Körlük – Karanlığın İçinde İnsan Kalabilmek Üzerine
Bu kitabı okumak benim için sıradan bir okuma deneyimi olmadı. Sayfaları çevirdikçe sadece bir hikâyeyi değil, insanlığın en karanlık, en çıplak hâlini gördüm.Saramago’nun Körlük romanı, bana insanın içindeki ışığı ve gölgenin birbirine ne kadar yakın olduğunu gösterdi.
Kitabın başında ansızın yayılan o beyaz körlük, bana ilk anda bir salgın gibi geldi,
ama okudukça anladım ki asıl salgın, insanların birbirine karşı körlüğüydü.
Her karakter, insanlığın bir yönünü taşıyordu.
Doktorun karısı, bana kalırsa romanın kalbiydi;
gören tek kişi olarak herkesin yükünü omuzlarında taşıdı. Bir kadının, bir insanın, bir vicdanın ne kadar güçlü olabileceğini gösterdi.
Onun sessizliği, çoğu zaman sözcüklerden daha yüksek sesle yankılandı içimde.
Bazen onunla birlikte korktum, bazen onunla birlikte utandım,ama en çok onunla birlikte insan olmanın ne kadar zor bir görev olduğunu hissettim.
Roman ilerledikçe, körlüğün sadece gözlerle ilgili olmadığını,kalplerin de körleştiğini gördüm.
İnsanlar ışığı kaybedince, vicdanlarını da kaybettiler. Kurallar çöktü, düzen dağıldı, ama asıl felaket gözlerin değil, ruhların kapanmasıydı. Körlük, bana insanın en derin korkusunu anlattı: görmediği zaman değil, görmek istemediği zaman ne kadar tehlikeli olabileceğini.
Bazı bölümlerde içim sıkıştı, bazı cümlelerde boğazım düğümlendi.
Saramago’nun anlatımı nefes aldırmıyor, çünkü gerçek hayatta da kimse nefes aldırmıyor.
İnsan, sınırlarının nereye kadar esneyebileceğini ancak karanlıkta anlıyor.
Ve kitap bana şunu düşündürdü:
Körlük geçici olabilir, ama görmemek bir seçimdir.
Bu cümle, kitabın ruhunu özetliyor aslında.
Hepimizin içinde bir ışık var, ama çoğumuz o ışığa sırtımızı dönmeyi seçiyoruz.Oysa görmek cesaret ister.
Görmek, başkalarının