlarca körün içinde bu saydıklarımı görmek... Bu tarif edilemez bir acı veriyor.

"Bunları görüyorum."dediğinizde linç edilme endişesi ile eskilerin tabiriyle " Gittiğin yer kör ise bir gözünü kapat." anlayışı içinde sessizce farkındalık oluşturmaya çalışıyorsunuz. Sadece linç edilme endişesi de değil bunları yaptıran size! Az çok durumun farkında olan kişilerin de körlükleri sebebi ile yerlerinden kıpırdayamayıp "Madem görüyorsun o halde sen daha iyi yaparsın." mantığı ile tüm işi sizin üzerinize yıkmaları da gördüğünüzü söylemenize engel oluyor. Sonuç ne peki kişisel haklara tecavüz edildiğinde, inanç ve değerleriniz ile dalga geçildiğinde, fedakarlık ve diğergamlığınız enayilik olarak görüldüğünde, tahammül sınırlarını zorladıklarında; hiç sesi çıkmayan, olana gözlerini kapayan, bencilliği tavan yapmış, sadece kendi çıkarlarına dokunulduğunda harekete geçen körleşmiş bir insan yığını içinde kendinizi buluveriyorsunuz. Ve bir kaygı sarıyor sizi " Ben ne zaman körleşeceğim kim bilir!"...

Kitabın beyaz körlük olarak gösterdiğini görebilme fonksiyonunu yitirmemiş olan kalp ve aklımızın süt beyazı bir körlük salgınına maruz kaldığı için görememesi olarak nitelendirebiliriz. O kadar parlak bir beyaz ki tarif edilemez bir boşlukta kendinizi arayıp duruyorsunuz. Bu arada dış dünyayı afedersiniz 130k (13=B) götürse de sizin tek düşünceniz karnınızın birazcık doyması. Bu açlık için insani değerleri bile satabilecek kıvama gelebiliyorsunuz. İçinde yaşadığı süt liman hayat dışardan bir gözle bakıldığında kokuşmuş bir foseptikten farklı değil. Bu sebeple görmediğiniz kokusundan rahatsız olduğunuz bu pisliklerden bir an önce arınmak için yağmuru bekliyorsunuz. En sonunda gözleriniz görmeye başladığında "insanlığımdan ne kaldı?" diye düşünüyorsunuz.

Kitabın dili akıcı fakat konuşma çizgileri bulunmadığı,virgül kullanılarak devamı getirildiği için biraz karmaşık gelebiliyor.ama anladığınızı görünce bunun çok da önemli olmadığını görebiliyorsunuz.
#18383429 etkinliğine dahil olmak için okuduğum bu kitapla ilk José Saramago kitabını okumuş bulunmaktayım. Emeği geçenlere ve bize tanıtanlara teşekkürü bir borç bilirim.
336 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10
Uzun süre önce okumuş olduğum kitap günümüzdeki virüs yüzünden beynimde dönüp duruyor.Sanırım Jose kitapta bana hissettirdiği her duyguyu içime işlemiş ve şu an tüm duyguları gerçek olarak bir bir hissediyorum.
Nobel ödülü alınan kitaplar genelde çok istekle okunuyor ve alınıyor olmasına rağmen bazıları büyük hüsrana uğratıyor fakat bu kitap aldığı ödülün hakkını sonuna kadar verebilecek nitelikte.
İlk bu kitapta tanıştım Jose anlatımı,dili, hisleriyle ve bu rastlantı gerçekten beni çok mutlu etti.
Kitapta yer alan salgın konusunun maddi körlük değil de nasıl manevi bir yokluk oluşturduğu üstüne basarak vurguluyor bize.Konu ne kadar ürkütücü,acı verici olsa da bu çöküşü harika bir şiirsellik ve muzipçe anlatarak unutulmaz hale getiriyor.Okurken gerçekliğin utanç vericiliğiyle yüzleşme imkanı buluyorsunuz ve her seferinde farklı bir duyguya kapılıp o duyguyu en derininden hissediyorsunuz.
Bir çaresizlik,korku,özlem,toplumsal olaylar ve çöküşün hikayesi ancak bu kadar güzel anlatılabilir,yansıtılabilirdi.
331 syf.
·8/10
Öncelikle bugünlerdeki gibi evin içinde mahsur kalmışsanız ve zamanınızın güzel bir şekilde geçmesini istiyorsanız bu kitap size baya yardımcı olacaktır.

Karınca gibi akan bir trafikte -hikaye başlamadan- aniden durmasına sebep olan bir körlük vakkası kitaba odaklanmanıza vesile oluyor.
Şehir hayatında barınma ve besleme ihtiyaçlarınızı sağlayamadığınızı ve gözlerinizi kaybettiğinizi düşünün. Bunun üstüne bu duruma şehirde yaşayan tüm insanların düştüğünü ekleyin. Sürekli devam eden olayların birbirleri ile bağlantıları ilerledikçe birbirini tamamlıyor. İnsanoğlu acıyı hissetmediği sürece o durumda olanları anlamakta zorluk çeker. Sıradan alışılagelmiş modern yaşamlarda aslında bir nevi yönsüzlüktür. Gideceği yeri belirli grupların çıkarları ile örtüştürerek diğerlerinin haklarını hiçe sayılıyosa ki. Etik değerlerin bulunmadığı topluluklar kendilerini geri dönüşü olamayan bir uçurumun kenarına sürükler. Devletlerin öngördüğü modeller faydasızdır. Son mum kalana kadar devam eden umut ise kitapta çok iyi işlenmiş.
336 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Bakabiliyorsan; Gör
Görebiliyorsan; Gözle
Bu güzel söz ile başlayan, okuduğum en iyi kitaplardan biri oldu Körlük.. Sineklerin Tanrısı kadar sevdim ve birçok ders verici söz buldum kitapta.

Kitap; ismi bilinmeyen bir yerde, ismi bilinmeyen bir kişinin kırmızı ışıkta "kör oldum!" cümlesi ile başlıyor. Bir anda kör olan bir kişi ve nedeni blinmeyen bir körlük.. Bu kişi ile temasta bulunan herkes sırayla kör olmaya başlıyor. Kısa süre içinde en çok duyulan ses "kör oldum!" sesi oluyor bu yüzden.. Beyaz körlük olarak adlandırılan bu durum karşısında tüm 'körleri' bir akıl hastanesinde toplamaya karar veren hükümet, birçok talimatla 'körleri' etki altına almayı başarır. Bir bakıma ölüme terkedilen 'körler' bu durumun kısa zamanda farkına varacaktır.. Kapatıldıkları yerde zaman geçtikçe artan yemek yeme ihtiyacı insanları daha çok değiştirmektedir.. Bu durumda bile irade savaşından ve çeteleşmekten vazgeçemezler. Karakterlerin isimlerinin de olmaması ile ilgili de konuşuyorlar körler aralarında.

Bence kitaptaki en önemli soru; sevdikleriniz için fedakarlık yapar mısınız olmalı. Ya da ne büyüklükte bir fedakarlık sevgiyi kanıtlar?
Hayretlerle okuduğum bu güzel eser bakıp görmeyen, görüp ses etmeyen kesimi de gözler önüne seriyor. Hatta görüp yardım ederken, bir yandan da kendi çıkarını düşünenleri de unutmuyor.

Saramago'nun Nobel sonrası yaptığı iki röportajı da ekleyeceğim incelemenin sonuna. (İngilizce bulabildim malesef) Körlük ile ilgili olarak çok anlamlı şeyler söylemiş.
Mutlaka okunması gereken, herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği, çok çok beğendiğim bir kitap oldu Körlük.. José Saramago okumaya devam edeceğim.
http://masshumanities.org/about/news/s02-wp/
https://www.google.com.tr/...mago-blindness-nobel
336 syf.
·35 günde
Jose Saramago efsanesini yaratan kitap; Körlük
1995 yılında yayımlanan ve yazarın ülkemizde de tanınmasında büyük katkısı olan eseri Körlük kahramanın direksiyon başında aniden körleşmesi ve bunun salgın bir hastalık gibi tüm şehre bulaşmasını konu alıyor. İsimlerin, kültürlerin, coğrafyaların olmadığı bu kitap insan doğasının inkar edilemez kötü yanlarını ve vahşetini gözler önüne seriyor. Yazarın insan aklının körlüğü için kullandığı bu eşsiz metaforla kitap siyaseti, devletleri, dini ve bize öğretilen ahlak kurallarını sorguluyor. Yazarın bir söyleyişini okumuştum yazdığı en zor roman körlük romanıymış.Yanlız buradaki körlük İnsan aklının körlügüne dair bir metafor.Bunu da şöyle açıklıyordu;Bir yandan gezegendeki kaya oluşumlarını incelemek için marsa adam gönderiyoruz.Ama bu dünyada milyarlarca insanın aç kalmasına göz yumuyoruz.Bu büyük bir çelişki.
E ya körüz yada deliyiz diyordu.Okurken acaba gözümüzle değil de beynimizle mi görüyormuşuz diyeceksiniz.Fazla detaya inmesem mi?Kitabın beyaz körlük olarak düşünülen görebilme fonksiyonunu yitirmemiş olan kalp ve aklımızın süt beyazı bir körlük salgınına maruz kaldığı için görememesi olarak nitelendirebiliriz.O boşlukta kendinizi arayıp duruyorsunuz.Çünkü körlüğün karanlıktan ibaret olduğunu düşünüyorsunuz.Roman türü üzerine sıkı bir tartışmayı tetiklemesiyle de göze çarpıyor.İlerleyen sayfalarda da körlüğün tüm ülkeye yayıldığını öğreniriz. Tüm toplum körleşir ve yaşanan olağanüstü hâl koşullarında yaşananları kaydedecek bir tanık kalmaz. Tanığın olmadığı durumda insan kötülüğünün sınırları nereye dayanır? Jose Saramago’nun ana sorularından biri budur. Fakat anlatılan hikâyenin her an yaşanabilirliğine okuru ikna etmeye yönelik bir strateji izler Saramago.Yazarın gerçekliği dağıtmaya yönelik stratejisi, somut gerçeği daha fazla vurgulamasına olanak yaratıyor aslında kitabında.En etkilendiğim yeri Spoiler içerebilir!!!
...örneğin, koyu renk gözlüklü genç kıza göz damlasını satan, eczacı kalfasıydı, birinci kör, doktora şoförün taksisiyle gitti, polis memuru olduğunu söyleyen kişi, kör hırsızı sokakta bir çocuk gibi ağlarken bulan polisti, oda hizmetçisine gelince, koyu renk gözlüklü genç kız çığlıklar atmaya başladığında odaya ilk giren kişiydi. Bununla birlikte, bu yakın ilişkilerin hepsi, uygun bir fırsat çıkmaması, kimsenin bu yakın ilişkileri bilmemesi ya da duyarlı ve incelikli davranma gereği yüzünden gözler önüne serilmeyecek. Oda hizmetçisi, gördüğü kadının burada olduğunu aklının ucuna bile getirmeyecek, eczacı kalfasının koyu renk gözlük takan ve göz damlası alan başka müşterilere de hizmet ettiğini biliyoruz, kimse çıkıp da burada araba çalan bir hırsızın bulunduğunu polise gammazlama düşüncesizliğini göstermeyecek, şoföre gelince, son günlerde arabasında kör bir müşteri taşımadığına yemin etmeye hazır. Birinci kör, buraya tıkılanlardan birinin arabalarını çalan it olduğunu karısının kulağına tabii ki fısıldadı, Ne büyük bir rastlantı düşünebiliyor musun, ama bu arada, bacağındaki yara yüzünden o zavallı şeytanın çok berbat bir durumda olduğunu öğrenmiş olduğundan, Bu ceza ona yeter, diyerek gönül yüceliği gösterdi.
Keyifli okumalar diyemiceğim çünkü tedirgin bir şekilde okuyacaksınız....
336 syf.
·10/10
Jose Saramago körlük kitabı belkide bu corona günlerinde okunması gereken bir kitap KÖRLÜK. Saramago nun daha önce herhangi bi kitabını okumamıştım okuduğum ilk kitaptı inanılmaz kurgu ve etkileyeci üslubu ile bu kitapla tanımıştım saramagoyu iyikide okudum dediğim kitaplardan biridir Körlük. Yazar kitabı nokta ve virgül dışında herhangi bir imla kuralı kullanmıyor ve herhangi bir ismede yer vermiyor yazar kitabı bize sıfatlarla anlatıyor bu yönüyle enterasan bir kitap.
Enterasan bir kitap gerçekten hayata dair bir çok şeye dair hayatınıza yeni pencereler açan bir kitap KÖRLÜK
Hikayemiz adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentin adı bilinmeyen bir kişinin aniden kör olması ile başlıyor. Oradaki insanların yardımıyla hastaneye götürülür ve adamın körlüğünün hiçbir fizyolojik açıklaması yapılamaz. Zamanla adamın yaşadığı körlük hastanedeki doktora, oradaki diğer insanlara kısacası adamın temas ettiği kişilere buluşmaya başlar. Körlük deyince aklımıza karanlık gelir ama burada yaşanılan körlük tam tersine bembeyaz bir boşluktur. Hükûmet buna zamanla beyaz felaket olararak anlatıyor Körlük artmaya başlayınca hükümet bazı tedbirler alır. Kör olan kişileri ve onlarla temas edenleri eski bir akıl hastanesinde ayrı bölümlerde karantina altına alınırlar.
Adi bilinmeyen bu ülkemizde körlüğün ülke genelini yayılması ile ülke olarak toplumsal düzeninin yıkılışını ve kuralların hiç-bir anlamının kalmadığını ülkede herhangi bir düzenin kalmadığını herkesin kendi hiyerarşisini kurmaya çalıştığını gözler önüne seriyor kitap bu durum çeteleşmeyi ortaya çıkarıyor ve güçlünün güçsüzü kör oldukları halde orda bille yenme arzusunu ortaya çıkarıyor. En ilkel ve güdülerimiz olan açlık ve cinselliğin çok vahşi bir şekilde ortaya çıkarıyor. Kısaca kitap okunup iliklerine kadar hissedebileceğiniz bir kitap KÖRLÜK

ALINTILAR


Asıl körlük, umudun tükendiği bu dünyada yaşamaktı.


Duyguları ifade edecek kelimeleri kullanmamak, yaşamda yavaş yavaş kör olmak değil midir zaten.


İnsan gibi yaşamıyorsak, en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım.



Kitaplardan öğrendiğimiz, daha çok da deneyimlerimizden edindiğimiz bilgilere göre, zevk için ya da zorunlu olduğu için erken kalkan biri, çevresindekilerin horul horul uyumasına öyle pek rahat katlanamaz.


Sahte ahlak bekçileri, sözde erdemliler...


Her şeye egemen olan zamandır, zaman, kumar masasında karşımızda oturan öteki kumarbazdır ve bütün kartlar onun elindedir, bizler ancak yaşam karşılığında o masadan bir şeyler kazanırız, kendi yaşamımız karşılığında.


-neden kör olduk?
-bence biz kör olmadık, biz zaten kördük.
-gören körler mi?
-gördüğü halde görmeyen körler.
368 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Bu kitap hakkında ne yazsam, kitabı nasil anlatsam bilmiyorum. Çünkü ne söylesem yetersiz, eksik kalır bu kitabın mükkemmelliğinin yanında.

Öncelikle şunu söylemeliyim, son zamanlarda okuduğum en etkileyici, en çarpıcı kitaplardan biriydi benim için. Yazarın üslubuna, fikirlerine, kurgu gücüne, sanki olayları yaşıyormuşuz gibi anlatışına hayran kalarak okudum. Kitapta yer ve kişi isimleri olmamasına rağmen bu hiç sıkıntı oluşturmuyor. İlk başta garipsesemde bazı yerlerde böyle olmasına sevindim bile çünkü fazla karakter var isimler olsaydi yorabilirdi okuyucuyu. Karakterler nasıl ifade ediliyor derseniz, meslekleriyle bazı sosyal vasıflarıyla ve fiziksel özellikleriyle.

Araba kullanmakta olan bir adam kırmızı ışıkta beklerken aniden kör oluyor. Ama bu bizim bildiğimiz körlükten birazcık farklı. Çünkü bu bir beyaz körlük. Hastalığın pençesine düşenler sanki bir süt denizindeymiş gibi bembeyaz görmeye başlıyorlar. Ve bu körluk felaketi hızla artan bir ivmeyle tüm şehre yayılmaya başlıyor. Halk korku içinde ve büyük bir kaos ortamı var. Devlette korku içinde tabi ve mantıklı bir çözüm üretmek yerine çareyi bütün körleri ve yakınlarını eski boş bir akıl hastanesine kapatmakta buluyor. Bana göre kitabın en güzel yerleri burdan itibaren başlıyor. Bir akıl hastanesinde mahsur kalan yüzlerce kör ne kadar sağlıklı, huzurlu, güvende bir yaşam sürebilir hayal edelim ? İşte yazarın o insanı derin derin düşündüren, toplumsal eleştirileri bu kısımlarda yoğunlaşıyor. Daha önce de söylediğim gibi sizde adeta akıl hastanesinde yaşayan  o körlerden biri oluyorsunuz farkında olmadan. Onların yaşadıkları korkuları, hüzünleri, dehşet verici olayları sizde yaşıyorsunuz. İşte böyle düşündürücü etkileyici bir kitap.
 Tek sevmediğim yanı diyalogların virgüllerle ayrılmış olması. O yüzden biraz daha dikkat gerektiriyor okurken.1 puanımı bunun için kırdım :). Daha fazla uzatmak istemiyorum kesinlikle okunması gereken kitaplardan...

"Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler... "
360 syf.
İnsan, son birkaç yüzyılda bilimsel ve teknolojik açıdan muazzam işler yaparak hem hayatını birçok açıdan kolaylaştırdı hem de evrene bakışını kökünden değiştirdi. Oldum olası istediği ölümsüzlüğe belki ulaşmadı ancak yaşam süresini eskilere nazaran oldukça yukarıya taşıdı. Eskiden bir insanın dünyası, yaşadığı köyüyle sınırlıyken şimdi aynı insanın torunlarının bir tık ötesinde tüm dünya bulunmaktadır. Bu ve benzeri daha birçok gelişme insanı yaşadığı doğanın bir üyesi konumundan alıp Efendisi konumuna taşıdı. Mı gerçekten?

İçinde bulunduğumuz bu salgın günlerinde anlamış olduk ki, tüm o kibrine ve sınırsız özgüvenine karşın bir virüs anında insanı evlerine hapsedebilmektedir. Tabi, eskilerdeki salgınlara göre bu sefer insan, çok daha avantajlıdır. Ancak burada dikkat çekmek istediğim nokta, insanın yüzyıllar sonucunda dünya üzerinde kurduğu o muazzam krallığı ince bir ip üzerinde bulunmasıdır. Tek bir felaket insanı tacından edebilir ve krallığını ise bitkilerin ve böceklerin hakimiyetine sokabilir. Belki de insanın en büyük becerisi bu ip üzerindeki maharetidir; yani insan, en maharetli cambazdır.

Cambazımızın bu kitaptaki büyük sınavı ise bir körlük salgınıdır. Bir gün trafikte beklerken kör olan 'ilk kör' ile başlayan olay kısa sürede tüm şehre yayılır. Bu körlüğün normal körlükten farkı; siyah değil beyaz bir körlük olması(körler her yeri BEMBEYAZ görürler) ve vakaların gözlerinde herhangi bir sorunun bulunmamasıdır. İlk kör'e bakıp ardından kendisi de kör olan doktor, yetkilileri haber eder ve ardından da hükümet karantina sürecini başlatır. Bu ilk vakaların karantinaya alinacaklari yer ise bir akıl hastanesidir.

Merak etmeyin kitabı an be an anlatmayacağım. Sadece kitabı okumayanlar için kitabın konusunu genel olarak izah etmek istedim. Ben daha çok Saramago'nun bu kitapta neler anlatmak istediği üzerine kendi yorumlarımı ifade etmek istiyorum.

Kitapta öncelikle yazar, körlük salgını ile insanların kendi kurdukları ekonomik, sosyal ve siyasi sistemler içinde nasıl birçok şeye kayıtsız hale geldiklerini anlatmak istemiştir. Günlük hayatta gerek gazetelerde gerek televizyonda, internette veya bizzat tanık olunulan ölümlere, acılara karşı duyarsızlığın insanı, yavaş yavaş insanlıktan uzaklaştırdığı fark edilmez. Bunda dünyaya egemen olan düzenin insanları 7/24 hiç durmadan hareket eden büyük bir makinenin bir dişlisi haline getirmesinin etkisi büyüktür. Birçok insan, zihnini günlük hayatın telaşından bir an olsun uzaklaştırıp rahatça nefes bile alamaz. Çocukken önlerine konulan sınav kağıtlariyla başlayan yarış düzenine adapte olamadan, rehberlikten mahrum kalmış bir haldeyken onlardan hayatları hakkında büyük tercihlerde bulunmaları istenir ve büyük ihtimal, ileride pişmanlık duyacaklari tercihlerde bulunmuş olurlar. Sonra bir şekilde mezun olup ellerinde diploma iş ararken "En az 2 sene iş tecrübesi olan, ingilizce ve bunun yanısıra bir dil daha bilen," şeklinde uzayan giden kriterlerle veya devlet kademesinde mülakatla karşılaşıp yazılı sınavda alınan 90 puanın, mülakatta verilen 55 puandan küçük olduğu acı gerçeğiyle tanışırlar. Haliyle ortaya üniversitede ortamlarda yeşil uzun mont giyip 60-70'li yılların öğrenci hareketlerinden çıkmış modda polise ikide bir atan insanların, en son çare polis olmak yolunu tutmak zorunda kalmaları gibi absürd manzaralar ortaya çıkar. Eğer ille de polis olmam derlerse başka birkaç revaçta seçenek daha vardır; gardiyanlık, sözleşmeli erlik ve bekçilik. Veya kendi okuduğu mesleği yapıyor olsa da nihayetinde diğerleriyle vardığı nokta; bir marketin peronları arasında gezerken "Yağa zam gelmiş, süte de gelmiş, ete zaten gelip gelmediğini artık anlayamıyorum çünkü takip bile etmiyorum," deyip kasaya geldiğinde "Bir de sakız alayim, ona da zam gelmiş," gibi tepkiler vermek oluyor. Ancak alışılmayan zam yoktur.

Öte yandan liderler ağızlarında "Demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü," kavramlarını sakız ederken, o da marketten aldığı zamlı sakızını hınçla çiğner ama sesini çıkaramaz. Olur da bir an kontrolünü kaybedip çıkarırsa korkudan etrafına bakar duyan oldu mu diye. Ardından da evinin yolunu tutar endişeyle. Evinde bugün twitter'a girer. Hastaghlerde #DünyaBasınÖzgürlüğüGünü tagını görür. Bugün yaşadığı hıncından da etkisiyle hemen eleştirel şekilde bir tweet atıp, hiçbir şey yapılmasına müsaade edilmeyen ülkede ufacık da olsa bir şey yapmış olmanın verdiği pozitif hisle bir an için mutlu olur, ki attığı tweetinin altına birkaç kişinin ... yazdığını görene kadar! Bu kişi artık bir 'kör' haline getirilmiş olur. Belki biraz daha inat edip devam eder fikirlerini ifade etmeye, ancak ya birkaç kere ifadeye çağırıldıktan sonra ya kendisi gibi olanların ifadeye çağırılmalarını gördükten sonra ya kendi gibilerin sessiz olduklarını gördükten sonra yavaş yavaş 'kör' haline gelir.

İnsanın yüzyıllar sonucunda zorlu mücadeleler ile oluşturduğu en iyi yönetim biçimi demokrasinin, kontrollü medyaların yönlendirdiği, kimi tarihçilerin ve din adamlarının oluşturduğu yığınların periyodik olarak sandığa gidip 'özgür' tercihlerini yapmaları haline gelmesi, bu sefer daha kitlesel 'körlük'lere neden olur. Bu noktayı biraz daha açmak gerekiyor. Bu kitlesel körlüğün oluşturulmasında iki başat faktör bulunmaktadır: Din ve milliyetçilik. Din adamları vasıtasıyla, halihazırda kendini bilmezden evvelden başlanılarak altında büyütüldüğü dinsel kültürün dozaji kişi büyüyüp aileden bağımsız eğitimine başladığı vakit sistemli şekilde katılaştırılmaya başlanılır. Bunun yapılmasında kullanılan iki temel unsur ise: Korku ve itaattir. Tarihçiler veya sözüm ona tarihçiler tarafından ise yine daha çok dini duygulara hitap ederek şekillendirilen alternatif tarih oluşturulur. Bir başka tür tarihçiler ve bu yönde çalışmalar yapan grup ise kör milliyetçilikle biz- onlar oluşturur. Sonuçta bu üç unsurun etkisiyle alternatif bir 'gerçeklik' oluşturulur. Güç de bunlardan yana ise, zamanla gerçeklik ile alternatif 'gerçeklik' yer değiştirmeye başlar. Çünkü bir kısım zaten üç unsurun çalışmaları ile körleştirilmiş ve zamanla alternatif 'gerçeklik' düzleminde yaşamaya başlamışlardır. Diğer kesimler ise güce karşı 'organize' olamayıp, kendi hatalarinin da katkısıyla zaman içinde gelişen her olumsuzluğa karşı duyarsızlaşmaya başlarlar. Duyarsızlaşma akabinde yozlaşmayı ve nihayetinde körlüğü beraberinde getirir.

Saramago'nun kurduğu dünyada ise başını, doktorun karısının çektiği bir grup kör ise "Örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamak demektir,"(#71479067) anlayışı ile içinde bulundukları insanlık değerlerinin yerle yeksan haline geldiği bu 'beyaz felaket'te olabildiğince insanca hayatta kalmaya çalışırlar. Doktorun karısı bu arada salgında kör olmayan tek karakterdir. Herkesin kör olduğu ve her türlü düzen ve değerin adım adım tedavülden kalktığı şehirde o, fedakarlığı, sabrı ve cesaretiyle öne çıkar; tabi ara ara sinir krizlerinin eşiğine gelecek olsa da. Bununla birlikte herkesin kör olduğu bir şehirde kör olmak mı yoksa kör olmamak mi daha kötüdür; bunu da sık sık sorgularken kendimizi buluyoruz. Yazarın
"İnsanın üzerinde taşıdığı ikinci teni" olarak tarif ettiği bencillikle kendisini eve kapayarak ve gözlerinin görmesinin avantajıyla hayatta kalmaya devam edebilirdi doktorun karısı ama zaten şehri kör yapan da bu tutum değil miydi?

Ayrıca insan eskiden beri kurduğu sistemlerle az veya çok, resmi veya gayri resmi hep hıyerarsik bir yapı kurmuştur. Eskiden Tanrı'dan yetki alan hatta onların yeryüzündeki temsilcisi veya gölgesi olan krallar en tepede bulunurlar, onların altında veya yanında din adamları gelir. Ondan sonra da toprak sahibi kontlar ve diğerleri... Yüzyıllar içinde verilen mücadeleler sonucunda krallar yerini devlet başkanlarina, kralliklar da yerini Cumhuriyetlere bıraksa da, tebaalık anlayışı da yerini eşit haklara sahip yurttaşlığa bıraksa da ve de kulluk anlayışı yerini modern insan haklarına bıraksa da, yürürlükte olan gerçekte bu mudur? Hepimiz de biliyoruz ki dün de bugun de yarın da dünyaya egemen olan hep güç olmuştur; güç de para kimdeyse ondadır çoğunlukla. Arada fikirler çıkar ve yenilikler getirir bu dünyaya, bu yeniliklerle bir ölçüde körlük dağılır gibi olur ancak bu fikrin sahiplerinin ardillari yıllar içinde doğrudan veya dolaylı yoldan parayla satın alınarak diskalifiye edilirler. Bundandır ki Saramago hiçbir zaman eşit olmayan insanı, romanında kurduğu dünyada 'beyaz felaket'le esitlemek istemiştir: "Körlük bildiginiz gibi ne mesleğe ne de makama bakar." Bununla birlikte ilk körü, kör kaldığı trafikten alıp evine bırakıp ardından da arabasını çalan hırsız üzerinden ise "korku mülkiyete galip geldi," mesajı vererek kendisinin de dahil olduğu fikre uygun bir konumda yer alır. Öte yandan Saramago bir başka fikriyle veya yönüyle de ön plana çıkar, o da Tanrı ve din konusundaki eleştirel tutumu...

Bu kısmı kapamadan önce insanın üstünde bulunduğu ince ip yürüyüşünün her an körlük tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göz ardı etmemeliyiz. Çünkü nasıl ki cambaz üstünde bulunduğu ipin üzerinde durabilmek ve yürüyebilmek için ipe yönelik yüksek konsantrasyona sahip olurken dış dünyaya karşı duyarsızlaşıyorsa, ondan koparsa insan da içinde bulunduğu siyasi, sosyal, ekonomik ve daha birçok sistem içinde aynısını yaşayarak duyarsizlasabilir, ondan kopabilir; yani körleşebilir. Bunun için;
"Ölümsüz değiliz, ölümden kaçamayız ama hiç olmazsa kör olmaktan kaçınmalıyız."(#71479800)




___________________




Bu kısımda spoiler verebilirim, baştan uyarayim.


Peki körlük neden başladı ve neden bitti? Tabiki ilk kısımda üzerinde durduğum bir katman söz konusu ancak yazarın vurguladığım bir başka yönüne uygun olarak ikinci bir katman da bulunmaktadır. Bu katmana uygun olarak salgının başlaması ve bitmesi yönünde kendi fikrim şudur:

i) Karantina altına alındiklari akıl hastanesinden çıkıp şehir içinde hayatta kalmaya devam etme sürecinde grup, tek tek evlerine ziyaret edip evlerinin ne halde olduklarına bakarlar. En son doktorun evinde kalmaya başlarlar. Bu sırada, doktor ve doktorun karısı süpermarkete yiyecek almak için gittiklerinde alt katta feci bir durumla karşılaşırlar: Doktorun karısı önceki gidişinde hızla koşup kaçmışti. Salam gibi şeylerin kokusunu alan körler de bunun üzerine alt kata hızla gitmişler ve orada merdivenlerden kayarak üst üste yığılarak ölmüşler, bekleye bekleye de ölülerden yoğun kokular cehennemi bir atmosfer yaratmıştır.

ii) Buradan çıkan doktorun karısı ile doktor bir kiliseye girerler. Burada da garip bir tablo ile karşı karşıya gelirler ve bence kitabın en önemli kısmı da burasıdır. Kilisede bütün tasvirlerin, heykellerin gözleri rahip tarafından bantlanmıştır: "O rahip tüm zamanların ve tüm dinlerin gelmiş geçmiş en saygısız rahibi, aynı zamanda da en adili, en kökten insancıl olanı, sonunda buraya gelip Tanrı'nın görmeyi hak etmediğini ilan eden kişi o."(#71484177)

Bu durumu i'deki feci tablo ve genel olarak körlük salgını nedeniyle yaşanılanlar altında değerlendirecek olursak; Saramago'nun kötülük sorunu, her şeyi bilen ve yapan Tanrı fikriyle hesaplaştığını görebiliriz. İnsanların sürekli kendisine dua ettikleri ve iyi diye niteledikleri Tanrının; insanların kendi dışkı deryaları altında kalmasına, karantinada ahlaksız grup tarafının elindeki silah ile diğer koğuşlardaki kadın körlere yemek karşılığı tecavüz etmeleri ile yerle yeksan olan insan onuruna, gözleri görmeyen insan yığınlarının üst üste binerek, sıkışarak ölmelerine, normalde sevecen ve iyi bir teyzenin salginla birlikte çiğ et yiyen bencil biri haline gelmesine ve daha nice feci duruma izin vermesi ve tanımı itibarıyla gerçekleşmesini sağlamasi kendi tanımıyla çelişmesi demektir. Bir de bu durumu Nietzsche'den dinleyecek olursak:
"Anlaşılmazdı da aynı zamanda. Neden öfkelendi ki bize, o burnundan soluyan, onu kötü anladık diye! Kendisi niye daha açık konuşmadı ki bizimle?

Sorun bizim kulaklarımızdaysa, neden kendisini kötü işiten kulaklar verdi ki bize? Kulaklarımızda çamur varsa, pekâlâ! Kim koydu çamuru oraya?

Birçok şeyi başaramadı bu çömlekçi, işini hakkıyla öğrenememişti! Başaramayışının intikamını çömleklerinden ve yarattıklarından alması – iyi beğeniyle çelişen bir günahtı bu.

Dindarlıkta da vardır iyi beğeni: sonunda dedi ki ‘Olmaz olsun tanrının böylesi! Hiç tanrı olmasın daha iyi, kendi kaderini kendin çizmen daha iyi, deli olman, kendi kendinin tanrısı olman daha iyi!'"(#52948970)

Eğer böyle bir Tanrı yine de varsa herkes Tanrıya değil, şeytana dua etmelidir veya satanizmin iddia ettiği gibi herkesin dua ettiği Tanrı aslında şeytan, herkesin korktuğu ve kendisine sövdüğü şeytan ise Tanrı olmasın? Ya da yine Nietzsche'nin dediği gibi "Haklı olsalar ne olur ki! Bütün tanrılar şimdiye dek kutsallaşmış ve yeniden vaftiz edilmiş şeytanlar değil mi ki?"(#43456941)

Ama nihayetinde ne olursa olsun böyle bir varsayım altında insan ya kör bir şekilde yaşar ya da beyaz körlük ile kör olduğunu idrak edip, bu varsayımı kör eder.

iii) Doktorun karısı ve doktor eve dönerler ve biraz sonra da ilk kör görmeye başlar yeniden. Sonra da sırayla diğerleri...

iv) Doktorun karısının grubun ve şehrin gözlerinin yeniden görmeye başlaması üzerine sinirleri boşalır ve ağlar. Bu durumu yazar tarafından yeni doğan bir bebeğin haline benzetilmiş. Ben de doktorun karısını, günahkar doğan insanları kendisine inanmalari karşılığında, kendi bedenini çarmıha gerdirmek yoluyla feda ederek kurtaran İsa'ya rakip olarak oluşturulmuş olarak yorumluyorum. Ancak doktorun karısı İsa gibi kendini feda etmedi, doğaüstü mucizeler yapmadı, kendisine mutlak itaat edilmesini ve inanilmasini istemedi. Sadece gerektiği vakit kocasına olan sevgisiyle fedakarlıkta bulunup kör gibi davrandi, ona ve sonra da insanlara yardım etti. Ama bunu yaparken gerçek bir insan gibi davrandi, Tanrının insan hali olarak gelerek değil. Ve onun gibi çarmıha gerdirerek kendini insanlığı asırlar sürecek bir keşmekeşin içinde bırakarak değil; insanları 'organize' ederek yaptı. Bu açıdan da yeniden doğumun göz yaşları doktorun karısının vaftizi şeklinde yorumlanabilir.

v) "Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler."(#71486191)

vi) Son perdede ise doktorun karısı gökyüzüne bakar ve oranın BEMBEYAZ olduğunu görür, kör olma sırasının kendisine geldiğini düşünür ama yere baktığında gözlerinin hala görüyor olduğunu anlar. Artık kör olan yani beyaz körlük yaşayan ise Tanrı(varsayımıdır)'dır.



--“Tanrı” kavramı şimdiye kadar, varoluşa karşı en büyük itirazdı… Tanrıyı yadsıyoruz, tanrıya karşı sorumlu olmayı yadsıyoruz: ancak böylelikle kurtarıyoruz dünyayı.--(#39115711)



İyi okumalar
... düşlerinde taş olduklarını görüyorlardı, taşların uykusunun ne kadar ağır olduğu bilinir, kırlarda şöyle bir gezin görürsünüz, taşlar orada toprağa yarı gömülü olarak uyurlar, uyanmak içinse kim bilir neyi beklerler...

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Körlük
Baskı tarihi:
Kasım 2019
Sayfa sayısı:
331
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052980811
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Ensaio Sobre a Cegueira
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi
Baskılar:
Körlük
Körlük
Blindness
Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın kör olur. Ancak karanlıklara değil, bembeyaz bir boşluğa gömülür. Arkasından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılır. Ne yönetim kalır ülkede, ne de düzen; bütün körler karantinaya alınır. Hayal bile edilemeyecek bir kaos, pislik, açlık ve zorbalık hüküm sürmektedir artık. Yaşam durmuştur, insanların tek çabası, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaktır. Roman, kentteki akıl hastanesinde karantinaya alınan, oradan kurtulunca da birbirinden ayrılmayan, biri çocuk yedi kişiye odaklanır. Aralarında, bütün kentte gözleri gören tek kişi olan ve gruptakilere rehberlik eden bir kadın da vardır. Bu yedi kişi, cehenneme dönen bu kentte, hayatta kalabilmek için inanılmaz bir mücadele verir. Saramago’nun müthiş bir gözlem gücüyle betimlediği bu kaotik dünya, insanın karanlık yüzünün simgesi.

Körlük, ürkütücü bir roman, beklenmedik bir felaketi yaşayan bir toplumun nasıl çöktüğünün, nasıl bencilleştiğinin ve değer yargılarını yitirdiğinin hikâyesi. Konusunun ürkütücülüğüne rağmen olağanüstü bir şiirsellikle anlatılmış bu unutulmaz roman, usta yazarın belki de en etkileyici yapıtı.

Kitabı okuyanlar 25.952 okur

  • Mine KIZIL
  • Fatih Gökdağ
  • Esra
  • Nurcan Öz
  • Salim Katrancı
  • Abdullah Kabakcı
  • Ayten bildik
  • Sude
  • Tutku Türkmen
  • Rojin ka

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%19.4
14-17 Yaş
%11.8
18-24 Yaş
%18.3
25-34 Yaş
%18.7
35-44 Yaş
%17.6
45-54 Yaş
%10.4
55-64 Yaş
%1.3
65+ Yaş
%2.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%68.8
Erkek
%31.2

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%30.8 (2.792)
9
%27.4 (2.491)
8
%20.8 (1.887)
7
%7.9 (716)
6
%2.8 (255)
5
%1.5 (133)
4
%0.4 (37)
3
%0.4 (37)
2
%0.3 (28)
1
%0.4 (32)

Kitabın sıralamaları