Fatih Özgüven

Fatih Özgüven

YazarÇevirmen
8.2/10
3.806 Kişi
·
13.533
Okunma
·
3
Beğeni
·
1768
Gösterim
Adı:
Fatih Özgüven
Unvan:
Yazar
Doğum:
İstanbul, 2 Ekim 1957
2 Ekim 1957 İstanbul doğumlu. Avusturya Lisesi ve İÜEF İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. İletişim Yayınlarında editörlük yaptı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema ve TV Bölümünde ve Boğaziçi Üniversitesinde sinema ve edebiyat dersleri verdi. Birçok dergi ve gazetelerde çevirileri, sinema ve edebiyat yazıları yayınladı. Halen Radikal gazetesinde haftalık sinema yazıları yazmaktadır. Esrarengiz Bay Kartaloğlu (1990) adında bir romanı ve Yerüstünden Notlar (2001) adlı bir denemeler derlemesi vardır. Borges, Nabokov, Henry James, Karen Blixen, Thomas Mann, Thomas Bernhard, Paul Auster, Flannery O'Connor, Virginia Woolf, Brett Easton Ellis gibi yazarların eserlerini çevirdi. Bir Şey Oldu (2006) ilk hikâye kitabıdır.
'biri hayatta uğradığı bütün hayal kırıklıklarının tesellisini bu müzikte buluyormuşçasına hasretle, öteki ise ne dinlese fark etmeyecekmişçesine umursamazca'
Sonra adımı hatırlamadım.
Adını hatırlamamak kötüymüş. Yok gibi oldum. Adım?

O zamana kadar düşünmemişim. Adın... Ne olacak ki? Meğerse adın kasa fişi gibiymiş. Çıkana kadar terli terli avucunda tutman lazım.
Avucumu açtım. Boş.
Fatih Özgüven
Sayfa 18 - Metis Yayınları
Sesiyle yoldan geçenleri çağırıyor, avlıyordu.Herkes avlanıyordu.Yalvarmıyordu,rica etmiyordu.İstiyordu.Sokakta zaferini ilan etmişti.Neyi istediğini bilmiyorduk,ama istediğini biliyorduk.İlgi değil,sevgi değil,anlayış değil,yumuşaklık da değil,sertlik de değil,eninde sonunda para hiç değil.Bunların hepsi şarkısında vardı,oradaydılar,ama başını caddenin soluna dönmüş,ısrarla Tünel'e doğru haykıran adam aslında onları istemiyordu.
Sadece varlığını talep ediyordu.Orada ,o köşedeydi.Emin olduğu,emin olduğumuz bir şey varsa,var olduğu idi.Var olduğunu bağırıyordu.Var olmayan bacağı,var olandan çok var olan sesi ile.Nereye yollarsanız yollayın varım,varım,varım,varım,varım,varım.Dinleyin beni.Varım.
Fatih Özgüven
Sayfa 76 - metis yayınları
336 syf.
Bitirmiş olmamın dayanılmaz hafifliği..

Okuduğum ilk Milan Kundera kitabıydı muhtemelen son olmayacaktır. Çünkü anlatış tarzı gerçekten güzel, şahsen beğendim ben. Bık bık bık :)

1960-1970 yılları arasında Prag'da geçen ve politik ( Rusların Çekoslavakya'yı işgali, savaşın kötülüğü gibi konular) bir arka planı var kitabın.

Bu arka planın önünde ise beş karakterle ilerliyoruz. Ana karakterlerimiz Tomas ve Tereza diğer üç karakter ise Sabina, Franz ve benim en sevdiğim karakter ki kendisi yüce duygulara sahip bir köpek Karenin.

Bu beş (ve çoğunlukla Tomas ve Tereza üzerinden)  karakter üzerinden birbirine çok zıt karakterler arasındaki ilişkiler konusunda farklı tespitler yapıyor.

Erkek olanı cinselliği ve aşkı birbirinden ayrı tutuyor. Bir çok kadınla ilişkiye giren ya da girmiş diyeyim ama kadın ona çok zıt bir şekilde tek eşlilik taraftarı sakin, sessiz biri..

Kitabın son bölümlerinden birinde Karenin üzerinden hayvan sevgisi anlatılıyor benim en sevdiğim en etkilendiğim bölümlerden biri oldu. Hani hiç olmazsa bu bölüm için bile okunur bu kitap bence .


Kitap çok yönlü aşk var cinsel konuları cesurca işlemiş sonra felsefe var hayvan sevgisi var . Yani var da var . Çok yönlü bir kitap.

 “Roman kişileri insanlar gibi kadından doğmazlar, yazarın henüz hiç kimse tarafından keşfedilmediğini ya da hakkında önemli bir şey söylenmediğini düşündüğü temel bir insani olasılığı bir fındık kabuğunun içine sığdıran bir durum, cümle ya da eğretilemeden doğarlar.”  der Milan Kundera ve gerçekten oluşturduğu karakterler çok etkileyici. Bunu da onun ağzından bildirmek istedim.

Bahsetmeden bitirmek istemiyorum kitapta "kitsch" kavramından bahsediyor bana biraz karışık geldi . Bu bölümünü bir kaç kez okudum. Ama hala anlatacak kadar anlamamışım sanırım.


Son olarak ben çok beğendim çok yönlü bir eser olduğu için de rahatlıkla tavsiye ediyorum.


Keyifli okumalar...
56 syf.
·10/10
Çocuk kitabıymış bu, çocuklar için yazılmış... İnceleme metni girmeye geldiğimde öğrendim bunu. Okurken içimden "Tam çocuklara okunacak kadar 'güzel' öyküler." demiştim. Bu girişim yanlış anlaşılmasın sakın! Alın okuyun, gerçekten harika bir kitap. Okurken sürekli alıntılama yapasım gelip durdu.
Kitap öyküler bütününden oluşuyor. En uzun öykümüz bile 15 sayfa yoktur sanırım. Alıntılara bakarken başka bir baskısının 250 sayfa civarında olduğunu gördüm; oysa benim baskım 50 sayfaydı. Keşke uzun hali olduğunu daha önce fark etseymişim diyorum. Her biri birbirinden güzel öykülerdi.
kitaba adını veren mutlu prens öyküsünden çok, 'bülbül ve gül' ile 'vefalı dost' öyküsünü sevdim. Bana göre 5 öykü içerisinde gerçekten dikkat çekiyorlar.

Gerçek hayat da öyledir çünkü...

Siz başkasının mutluluğu için hayatınızı verseniz bile o mutluluk kaynağına hevesini kaybedince sizi bir köşeye atabilir.

Veyahut dost sandığınız, siz fedakarlık yaparken sadece kendi çıkarlarını düşünen tilkiler yok mudur şu hayatta?

Ben kitabı gerçekten çok sevdim. Dediğim gibi keşke elimde uzun hali olsaymış. Okurken zevk alacağınız bir kitap bana sorarsanız. Tavsiye ederim,

Keyifli okumalar ^-^
336 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
"İşte oradalar," dedi yüreğine, "gülüyorlar işte; beni anlamıyorlar, ben bu kulakların dinleyeceği ağız değilim.”

Böyle Buyurdu Zerdüşt – Friedrich Nietzsche

Çağımızın vebalarından birisi olan “tüketim kültürü”nden nasibini almış kitaplardan birisiyle daha karşı karşıyayız. Süreç hemen hemen bütün eserlerde benzer işliyor. Büyük bir yazar, büyük bir eser yazıyor. Ciddi okuyucular okuyup seviyor, isim dilden dile; eser elden ele dolaşıyor. Gereğinden fazla elden ele dolaşan eser, giderek ele ayağa düşüyor. Nihayetinde eserin derinliğine sızamayan bir grup, esere sızamama gibi bir ihtimalleri olmadığı için (!), eserin abartıldığını söylemeye başlıyor ve yazarının binbir tutkulu hezeyanla ortaya koyduğu ürün bir pop kültür öğesine dönüşürken, kibirli ayakların tekmelerine maruz kalıyor.

Milan Kundera, sadece bir roman yazarı değildir, aynı zamanda ciddi bir kültür eleştirmeni ve düşünürdür. Bundan dolayı eserleri her midenin rahatlıkla sindirebileceği türden kolay lokmalardan değildir. Seçkin midelere, seçkin tatlar sunar ama alelade bünyelerde sindirim problemlerine sebep olur. Söz gelimi bu eseri sindirebilmek için, Parmenides’ten haberdar olmak, Beethoven’ın kahkahalarını hissedebilmek, Descartes ile Nietzsche arasında taraf tutabilecek kadar felsefeye aşina olmak gereklidir.

Kitap, benim gibi çok felsefe, az edebiyat okuyan ve her şeyden çok gerçeğe tutkun olan birisi için bulunmaz bir nimet oldu. O kadar çok sayfada heyecanlandım, mutlu oldum ve kavrayışım zenginleşti ki, Kundera’yı bundan sonraki yaşamım için vazgeçilmezler listesine ekliyorum.
146 syf.
·5 günde·10/10
Kitaba dair aldığım notları karıştırıyorum. Üç A4 kağıdının ön yüzü, aldığım notlarla dolmuş vaziyette. Arka yüzleri ise bir takım anlamsız fatura bilgileri ile dolu. Her bir hikâyenin başlığını yazarak hikâyeye dair düşüncelerimi not almışım. Notlar, bu haliyle kitaptan daha karmaşık ama çözümlemem şart. Kimi hikâye başlıklarının notları oldukça fazla sanırım onlara yoğunlaşmış olmamın yanı sıra pek muhtemel bir ihtimalle de beğenmiş olduğumun sonucuna varıyorum.

Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Kırmızı kalemle (… VI.Cildi mutlaka oku.) özensizce alınmış bir not gözüme ilişiyor, aceleyle yazılmış olduğundan başları pek anlaşılmıyor. Bir düşüncenin beni rahatsız ettiğini hissediyorum. Notları bir kenara bırakarak hızlıca hazırlanmaya koyuluyorum. Üstümü aceleyle giyinip portmantoda asılı duran paltomla şapkamı üzerime geçirerek kendimi dışarıya atıyorum. Hızlı adımlarla yol alırken bir düşüncenin verdiği rahatsızlıkla bölük pörçük hatıralar zihnimde vuku buluyor. Hava oldukça soğumuş, sokak lambalarının yeterince aydınlatamadığı beton yığınlarını döverek ilerliyorum, paltomun altına gizlenmiş olan saatim oldukça geç bir vakti işaret ediyor, umarım şehir kütüphanesi kapanmamıştır diye söylenirken ağzımdan çıkan dumanla nedense havanın soğukluğunu kendisine hissettirmiş olduğumun düşüncesine kapılıyorum.

Girişteki görevli kimliğimi istiyor, çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses görevliye aitti; Bayım on dakikanız var. On dakika çok az bir süre, mümkün değil yetiştiremem ama bugün mutlaka bu kitabın detaylarına erişmem gerek! Üç dakikanın sonunda kitabı buluyorum, almama da müsaade yok. Sayfaları hızla çeviriyorum, bir alıntı dikkatimi çekiyor. “Allah da onu yüzyıl ölü bıraktıktan sonra dirilterek, “Ne kadar zaman kaldın?” diye sormuş, o da, “Bir gün, belki daha az,” demiş.” Bir başka yerde, geçmiş, zamanın asıl dokusu olduğunu; zamanın hep geçmişe dönüşmesinden kaynaklandığı yazıyordu. Bunun gibi neredeyse üç bin cümle filan okuduktan sonra merakımın git gide arttığını, daha fazla hatta daha başka bilgilere erişme arzusuyla yanıp tutuştuğumu fark ediyorum. Kitap bitti içimi bir huzur kapladı ama öte yandan girişteki görevli beni bekliyordu, aşağıya inerken görevliye ne diyeceğimi, nasıl özür dileyeceğimi düşünüyorum. Mahcup bir gülümsemeyle başımı sallıyorum, görevli, gayet ilgisiz, “Bayım sanırım aradığınız kitabı bulamadınız, yanlış anlamayın ama buna çok memnun kaldığımı itiraf etmek durumundayım. Öyle ki acelenizden bugün geç çıkacağımı düşünüyordum.” gibi bir şeyler söyleniyordu ama benim zihnim durmuş vaziyette, şok haliyle saatime bakıyorum. Bir cildi bitirmiş olmama mukabil sadece sekiz dakika geçmişti.

Girişte görevli kimliğimi istiyor çıkarıp hemen masaya bırakıyorum. Merdivenlere koşarken arkadan bir ses hızımı yavaşlatmama neden oluyor. Bu ses görevliye aitti; Bayım on dakikanız var. On dakikanın yetmeyeceğini düşünüp gerisin geri dışarı çıkıyorum. Evden ayrılırken ki acelemin yerini sakinlik alıyor. Hafiften çiseleyen yağmurda yürümeye başlıyorum. Türlü türlü düşüncelere dalarken evden neden çıkmış olduğumu dahi unutuyorum. Sahi şu an neredeydim sokaklar ıssızlaşmaya, sesler azalmaya başlarken birden bir bağrış kopuyor, adeta geceyi korkutuyordu bu ses, ardından da bir silah ateş alacaktı. İstemsizce garip seslere doğru yol alıyorum, adımlarım yavaşlamaya, kalbimin gümbürtüsü ıssız gecede duyulmaya başlıyor, yerde paltolu bir adam yüzükoyun yatıyordu, hemen biraz ötesinde bir başka adam elinde silah hayretle etrafı süzüyordu, adamın cinayeti işlemiş olmaktan çok, yaptığı işin anlamsızlığına yandığını hissediyorum. Eli silahlı adam beni fark edince koşarak uzaklaşıyor. Ne yapacağını bilemez vaziyette yerde yatan adamı paltosundan tutarak çeviriyorum, çevirmemle sıçramam bir oluyor. Yerde yatan adam bendim. Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Bunlardan birinde ise ben ölüyordum.

Komedinin üzerinde dumanı tütmekte olan çayımı yudumlamak üzere alıyorum bir diğer yandan notları incelemeyi de elden bırakmamaya özen gösteriyorum. Bir düşünce zihnimi deliyor adeta. Belli bir duruma ilişkin bir ayrıntıyı önceden kestirmenin, onun gerçekleşmesini önlemek demek olduğu sonucuna varıyorum ve bilgisayarımı açıp inceleme yazmaya koyuluyorum. Ama şu an okuduğunuz ise bir öykü!

Öykünün içinde bir inceleme mi yoksa, ne dersiniz Yolları Çatallanan Bahçe’yi okumaya. Bense çok özel birine mesaj atacağım. Teşekkür etmek için.

(Ufak bir ek açıklama : Öncelikli olarak Borges gibi yazmaya çalıştığımı belirtmek isterim. Bir nesneye (ben ciltli kitabı seçtim) gizem katarak, onun gizemini çözmesi için okuyucuya tahminler üretebilmesi özelinde ipuçları vererek ya da şimdi ne olacak gibi sorular sormasını sağlayarak dolaylı bir öykünme çalışması denebilir buna.

Gerçek üstülüğü yansıtmaya çalışırken gerçekliğin soğuk tarafını hissettirmek istedim. Zamansal salınımlar oluştu mu hiç bilmiyorum.

Dilinin ne kadar çekici olduğunu yansıtmak ayrıca öykümsü inceleme ile onun yazısının örneklemesi gibi olsun istedim. Konu kitaptan bağımsız ama kimi alıntılarla ve öykünme ile okuyucunun neyle karşı karşıya kalacağına dair bir fikri oluşabilir. Belki oldu belki olmadı ama ben büyük keyif aldım.)
364 syf.
·Beğendi·10/10
Lolita, bir dönemin yasaklı kitabı, adı ve konusu itibariyle az çok neden bahsettiği tahmin edilebilir ve bu nedenle kaçınılan, tiksinti verebileceği düşünülen bir kitap. Orta yaşlı bir adamın 11-12 yaşlarında küçük bir kıza olan saplantısı ve küçük kızın ona olan mecburi bağlılığı üzerine kurulan sağlıksız ilişkiyi anlatan bir kitap ne kadar güzel olabilir ki diyebilirsiniz. İşte edebiyatın güzelliği, naifligi de burada ortaya çıkıyor. Bir pedofiliyi, aklımızın hayalimizin almayacağı korkunç bir çocuk istismarını, arkasında yatan sebepleri dantel gibi işleyen, bu sağlıksız ilişki üzerinden Amerikan toplumunu, aile yapısını, kurumların umursamazligini taşlayan, ebeveynlik ve eğitim konusunda büyük dersler veren, okudukça hayretler içinde bırakan müthiş bir eser. Anne baba ve eğitimcilerin okuması gerektiği salık veriliyor. Nabokov'un bu eseri, yazıldığı yüzyılın en iyi romanlarından seçilmiş. 1960lar ve 90larda çekilmiş iki farklı oyuncu kadrosuyla denenmiş iki filmi de var. Filmi izlemeye yürek dayanır mı bilmem ama kitabı edebiyat sever herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum.
56 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Küçük prens neyse mutlu prenste odur benim için. Çocuk öykülerinin büyüklere hitap etmesinin, büyüklere göre yazılan öykülerin küçüklere hitap edememesinin en güzel sebebi, büyüklerin içinde yaşayan bir çocuk olmasıdır. Oscar wilde didaktik kalemiyle okuyucuya, hayal dünyasındaki sembollerle gerçek dünyadaki sembolleri o denli uyarlamış ki her yaşta farklı anlamlar çıkarabilir insan.

~~ İyi okumalar ~~
56 syf.
·2 günde·8/10
İncecik bir kitap ama içinde beş hikaye barındırıyor.
Yazar bu kitabı "çocuk ruhlu insanlar" için yazdığını söylemiş. Her yaşta insanın okuyabileceği naif ve tatlı hikayeler.
Her hikaye ayrı bir duygu içine çekiyor. En çok bencilliği, duyarsızlığı gözler önüne sermiş. İnsana dair bütün duyguları harika bir şekilde işlemiş.
Kesinlikle kısa ama derin bir kitap..
203 syf.
·6 günde·Beğendi
Kitap önsözlerine ve varsa sonsözlerine çok önem veririm. Eğer önsöz ve sonsöz kapsamlı ve merak uyandırıcıysa önkitap ve sonkitap yerine geçer benim için. Kitabın içinde olacakların ufak fısıltılarını duyarsınız önsözlerde. Ficciones’in başında Borges’i yeni okumaya başlayacaklar için çok faydalı olabilecek bir önsöz var. Borges’i oku diye fısıldıyor bu önsöz. James Woodall’ın önsözü Borges’in hayatı, eserleri, eserlerinin basım süreçlerini, büyülü gerçekçilik akımının neresinde olduğunu, ülkesinin durumu hakkında bilgiler içeriyor. Ben bu önsözü detaylıca anlatarak kalabalık bir inceleme oluşturma hilesine başvurmayacağım.

Olağanüstü evrenler, hayali ansiklopediler ve eserler arasında fantezi ve gerçeği mükemmele yakın bir şekilde birleştirerek, tam bir bütünlük yerine parçalanmış bir olayı zamana uydurarak, görme duygusunu yitirmiş birine yakışan bir şekilde soyutu somutmuş gibi gösteren Borges’in öykülerini okumak insana başka dünyaların kapılarını açıyor. Nasıl ki ilk hikâyeyi otobüste okurken otobüsle yolcuların uçtuğunu gözlerim görüyorsa son hikâyede de benle odam uçuyorduk. Hasan Ali Toptaş Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe öyküsünü en sevdiği dokuz öykü arasında gösteriyor. Ben de bahsettiği sekiz öyküyü okudum, son olarak Yolları Çatallanan Bahçe kalmıştı. Bir nevi o hikâyeyi okumak için bu kitabı okudum da denebilir. Bazen böyle küçük amaçlar farklı yazarları okumanız için sürekli bir itki oluşturur. Şuan beynimde bu itkiyi Borges için hissediyorum. Toptaş, Borges “Kelimeleri işaret parmağıyla başparmağının arasına yerleştirdi mi, tıpkı toprakaltından çıkarılan eski çağlara ait madeni bir kalıntının üzerindeki tortuları temizliyormuş gibi, teni o kelimelerin ruhuna temas edinceye dek, iyice ovalar. İnsanın aklına da, mızmız birer kurtçuk halinde kımıldanıp duran bir yığın soru serper bu arada.” diyor. Toptaş’ın kurduğu ikinci cümleye Borges okurken biraz dikkat etmek gerekiyor bana göre. Çünkü çok şeyi az sözle anlatmayı isteyen, çok araştırıp çok okuyan Borges’in ünlü eserler ve yazarlardan bahsetmesi, metinlerarasılık gibi tekniklere başvurması okurda okudukça kabaran bir merak duygusu oluşturuyor. Eğer okurken hmmm, bunu not alıyım, burası önemli olabilir araştırmalıyım, gibi cümleleri aklınızdan geçirmiyorsanız Borges’in öykülerini okumak sizin için zaman kaybı olabilir. İşin hoş tarafı şu ki kitap iki bölümden oluşuyor, Yolları Çatallanan Bahçe kısmındaki öykülere öykü demek çok garip geliyor insana. Öyküden daha kapsamlı şeyler. Sadece garip…

Borges okumadan önce büyülü gerçekçilik hakkında biraz bilgi edinmek gerekiyor. Ve okurken bahsettiği şeyler araştırmak. Ve okuduktan sonra da. Hepinize iyi okumalar. :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Fatih Özgüven
Unvan:
Yazar
Doğum:
İstanbul, 2 Ekim 1957
2 Ekim 1957 İstanbul doğumlu. Avusturya Lisesi ve İÜEF İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. İletişim Yayınlarında editörlük yaptı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema ve TV Bölümünde ve Boğaziçi Üniversitesinde sinema ve edebiyat dersleri verdi. Birçok dergi ve gazetelerde çevirileri, sinema ve edebiyat yazıları yayınladı. Halen Radikal gazetesinde haftalık sinema yazıları yazmaktadır. Esrarengiz Bay Kartaloğlu (1990) adında bir romanı ve Yerüstünden Notlar (2001) adlı bir denemeler derlemesi vardır. Borges, Nabokov, Henry James, Karen Blixen, Thomas Mann, Thomas Bernhard, Paul Auster, Flannery O'Connor, Virginia Woolf, Brett Easton Ellis gibi yazarların eserlerini çevirdi. Bir Şey Oldu (2006) ilk hikâye kitabıdır.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 13.533 okur okudu.
  • 376 okur okuyor.
  • 8.974 okur okuyacak.
  • 255 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları