Aslı Sezer

Aslı Sezer

EditörTasarımcı
7.9/10
880 Kişi
·
760
Okunma
·
0
Beğeni
·
154
Gösterim
Adı:
Aslı Sezer
Unvan:
Editör, Tasarımcı
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
291 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Zehirlenmek için okuyunuz.:) 6 şarkıdan oluşuyor ve 6. şarkıda zehrin zirvesine geldiğinizi düşünün..Kitabin sonlarına doğru Tanrı gergedana dönüşür ve Maldoror'a yenilir.
Salvador Dali de gergedanın doğasında inanılmaz derecede çok kozmik bilgi barındırdığını söylemiştir. Bu yüzden Salvador Dali'yi hatırlamadan geçemiyoruz.
Düşünebilecek en eksik düşünce biçimi duygulardan geçip öfkenin erdemle birleştiği bir yapıttır bu kitap.
Lautreamont yirmi iki yaşında yazdığı maldoror şarkıları’nda sürrealist cümleleriyle ve kötülüğü tüm çıplaklığıyla tasvir edişiyle edebiyat tarihinde devrim yapmıştır bana göre..
Onun devrimi kendini yeni bir şekilde kabul ettirme çabasından başka bir şey değil.. .Zincirlerini kırarken kendi oluşturduklarına bağlanıyor, onları kabul edip benimsetiyor..
Dürüstlüğü eserinin temel taşı yaparken öte taraftan da olabilecek tüm kuşkuları misafir ediyor. Gelin bir de böyle sorgulayın diyor.. Sahip olduğu aşırı bilinçten etkilenmemek elde değil..

Peki ya iyilik meşru olsaydı bu kadar kötü olur muyduk dersiniz?
Ya bu kadar mutsuz?..
104 syf.
·1 günde
Bir piskopos, "Doğaüstü!" diye haykırıyor.
Bir hekim, "Doğal!" diye karşı çıkıyor ona.
Bir müneccim, "İkisinin arası," diye tahmin yürütüyor.
Hiçbiri değil. Umudunu kaybetmiş bir halkın hikâyesi bu.


Dans ya da Raks, tüm vücudun bir müzik ritmi eşliğinde estetikle birlikte çalıştırılabildiği bir gelenek, sanat, bir tedavi şekli veya sadece bir ifade şeklidir. İnsanoğlu ayağa kalktığından beri dans etmekten vazgeçmemiştir. Dünyada çok sayıda dans türü mevcut. En çok bilinenler; Tango, Vals, Cha Cha, Çarliston, Break Dance..


Dans vebalarından en bilineni 1518 yılında Strasbourg'da sıcak bir temmuz günü başlamış. Frau Troffea ismindeki kadın kendini sokağa atıp çalan bir müzik ve yüzünde dans ettiğine dair hiç bir emare olmadan günlerce dans etmiş. İnsanlar başlarda şaşkına dönse de Frau'ya tam 400 kişi dahil olmuş.1 ay süren dans vebası sonucu katılımcılardan kurtulan olmamış. Tarihçiler ve bilim insanları uzun süren araştırmalara karşın salgına dair mantıklı bir açıklama arasalarda bulamamışlar..

Jean Teulé 1953 Fransa doğumlu karikatürist ve yazar. Dergilere karikatür ve çizgi roman hazırlamasının yanısıra bir dönem televizyon için de çalışmış. Karikatür ve çizgi romanları ondan fazla kitapta yer almış. Bugüne kadar 13 kitabı yayımlanmış. İntihar Dükkanı adlı kitabı ise animasyon olarak sinemaya uyarlanmış. Dansa davet kitabı kurgu dışı masalsı delice bir gerçeklik romanı olarak belirtiliyor. Umarım bu kitabı da sinemaya uyarlanır.


Müziğin sesini duymayanlar dans edenleri deli sanırlar.
Nietzsche

Bu kitap benim kendime yeni yıl hediyem. Hani bir ıvır zıvır dükkanına girersiniz tam ödeme yaparken size sorarlar: "Kendinize mi? Yoksa hediye mi?" diye. Hah işte ortaya karışık. Kendime hediye ;) Yazarın daha önce okumuş olduğum kitabını çok sevince ülkemizde de çevirisi yapılan başka eseri olmayınca kitabı minik kütüphaneme katayım dedim. Nereden bileyim tarihe geçmiş histeri vakasını anlattığını??
"Konuya baksaydın bilirdin saftirik!!"
Kitap 104 sayfa 29 bölüm...

Dansa Davet
Genç bir kadın az önce 3 aylık oğlunu doyuramadığı için nehre attı. Evine döndü. "Başkalarının yaptığı gibi onu yemekten iyidir böylesi." dedi eşi. Dışarı çıktı. Ayağında tahta takunyalarıyla pisliğin içinde sokakta kendi etrafında dönmeye başladı. Acısını paylaşanlar, onunla aynı acıyı yaşayanlar yavaş yavaş halka oluşturmaya başladılar. Halka giderek büyüdü büyüdü...
Anne ve babalar evlatlarını, süvariler atlarını yiyorlar açlıktan. Kötü yaşam şartlarından herkes hasta. Veba, tifo kol geziyor sokaklarda. Düğmeleri kapanmayan kanlı canlı devlet görevlileri, piskoposlar ise Tanrı'nın cezalandırdığı insanları uzaktan izlemekten başka bir şey yapmıyorlar Strasbourg'da. Yapmadılar, yapmayacaklar...

Şimdi düşünüyorum da çıldırıp sokağa atsam kendimi. Başlasam kendi etrafımda dönmeye... 6 milyonluk kocaman kentte bana eşlik edecek 1 milyon kişi bulamaz mıyım? Bulurum. Tabii annem ile kardeşim kolumdan tutup tımarhaneye kapatmazlarsa.
Hikâye 1518 yılını anlatmış ama biz 2021 yılında farklı durumda mıyız??? Değiliz. Düzeleceğimiz de yok üstelik. Saray sofralarında adını bile söyleyemediğimiz yemekler tüketilirken insanlar sefaletten çöplerden ekmek bulmaya çalışıyor. Çocuğuna ekmek götüremediği için anneler, babalar intihar ediyorlar. Üstelik bu devlet görevlilerinin umurunda olmadığı gibi saygıdeğer şişko din görevlileri tarafından şükre ve sabretmeye zorlanıyorlar. Sağlığın yerinde değil, fakirsen bu senin sınavındır. Sabret. Şükret. Zaten hastalık da hep fakir insanı bulur canına yandığım...

Yeni yılın ilk gününde hepinize önce akıl sağlığı sonra fiziksel sağlık ve refah diliyorum. Umarım yılın geri kalanında da insanlarımızın hâlinden anlayan devlet ve din görevlileriyle yolumuza devam ederiz. İyi Seneler..
196 syf.
·3 günde·Beğendi
Ben bugün bir Türk olarak Kürtçe öğrenmeye başladıysam, bir dengbej sesinde hüzünleniyorsam, bir Kürt destanını okurken gözlerim doluyorsa, Dicle kıyısında ağıtlar, masallar dinlemenin hayallerini kuruyorsam sebebi Mehmed Uzun ve edebiyatıdır.
Sürgün yaşamında vatanının hasretini çekerken acılarına merhem olan sadece umutları, özgür bir barış ortamında; top, tüfek, tank sesleri olmadan insanların kardeşçe yaşayacağı bir memleketin var olacağına ait umudu. Şimdi Dicle suları Dengbêjlerim'le akıyor, Sipanê Xelatê karşı bir genç Abdalın Bir Günü'nü okuyor, nar bahçelerinin içinde bir genç kız Kevok'un cesaretiyle umutlanıyor, dağ yamacında bir ceviz ağacının altında biri Yaşlı Rind'le gururlanıyor..

Sabrın, vicdanın, merhametin sembolü olan Nuh, İbrahim, Eyyüb'ün yaşadığı bu topraklar nasıl bunca acıya, kedere tanıklık etti? İşte Mehmed Uzun denemeleri, söyleşileriyle bunu anlatmış bu kitabında.
109 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitaplarda kendini arayan bir insan olarak, insanlığımın, kendime bile itiraf edemediğim, anlamlandıramadığım davranışlarımın sebeplerini daha ilk sayfalarında bulmanın heyecanı içerisindeyim. Bence mutlaka okunmalı, size de denk gelen, dokunan, arayıp bulamadığınız o satır, burada olabilir.
313 syf.
“Bu yüzyılın şiirsel sızlanmaları safsatadan başka bir şey değildirler.”
- Isidore Ducasse/Lautreamont


“Şiir uçağı düşüremez ama pilotun kafasını karıştırabilir.” der Mahmud Derviş...Maldoror’un Şarkıları...yok edebilir isterse bir uçağı...


Şimdi ben, burada, dünyanın şahsi merkezinde dururken, hadsiz denemelerin bir esiri ve bazı zamanlar efendisiyken, ellerim yine cüretkar ve endişeli. Ellerime bulanmış kanı temizlemeye çabaladığım her gün güneş tekrar ve tekrar bütün kızıllığıyla doğdu. Kapladığım boşluğu sorguluyorken ve bebek mavisi sabahların herkesin üstüne doğuşu dünyaya iyiliği emrederken, ben sadece içimdeki karanlıkta boğuldum. Dünyada aradığımı kendimde buldum. Bundandır çabalarım, bundandır kazanamayacağım savaşa kalkışmam ve yine bundandır yazdıklarımın her kişide aynı etkiyi yapmaması...kimileri açtığım savaşın Tanrı’ya olduğunu düşünücek, kimileri Tanrı’yı kötülemekten bir an olsun vazgeçmediğimi, kimileri kendimi beğenmişliğin denizinde batıp çıkmamı gereksiz bulacak...ancak biliyorum kendimi.. bütün çabam budur; sefilliğin, kötülüğün hüküm sürdüğü topraklarda onların alenen yapmaya cesaret edemediği ama gizli gizli yaptığı şeyleri söyleme cesaretine sahip olarak geçicem her birinin üstünden..ve bir umut bekleyeceğim aralarından çıkar belki beni anlayan ve dinleyen.
***


Öncelikle çorak arazilerde savrulup duruşları anlatmak icap eder...bir oraya bir buraya alan, ne dediğini kendisi bilen, okuyanı çoğu zaman bilmeyen- kendi adıma döner burada dilim, yazar parmaklarım-, sürrealizmin İncili kabul edilen bir eser, anlayabildiğim kısımlarıyla tümevarım yaparak “Adını Şaheser Koydum” listeme ön sıralardan intikal eder...Zdzislaw Bekinski’nin resimlerinin yazıya yansıması ya da -bu daha doğru- Bekinski ‘nin resimleri onun şarkılarının yansıması...İkisi de sürrealizmin uçları...

Andre Gide’nin “okuduktan sonra kendi yazdıklarından utandığını”, Louis Aragon’un “biraz tadına bakınca diğer şiirlerin yavanlaştığını” söylediği bir kalemden bahsediyoruz burada. Bu şahısların söylemlerine yer verdim çünkü, kendi sıfatsızlığımın yazarı boş övgülere tuttuğunu düşünmenizi istemem...

“On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini” diyerek açılışı yapar Lautreamont. Sonrasında ise eserin içinde gezinecek yolcu için uyarıda bulunur, kitabın zehirli olduğunu ve zehirin size bulaşacağını bildirir...Yolunuzu kaybetmemeniz için sizi üst bir dikkate çağırır ki yazdıklarının dehlizlerinde yanlış, sapkın düşüncelere kapılmayasınız ancak bu söylendiği kadar kolay olmayacaktır, gerçekten sizi çok zorlayabilir...

İçinde barınan kötülükten, kötülüğün hüküm sürdüğü çorak arazilerden, bu kötülüğü dünyaya salan tanrıya* karşı savaşa girer...kötülük ve iğrençliğin bütün kitapta bir an olsun eksilmediğini belirtmek şarttır. Ama sonrasında şöyle bir kesit sunulur bize kitabın son kısınlarında( bu kısımları bir spoiler olarak düşünmeyin..çünkü birisi bana kitabı okumaya sondan başlamamı söyleseydi eğer, çoğu imgelem ve betimleme daha net olurdu. O yüzden haddim olmadan, size kitabın okunmasında yarar sunacağını düşündüğüm kısımları dile getirdim inceleme içerisinde.);

“ Sözsüz bir anlaşma vardır yazar ile okur arasında; buna göre birincisi kendine hasta adını verir ve ikincisini hasta bakıcı olarak kabul eder. İnsanlığı avunduran şairdir! Zorla değişti roller.”

Toplumun ne kadar bozulduğunu,insanlığın giderek umutsuz duruma düştüğünü, kötülükler ve marazların içinde bir bataklıkta olduğunu, şiirin yanlış eller tarafından yazıldığını ve artık hasta bakıcının hasta konumuna düştüğünü bu cümlelerden başkası nasıl daha iyi tarif edebilirdi ki...Üstüne vazifemiymiş gibi bu ithamlar nereden çıkıyor derseniz?

“...zeka eğer gelenek, doğa ve eğitimin ağırlıklarıyla kendisini kısmen bunaltmalarına yardımcı olan yanlışlara karşı yeterince üstün gelirse iyidir.” cümlesinin bir yansıması olarak alır eline kalemi,sessiz kalmaz artık...Toplumun çoğunluğunun benimsediği o kötülükler kimse ses çıkarmıyor diye ne kadar başkaları tarafından iyi olarak nitelendirilebilir ki? O da sesini yükseltmiş ve Rimbaud, Mallarme ile şiire yön vermiştir... Bu yön verişle kalmayıp, içinde bulunduğu dönemin tüm kötülüklerini insanların yüzüne kendisinin hisleriymiş gibi vurmuştur... gerçekten “-miş gibi” mi yoksa gerçekten kendi hisleri mi karar okuyanların, ben sadece bende uyandırdığı hisleri düşünerek yazıyorum tüm incelemeyi...


Şarkılarda ilerledikçe yazarın değiştiğini, kalemin ve hitabetin değişmesinden fark edebiliyorsunuz... Her şarkı sanki farklı bir benlikle yazılmış gibi.. İnsanların içsel dönüşlerini, kişiliklerinin tutarsızlıklarını yazarın kaleme indirgeyebilmesi ve size bunu aktarabilmesi...her bir şarkı içeriği, derinliği bakımından farklı ama bir bütün olarak aynı... kendisi de itiraf etmekten kaçınmamış şarkılarını oluştururken yazdığı değişimi...”Nicedir benzemiyorum artık kendime” Trevanian’ın söylediği gibi usta kalemler aynı zamanda usta oyuncular olmak zorundadır... Bu kişisel bir değişimin kaleme yansıması mı yoksa eleştirdiği toplumun kendi gerçeğini görebilmesi adına bu role mi bürünmüş, karar vermek zor. Belki de zaten içinde olan kötünün -topluma madem siz kendinizi saklıyorsunuz ben kendimi ilan edeyim diyerek- bir serzenişidir... Okunan şarkılarla yazarın kötülüğün prensi rolüne büründüğünü çok rahatça fark ediyorsunuz...

Kötülüğün iyiliğe açtığı savaşın kötülük tarafının lideriymişçesine davranarak, bütün dünyadaki iğrençlikler tek vücutta- kendisinde- toplanmış gibi kaleme alır her şeyi..kimi zaman iyi taraflarının küçük yansımaları çıkar karşımıza cümlelerde ama tüm kitaba oranlandığında bunları konuşmaya gerek bile yoktur.. Kötünün içinde iyi, iyinin içinde kötü felsefesinin kurmuş olduğunu sandığımız dengeyi yok edermişçesine kötüyü ortaya çıkartmaya çalışır... Ancak küçük nüanslar onun içinde bir kırpıntının - belki bir umudun- hala olduğunu göstermek istemişçesine oraya koyulmuştur... Ama öylesine büyülenmiştir ki öncesinde maruz kalınan cümlelerle bilinç ve gözler, bunu görebilmek her sayfada dahada zorlaşır...Yapmaya çalıştığı şeyin bilinçli yapıldığını düşünmek istiyorum kendi adıma çünkü, henüz 22 yaşında bir genç adamın kaleme aldığı bu eserin her cümlesi bir zekanın ürünü, tesadüf ya da raslantısallıklardan çok uzakta...Gelelim o ince iyiliği göremeyişimize....Nedeni zaten alenen ortada değil mi? Alışkınızdır hale etkisinin köleliğine... iki güzel sözle, iki güzel hareketle karşımızdakinin iyi olduğunu inanmaya şartlanmışızdır ya da tam tersi... ama gerçekten de böyle mi? Kim bütünüyle iyi, kim bütünüyle kötü ki? İçimizde beslediğimiz tarafa göre oluşmuyor mu tüm benliğimiz? Bir tarafı çok besledik diye diğer taraf ölmüş mü oluyor... ben buna inanmıyorum...bir insan hem iyi hem kötü olabilir...zira bu da insanın en basit en öznel ama bir türlü kendimize kabul ettiremediğimiz tarafı... bizi biz yapan iyiliklerimizin ve kötülüklerimizin harmonisi değil mi? “Yalan söylemek kötüdür.” O halde iyi insanlar yalan söylemez tarzı yaptığımız tüm genellemeler boş laf olmaz mı? Doya doya insanlığın keyfini çıkartmak varken insanları küçük zindanlara sokmak neden? “ doğmuş olmaktan daha büyük bir lütuf tanımıyorum” diyemez miyiz biz de? Sanırım bütün düşüncelerimiz insanın özünü kavrayamamamızdan...en kötü özelliklerine rağmen birisini sevebilmek nedir bilmeyenlerdeniz, ya da kötünün iyiliği- iyinin de kötülüğü aynı anda içinde barındırabileceğini kabullenemiyoruz..

Aslına bakarsak Lautreamont’un şarkıları, iğrençliğin yazıya dökülmüş halinden çok,insanlığın tarifidir...öyle odaklanmışız ki başkalarının marazlarına kendimizdekileri görememekteyiz...cehennemin dumanı üstünde tüterken cennetin yolunu gözlemekte, hiçbir kusuru kendimizde görmeden ilerlemekteyiz...Ve bir şairin bize kendimizi gösterme denemesini bile görmezden gelmekte, gördüğümüzde de tüm pisliği şaire yüklemekteyiz...başkalarının marazlarına odaklanmış kişiliklerimiz dönüpte bakamaz kendi pisliğimize o halde bir şair bunu göstermek için çabalayıp harekete geçmekte...artık vazgeçelim insanların cehennemlik mi cennetlik mi olduğunun kararını vermekten...her ne kadar herkes en iyisini kendisine biçse de kimse merak etmemeli çünkü “bilir tabut gideceği yeri.”
117 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Önce alıntıları okuyun lütfen..
#74955250

#74957246

#74965449

Soyadını telaffuz edemediğim yazarın da bazı şeyleri telaffuz etmekte zorlandığını farkettim. Annesi tarafından kafası karıştırılmış bir çocuk olarak büyütülmüş yazar. Kitapta annesinin hastalığını ve ölümünü anlatırken, kadınlara da hayli giydirmiş. Annesinin yasını tutan bir erkek evlat bu konuda hoş görülebilir diye mi düşündü acaba?

Kadınlara karşı nefretle büyütülmüş bir adamın hezeyanlarını, istemesem de bir şekilde anlamaya çalıştım. Ama bir kadının hemcinslerinden tiksinmesini bir türlü anlamlandıramıyorum.

Kitabı okuyalı bir kaç gün oldu. O zamandan beri düşünüyorum bunu ve bugün uyanan bir fikir eşliğinde inceleme yapmaya karar verdim. Fikir şu: Kadınlardan nefret eden bir kadın, muhtemelen ya sevgisiz bir anne tarafından büyütüldü, ya da akıl sağlığı ile ilgili bir problemi var. En azından ben böyle düşünmek istiyorum.

Alıntılardan da anlaşılacağı gibi, yazar bazen kadınların aslında erkeklerden bir farkı olmadığını, cinsiyetçi yaklaşmadan herkese insan olarak bakmak gerektiğini savunayım demiş ama pek inandırıcı gelmedi bana. Çünkü bir sonraki sayfada, yumuşatılmış söylemlerini çöpe atıp saldırmaya devam etmiş.

Kadının değersizliğinin yaradılıştan değil de, erkeklerin hödükçe davranış ve bakış açılarından kaynaklandığını bir iki yerde ima etmeye çalışsa da bana yeterli gelmedi. Okurken ziyadesiyle gerildiğim bir kitap oldu.

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Kadını ikinci sınıf gören kadınlara geçmiş olsun diyelim. Bu görüşteki erkeklere de bir sorum var: Siz üstün varlıkken, hayatınızı ikinci sınıf sefil bir türle nasıl paylaşabiliyorsunuz? İncileriniz dökülmesin?! Böyle düşünen, kadınları küçümseyen ve aşağılayan erkekler, kast sistemi düsturunca sınıfları dışına çıkmadan hareket etsinler.

Yanlış anlaşılmasın, genelleme yapmıyorum. Ama böyle bir güruhun varlığını kimse inkar edemez. Benim söylediklerimle de insan olacak değiller. Ama millet koca koca kitaplar yazmış, biz de bir inceleme ile içimizi dökelim. Çok mu?
120 syf.
Yeni nesil fikir kitapları içerisinde en nitelikli kitaplardan biri diyebilirim.

Cinsiyet sorununu, Ekoloji sorunu, toplumsal eşitsizliği sorunun kaynağında arayan ve kapitalist toplum ilişkilerinin sonucu olduğu çok doğru analizlerle ele alınmış. Bu sorunlardan çıkış yolu olarak antikapitalist bir mücadelenin gerçekleşmesi gerektiği kaçınılmaz olarak nitelendiriliyor. Liberal feminizm ve tüketim kültürüyle ortaya çıkmış olan ticari feminizme karşı oldukça sert ifadeler bulunuyor. Keza bu konuda içeride ve dışarıda doğru noktalara hücum eden yazar Fraser, cinselliği ve cinsel kimlikleri düzenleyen bir sıfattan çok özgürleştiren bir sıfat edinilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Evet, kapitalizmin kar hırsı bütün emekçileri ezerek beslenirken kadınları iki kere ezerek bu hırsını tatmin ediyor.

Mücadelenin yolunu çizmiş bizlere yazarımız. Kadın erkek demeden verilecek sınıfsal anaerkil mücadele insanlığın kurtuluşu olacak anahtar olarak önümüze koymakta...
109 syf.
·8 günde·5/10 puan
Yu Hua ile birlikte okuduğum ikinci Japon yazar. Kısa ve çabuk okunan bir kitap olmasıyla birlikte bir çocuğun 40 yaşlarına kadar başından geçenleri yazdığı bir anı defterinden yararlanılarak, onu tanimayan biri tarafından kaleme alınmış.
Kitap alırken yayınevine bakarak güvenerek almıştım ama kitapta o kadar çok yazım hatası var ki okurken inanılmaz rahatsız oldum.
Yazım hatası kadar anlatım bozukluğu var pek çok cümlede. Keşke basmadan önce ön okuma yapılsaymış .
Kitabın 1. basımı şubat 2020 . Dolayısıyla daha sonraki basımlarda duzeltilecegini umuyorum.
Ve kesinlikle içerik olarak gençlere uygun olmadığını düşünüyorum.
Yaşadığı her sıkıntıda ölmeyi düşünen, güçsüz, iradesiz , başkalarının sırtından geçinmeye alışmış, alkolik , özgüvensiz, korkak bir karakter var ve pek de gelişimini tamamlamamış gençler için uygun bir okuma degil bana göre . Herkese keyifli okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Aslı Sezer
Unvan:
Editör, Tasarımcı

Yazar istatistikleri

  • 760 okur okudu.
  • 29 okur okuyor.
  • 835 okur okuyacak.
  • 17 okur yarım bıraktı.