Kendi iç zavallılığımıza karşı kullanılan en alışılmış reçete, aşktır. Çünkü gerçekten sevilen bir kişi zavallı olamaz. Çünkü bütün zayıflıkları, aşkın sihirli bakışıyla bağışlanır
Sevdiğimiz kadınla kendimizi tüketiyoruz, inandığımız fikirlerle kendimizi tüketiyoruz, bizi heyecanlandıran bir görünüm karşısında kendimizi tüketiyoruz."
Tapınıcılar ya da şairler, geleneksel kadınca değerleri yüceltirler, duygusallık, aile ocağı, analık, doğurganlık, isterinin kutsal kıvılcımları ya da içimizdeki doğanın kutsal sesi gibi
Oysa kadınsılıktan tiksinenler için bu değerler bir tür korku esinletir. Kadına tapanlar kadında kadınlığı yüceltirler, oysa kadınsılıktan tiksinenler, önceliği kadınlığa değil kadına verirler.
Güzellik, anlaşılabilmek için en küçük sessizliğe muhtaçtır.
Evet, biliyorum, neden söz ettiğimi bilmiyorsunuz, çünkü güzellik uzun süreden beri ortadan kayboldu. Gürültü düzeyinin altında kayboldu -sözcüklerin gürültüsü, otomobillerin gürültüsü, müziğin gürültüsü, simgelerin gürültüsü- ki biz bunların içinde yaşıyoruz sürekli olarak. O tıpkı Atlantis kıtası gibi boğulup gitti. Ondan her yıl daha az anlaşılan bir sözcük kaldı geride.
Dışarıdan bakınca, hiçbir şey yaşamadım. Dışarıdan bakınca! Ama öyle hissediyorum ki, iç deneyimlerim yazılmaya değer
Sık sık bana öyle geliyor ki, bedenim bütünüyle kendisini anlatmak isteğiyle yanıyor. Kendisini duyurmak istiyor. Konuşmak istiyor. Bazen, kendi kendime deli olacağım diyorum, çünkü çatlayacak kadar dolu hissediyorum kendimi, öylesine bağırmak ihtiyacındayım
(Bibi dışarıdan bakılınca hiçbir şey yaşamadığını söylerken çok iyi belirtmisti. Insanı yazmaya iten motor, işte gerçekten de bu yaşamasızlık, bu boşluktur.)