Aslı Sezer

Aslı Sezer

Tasarımcı
8.4/10
16 Kişi
·
5
Okunma
·
0
Beğeni
·
12
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
313 syf.
“Bu yüzyılın şiirsel sızlanmaları safsatadan başka bir şey değildirler.”
- Isidore Ducasse/Lautreamont


“Şiir uçağı düşüremez ama pilotun kafasını karıştırabilir.” der Mahmud Derviş...Maldoror’un Şarkıları...yok edebilir isterse bir uçağı...


Şimdi ben, burada, dünyanın şahsi merkezinde dururken, hadsiz denemelerin bir esiri ve bazı zamanlar efendisiyken, ellerim yine cüretkar ve endişeli. Ellerime bulanmış kanı temizlemeye çabaladığım her gün güneş tekrar ve tekrar bütün kızıllığıyla doğdu. Kapladığım boşluğu sorguluyorken ve bebek mavisi sabahların herkesin üstüne doğuşu dünyaya iyiliği emrederken, ben sadece içimdeki karanlıkta boğuldum. Dünyada aradığımı kendimde buldum. Bundandır çabalarım, bundandır kazanamayacağım savaşa kalkışmam ve yine bundandır yazdıklarımın her kişide aynı etkiyi yapmaması...kimileri açtığım savaşın Tanrı’ya olduğunu düşünücek, kimileri Tanrı’yı kötülemekten bir an olsun vazgeçmediğimi, kimileri kendimi beğenmişliğin denizinde batıp çıkmamı gereksiz bulacak...ancak biliyorum kendimi.. bütün çabam budur; sefilliğin, kötülüğün hüküm sürdüğü topraklarda onların alenen yapmaya cesaret edemediği ama gizli gizli yaptığı şeyleri söyleme cesaretine sahip olarak geçicem her birinin üstünden..ve bir umut bekleyeceğim aralarından çıkar belki beni anlayan ve dinleyen.
***


Öncelikle çorak arazilerde savrulup duruşları anlatmak icap eder...bir oraya bir buraya alan, ne dediğini kendisi bilen, okuyanı çoğu zaman bilmeyen- kendi adıma döner burada dilim, yazar parmaklarım-, sürrealizmin İncili kabul edilen bir eser, anlayabildiğim kısımlarıyla tümevarım yaparak “Adını Şaheser Koydum” listeme ön sıralardan intikal eder...Zdzislaw Bekinski’nin resimlerinin yazıya yansıması ya da -bu daha doğru- Bekinski ‘nin resimleri onun şarkılarının yansıması...İkisi de sürrealizmin uçları...

Andre Gide’nin “okuduktan sonra kendi yazdıklarından utandığını”, Louis Aragon’un “biraz tadına bakınca diğer şiirlerin yavanlaştığını” söylediği bir kalemden bahsediyoruz burada. Bu şahısların söylemlerine yer verdim çünkü, kendi sıfatsızlığımın yazarı boş övgülere tuttuğunu düşünmenizi istemem...

“On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini” diyerek açılışı yapar Lautreamont. Sonrasında ise eserin içinde gezinecek yolcu için uyarıda bulunur, kitabın zehirli olduğunu ve zehirin size bulaşacağını bildirir...Yolunuzu kaybetmemeniz için sizi üst bir dikkate çağırır ki yazdıklarının dehlizlerinde yanlış, sapkın düşüncelere kapılmayasınız ancak bu söylendiği kadar kolay olmayacaktır, gerçekten sizi çok zorlayabilir...

İçinde barınan kötülükten, kötülüğün hüküm sürdüğü çorak arazilerden, bu kötülüğü dünyaya salan tanrıya* karşı savaşa girer...kötülük ve iğrençliğin bütün kitapta bir an olsun eksilmediğini belirtmek şarttır. Ama sonrasında şöyle bir kesit sunulur bize kitabın son kısınlarında( bu kısımları bir spoiler olarak düşünmeyin..çünkü birisi bana kitabı okumaya sondan başlamamı söyleseydi eğer, çoğu imgelem ve betimleme daha net olurdu. O yüzden haddim olmadan, size kitabın okunmasında yarar sunacağını düşündüğüm kısımları dile getirdim inceleme içerisinde.);

“ Sözsüz bir anlaşma vardır yazar ile okur arasında; buna göre birincisi kendine hasta adını verir ve ikincisini hasta bakıcı olarak kabul eder. İnsanlığı avunduran şairdir! Zorla değişti roller.”

Toplumun ne kadar bozulduğunu,insanlığın giderek umutsuz duruma düştüğünü, kötülükler ve marazların içinde bir bataklıkta olduğunu, şiirin yanlış eller tarafından yazıldığını ve artık hasta bakıcının hasta konumuna düştüğünü bu cümlelerden başkası nasıl daha iyi tarif edebilirdi ki...Üstüne vazifemiymiş gibi bu ithamlar nereden çıkıyor derseniz?

“...zeka eğer gelenek, doğa ve eğitimin ağırlıklarıyla kendisini kısmen bunaltmalarına yardımcı olan yanlışlara karşı yeterince üstün gelirse iyidir.” cümlesinin bir yansıması olarak alır eline kalemi,sessiz kalmaz artık...Toplumun çoğunluğunun benimsediği o kötülükler kimse ses çıkarmıyor diye ne kadar başkaları tarafından iyi olarak nitelendirilebilir ki? O da sesini yükseltmiş ve Rimbaud, Mallarme ile şiire yön vermiştir... Bu yön verişle kalmayıp, içinde bulunduğu dönemin tüm kötülüklerini insanların yüzüne kendisinin hisleriymiş gibi vurmuştur... gerçekten “-miş gibi” mi yoksa gerçekten kendi hisleri mi karar okuyanların, ben sadece bende uyandırdığı hisleri düşünerek yazıyorum tüm incelemeyi...


Şarkılarda ilerledikçe yazarın değiştiğini, kalemin ve hitabetin değişmesinden fark edebiliyorsunuz... Her şarkı sanki farklı bir benlikle yazılmış gibi.. İnsanların içsel dönüşlerini, kişiliklerinin tutarsızlıklarını yazarın kaleme indirgeyebilmesi ve size bunu aktarabilmesi...her bir şarkı içeriği, derinliği bakımından farklı ama bir bütün olarak aynı... kendisi de itiraf etmekten kaçınmamış şarkılarını oluştururken yazdığı değişimi...”Nicedir benzemiyorum artık kendime” Trevanian’ın söylediği gibi usta kalemler aynı zamanda usta oyuncular olmak zorundadır... Bu kişisel bir değişimin kaleme yansıması mı yoksa eleştirdiği toplumun kendi gerçeğini görebilmesi adına bu role mi bürünmüş, karar vermek zor. Belki de zaten içinde olan kötünün -topluma madem siz kendinizi saklıyorsunuz ben kendimi ilan edeyim diyerek- bir serzenişidir... Okunan şarkılarla yazarın kötülüğün prensi rolüne büründüğünü çok rahatça fark ediyorsunuz...

Kötülüğün iyiliğe açtığı savaşın kötülük tarafının lideriymişçesine davranarak, bütün dünyadaki iğrençlikler tek vücutta- kendisinde- toplanmış gibi kaleme alır her şeyi..kimi zaman iyi taraflarının küçük yansımaları çıkar karşımıza cümlelerde ama tüm kitaba oranlandığında bunları konuşmaya gerek bile yoktur.. Kötünün içinde iyi, iyinin içinde kötü felsefesinin kurmuş olduğunu sandığımız dengeyi yok edermişçesine kötüyü ortaya çıkartmaya çalışır... Ancak küçük nüanslar onun içinde bir kırpıntının - belki bir umudun- hala olduğunu göstermek istemişçesine oraya koyulmuştur... Ama öylesine büyülenmiştir ki öncesinde maruz kalınan cümlelerle bilinç ve gözler, bunu görebilmek her sayfada dahada zorlaşır...Yapmaya çalıştığı şeyin bilinçli yapıldığını düşünmek istiyorum kendi adıma çünkü, henüz 22 yaşında bir genç adamın kaleme aldığı bu eserin her cümlesi bir zekanın ürünü, tesadüf ya da raslantısallıklardan çok uzakta...Gelelim o ince iyiliği göremeyişimize....Nedeni zaten alenen ortada değil mi? Alışkınızdır hale etkisinin köleliğine... iki güzel sözle, iki güzel hareketle karşımızdakinin iyi olduğunu inanmaya şartlanmışızdır ya da tam tersi... ama gerçekten de böyle mi? Kim bütünüyle iyi, kim bütünüyle kötü ki? İçimizde beslediğimiz tarafa göre oluşmuyor mu tüm benliğimiz? Bir tarafı çok besledik diye diğer taraf ölmüş mü oluyor... ben buna inanmıyorum...bir insan hem iyi hem kötü olabilir...zira bu da insanın en basit en öznel ama bir türlü kendimize kabul ettiremediğimiz tarafı... bizi biz yapan iyiliklerimizin ve kötülüklerimizin harmonisi değil mi? “Yalan söylemek kötüdür.” O halde iyi insanlar yalan söylemez tarzı yaptığımız tüm genellemeler boş laf olmaz mı? Doya doya insanlığın keyfini çıkartmak varken insanları küçük zindanlara sokmak neden? “ doğmuş olmaktan daha büyük bir lütuf tanımıyorum” diyemez miyiz biz de? Sanırım bütün düşüncelerimiz insanın özünü kavrayamamamızdan...en kötü özelliklerine rağmen birisini sevebilmek nedir bilmeyenlerdeniz, ya da kötünün iyiliği- iyinin de kötülüğü aynı anda içinde barındırabileceğini kabullenemiyoruz..

Aslına bakarsak Lautreamont’un şarkıları, iğrençliğin yazıya dökülmüş halinden çok,insanlığın tarifidir...öyle odaklanmışız ki başkalarının marazlarına kendimizdekileri görememekteyiz...cehennemin dumanı üstünde tüterken cennetin yolunu gözlemekte, hiçbir kusuru kendimizde görmeden ilerlemekteyiz...Ve bir şairin bize kendimizi gösterme denemesini bile görmezden gelmekte, gördüğümüzde de tüm pisliği şaire yüklemekteyiz...başkalarının marazlarına odaklanmış kişiliklerimiz dönüpte bakamaz kendi pisliğimize o halde bir şair bunu göstermek için çabalayıp harekete geçmekte...artık vazgeçelim insanların cehennemlik mi cennetlik mi olduğunun kararını vermekten...her ne kadar herkes en iyisini kendisine biçse de kimse merak etmemeli çünkü “bilir tabut gideceği yeri.”
120 syf.
·1 günde
"Sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen insanın özgürlüğünü savunmak için çoğunluğun refahını kurban etmeyi reddeden bu feminizm, çoğunluğun ihtiyaç ve haklarını savunur: Yoksul ve işçi sınıfından kadınların, ırkçılığın kurbanı olmuş göçmen kadınların, queerlerin, trans bireylerin, engelli kadınların, sermaye onları sömürürken kendilerini "orta sınıf" olarak görmeye teşvik edilmiş kadınların ihtiyaç ve haklarını."

Kitabın 3. tezinde böyle söylüyor yazarlar. Feminizmi sadece kadına odaklı bir politik ideoloji olarak görmekten ziyade bütün ezilenlere odaklı bir hareket olarak konumlandırıyorlar.

Marx ve Engels'in birlikte yazdığı Komünist Manifesto okunurken nasıl heyecan veriyorsa, Fraser ve arkadaşlarının yazdığı bu feminist manifesto da bir o kadar heyecan katıyor insana okurken.

Manifesto toplamda 11 tez başlığından oluşuyor. Zorlu kuramsal okumalar yapanlar için su gibi akıp giden, heyecanla okunan, sizi elinizden tutup meydanlara, direnişe, her türlü sömürüyü protestoya çeken bir kitap.

Hele bir de kadınların sudan sebeplerle öldürüldüğü, işkence gördüğü, baskı uygulandığı bir ülkede böyle çeviri metinler okumak insana nefes aldırıyor. O yüzden çevirmenin emeğini de burada anmak gerek.

Azınlığın (%1) çıkarlarını reddeden, bunun yerine çoğunluğun (%99)haklarını, ihtiyaçlarını, sömürülen emeklerini savunan bir feminizme çağırıyor yazarlar bizi. Ki bu yazarlar sadece yazar değil aynı zamanda tanınmış aktivist.

Kitapta sadece eril düzenin bekçilerine değil, aynı zamanda kapitalist düzenle işbirliği içinde olan, özgürlüğü şirket CEO'su olmak olarak gören ve feminizmi çarpıtan liberal feminizme de yüklenilmiş. Bana kalırsa ülkemizdeki feminist kadın hareketlerinin en baş düşmanı aslında gericiler. Neo-liberal ticari feminizmin o kadar güçlü olduğunu sanmıyorum.

Gericiler en ufak bir kadın eylemini bile kutsalları devreye sokarak provoke edebilecek düzeyde bir kitleye sahip. Bu yüzden Türkiye'de kadın hareketinin baştaki hedefi patriyarkayı, homofobiyi ve cinsel baskı gibi gerici arkaizmleri devreye sokarak sistem karşıtı her hareketi bastırmaya çalışan gericiler olmalı.

Feminizm demek, kadına uygulanan şiddet içerikli bütün toplumsal ağların, kurumların, yapıların reddi demek. Peki bu şiddeti nasıl anlamalı? Feminizmin reddettiği şiddet evde kadına uygulanan koca dayağıyla mı sınırlı ya da boşanılmış bir eşin kafeden gündüz gözüne bıçaklanılmasından mı. Yazarlarımıza göre hayır.

"Toplumsal cinsiye şiddeti, yeniden üretim özgürlüğünü reddeden yasaların biyopolitik şiddetinden; piyasanın, bankaların, ev sahiplerinin ve tefecilerin ekonomik şiddetinden; polislerin, mahkemelerin ve gardiyanların devlet şiddetinden; sınırlarıdaki görevlilerin, göç rejimlerinin ve emperyal orduların ulus-aşırı şiddetinden; zihinlerimizi sömürgeleştiren, bedenlerimizi tahrif eden ve sesimizi kesen ana akım şiddetin simgesel şiddetinden; toplumlarımızı ve habitatlarımızı erozyona uğratan "yavaş" çevresel şiddetten bağımsız olarak düşünülemez." (F.B.M s,50)

Bu anlamda ülkemizde her kadın şiddetinde yaygın olarak dolaşıma sokulan "idam isteriz", "yasalar çıkarılsın" gibi tepkilerinde içi boş söylemler olduğunu görürüz. Çünkü yasalar, mahkemeler ve polis toplumsal cinsiyet şiddetini üreten kapitalist iktidar yapılarından bağımsız değildir.

Yazarlar sömürüsüz, yağmasız, talansız, şiddetin en aza indirgendiği daha yaşanılır bir dünyaya çağırıyorlar bizi. Böyle bir ütopyanın mücadelesinde bütün ezilenler farklılıkları yok saymaksızın birleşebilmeli ve evimizin içine kadar giren kapitalizmin daha sinsileşmiş biçimi olan neo-liberal kapitalizme karşı radikal ittifaklar kurabilmelidir.

"%99 için feminizm, durağanlaşmayı reddeden, kapitalizm karşıtı bir feminizmdir: Eşitlik sağlanana kadar hiçbir şekilde denkliklerden tatmin olmayacak, adalet tesis edilene kadar yasal haklarla yetinmeyecek ve bireysel özgürlükler herkes için özgürlük temelinde şekillenmediği sürece demokrasiden memnun olmayacak bir feminizm." (F.B.M s,118)

Eşitlik, özgürlük ve adalet.

Bir gün belki bir gün. Neden olmasın.

Okuduğum en güzel manifestoydu.
247 syf.
Lautreamont, 22 yaşında yazdığı Maldoror’un Şarkıları’nda sürrealist cümleleriyle ve kötülüğü tüm çıplaklığıyla tasvir edişiyle edebiyat tarihinde devrim yapan bir dahi. Maldoror’un Şarkıları, Sembolizm, Dadaizm ve Sürrealizm akımlarını etkilemiş bir eser. Salvador Dali, Andre Breton, Max Ernst ve Marcel Duchamp gibi bir çok sürrealist sanatçıya ilham vermiş, tanımlanması, anlatılması imkansız bir şaheser.

BAŞKALDIRAN ŞİİR!

Albert Camus, Başkaldıran İnsan’da “Lautréamont’la başkaldıranın delikanlılık olduğu anlaşılır.” der ve ekler: “Maldoror”un Şarkıları neredeyse dahi bir liselinin kitabıdır; dokunaklılığı tam olarak, evrene ve kendisine karşı ayaklanmış bir çocuk yüreğinin çelişkilerinden kaynaklanmaktadır.” Şair dünyayı olduğu gibi kabul etmektense kıyamet ve yıkımı seçmiştir.

Dipnot: Best seller okuyanlar uzak dursun!
247 syf.
·5 günde·4/10
Bu kitabın incelemesini edebiyatçılar değil de psikiyatristler yapsa sanki daha doğru olacak gibi.
Kitabın yazarı Comte De Lautreamont'ın annesi 1847 yılında intihar eder. Yazar henüz 22 aylıktır. 24 yaşındayken de yazarın kendisi ölür.
Maldoror kişinin içindeki kötülüğü ve kötüye yönelişi temsil ediyor anladığım kadarıyla. Çünkü kitabın başlangıcında şöyle bir bölüm geçiyor : "Pembe yanaklı küçük bir çocuğu sevip dururken yanaklarını usturayla kesip koparmak isteyeceği kimin aklına gelirdi..." (42.sayfa)

Okuması gerçekten çok zor ve okuyucuya bir şey ifade etmeyecek sayfalarca yazı var. Bunca sayfa yazının arasında ilginizi çekecek bir kaç cümleye de rastlamıyor değilsiniz.

Eğer bu kitabı terk edilmiş bir evin tavan arasında bulmuş olsaydınız içeriği belki de sizi hiç şaşırtmazdı. Ama okunmalı mı dersiniz; çok gerekli bir kitap olduğunu da söyleyemeyeceğim. Kitabın arka kapak yazısına kanmayın. Sağlam bir odaklanma yeteneğiniz ve sabrınız varsa okumayı deneyebilirsiniz.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 5 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 23 okur okuyacak.