Adı:
Körlük
Baskı tarihi:
Mayıs 2017
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052980811
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Ensaio Sobre a Cegueira
Çeviri:
Işık Ergüden
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi
Baskılar:
Körlük
Körlük
Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın kör olur. Ancak karanlıklara değil, bembeyaz bir boşluğa gömülür. Arkasından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılır. Ne yönetim kalır ülkede, ne de düzen; bütün körler karantinaya alınır. Hayal bile edilemeyecek bir kaos, pislik, açlık ve zorbalık hüküm sürmektedir artık. Yaşam durmuştur, insanların tek çabası, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaktır. Roman, kentteki akıl hastanesinde karantinaya alınan, oradan kurtulunca da birbirinden ayrılmayan, biri çocuk yedi kişiye odaklanır. Aralarında, bütün kentte gözleri gören tek kişi olan ve gruptakilere rehberlik eden bir kadın da vardır. Bu yedi kişi, cehenneme dönen bu kentte, hayatta kalabilmek için inanılmaz bir mücadele verir. Saramago’nun müthiş bir gözlem gücüyle betimlediği bu kaotik dünya, insanın karanlık yüzünün simgesi.

Körlük, ürkütücü bir roman, beklenmedik bir felaketi yaşayan bir toplumun nasıl çöktüğünün, nasıl bencilleştiğinin ve değer yargılarını yitirdiğinin hikâyesi. Konusunun ürkütücülüğüne rağmen olağanüstü bir şiirsellikle anlatılmış bu unutulmaz roman, usta yazarın belki de en etkileyici yapıtı.
“Başka bir gezegene, oradaki kayaların yapısını incelemek için araç gönderebilecek kapasiteye sahip bu şizofrenik insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamayabiliyor. Mars’a gitmek, yanı başındaki komşuya gitmekten daha kolay görünüyor.” Demiş Jose Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonraki konuşmasında. Aslında bu anlamlı cümlesinde bile bu Körlük kitabındaki karakterler gibi bizlerin körleşmeye başladığını değil, aksine hepimizin kör olduğunu, kör olup baktığımızı, bakabilen ama görmeyen kör insanlar olduğumuzu belirtmiş. İnsanların yanındakini görmeden, umursamadan hayatlarına devam etmesine, iktidarların, baştakilerin bir yaşamı değersizleştiren tutumlarına karşı ettiği mücadelesinde yazar her daim kitaplarında da devam etmiştir hatta bu mücadelesinde kiliseden bile aforoz edilip ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır.

Kitabı okuduktan sonra kitap hakkında birçok kaynak okudum, haliyle bu kadar güzel kitap okununca insan kitap hakkında araştırma yapmak istiyor ve kitap hakkında inceleme yazarken de okuduğu yazıların etkisinde kalabiliyor, onun için bazı cümlelerim okuduğum yazıların etkisindendir ve tabii Saramago'nun cümleleri de mevcut. Körlük bir post apokaliptik roman, ama en güzel tarafı da alışageldiğimiz nükleer savaş, sebebi bilinmeyen veya bir deney sonucu zombileşme vs. gibi bilindik bir konu olmaması, aksine daha gerçekçi, herkesin hayatında en az bir kere kendi açısından düşündüğü, belki de en çok korkulan engellerden biri olarak görülen, tüm insanların çok net olarak rahatlıkla hissedebileceği şekilde bir kıyamet sonrası, ama bu sefer kıyamete sebep olan ise bulaşıcı olan “körlük”. İnsandan insana geçen, tedavisi olmayan daha doğru tanım yapmak gerekirse körlük ama nasıl bir körlük olduğu da bilinmeyen bir körlük. Kitabın güzel bir başka tarafı ise direkt bir şekilde kıyamet sonrası durum ile başlamayıp, salgının en başından daha ilk vakasından başlayıp her bir kısmı yavaş yavaş en başından okuyabilmemiz. Kitap kıyamet sonrası bir hikâye olmasının yanında da bir distopik eser. Kitabın geçtiği yerin ismini bilmiyoruz ama bu ülke pek çok ülkenin temsil edilmiş olabileceği gibi yaşadığımız ülke de olabilir; çünkü ülkede her bir şey o kadar ama o kadar tanıdık geliyor ki, ve sıradan diyebileceğimiz insanların bu çok bilindik ülkedeki akışı değiştirebilecek duruşlarını, davranışlarını gözlemliyoruz.

Saramago, farklı tarzını bu romanında artık zirveye çıkarmış. Çarpıcı, korkutucu, düşündürücü hatta bu üçü kadar da mide bulandırıcı bir kıyamet senaryosu. Yazar bir gün bir kafede oturup siparişini beklerken “ya hepimiz bir anda kör olsak” diye düşünüyor ve devamında da ortaya bu eserini çıkartıyor. Körlük betimlemeleri, ışığın sönmesi değil de beyaz bir ışığın yanması, süt denizinin içindeymiş gibi körlüğün betimlenmesi gibi okuduğumuz her bir cümleyi görüp de okuyabilmemize yarayan gözlerimizin kıymetini sayfaları okuyup anladıkça, kitaptaki her bir cümle de artık okundukça insanı ürpertiyor. Ürperten bu cümleleri okurken, kitabın güzelliği ile beraber tek bir şey düşünüyoruz, okuduğumuz sayfaları okuyabilmemizi sağlayan organlarımız olan gözlerimizi. Kitabı çıplak gözle okuyun veya okumayın hiç fark etmez ama sürekli olarak aklınızda gözleriniz olacak, eminim ki sayfaları okurken, Saramago’nun birçok körlük betimlemesinde gözlerinizi kapatacak ve o hissedilen ya da hissedilemeyen duyguyu yaşamak ve en azından tatmak için o korkunuzla yüzleşmek isteyeceksiniz.

Yazar roman içinde en çok beğendiğim yöntemlerden birini kullanmış, körlük salgınının geçtiği ülkenin ismini bilmediğimiz gibi kitap içindeki karakterlerin hiçbirinin de isimlerini bilmiyoruz, belki de Saramago’nun dediği gibi hiçbir karakterin isimleri bize lazım değildir. Peki yazar bize karakterleri nasıl anlatıyor, fiziksel özelliklerine ve mesleklerine göre yani sıfatlar takarak, ilk kör adam, koyu renkli gözlüklü genç kız, şehla çocuk, doktor, doktorun karısı, taksi şoförü, albay ve polis gibi, ve bu durum karakterleri tanımamız için bence daha iyi bir yöntem olmuş. Çok karakterli romanlarda özellikle de romanın başlarında karakterlerin isimleri verildikten sonra genelde kim kimdi diye karıştırırız ama Körlük’te karakterler fiziksel özellikleri ve meslekleri üzerinden tanıtıldığı için bu tarz herhangi bir sorun olmuyor. Bir diğer farklılık ise diyalogların sadece virgül ile ayrılması, aynı cümle içinde verilmesi, çok ilginçtir ki okurken hiçbir şekilde sorun oluşturmadı. İlk başlarda biraz şaşırtıcı gelse de bu üsluba alıştıktan sonra tadı alınmaya başlanıyor. Saramago yazı dilinde imla kurallarına, noktalama işaretlerine tabir-i caizse kafa tutmuş, diklenmiş diyebiliriz. Diyaloglarını tek bir cümle içinde sadece virgülle ayırarak uzatması hatta bazı yerlerde bir sayfayı kaplaması hatta ikinci sayfaya kadar sürdürmesine rağmen akıcı üsluptan en ufak bir azalma olmuyor. Bir yandan düşününce de hem noktalama işaretlerine karşı yazarın tavrı olsun hem de kurgunun ilginçliği, alışagelmişin ötesindeki temeli olsun kitabı ve yazarı büyülü gerçekliğin en güzel örneklerinden yapıyor.

Kitap bir post apokaliptik roman ama daha da öncelikli olarak bir sistem eleştirisi. Zaten Saramago kitabı olup da sistem eleştirisi olmazsa olmaz. Sıradan olan her bir unsuru çok vurucu bir şekilde, vurucu ve düşündürücü metaforlarla sunmuş, insanın kör olduktan sonra nasıl da bir zavallıya dönüştüğünü, sadece gözlerinin mi yoksa insanlığın mı kör olduğunu bizlere sorduruyor. Kitap boyunca körlük üzerinden siyasete, devlet felsefesine, dine, varsa da genel ahlak kuramlarına dair birçok konuyu barındırıyor, bu kuramlara eleştirisi metaforlar üzerinden yaparken de bir yazar ve okur ilişkisi gibi değil de iki arkadaş havasında okura sunuyor, örnek olarak mesela bir konu üstünde yazar yorum yaparken bunu böyle değil de şu şekilde de düşünebiliriz tarzında cümleler kurması kitabın gerçekliğini daha da vurucu yapmış. Körlük metaforu üzerinden tecrübelerimizden, yaptığımız gözlemlerden, farkında olup düşündüğümüz ya da farkında olmayıp düşünmediğimiz tüm kara gerçeklere parmak basan, aslında bir yandan da son derece rahatsız edici, düşündüren bir roman. Post apokaliptik duruma sebep olan “körlük” bir çözüm bulunmadıkça insanlığı tamamen etkileyecek bir salgın mı yoksa gökyüzüne, çok yükseğe fırlatılan, en yüksek noktasına ulaştıktan sonra askıda kalmış gibi bir an duran, yerçekimiyle ve Tanrı’nın kayırıcılığıyla hemen sonra kaçınılmaz olarak düşmeye başlayan, böylelikle de beyaz, süt denizi içinde körlüğe düşen insanları üzücü, yıkıcı ve korkunç karabasandan çıkmasına sebep olabilecek bir ok gibi geçici mi? (Cümle yazara ait) Okurken hem sistem eleştirisine tanık olurken hem de bu şekilde salgının cinsi merak ediliyor. Yaşanılan bu süreç içinde insanların vazgeçemediği ve olmazsa olmaz duyguları ve dürtülere de kitap içinde sürekli vurgu yapılmış. Açlık ve cinsellik. İşin içinde bir yaşam mücadelesi var ise tabii ki de açlık ve yemek yeme duygusu insanın vazgeçemediği bir dürtü olmasından ziyade vazgeçemeyeceği bir davranıştır, ortada bir yaşam var ise nefes alıp vermek ne kadar olması gereken bir şey ise yemek yemek de bir o kadar olması gereken yani vazgeçemediği değil vazgeçemeyeceği bir harekettir, buna ikinci örnek olarak da dışkılamanın verilmesi de son derece gereksizdir. Yemek yeniyorsa o da haliyle olacaktır sonuçta. Bence yemek yemek değil de burada yazarın vermek istediği yiyecek bulma davranışlarıdır. Bence esas soru bu şartlar altında olmazsa olmaz, insanın vazgeçemeyeceği bir davranışı, dürtüsü cinsellik midir? Üreme hatta zevk ve haz için olması gereken cinsellik post apokaliptik bir yaşamda vazgeçilmez midir yoksa alışkanlık mıdır veya bu kötü durumdan bir an olsun kaçış mıdır? Bana göre bu senaryoda insanın vazgeçemediği davranışı olarak hangisi olduğu konusunda bulunması gereken cevap bu olması gerek diye düşünüyorum. Sonuçta artık ortada alışagelen insanca yaşam artık mevcut değil, insanlık kör gözlerle, bu şartlarda yaşamayı elbet öğrenebilir ama maalesef o zaman da acaba insanlıktan çıkılmış mı olunuyor? Şüphesiz insanlarla yaşamak zor değildir, zor olan onları anlamaktır. İnsanlığı düzeltecek bir otorite var mı, insanlık bariz bir şekilde körlük sonrası duyguları ve davranışları yüzünden hiçliğe sürüklenmişken ve hiçliğin içinde yaşamaya başlamış durumda iken de maalesef hiçliği düzenlemek isteyen bir hiçlik yönetime hâkimdir ve bu durum da kitabın bana göre en karanlık havasıdır.

Kitap boyunca kitabın içeriğinden burnuma çok pis kokular geldi ama şu da bir gerçek ki kitabın kendisi çok güzel kokuyordu.
Körlük deyince insanın aklına görme fonksiyonunu kaybetmek gelir hep. Bunu kime sorsanız kuşkusuz bu cevabı verecektir.

Kör olmak kendi işlevini kaybetmektir aslında. "bıçak körelmiş" dediğimde neyi kastettiğim hemen anlaşılacaktır.

O halde "insanlık körelmiş" dediğimde neyi kastettiğime sayfalar dolusu cevap gelecektir. Benim aklıma gelenler yardımlaşma, diğergamlık, düşünceye saygı, tahammül, hoşgörü, fedakarlık, cinsiyete saygı, kişisel alanlara saygı, temizlik, hüsnü zan, eğitim, inançlara saygı, yaşama hakkına saygı...

Bu tip bir körleşme olduğunda sadece görememe yetisi çok insânî kalıyor. Birbirine hakaret eden, inanclar ve düşünceler ile alay eden, hayatı gösterişten ibaret gören, kendisine sunulanı sorgusuz sualsiz kabul eden, kendi gibi düşünmeyenleri küçümseyen insanları gördükçe körleşmenin sosyal çevremizde tıpkı bu kitaptaki gibi körlük salgınına dönüştüğünü görebiliyorum.
Kör olmak bir yerde iyi! Peki milyonlarca körün içinde bu saydıklarımı görmek... Bu tarif edilemez bir acı veriyor.

"Bunları görüyorum."dediğinizde linç edilme endişesi ile eskilerin tabiriyle " Gittiğin yer kör ise bir gözünü kapat." anlayışı içinde sessizce farkındalık oluşturmaya çalışıyorsunuz. Sadece linç edilme endişesi de değil bunları yaptıran size! Az çok durumun farkında olan kişilerin de körlükleri sebebi ile yerlerinden kıpırdayamayıp "Madem görüyorsun o halde sen daha iyi yaparsın." mantığı ile tüm işi sizin üzerinize yıkmaları da gördüğünüzü söylemenize engel oluyor. Sonuç ne peki kişisel haklara tecavüz edildiğinde, inanç ve değerleriniz ile dalga geçildiğinde, fedakarlık ve diğergamlığınız enayilik olarak görüldüğünde, tahammül sınırlarını zorladıklarında; hiç sesi çıkmayan, olana gözlerini kapayan, bencilliği tavan yapmış, sadece kendi çıkarlarına dokunulduğunda harekete geçen körleşmiş bir insan yığını içinde kendinizi buluveriyorsunuz. Ve bir kaygı sarıyor sizi " Ben ne zaman körleşeceğim kim bilir!"...

Kitabın beyaz körlük olarak gösterdiğini görebilme fonksiyonunu yitirmemiş olan kalp ve aklımızın süt beyazı bir körlük salgınına maruz kaldığı için görememesi olarak nitelendirebiliriz. O kadar parlak bir beyaz ki tarif edilemez bir boşlukta kendinizi arayıp duruyorsunuz. Bu arada dış dünyayı afedersiniz 130k (13=B) götürse de sizin tek düşünceniz karnınızın birazcık doyması. Bu açlık için insani değerleri bile satabilecek kıvama gelebiliyorsunuz. İçinde yaşadığı süt liman hayat dışardan bir gözle bakıldığında kokuşmuş bir foseptikten farklı değil. Bu sebeple görmediğiniz kokusundan rahatsız olduğunuz bu pisliklerden bir an önce arınmak için yağmuru bekliyorsunuz. En sonunda gözleriniz görmeye başladığında "insanlığımdan ne kaldı?" diye düşünüyorsunuz.

Kitabın dili akıcı fakat konuşma çizgileri bulunmadığı,virgül kullanılarak devamı getirildiği için biraz karmaşık gelebiliyor.ama anladığınızı görünce bunun çok da önemli olmadığını görebiliyorsunuz.
#18383429 etkinliğine dahil olmak için okuduğum bu kitapla ilk José Saramago kitabını okumuş bulunmaktayım. Emeği geçenlere ve bize tanıtanlara teşekkürü bir borç bilirim.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (13.322 Oy)16.560 beğeni37.039 okunma1.700 alıntı156.569 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (7.872 Oy)7.851 beğeni20.935 okunma1.106 alıntı97.597 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.391 Oy)7.724 beğeni24.274 okunma519 alıntı119.564 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.395 Oy)6.879 beğeni19.048 okunma527 alıntı73.793 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.457 Oy)11.841 beğeni29.812 okunma2.189 alıntı125.543 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.154 Oy)5.411 beğeni14.076 okunma1.623 alıntı73.088 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (6.764 Oy)7.642 beğeni22.455 okunma1.281 alıntı95.549 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.563 Oy)7.908 beğeni21.837 okunma971 alıntı105.960 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (4.932 Oy)5.081 beğeni17.130 okunma581 alıntı84.557 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (8.739 Oy)10.350 beğeni25.188 okunma1.242 alıntı134.474 gösterim
Bakabiliyorsan; Gör
Görebiliyorsan; Gözle
Bu güzel söz ile başlayan, okuduğum en iyi kitaplardan biri oldu Körlük.. Sineklerin Tanrısı kadar sevdim ve birçok ders verici söz buldum kitapta.

Kitap; ismi bilinmeyen bir yerde, ismi bilinmeyen bir kişinin kırmızı ışıkta "kör oldum!" cümlesi ile başlıyor. Bir anda kör olan bir kişi ve nedeni blinmeyen bir körlük.. Bu kişi ile temasta bulunan herkes sırayla kör olmaya başlıyor. Kısa süre içinde en çok duyulan ses "kör oldum!" sesi oluyor bu yüzden.. Beyaz körlük olarak adlandırılan bu durum karşısında tüm 'körleri' bir akıl hastanesinde toplamaya karar veren hükümet, birçok talimatla 'körleri' etki altına almayı başarır. Bir bakıma ölüme terkedilen 'körler' bu durumun kısa zamanda farkına varacaktır.. Kapatıldıkları yerde zaman geçtikçe artan yemek yeme ihtiyacı insanları daha çok değiştirmektedir.. Bu durumda bile irade savaşından ve çeteleşmekten vazgeçemezler. Karakterlerin isimlerinin de olmaması ile ilgili de konuşuyorlar körler aralarında.

Bence kitaptaki en önemli soru; sevdikleriniz için fedakarlık yapar mısınız olmalı. Ya da ne büyüklükte bir fedakarlık sevgiyi kanıtlar?
Hayretlerle okuduğum bu güzel eser bakıp görmeyen, görüp ses etmeyen kesimi de gözler önüne seriyor. Hatta görüp yardım ederken, bir yandan da kendi çıkarını düşünenleri de unutmuyor.

Saramago'nun Nobel sonrası yaptığı iki röportajı da ekleyeceğim incelemenin sonuna. (İngilizce bulabildim malesef) Körlük ile ilgili olarak çok anlamlı şeyler söylemiş.
Mutlaka okunması gereken, herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği, çok çok beğendiğim bir kitap oldu Körlük.. José Saramago okumaya devam edeceğim.
http://masshumanities.org/about/news/s02-wp/
https://www.google.com.tr/...mago-blindness-nobel
Bu kitap hakkında ne yazsam, kitabı nasil anlatsam bilmiyorum. Çünkü ne söylesem yetersiz, eksik kalır bu kitabın mükkemmelliğinin yanında.

Öncelikle şunu söylemeliyim, son zamanlarda okuduğum en etkileyici, en çarpıcı kitaplardan biriydi benim için. Yazarın üslubuna, fikirlerine, kurgu gücüne, sanki olayları yaşıyormuşuz gibi anlatışına hayran kalarak okudum. Kitapta yer ve kişi isimleri olmamasına rağmen bu hiç sıkıntı oluşturmuyor. İlk başta garipsesemde bazı yerlerde böyle olmasına sevindim bile çünkü fazla karakter var isimler olsaydi yorabilirdi okuyucuyu. Karakterler nasıl ifade ediliyor derseniz, meslekleriyle bazı sosyal vasıflarıyla ve fiziksel özellikleriyle.

Araba kullanmakta olan bir adam kırmızı ışıkta beklerken aniden kör oluyor. Ama bu bizim bildiğimiz körlükten birazcık farklı. Çünkü bu bir beyaz körlük. Hastalığın pençesine düşenler sanki bir süt denizindeymiş gibi bembeyaz görmeye başlıyorlar. Ve bu körluk felaketi hızla artan bir ivmeyle tüm şehre yayılmaya başlıyor. Halk korku içinde ve büyük bir kaos ortamı var. Devlette korku içinde tabi ve mantıklı bir çözüm üretmek yerine çareyi bütün körleri ve yakınlarını eski boş bir akıl hastanesine kapatmakta buluyor. Bana göre kitabın en güzel yerleri burdan itibaren başlıyor. Bir akıl hastanesinde mahsur kalan yüzlerce kör ne kadar sağlıklı, huzurlu, güvende bir yaşam sürebilir hayal edelim ? İşte yazarın o insanı derin derin düşündüren, toplumsal eleştirileri bu kısımlarda yoğunlaşıyor. Daha önce de söylediğim gibi sizde adeta akıl hastanesinde yaşayan  o körlerden biri oluyorsunuz farkında olmadan. Onların yaşadıkları korkuları, hüzünleri, dehşet verici olayları sizde yaşıyorsunuz. İşte böyle düşündürücü etkileyici bir kitap.
 Tek sevmediğim yanı diyalogların virgüllerle ayrılmış olması. O yüzden biraz daha dikkat gerektiriyor okurken.1 puanımı bunun için kırdım :). Daha fazla uzatmak istemiyorum kesinlikle okunması gereken kitaplardan...

"Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler... "
İnanılmaz kurgu. İnanılmaz etkileyici üslup. Saramago’ yu bu kitapla keşfettim. Kesinlikle çok değerli bir yazar olduğu düşüncesindeyim. Diğer kitaplarını okuyunca düşüncem temellenir umarım. Bilinçaltı, manevi körlük, toplumsal körlük... o kadar güzel işlenmiş ki... hemen okuyun derim
Kitabı okumaya, okurlarımızdan sevgili Kaan Öztekin’in şu cümle ile başlayan ve altta bağlantısını vereceğim yorumunu okuduktan sonra karar vermiştim: “Kitap bir adamın trafikte durduk yere kör olmasıyla başlıyor.”

Bu cümleyi gördükten sonra çok ilginç bir kitap ile karşı karşıya olduğumu hemen anlamıştım. Şu anda çok heyecanlıyım. Heyecanımın sebebi uzun bir aradan sonra (sınavlar nedeniyle) uzun bir yorum yapacak olmamdan değil, Körlük gibi anlatması karmaşık bir kitaba yorum yapma cesaretimden geliyor. Neyse efendim kitabımıza dönelim biz en iyisi.

Körlük’ten sonra şunu çok iyi anladım ki bir olayı, olguyu ya yaşayarak ya da okuyarak anlayabiliriz ancak. “Kitap okumanın ne önemi var?” gibi basit sorular sorarak okumamadan kaynaklanan rahatsızlığını gidermeye çalışan insanlara önereceğim ilk kitap Körlük olacak bundan sonra. Bu kitabı okuyan bir insan bir kitabın asla bir düzine kağıttan oluşmadığını ve insana neler katabileceğini anlamaya başlayacaktır diye düşünüyorum. Çünkü körlüğü ve açlığı gerçekten anlamaya doğru çok önemli bir mesafe kattırdığını düşünüyorum okura.

Saramago bu kitapta ana hatlarıyla üç konuyu işlemiş: körlük, kaos ve açlık. Kitabı bitirdikten sonra ilk işim Saramago’nun hayatının herhangi bir dönemimde kör olup olmadığını kısaca bir araştırmak oldu. Zira yazar öyle bir anlatmış ki, bunu ancak gerçek bir kör yazabilir duygusunu hissettiriyor sizde. Bir kör ile başlayan körlük durumu bir salgın gibi herkese yayılıyor. Herkesin kör olduğu bir yaşamda insanlığın birikimleri sonucu oluşturduğu bütün kurumları, duyguları ya kökten değişiyor ya da ortadan kalkıyor. Ve insan denen varlık çırılçıplak bir şekilde karşımıza çıkıyor. Kaan’ın yorumunda belirttiği üzere bu bakımdan Sineklerin Tanrısı’na da benzeyen bir kitap. Dolayısıyla kitap her şeyden önce insanı biraz tanımamıza vesile oluyor.

Kitabın dili ve anlatımı da biraz ilginçti doğrusu. Birincisi kitapta hiç isim yok. Bütün kitap boyunca neredeyse gerçek hayatta tanıdığımız yakın dostlarımız kadar içli dışlı olduğumuz karakterlerin hiçbir şekilde ismi verilmiyor. Aynı şekilde herhangi bir mekan ismi de yok. Bu biraz ilginç geldi doğrusu. Bir diğeri de diyalogların veriliş biçimi. Karşılıklı konuşmalarda herhangi bir konuşma çizgisi yok. Hatta iki karakterin farklı konuşması aynı cümle içerisinde verilmiş bazen. Ve yazarın kendi cümleleri de daha doğrusu kendi düşünceleri de bu paragrafların arasında, diyalogların arasında verilmiş. Velhasıl ilginç bir tekniği var yazarın. Her ne kadar kitabı okurken zorlanmama neden olmuş olsa da bu yaklaşımı bir eksiklik değil de farklı bir deneme gibi geldi bana.

Umarım çok uzatmamışımdır yorumu. İlk defa bir kitaba 10 üzerinden 10 veriyorum. Çünkü kitabın konusu, konunun işleyişi, mesaj kaygısı taşımaması, doğallığı ve dili bakımından hiçbir eksik göremiyorum. Okuyacak bir kitap arıyorsanız –hangi tür severseniz sevin- Körlük’ü öneririm size. İyi okumalar.

-------------------
Kaan Öztekin’in yorumu: #1966084
Genelde beğendiğim şeyleri öznel olarak ifade etmeyi severim. Öznel sözcüğü bana son yıllarda 1000kitap ta çok beğendiğim bir şiir kitabını kağıt helva tadının üzerinden yorumlamam öznel olarak bulunduğu için silinmesini hatırlatır. Neden böyle giriş yaptım. Bu kitap için kurallar el verse, belki tek sözcük ya da bir kaç kelimeyi yan yana yazarak inceleme yapmak mümkündür. Kelimenin içindeki manayı okuyucu ne şekilde doldurursa doldursun. Böyle olabilseydi belki sadece "ahlak" yazıp bırakırdım. Belki de sadece "şükür" yazar bırakırdım. Belki de sadece "bakmak" yazar bırakırdım. Lakin kurallar el vermiyor, yine de bildiğimi yapıyorum ama, olduğunca öznel işte... Halen kitaba değinmedim. :)
Okuduğum kitaplar içinde anlatım tarzı bakımdan belki de başka örneğini görmedim, ya da başka bir yazarda böyle bir anlatım gördüysem de ben hatırlamıyorum. Uzun cümleler içinde kısa ve anlamsız görünen şeylerin hikayenin akışına dahil olması, karakterlerin konuşması ve anlatıcının aynı paragrafta, virgüllerle birbirinden ayrılarak okuyucuya seslenmeleri gibi...
Hikaye nerde geçiyor belli değil, karakter isimleri belli değil, "gözü siyah bantlı yaşlı adam, doktorun karısı, birinci kör gibi". Kör olma korkusu bencillik ve ahlaki çöküntüye sebep olmuştur manası çıkartılabilecekken mevcut yaşamda da görme duyusunun biyolojik açıdan çalışmasına rağmen görmekle bakmak arasındaki ince ayrıntı üzerinden de bir ahlaki çöküntüye kadar manalar çıkarmak mümkündür. Yazar roman içinde bir çok konuya olay akışları içinde dikkat çekmiştir. Romanda gören bir kadının olması da elbette kör insanlara yardımcı olsun diye yaratılmamıştır. Günümüz entelektüellerine bir cevaptır herhalde!
Bir bölümde yazar "Müzelere gelince, tam içler acısıydı yürek dayanmazdı, bütün o insanların evet, insanlar, doğru söyledim, o resimlerin, o heykellerin önünde durup da bakan tek bir kişi bile yoktu artık...(s.243)" demiştir. Bizim müzelerimize giden yok, gidip te görenlerle bakanların sayısı eşit değil...
Yine bir bölümde "...bir gün gözlerim yeniden görmeye başlarsa, başkalarının gözlerinin içine bakacağım ruhlarını görebilecekmişim gibi, dedi, Ruhlarını mı diye sordu, gözü siyah bantlı yaşlı adam, ya da özlerini, nasıl adlandırıldığının önemi yok, bunun üzerine, koyu renk gözlüklü genç kız, fazla öğrenim görmediği dikkate alınırsa herkesi şaşırtan bir söz söyledi, Hepimizin içinde adını koyamadığımız bir şeyler var, işte biz oyuz...(s 278)" İşte bu şekilde üç dört karakter ve anlatıcı bir paragrafın içinde böyle sesleniyorlar okuyucuya. Kaçımız konuştuğumuz insanların gözlerinin içine bakıyoruz? Yine bir bölümde "...Gereği kadar duyguya sahip olmadığımızı söylüyorum, Belki de yeteri kadar duyguya sahibiz ama onları ifade edecek kelimeleri kullanmıyoruz, Sonuçta da duygularımı yitiriyoruz. (s. 294)" demiştir. Duyguları ifade edecek kelimeleri kullanmamak, yaşamda yavaş yavaş kör olmak değil midir zaten. Başka bir bölümde "...sizin körlüğünüzden kör oldum ben, gözleri görenlerin sayısı daha fazla olsaydı belki ben de daha iyi görürdüm...(s. 298)" Görenlerin sayısı daha fazla olsaydı, benim deyimimle bakıp da görenlerin sayısı eşit olsaydı nasıl bir dünya olurdu? Gerçek hayatta bir çok şeye şahit oluruz ve görmezden geliriz. Kör müyüz ki görmezden geliriz...? Sorular sordurur, düşündürür, mide bulandırır, utandırır, şükrettirir vb... Daha ne söyleyeyim..
Neyse uzatmanın manası yok, tavsiye ederim...
Okuduğum türlere benzemeyen bir kitap. Ağır ilerleyen ve cok dikkatli okumak isteyen romanda, ne olay gerçekleştiği ülke belli nede karakterlerin isimleri. Aslında doğru isimler olsa ne değişir sonuçta yazar büyük ustalıkla iletebildi düşüncelerini. Kitap dört günde ancak bitirebildim diyalogları sadece virgule ayırıyor anlatıcı bu biraz zorladı beni. Kitap bittiğinde tek öğrenmek istediğim konu kaldı aklıma, neden doktorun karısı kör olmadı? Onu başkalarından ayran neydi? Madem hastalık bütün ülkeye bulaştı hatta bütün dünya kör olmuşsa, ve madem hastalık bulaşıcı ise bu kadına neden bulaşmadi?

Çok kitap okuyan bilir, bazen okuduğunuz kitaplardan sadece kitabın adı kalır aklımıza, kitapta gerçekleştirilen olayları bazen unutabiliriz, bu kitabı okuyan böyle bir sorun yaşamayacağından eminim.

Sizlere Keyfli okumalar dileğiyle.
Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar Jose Saramago ile "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" eseriyle tanışmıştım. "Körlük" okuduğum 5.kitabı. Okuyan bilir,noktalama işaretlerinde sadece nokta ile virgülü kullanır. Herkesçe kayıtsız kalınamayacak konuları akıcı bir dille , sarkastik zekasını ortaya koyarak anlatması hayranlık uyandıracak türden. Haddim olmayarak bir genelleme yapmış olacağım belki ama , belli olguları metafor olarak kullanıp okuyucuyu kitaplarına bağlamayı başaran bir yazardı Saramago. Noktalar ,virgüller ,şahıslar birbirine karışacak endişesi taşımadan kitaplarında kaybolmak mümkün.
Bu kitapta da daha önce okuduğum Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'ta olduğu gibi, isimsiz bir ülkede olaylar geçiyor. İşlenen konu evrensel olunca ülke ya da insanların isimlerinin pek önemi kalmıyor.

Trafikte arabasıyla bekleyen bir adamın birdenbire kör olmasıyla başlıyor olaylar. Bu körlük kısa sürede tüm ülkeye hakim oluyor. İnsanların kör oluşu karanlığa bürünmekten ziyade beyaz bir körlüktür. Zamanla yaşanan olaylar öyle iç acıtıcı hale geliyor ki kitapta anlatılanlara ara verip gerçek İle yüzyüze geldiğinizde ,beyaz körlüğün insanlığı zaten sarmış olduğunu görürsünüz.
Yakınlarımıza karşı kör oluşumuz, toplumsal olaylara kör oluşumuz, bizi yönetenlere karşı kör oluşumuz ayrıca onların bize karşı kör oluşu , sorgulamadığımız her şey aslında bu kitabın bütünüdür. Ve bakmak ile görmek arasındaki o ince çizgiyi yüzümüze çarpan bu kitap tüm övgüleri hakediyor kanaatimce. Kitabın içinde geçen ,vicdani körlüğümüzü en güzel şekilde anlatan cümlelerden biriyle yorumu sonlandırıyorum. Sevgiyle kalın :)

"Gözlerimizle görmemeye başlamadan önce bizler zaten kör olmuştuk, korku bizi kör etmişti, aynı korku yüzünden körlüğümüz sürüp gidecek."
Kütüphanemde uzun zamandır olmasına rağmen görmeyip ötelediğim bu kitap,başka gözlerin görüp ‘aaaa körlük ’’ demesi ile ilgi çekici hale geldi ve o kişi ‘’aaa körlük’’ diye tepki verdiyse kesin okumalıyım diyerek tüm heyecanımla okumaya başladım.Ve şimdi de diyorum ki ah Nesli nasıl oldu da okumadın bu kitabı.
Trafik ışıklarında bekleyen bir adamın yeşil ışığın yanmasını beklerken aniden kör olması ile başlayan bu serüvende ,süt denizi içinde boğulacağımız körlüğü hissetmeye başlıyoruz.Bu körlüğü isimsiz kahramanlarımızla yaşamak daha bir ilgi çekici.Yazarın betimlemelerinin beni benden aldığı öyle noktalar var ki birden kendimi gözlerimi sık sık açıp kaparken saçma bir halde bulmaya başladım ve sanki bu kitabı okuduktan sonra ben de kör olacağım diye düşüncelere daldım.Geçirmiş olduğum kaza sonucu geçici görme kaybı yaşadığım döneme yeniden ışınlandım. Kitap akmaya başladıkça insanlardaki ruhsal körlüğün fiziksel körlükten çok daha yaygın olduğunu görmekteyiz.Kimsenin görmediği bir şehirde tek gören olabilmenin verdiği kolaylığın içindeki zorluk müthiş anlatılmış.Güçlü görünmenin altında yatan güçsüzlüğün tanımı tam da burada yatıyor.Ve insanlığın hangi durumda olursa olsun yok sayamadığı iki durum var açlık ve cinsellik.
Mutlaka ve mutlaka okuma önceliğinizde olması gereken bir kitap.
Adı bilinmeyen bir ülkenin , adı bilinmeyen bir şehrinde , adı bilinmeyen bir caddesinde , adı bilinmeyen bir adamın arabasının içinde kırmızı ışıkta kör olmasıyla başlar her şey. Aslında "beyaz körlük" diye adlandırılan salgın insanların iç dünyasında çok öncesinden beri vardır. İlk kör diye adlandırılan bu adamın temasta bulunduğu, gözlerinin içine baktığı herkes teker teker kör olmaya başlar. Yavaş yavaş bütün ülkede sokaklarda , caddelerde tek bir ses gelmeye başlar " kör oldum " .
Hükümet başlarda salgını önlemek için ilk körleri karantinaya alıp onları yok etme amacıyla bir akıl hastanesinin binasına kapatır. Bir nevi ölümleri beklenir orada. Özgürlükleri elinden alınan insanlar bu da yetmezmiş gibi aç ve susuz kalırlar. Yavaş yavaş insani özelliklerini kaybederler , "özlerine" dönerler. Hırsızlığın , diğer insanların verilen az buçuk yemeğine el koyup onları kullanma , namussuzluk başını alıp gitmiştir. İnsanların doğasında olan egemen olma isteği karantinaya alınan körler arasında büyük sorunlara, cesetlere yol açmıştır. Ama bunların içinde bütün herkes yavaş yavaş beyaz sonsuzluğa giderken ışıkta kalmayı başarabilen bir kadın vardır, Doktorun karısı.
Herkese yardım etmeye çalışan ve tek görebilen kişi. Ama iki göz bir dünyayı nasıl aydınlatabilsin ki ? Sevdiklerine yardım edip bu beyaz boşluktan beraber çıkmaya çalışan bir grup insan.. Karantinadan kurtulup, hayatta kalmaya çalışan insanlar için hayat artık daha zordur. Artık askerler yemek getiremeyecektir ve artık kendileri vahşi doğada avlanır gibi yemek bulmak, hayatta kalmak zorunda kalacaktırlar. Pisliğin , kirin , mikropların kol gezdiği bir yerde yaşamak kolay olmayacaktır.
“Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar.”  Aslında bütün her şeyi özetleyen cümle burada. Aslında kör olmuyorlar ve birden görmeye başladıkları da yok. Aslında "bakar kör" dediğimiz şeyden bahsediliyor tam olarak. Umursamak , baktığını anlayabilmek gibi insani şeyler yani. Son olarak 1998 Nobel Edebiyat ödülü aldıktan sonra en az kitabı kadar peşinden sürükleyen konuşmasından bir kısım paylaşmak isterim.
""Bu 50 yılda, hükümetler ahlaken yapmaları gereken her şeyi yapmadılar elbette. Haksızlıklar çoğaldı, eşitsizlikler arttı, cehalet büyüdü ve mutsuzluk yayıldı. Kayaların yapısını incelemek için başka bir gezegene araçlar gönderebilecek kapasitede olan bu şizofren insanlık, milyonlarca insanın açlık nedeniyle ölmesinden fütursuzca bahsedebiliyor. Mars'a gitmek, komşuya gitmekten daha kolay görünüyor. Kimse kendi görevini yerine getirmiyor. Hükümetler de. Çünkü bilmiyorlar ya da yapamıyorlar veya istemiyorlar. Ya da dünyaya gerçekten hükmedenler onlara izin vermiyorlar. Dünyaya hükmeden bu çokuluslu ve çok kıtalı şirketlerin tartışmasız bir şekilde anti-demokratik olan güçleri, ideal demokrasiden geriye kalan her şeyi yok etti. Biz vatandaşlar da kendi görevlerimizi yerine getirmiyoruz. İnsan haklarının gerektirdiği görevler simetrik dağılmadan, bu haklar varlık gösteremez. Hükümetlerin bunu önümüzdeki 50 yılda başarması da beklenmiyor. Bu yüzden vatandaşlar olarak sesimizi yükseltmeliyiz. Haklarımızı talep ederken nasıl coşkunsak, yine aynı şekilde, görevlerimizin sorumluluğunu almalıyız. Belki bu sayede, dünya biraz daha iyi bir yer haline gelir.""
Bu kitabın hakkını verebilecek bir yorum yapabilecek miyim bilmiyorum. Kitabın yarısına geldiğimde artık dayanamayacağımı düşündüm. Merakıma yenildim.
Spoiler içerir!..
Olay,trafikte bir adamın aniden görme duyusunu kaybetmesiyle başlar. Tüm kente yayılır. Hastalığın yayılmaması için körlerin akıl hastanesinde karantinaya alınması ile gelişiyor. Ne yazık ki burada yaşanılan kaosu yüreğim kaldırmadı ve bir çok kez kitabı bırakmanın eşiğinden döndüm.Sıkı denetimde olan karantina bölgesinde askerlerin ve yöneticilerinde kör olmasıyla serbest kalan kahramanlarımız yaşam mücadelesine başlıyor.
Doktorun karısına övgü dolu sayfalar yazsam yine de ona duyduğum hayranlığı anlatamam sanırım. Doktorun ve koyu renk gözlüklü kızın ihanetine bile sessiz kalıp yine onlara yardım edebilmiş (en üzüldüğüm yer) ve altı kişinin sorumluluğunu alabilmiş kocaman yürekli bir kadın.
Yazacak ve söyleyecek öyle çok şey var ki ama biliyorum kimse okumadan ne hissettiğimi anlayamayacak.
Okunması için yaş sınırlaması olması gerektiğini düşünüyorum.
Mutlaka okuyun derim.
Asıl körlük, umudun tükendiği bu dünyada yaşamaktı.
José Saramago
Sayfa 213 - Kırmızı Kedi Yayınları 4.Basım
Sessiz kalma en kuvvetli alkışlamadır.
José Saramago
Sayfa 310 - Kırmızı Kedi Yayınları 4.Basım
Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz.
Biz şimdiden yarı ölüyüz, dedi
Hayır yarı canlıyız diye karşılık verdi karısı.
José Saramago
Sayfa 305 - Kırmızı Kedi Yayınları 4.Basım
Kitaplardan öğrendiğimiz, daha çok da deneyimlerimizden edindiğimiz bilgilere göre, zevk için ya da zorunlu olduğu için erken kalkan biri, çevresindekilerin horul horul uyumasına öyle pek rahat katlanamaz.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Körlük
Baskı tarihi:
Mayıs 2017
Sayfa sayısı:
336
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052980811
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Ensaio Sobre a Cegueira
Çeviri:
Işık Ergüden
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi
Baskılar:
Körlük
Körlük
Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın kör olur. Ancak karanlıklara değil, bembeyaz bir boşluğa gömülür. Arkasından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılır. Ne yönetim kalır ülkede, ne de düzen; bütün körler karantinaya alınır. Hayal bile edilemeyecek bir kaos, pislik, açlık ve zorbalık hüküm sürmektedir artık. Yaşam durmuştur, insanların tek çabası, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaktır. Roman, kentteki akıl hastanesinde karantinaya alınan, oradan kurtulunca da birbirinden ayrılmayan, biri çocuk yedi kişiye odaklanır. Aralarında, bütün kentte gözleri gören tek kişi olan ve gruptakilere rehberlik eden bir kadın da vardır. Bu yedi kişi, cehenneme dönen bu kentte, hayatta kalabilmek için inanılmaz bir mücadele verir. Saramago’nun müthiş bir gözlem gücüyle betimlediği bu kaotik dünya, insanın karanlık yüzünün simgesi.

Körlük, ürkütücü bir roman, beklenmedik bir felaketi yaşayan bir toplumun nasıl çöktüğünün, nasıl bencilleştiğinin ve değer yargılarını yitirdiğinin hikâyesi. Konusunun ürkütücülüğüne rağmen olağanüstü bir şiirsellikle anlatılmış bu unutulmaz roman, usta yazarın belki de en etkileyici yapıtı.

Kitabı okuyanlar 3.071 okur

  • Gözde Özen
  • Selim Taş
  • Azim Alparslan
  • Onur Güney
  • Dilber Demir
  • Nizip okuma kulubu
  • Ayça Y.
  • Sevde
  • Fatma Ögütcen
  • Çağlar Hayat

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%9.9
14-17 Yaş
%5.1
18-24 Yaş
%20.5
25-34 Yaş
%29.5
35-44 Yaş
%24.8
45-54 Yaş
%7
55-64 Yaş
%1.1
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.8
Erkek
%36.1

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%38.1 (514)
9
%29.4 (397)
8
%19.8 (267)
7
%7.6 (103)
6
%2.3 (31)
5
%1 (13)
4
%0.7 (10)
3
%0.5 (7)
2
%0.1 (2)
1
%0.3 (4)

Kitabın sıralamaları