Fatih Özgüven

Fatih Özgüven

YazarÇevirmen
8.2/10
6,2bin Kişi
·
22,9bin
Okunma
·
11
Beğeni
·
2.819
Gösterim
Adı:
Fatih Özgüven
Unvan:
Yazar
Doğum:
İstanbul, 2 Ekim 1957
2 Ekim 1957 İstanbul doğumlu. Avusturya Lisesi ve İÜEF İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. İletişim Yayınlarında editörlük yaptı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema ve TV Bölümünde ve Boğaziçi Üniversitesinde sinema ve edebiyat dersleri verdi. Birçok dergi ve gazetelerde çevirileri, sinema ve edebiyat yazıları yayınladı. Halen Radikal gazetesinde haftalık sinema yazıları yazmaktadır. Esrarengiz Bay Kartaloğlu (1990) adında bir romanı ve Yerüstünden Notlar (2001) adlı bir denemeler derlemesi vardır. Borges, Nabokov, Henry James, Karen Blixen, Thomas Mann, Thomas Bernhard, Paul Auster, Flannery O'Connor, Virginia Woolf, Brett Easton Ellis gibi yazarların eserlerini çevirdi. Bir Şey Oldu (2006) ilk hikâye kitabıdır.
Durumumdaki garipliği annemden çok Türkan Şorayla açıklamaya yatkındım, Ama bir şey demedim. Öleceğim ben Şevval teyze. Ben Uçurtmayı Vurmasınlar’daki Kahraman Kral’ım, Şevval teyze. Küçük Barış’ım.
'biri hayatta uğradığı bütün hayal kırıklıklarının tesellisini bu müzikte buluyormuşçasına hasretle, öteki ise ne dinlese fark etmeyecekmişçesine umursamazca'
336 syf.
·6 günde·10/10 puan
Ağırlık, hafiflik, var olmak... Sadakatizlik, hayvan sevgisi, hesaplaşmalar, yaralara tuz basmalar, kalabalıklar içinde yalnızlaşmalar... Dokunmak, kendine, hayata, dünyaya dokunmak... İçini dökmek hatta dökememek ve kırık dökük o yola devam etmek..
aslında varolmanın dayanılmaz hafifliğini arınmışlığa bağlamak, herkes ve her şeyden bir arınmışlık işte.
Her şeyiyle düşündüren ve yazarın hayatına bakınca aslında hayatıyla özdeşleştirip bizi bunlarla yüzleştiren aslında içimize yönelten bir kitap.
Didaktizm meyilli aynı zamanda hüzün içinde doğruyu, yanlışı biricik olan hayatımızda bu seçimlerin etkilerini gösteriyor.
Yer yer üzülsem yer yer gülsem de en çok içimi burkan Tereza’nın aslında güçsüz görünmüşken bunca şeye rağmen kalması onu benim gözümde en güçlü karakter yaptı. Canım Tereza..
(Konuya çok değinmeden spoiler vermeden yazıyorum) İsmine nazır dayanılmaz hafifliği arar kişi aslında en büyük ağırlıkları taşıyarak
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin Çekoslovakya’yı işgali üzerinde dört ana karakterin yaşamına sunan bir kitap.
Kitaba kabaca bakıldığında: dört karakter, cinsellik, savaş, aşk görebilirsiniz ama bunun çok daha ötesi aslında harika betimlemeler harika akıcılık harika üslup.. böylesine bir kitabın incelemesini nasıl yaptım bilmiyorum ama ne desem de az kalır ki bunu okumadan bilemezsiniz. Son olarak sinemaya uyarlanmış ama filmiyle pek bağdaştıramadım film kesik kesik ve kitaba göre daha basit kalmış gibi her neyse kesinlikle ufkunuzu açacak ve sizi geliştirecek bir kitap olacaktır. İyi okumalar :)
56 syf.
·10/10 puan
Çocuk kitabıymış bu, çocuklar için yazılmış... İnceleme metni girmeye geldiğimde öğrendim bunu. Okurken içimden "Tam çocuklara okunacak kadar 'güzel' öyküler." demiştim. Bu girişim yanlış anlaşılmasın sakın! Alın okuyun, gerçekten harika bir kitap. Okurken sürekli alıntılama yapasım gelip durdu.
Kitap öyküler bütününden oluşuyor. En uzun öykümüz bile 15 sayfa yoktur sanırım. Alıntılara bakarken başka bir baskısının 250 sayfa civarında olduğunu gördüm; oysa benim baskım 50 sayfaydı. Keşke uzun hali olduğunu daha önce fark etseymişim diyorum. Her biri birbirinden güzel öykülerdi.
kitaba adını veren mutlu prens öyküsünden çok, 'bülbül ve gül' ile 'vefalı dost' öyküsünü sevdim. Bana göre 5 öykü içerisinde gerçekten dikkat çekiyorlar.

Gerçek hayat da öyledir çünkü...

Siz başkasının mutluluğu için hayatınızı verseniz bile o mutluluk kaynağına hevesini kaybedince sizi bir köşeye atabilir.

Veyahut dost sandığınız, siz fedakarlık yaparken sadece kendi çıkarlarını düşünen tilkiler yok mudur şu hayatta?

Ben kitabı gerçekten çok sevdim. Dediğim gibi keşke elimde uzun hali olsaymış. Okurken zevk alacağınız bir kitap bana sorarsanız. Tavsiye ederim,

Keyifli okumalar ^-^
336 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Bitirmiş olmamın dayanılmaz hafifliği..

Okuduğum ilk Milan Kundera kitabıydı muhtemelen son olmayacaktır. Çünkü anlatış tarzı gerçekten güzel, şahsen beğendim ben. Bık bık bık :)

1960-1970 yılları arasında Prag'da geçen ve politik ( Rusların Çekoslavakya'yı işgali, savaşın kötülüğü gibi konular) bir arka planı var kitabın.

Bu arka planın önünde ise beş karakterle ilerliyoruz. Ana karakterlerimiz Tomas ve Tereza diğer üç karakter ise Sabina, Franz ve benim en sevdiğim karakter ki kendisi yüce duygulara sahip bir köpek Karenin.

Bu beş (ve çoğunlukla Tomas ve Tereza üzerinden)  karakter üzerinden birbirine çok zıt karakterler arasındaki ilişkiler konusunda farklı tespitler yapıyor.

Erkek olanı cinselliği ve aşkı birbirinden ayrı tutuyor. Bir çok kadınla ilişkiye giren ya da girmiş diyeyim ama kadın ona çok zıt bir şekilde tek eşlilik taraftarı sakin, sessiz biri..

Kitabın son bölümlerinden birinde Karenin üzerinden hayvan sevgisi anlatılıyor benim en sevdiğim en etkilendiğim bölümlerden biri oldu. Hani hiç olmazsa bu bölüm için bile okunur bu kitap bence .


Kitap çok yönlü aşk var cinsel konuları cesurca işlemiş sonra felsefe var hayvan sevgisi var . Yani var da var . Çok yönlü bir kitap.

 “Roman kişileri insanlar gibi kadından doğmazlar, yazarın henüz hiç kimse tarafından keşfedilmediğini ya da hakkında önemli bir şey söylenmediğini düşündüğü temel bir insani olasılığı bir fındık kabuğunun içine sığdıran bir durum, cümle ya da eğretilemeden doğarlar.”  der Milan Kundera ve gerçekten oluşturduğu karakterler çok etkileyici. Bunu da onun ağzından bildirmek istedim.

Bahsetmeden bitirmek istemiyorum kitapta "kitsch" kavramından bahsediyor bana biraz karışık geldi . Bu bölümünü bir kaç kez okudum. Ama hala anlatacak kadar anlamamışım sanırım.


Son olarak ben çok beğendim çok yönlü bir eser olduğu için de rahatlıkla tavsiye ediyorum.


Keyifli okumalar...
336 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
"İşte oradalar," dedi yüreğine, "gülüyorlar işte; beni anlamıyorlar, ben bu kulakların dinleyeceği ağız değilim.”

Böyle Buyurdu Zerdüşt – Friedrich Nietzsche

Çağımızın vebalarından birisi olan “tüketim kültürü”nden nasibini almış kitaplardan birisiyle daha karşı karşıyayız. Süreç hemen hemen bütün eserlerde benzer işliyor. Büyük bir yazar, büyük bir eser yazıyor. Ciddi okuyucular okuyup seviyor, isim dilden dile; eser elden ele dolaşıyor. Gereğinden fazla elden ele dolaşan eser, giderek ele ayağa düşüyor. Nihayetinde eserin derinliğine sızamayan bir grup, esere sızamama gibi bir ihtimalleri olmadığı için (!), eserin abartıldığını söylemeye başlıyor ve yazarının binbir tutkulu hezeyanla ortaya koyduğu ürün bir pop kültür öğesine dönüşürken, kibirli ayakların tekmelerine maruz kalıyor.

Milan Kundera, sadece bir roman yazarı değildir, aynı zamanda ciddi bir kültür eleştirmeni ve düşünürdür. Bundan dolayı eserleri her midenin rahatlıkla sindirebileceği türden kolay lokmalardan değildir. Seçkin midelere, seçkin tatlar sunar ama alelade bünyelerde sindirim problemlerine sebep olur. Söz gelimi bu eseri sindirebilmek için, Parmenides’ten haberdar olmak, Beethoven’ın kahkahalarını hissedebilmek, Descartes ile Nietzsche arasında taraf tutabilecek kadar felsefeye aşina olmak gereklidir.

Kitap, benim gibi çok felsefe, az edebiyat okuyan ve her şeyden çok gerçeğe tutkun olan birisi için bulunmaz bir nimet oldu. O kadar çok sayfada heyecanlandım, mutlu oldum ve kavrayışım zenginleşti ki, Kundera’yı bundan sonraki yaşamım için vazgeçilmezler listesine ekliyorum.
336 syf.
·Puan vermedi
VAROLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ - MİLAN KUNDERA

"Sadece bir hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz."

*Postmodern romanda bana göre çağdaşlarının çok ötesinde bir roman Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği. 1968 yılı Sovyet rejiminin zorbalığı etrafında şekillenen ve dört ana karakterle bütünleştiğiniz bir seyirlik. İçinde hem felsefe, hem sosyoloji, hem tarih barındıran ve bana göre kusursuz psikanaliz bulunduran bir başyapıt. Tomas, Tereza, Sabina, Franz adlı karakterlerin her biri, insandan ve insan olmanın ağırlığından birer parça yansıtıyor. Kimisi sadakatle beslenen, kimisi ihanetle şekillenen ruhlara sahip. Yazar burada "kötü" insan gibi gözüken karakterleri anlamamızı ve onların ruhlarına inmemizi sağlıyor. Bunu hikâye devam ederken durup kendi düşüncelerini de okumamızla sağlıyor. Yazarın bana göre ve çoğu eleştirmene göre başyapıtı sayılan eseri. Okurken zorluk çekebileceğiniz, bazı yerleri birkaç defa okuyup belki yine anlayamayacağınız bir roman. Biraz kendizi zorlayarak ve kitaba teslim ederek okursanız müthiş bir entelektüel haz alabilirsiniz ki ben bunu ikinci okuyuşumda alabildim. Eşyanın hükmü, aşkın metafiziksel ve psikolojik tahlili, erotizmin yine ruhani yönden incelenmesi, savaşın ve zorba iktidarların insanlık ve insan ruhundaki izleri, hayvan sevgisi, rastlantı ve aşkın ayrılmaz birlikteliği, zamanın göreceliği, hafiflik ve ağırlık, ruh ve beden gibi zihinsel berraklık ve açıklık sağlayabilecek bir eser. Okuduğum en kaliteli kitaplar arasında bulunuyor tavsiye ederim.

"Aşk, çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur."
364 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Lolita, bir dönemin yasaklı kitabı, adı ve konusu itibariyle az çok neden bahsettiği tahmin edilebilir ve bu nedenle kaçınılan, tiksinti verebileceği düşünülen bir kitap. Orta yaşlı bir adamın 11-12 yaşlarında küçük bir kıza olan saplantısı ve küçük kızın ona olan mecburi bağlılığı üzerine kurulan sağlıksız ilişkiyi anlatan bir kitap ne kadar güzel olabilir ki diyebilirsiniz. İşte edebiyatın güzelliği, naifligi de burada ortaya çıkıyor. Bir pedofiliyi, aklımızın hayalimizin almayacağı korkunç bir çocuk istismarını, arkasında yatan sebepleri dantel gibi işleyen, bu sağlıksız ilişki üzerinden Amerikan toplumunu, aile yapısını, kurumların umursamazligini taşlayan, ebeveynlik ve eğitim konusunda büyük dersler veren, okudukça hayretler içinde bırakan müthiş bir eser. Anne baba ve eğitimcilerin okuması gerektiği salık veriliyor. Nabokov'un bu eseri, yazıldığı yüzyılın en iyi romanlarından seçilmiş. 1960lar ve 90larda çekilmiş iki farklı oyuncu kadrosuyla denenmiş iki filmi de var. Filmi izlemeye yürek dayanır mı bilmem ama kitabı edebiyat sever herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum.
56 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Küçük prens neyse mutlu prenste odur benim için. Çocuk öykülerinin büyüklere hitap etmesinin, büyüklere göre yazılan öykülerin küçüklere hitap edememesinin en güzel sebebi, büyüklerin içinde yaşayan bir çocuk olmasıdır. Oscar wilde didaktik kalemiyle okuyucuya, hayal dünyasındaki sembollerle gerçek dünyadaki sembolleri o denli uyarlamış ki her yaşta farklı anlamlar çıkarabilir insan.

~~ İyi okumalar ~~
318 syf.
·7 günde·9/10 puan
Bohemya'da komünizm gölgesi altındaki hayatları felsefe ve edebiyatla harmanlayarak, hem varoluş sancısını hem aşk sancısını hem bireysel özgürlük ve beraberinde getirdiklerinin sancısını bu kitabında anlatmaya çalışmış Kundera. Tüm bunları anlatırken de dört farklı karakter seçmiş. Bu dört karakter, numunelik diyebileceğimiz türden karakterler. Kundera her bir karaktere, öyle çizgiler çizmiş ki bir kişinin,  bir çok karaktere bürünüp farklı insan yapılarını böylesine yansıtmış olmasını insana mümkün görünmüyor ve kitabı Kundera değil de Tomas, Teraza, Sabina ve Franz yani kitaptaki karakterler yazmış sanki diye hissediyor insan. Hani şu varoluşçuların “Varoluş, özden önce gelir.” mottosu vardır ya, işte Kundera'da Karakterleri var edip, özlerini birer birer nakış gibi işlemiş ve bu sürece bizi de tanık etmiş.


(Bence spoiler yok ama yine de incelememin kaldırılmaması adına uyarayım, bundan sonra okuyacaklarınızda belki spoiler çıkabilir. )

Kitabın baş karakterlerinden olan Tomas, başarılı bir cerrahtır. Özgürlüğüne düşkün, bireysel bağımsızlığı hayatının amacı yapmış bir kimsedir. Birine bağlanmak, ona hayatın da küçücük de olsa bir yer açmak onun için prangadan farksızdır. Bu yüzden önce hata olarak düşündüğü evliliğini bitirir ve daha sonra da oğlundan vazgeçer. Ama kadınlardan vazgeçemez. Hiç bir kadına bağlanmadan, günübirlik ilişkiler yaşar. Sadece Sabina ile günübirlikten ziyade daha düzenli bir ilişki yaşar ama bu ilişkinin adı aşk değil hele hele bağlanmak hiç değil çünkü hem Tomas, hem Sabina bağlanmanın zıddı olarak gelmişler sanki dünyaya. Bu benzerlik ikisinin arasındaki ilişkiyi stabil tuttu ve bir adım ileriye gitmesine izin vermedi ama kader ağlarını örüyordu Tomas'ın karşısına Tereza çıktı Tomas akıntıya bırakır gibi bıraktı kendini. Çünkü aşık olmuştur.   Ama aşk onun nezdinde pranga olduğu için bunun dışa vurumunu Tereza’yı defalarca aldatarak yapar. Çünkü ona göre aşk bedenle alakalı bir şey değil, Ruhla alakalı olan bir şeydir. Aynı şekilde bedenle yapılan ihanet, ihanet sayılmazdı ona göre. Bedeni başka kadınları arzuluyordu fakat tüm ruhuyla Tereza'ya aitti. Tereza aldatıldığının farkındadır. Kocasının üzerine başka kadınların kokusu sinmiş şekilde yanına uzandığında bile ondan vazgeçemez. Çok acı çeker ve çektiği acıların tezahürü rüyalarında karşısına çıkar. Artık dayanamayacağını anladığı bir günde,
“Ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundalar.” der ve gider. Bu gitmenin sonucunda neler olduğuna değinmeyeceğim çünkü Sabina ve Franz ile ilgili de bir kaç şey söylemek istiyorum.

Eğer ihanet bir din olsaydı, Tanrısı Sabina olurdu. O kimseye aşık değildi çünkü o ihanete aşıktır. Hiç bir yeri kendine mesken edinmez öyle ki öldüğünde bile cesedinin yakılıp, küllerinin rüzgarda savrulmasını ister. Bir yere, bir kimseye ait olmak onun varoluşuna terstir. Kendi özü buydu onun ve özünün ona gerektirdikleri karşısında onu çok seven Franz'a haber vermeden çeker gider. Franz başarılı bir akademisyendir. Evlidir ve bir kızı vardır. İhanet tanrıçası Sabina karşısına çıkınca, kendi tabiri ile eline aldığı süpürgeyle karısını ve kızını süpürür atar hayatının dışına ve sonrasında görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler.  


Şöyle bir baktığımızda karakterlerin hepsi birbirinden rezil görünüyor öyle değil mi? Karısını defalarca aldatan bir adam, her türlü ihaneti görmezden gelen bir kadın, hayatta ki herşeye ihanet eden bir diğer kadın, bir kadın için ailesinden vazgeçen bir adam… Ama işin aslı öyle değil. Kundera öyle bir kurgulamış ki hiç bir karaktere kızamıyorsunuz ya da suçlu ilan edemiyorsunuz, hepsinin yaşanmışlıkları ya da yaşayamadıkları belki de hiç yaşayamayacakları şeylerdi onları bu hale getiren.


Şimdiye kadar karakterler üzerinden kitabı anlatmış olmamın sebebi, Kundera'nın karakterler üzerine çok yoğunlaşmış olmasından dolayıdır. Ve karakterler üzerinde bu kadar durmasından dolayı Kundera'yı Peyami Safa'ya benzettim. Peyami Safa,  psikolojik olarak inceliyordu karakterlerini Kundera da felsefik olarak inceliyor. Dolayısıyla Karakterlere değinmeden anlatmak pek mümkün değil kitabı.


Karakterden çıkıp olayların geçtiği yer olan Çekoslovakya’nın haleti ruhiyyesine geçelim. Tüm bu çapraşık ilişkiler bir gölgenin altında yaşanır. O gölge Sovyet Rusya'nın gölgesidir. Çekoslovakya'yı işgal eden Sovyetler'in ülke üzerindeki etkisi de yansıtılmış kitapta. Milan Kundera Anti-komünist tavrını yazdığı her satırda hissettirmiş. Görüşlerini kurguya çok profesyonelce yedirdiği için de, okura bir şeyleri idealize etmeye çalışılmış gibi bir hava sezinlemedim ve Doktor Jivago da yaşadığım bu hayal kırııklığımı bu kitapta yaşamadım. Ayrıca Kundera aşkı ve siyaseti felsefe ile temellendirip, edebiyat ile süslediği için de okura farklı bir keyif veren tarafı da var.


Bunların haricinde değineceğim diğer konu kitaptaki erotizm. Aslında erotizm kelimesini, kitabı okuduktan sonra abartı bile bulabilirsiniz. Evet, kitabın bir çoğunda cinsellik var ama bunlar okuru rahatsız eden türden şeyler değil çünkü yazar, bu konuda neredeyse bir kaç yer hariç hiç betimleme yapmamış ve dolayısıyla ben rahatsız olmadım. Ama rahatsız olacak olan varsa uyarımı da yapmış olayım. Bolca müstehcen bölüm var.


Gel gelelim kitabı beğendim mi? Yazarla bir kaç görüşte çakıştığımı hatta bazı tüme varımlarda kullandığı yakıştırma ve örnekleri fazla bulduğumu, kendi değerlerime ters düşen değer yargılarının olduğunu söylemek isterim ve içimdeki objektif olma duygusuna lanet okuyarak söylüyorum ki evet beğendim. Hatta bittiği için üzüldüm.


Benim için farklı bir deneyim oldu, iyi de oldu. Okuyacak arkadaşlar için de öyle olmasını istiyor ve keyifli okumalar diliyorum. Sağlıcakla…
257 syf.
·1 günde·10/10 puan
Mutlu Prens, bir kırlangıç ​​ve Mutlu Prens heykeli arasındaki dostluk hakkında. Prens gerçekten çok mutlu bir hayat sürmüş çünkü büyük duvarlar arkasında, izole bir yaşamı varmış.

“Saray mensuplar bana mutlu prens derlerdi. Gerçekten de mutluydum. Tabii mutluluk, memnuniyet demekse.”

Bu ayrım bize hikayenin niyetinin mutluluğun daha derin bir anlamı olduğunu anlatmak istediğini belirtiyor. Hayattayken, Prens tüm kötülüklerden ve sefaletten korundu. Öldüğünde, şehre bakan altın bir heykelde ölümsüzleştirildi.

Kitapta aşık olduğu için sürüsünden ayrılıp aşkının yanında yaşamaya karar veren bir kırlangıçla karşılaşıyoruz. Sürüsü sonbahar geldiğinde oradan göçünce, kırlangıç kendini yalnız ve kötü hisseder. Hayatını bu şekilde sürdürmek istemediğine karar verir, ardından sürüsünü Mısır’da yakalamak için yola çıkar.

Yolda dinlenmek için Mutlu Prens heykelinde durur ve işte burada tanışırlar. Mutlu Prens, kırlangıça kendi deneyimlerinden faydalanarak mutluluk ve memnuniyet ayrımını göstermeye çalışır.

Hikaye çok güzeldi. Okurken mevsimleri insan hayatı, kırlangıcı da insanlar olarak düşündüm. Mutlu Prens’te içimizdeki sağ duyu, vicdan veya inanıyorsanız bir yaratıcının sesi. Şehirlerimize Mutlu Prensin, kırlangıça bakmasını sağladığı gibi bakıp, ihtiyacı olanlara elimizden geleni yapabiliriz ya da şehrin merhametsiz örneklerinden olabiliriz.
146 syf.
·5 günde·10/10 puan
Borges okumak yoruyor. Kitaba dair aldığım notları karıştırıyorum. Üç A4 kâğıdının ön yüzü, aldığım notlarla dolmuş vaziyette. Arka yüzleri ise bir takım anlamsız fatura bilgileri ile dolu. Her bir öykünün başlığını yazarak öykülere dair düşüncelerimi not almışım. Notlar, bu haliyle kitaptan daha karmaşık ama çözümlemem şart. Kimi öykü başlıklarının notları oldukça fazla sanırım onlara yoğunlaşmış olmamın yanı sıra pek muhtemel bir ihtimalle de beğenmiş olduğumun sonucuna varıyorum.

Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Kırmızı kalemle (… VI. Cildi mutlaka oku!) özensizce alınmış bir not gözüme ilişiyor, aceleyle yazılmış olduğundan başları pek anlaşılmıyor. Bir düşüncenin beni rahatsız ettiğini hissediyorum. Notları bir kenara bırakarak hızlıca hazırlanmaya koyuluyorum. Üstümü aceleyle giyinip portmantoda asılı duran paltomla şapkamı üzerime geçirerek kendimi dışarıya atıyorum. Hızlı adımlarla yol alırken bir düşüncenin verdiği rahatsızlıkla bölük pörçük hatıralar zihnimde vuku buluyor. Hava oldukça soğumuş, sokak lambalarının yeterince aydınlatamadığı beton yığınlarını döverek ilerliyorum, paltomun altına gizlenmiş olan saatim oldukça geç bir vakti işaret ediyor, umarım şehir kütüphanesi kapanmamıştır diye söylenirken ağzımdan çıkan dumanla nedense havanın soğukluğunu, kendisine kanıtlamış olduğumun düşüncesine kapılıyorum.

Girişteki görevli kimliğimi istiyor, çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses, görevliden bir uyarıyı hatırlatıyor bana; “Bayım yalnızca on dakikanız var!” On dakika! Lanet olsun, çok az bir süre, mümkün değil yetiştiremem ama bugün mutlaka bu kitabın detaylarına erişmem gerek… Üç dakikanın sonunda kitabı buluyorum, almama da müsaade yok. Sayfaları hızla çeviriyorum, bir alıntı dikkatimi çekiyor. “Allah da onu yüzyıl ölü bıraktıktan sonra dirilterek, “Ne kadar zaman kaldın?” diye sormuş, o da, “Bir gün, belki daha az,” demiş.” Bir başka yerde, geçmiş, zamanın asıl dokusu olduğunu; zamanın hep geçmişe dönüşmesinden kaynaklandığı yazıyor. Bunun gibi neredeyse üç bin cümle filan okuduktan sonra merakımın git gide arttığını, daha fazla hatta daha başka bilgilere erişme arzusuyla yanıp tutuştuğumu fark ediyorum. Kitap bitti içimi bir huzur kapladı ama öte yandan girişteki görevli beni bekliyordu, aşağıya inerken görevliye ne diyeceğimi, nasıl özür dileyeceğimi düşünüyorum. Mahcup bir gülümsemeyle başımı sallıyorum, görevli, gayet ilgisiz, “Bayım sanırım aradığınız kitabı bulamadınız, yanlış anlamayın ama buna çok memnun kaldığımı itiraf etmek durumundayım. Öyle ki acelenizden bugün geç çıkacağımı düşünüyordum.” gibi bir şeyler söyleniyordu ama benim zihnim durmuş vaziyette, şok haliyle saatime bakıyorum. Bir cildi bitirmiş olmama mukabil sadece sekiz dakika geçmişti.

Girişte görevli kimliğimi istiyor çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses, görevliden bir uyarıyı hatırlatıyor bana; “Bayım yalnızca on dakikanız var!” On dakikanın yetmeyeceğini düşünüp gerisin geri dışarı çıkıyorum. Evden ayrılırken ki acelemin yerini sakinlik alıyor. Hafiften çiseleyen yağmurda yürümeye başlıyorum. Türlü türlü düşüncelere dalarken evden neden çıkmış olduğumu dahi unutuyorum. Sahi şu an neredeydim, sokaklar ıssızlaşmaya, sesler azalmaya başlarken birden bir bağrış kopuyor, adeta geceyi korkutuyordu bu ses, ardından da bir silah ateş alacaktı. İstemsizce garip seslere doğru yol alıyorum, adımlarım yavaşlamaya, kalbimin gümbürtüsü ıssız gecede duyulmaya başlıyor, yerde paltolu bir adam yüzükoyun yatıyor, hemen biraz ötesinde bir başka adam elinde silah hayretle etrafı süzüyor, adamın cinayeti işlemiş olmaktan çok, yaptığı işin anlamsızlığına yandığını hissediyorum. Eli silahlı adam beni fark edince koşarak uzaklaşıyor. Ne yapacağını bilmez vaziyette yerde yatan adamı paltosundan tutarak çeviriyorum, çevirmemle sıçramam bir oluyor. Yerde yatan adam benim! Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ise ben ölüyordum.

Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Bir düşünce zihnimi deliyor adeta. Belli bir duruma ilişkin bir ayrıntıyı önceden kestirmenin, onun gerçekleşmesini önlemek demek olduğu sonucuna varıyorum ve bilgisayarımı açıp inceleme yazmaya koyuluyorum. Ama şu an okuduğunuz ise bir öykü!


(Ufak bir ek açıklama : Öncelikli olarak Borges gibi yazmaya çalıştığımı belirtmek isterim. Bir nesneye (ben ciltli kitabı seçtim) gizem katarak, onun gizemini çözmesi için okuyucuya tahminler üretebilmesi özelinde ipuçları vererek ya da şimdi ne olacak gibi sorular sormasını sağlayarak dolaylı bir öykünme çalışması denebilir buna.

Gerçek üstülüğü yansıtmaya çalışırken gerçekliğin soğuk tarafını hissettirmek istedim. Zamansal salınımlar oluştu mu hiç bilmiyorum.

Dilinin ne kadar çekici olduğunu yansıtmak ayrıca öykümsü inceleme ile onun yazısının örneklemesi gibi olsun istedim. Konu kitaptan bağımsız ama kimi alıntılarla ve öykünme ile okuyucunun neyle karşı karşıya kalacağına dair bir fikri oluşabilir. Belki oldu belki olmadı ama ben büyük keyif aldım.)

Yazarın biyografisi

Adı:
Fatih Özgüven
Unvan:
Yazar
Doğum:
İstanbul, 2 Ekim 1957
2 Ekim 1957 İstanbul doğumlu. Avusturya Lisesi ve İÜEF İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. İletişim Yayınlarında editörlük yaptı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema ve TV Bölümünde ve Boğaziçi Üniversitesinde sinema ve edebiyat dersleri verdi. Birçok dergi ve gazetelerde çevirileri, sinema ve edebiyat yazıları yayınladı. Halen Radikal gazetesinde haftalık sinema yazıları yazmaktadır. Esrarengiz Bay Kartaloğlu (1990) adında bir romanı ve Yerüstünden Notlar (2001) adlı bir denemeler derlemesi vardır. Borges, Nabokov, Henry James, Karen Blixen, Thomas Mann, Thomas Bernhard, Paul Auster, Flannery O'Connor, Virginia Woolf, Brett Easton Ellis gibi yazarların eserlerini çevirdi. Bir Şey Oldu (2006) ilk hikâye kitabıdır.

Yazar istatistikleri

  • 11 okur beğendi.
  • 22,9bin okur okudu.
  • 554 okur okuyor.
  • 12,8bin okur okuyacak.
  • 418 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları