DANSA DAVET – JEAN TEULE
Dansa Davet’i, kısa bir öykü okuyarak işten güçten fırsat bulduğum kısa bir zamanımı değerlendirmek için heyecanla elime almıştım. Ben ki kitapları insan keşmekeşinden, dünya derdinden kaçıp kurtulmak için bir sığınak olarak kullanan ben, kitabın daha ilk satırlarında mideme yumruğu yemiştim. Kitap, bir kadının açlıktan ağlayan bebeğini bir nehre atmasıyla başlıyor ve yorgun mideme kroşeyi indiriyordu. Olaylar böylesine gerçek miydi, yoksa ilk kitabını okumaya mazhar olduğum sevgili Jean Teule, biraz gerçeklerin üzerine biraz da baharat mı serpmiş, bilemiyorum. Ama olay, tarihi bir gerçek. 1518 yılının Strazburg’unda geçiyor (o zamanlar Kutsal Roma İmparatorluğu sınırları içinde). Orta Çağ’ın bu döneminde açlık, kıtlık ve sefalet hüküm sürerken, hüküm sahibi olanlar da kese doldurma peşinde. Peki insanlar çaresizlikten kendi çocuklarını yerken bu sisteme dur diyecek bir babayiğit yok mu? (Lafım cinsiyetçi değil, sözün gelişi; yanlış anlaşılmasın.)
Frau Troffea! Marangozun karısı ve az önce bebeğini nehre atmasıyla tanıdığımız kadın! Peki ne yapıyor? Dans ediyor! Evet evet, dans etmeye başlıyor. Hem de müzik yok, davul yok, hatta kapı gıcırtısı bile yok! Yalnız bir çaresizliğin dışa vurumu, yoksulluğun çığlıkları… (Gerçekte histerinin sebebi bilinmiyor.) Başta kimse anlam veremiyor ama dansçılar bir iken iki, iki iken beş derken salgın gibi yayıldıkça sokaklar dans eden tuhaf insanlarla doluyor. Reformcular mı yapıyor? Yoksa şeytanın işi mi? Ne kilise ne de sevgili, keyfine düşkün belediye başkanımız olaya anlam verebiliyor elbet. Ayinler düzenlenip ruhlar paklanıyor, kutsal sular dökülüyor ama nafile; oynamaya başlayan ölene kadar durmuyor.
Kilise: (Evet, kilise… Orta Çağ’dan bahsedeceksek kambersiz düğün olmaz, değil mi?) Olaylara anlam