Utku Lomlu

Utku Lomlu

Tasarımcı
8.3/10
16.943 Kişi
·
64.063
Okunma
·
2
Beğeni
·
284
Gösterim
Adı:
Utku Lomlu
Unvan:
Türk Grafik Tasarımcısı
Utku Lomlu daha çok Can Yayınları için tasarladığı kitap tasarımlarıyla tanınmaktadır. Can Yayınları'ndaki kapak tasarımlarıyla Avrupa ve ABD'de birçok ödüle layık görüldü. Önceleri felsefe eğitimi aldı, radyo programcılığı ve haber editörlüğü gibi alanlarda görev aldı. Onun tasarımlarıyla Can Yayınları'nın klasikleşen beyaz kitap kapakları değişime uğradı. Lomlu Creative'le de farklı alanlarda tasarımlar üretmektedir.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
111 syf.
Camus ve Sartre’ın isimleri çoğunlukla birlikte anılır. İkisi de Edebiyat dalında Nobel kazanmıştır. Sartre daha yaşlı olmasına rağmen, Camus daha erken erişmiştir bu ödüle. Edebiyat denilince Camus’yu kıyas götürmeyecek şekilde farklı bir yere koyarım ben. Benim nazarımda Camus, birkaç gömlek üstündür Sartre’dan.

“Yabancı” bizim ülkemizde de çok okunan eserlerden biridir. Ve genel çerçevede, bizdeki edebiyat çevrelerince idam karşıtı en sert romanların başında kabul edilir. Zira romanda polisin ve adli mekanizmanın berbatlığı, her an hata yapmaya müsait yapısı çok güzel verilmiş. Bu bile idam karşıtı olmak için yeterli olabilir.

"===== Spoiler ======="

Romanın özeti; anti-sosyal, Meursault adında bir Fransız basit bir olay sonunda bir Cezayirli Arap’ı öldürür. Yargılamanın sonucunda İdama mahkum edilir.

Bu yargılama sürecinde, Meursault’nun anti sosyalliği, annesinin ölümüne ve hayatında cereyan eden tüm olaylara karşı umursamaz, bir absürtlük sınırına varacak denli kayıtsız-tepkisiz olması çok güzel verilmiş. Hatta savcı, Meursault’yu Arap’ı öldürdüğünden çok, bu kayıtsızlığından dolayı suçlar. Mahkeme adeta bu sorumsuzluğun-tepkisizliğin yargılanmasıdır.

Bu romanı ilk okumamı 1984-85 yıllarında yapmıştım. Bu son okumamda en çok dikkatimi çeken nokta, romanın her aşamasında ölen kişinin sıradan bir Arap olarak küçümseniyor olması, herkese adıyla seslenilirken maktulün adının olmayıp sadece -Arap- olmasıydı. O zamanlar dikkatimi çekmemiş ya da bu ince ayrıntıyı görecek bilince sahip değilmişim. Bu durum okurda, katilin idamına karşı bir direnç, ortada maddi bir hata var, hissi uyandırıyor. En azından bende böyle oldu.

İkinci kez okumama sebep olan şey, bir yerde okuduğum bir yorumda, bir Arap okurun “Camus, sömürge Cezayir’inde bir Arap’ın, hele de bir Fransız’ı bıçaklamış olanının, öldürülmesi suç sayılmadığı halde, böyle hayali bir mahkeme kurup, sömürgeci Fransa’yı, olmayan özellikler uydurup, temize çıkarmakla” suçlaması, devamında “Camus’nun Cezayirli olmasını saçma bulup doğduğu, büyüdüğü toprakların dilleri olan Arapça ya da Berberice konuşamayan Cezayirli mi olur, o kolonyalist, ortalama bir Fransız’dan başka bir şey değildi ve Cezayir bağımsızlık hareketine mesafeli bir Parislidir,” yazmış olmasıydı.

İşin siyasal yanını bir kenara koyuyorum.

Hiç kuşku yok ki, bu eser farklı okuma biçimleriyle yorumlanabilecek kült bir eserdir. Varoluşcu okumalarla yapılan değerlendirmelerde “yabancı” Meursault’dur. Bizim edebiyat çevrelerimizde de, Z.Demirkubuz’un bu eserden hareketle yaptığı “Yazgı” filminde de “yabancı” olarak Musa’ya vurgu yapılır.

Bir zamanlar böyle düşünmüş olsam da bu ikinci okumamdan sonra konuya farklı bakıyorum. Bu romanın “yabancı”sı bir ismi olmayan Arap’tır. Meursault’un ateş ettiği bu isimsiz Arap'ta vücut bulan şey, kahramanın içindeki saplantılı anne arzusudur. Öldürmek istediği işte bu saplantılı anne arzusudur. Burada gösterdiği aşırı tepki, tüm roman boyunca hissettiğimiz tepkisizlikle çelişir. Her şeyi saçma bulur. Sorumsuz ve tepkisizdir Meursault. Eğer Arap kurbanına bir kez ateş etseydi, romanın içimizde bıraktığı duygu değişmezdi. Ama üst üste ve nefretle ateş eder. Annesine duyduğu saplantılı arzuyu vücut bulduğunu düşündüğü Arap'la beraber öldürür ve eski kayıtsız, nihilist haline döner. Ölen insan için, tüm dile getirildiği mahkeme boyunca, bir kez bile üzülmemiş olması onun nihilizme geri dönüşüdür. Hem mahkemede hem çevresinde bu şekilde yargılanması ancak böyle bir değerlendirmeyle anlam kazanır.
119 syf.
·2 günde·9/10
Her ne kadar tavsiye üzerine kitap okumaktan hoşlanmayan bir okur olsam da bazen kitapla ilgili görüşlerine değer verdiğim birinin güzel bir yorumunu gördüğümde veya kitapta geçen ve beni düşünmeye sevk eden bir cümle gördüğümde o kitaba karşı kayıtsız kalamıyorum. Albert Camus'nun Yabancı isimli bu kitabını da Mustafa A.'ın şu #26344396 incelemesi sayesinde okuma kararı aldım. Öncelikle kendisine teşekkür ederek incelemeye başlamam gerekir...

Kitaba dair beni okumaya sevk eden ikinci özellik ise, kitapta geçen "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi oldu. Çok etkileyici bir cümle gibi geldi ilk gördüğümde. Böyle bir cümlenin geçtiği bir kitabın son derece güzel olduğuna kanaat getirdim. Sonra öğrendim ki, "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi kitabın ilk cümlesiymiş. Bildiğiniz üzere, bir kitabın ilk cümlesi son derece önemlidir. Kitapla ilgili önemli bir "tavsiye mektubu"dur.

"Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesini okuduğumda, bu cümleyi kuran kişinin annesinin ölümü karşısında son derece üzülmüş ve yeis içerisinde böyle bir cümle kurduğunu düşündüm. "Ulan adama bak, annesinin ölümü sebebiyle hangi günde olduğunu bile unutmuş. Bu nasıl bir acıdır?" diye düşündüm. Oysaki kitabımızın ana kahramanı Meursault hiç de bu düşünceye sahip bir kişi değilmiş. Meusault, herkese, en çok da kendisine yabancı bir karakter. "İnsanların hayatları farklı değildir ki, herkes aynı yaşar," diyebilecek kadar rasyonel, cinayetten sorgulanırken bile karşısındakileri irdeleyen onların her şeyi bu kadar önemliymiş gibi yaşamalarına şaşıran bir yabancı... Meursault aynı zamanda topluma ve toplumu oluşturan insana dair ve yine toplumca oluşturulmuş değer yargılarına karşı uyumsuz biri. Sabahattin Ali'nin tabiriyle, kendi kafasının içinde yaşayanlardan. Biraz Raif Efendi, biraz aylak adam Bay C., biraz da Raskolnikov...

Kitabın belirli bir konusu olduğunu söyleyemeyeceğim sizlere. Özellikle şu konuyu işliyor diye bir tahlil yapmam mümkün değil. Yazarın da öyle bir niyeti olmamış zaten... Fakat kendisine bile yabancı olan bir adamın hayat karşısında ne kadar uzaktan bir bakış açısına sahip olabileceğini ne kadar yabancılaşabileceğini göreceksiniz kitabı okuduğunuzda. Öyle ki, annesinin ölümünde bile ağlamayan bir adam var karşınızda... Öyle ki, mahkeme salonunda bile son sözü sorulduğunda son bir sözünün olmadığını söyleyecek kadar kararlı bir adam... Öyle ki, ölüm cezası verildiğinde bile tanrı inancına sahip olmadığını ve asla affedilmeyi istemeyeceğini defalarca söyleyen bir adam... Bu yönüyle herhangi metafizik bir inanç olmadan da erdemli olunabileceğini göstermekte. Son derece önemli buluyorum bu duruşunu...

Kitapta hoşuma giden kısımlardan birisi de Meursault'un kadın-erkek ilişkilerine ve evliliğe dair olan bakış açısıydı. 43'üncü sayfada geçen şu cümle kahramanımızın bakış açısını önümüze sunuyor. Çok ilginç bir bakış açısı olduğu için paylaşma gereği hissediyorum: ''Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. Benim için fark etmediğini, eğer o istiyorsa evlenebileceğimizi söyledim. O zaman da onu sevip sevmediğimi sordu. Ben de yine daha önceki gibi cevapladım, bunun bir anlamı olmadığını, ama elbette onu sevmediğimi söyledim. ''Öyleyse neden benimle evleneceksin?'' dedi. Ben de ona bunun bir önemi olmadığını ama o arzu ediyorsa evlenebileceğimizi söyledim. Zaten bunu isteyen oydu, bana düşen de evet demekti. O da evliliğin ciddi bir iş olduğunu belirtti. Ben, ''Yoo,'' diye cevap verdim. Bir an sustu, ses çıkarmadan yüzüme baktı. Sonra konuştu. ''Aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyorum'' dedi. ''Elbette ederdim'' dedim. O zaman, ''Ben seni seviyor muyum acaba?'' diye sordu. Ben de ''Bu konuda hiç düşünmedim'' diye karşılık verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı nedenlerden ötürü benden nefret de edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, "Seninle evlenmek istiyorum," dedi. Ben de, "Ne zaman istersen evleniriz, dedim.?"

Son derece ilginç bir karakter gördüğünüz üzere Meursault. Ancak gönülleri fethedecek bir duruşa da sahip. Mesela hakkında verilen ölüm cezası karşısında bile sükunetini koruyup hakimin, savcının, avukatın ve jandarmanın hal ve hareketlerini irdeleyebiliyor. Sayfa 97'de yer alan cümlesi aynen şu şekilde: "Fransız halkı adına genel bir meydanda kafamın kesileceğini söyledi. İşte o zaman, bütün yüzlerde okumakta olduğum hissin niteliğini anlar gibi oldum. Saygı hissiydi bu galiba. Jandarmalar bana çok yumuşak davranıyorlardı. Avukat elini bileğime koydu."

Kitapta çok fazla altını çizdiğim yer oldu. Camus gerçekten de değerli bir yazar ve daha çok okunmayı hak ediyor. Baş kahramanımız Meursault'a mahkeme tarafından verilen ölüm cezasından sonra Camus'nun bu cezayı eleştirdiği kısımlar da oldukça etkileyiciydi.

Gerçekten de suçlu bir kişiye suçu her ne olursa olsun ölüm cezası vermek ne kadar doğrudur? Tarihin her döneminde tartışılmış bir soru bu. Cevabı hemen verilecek basitlikte bir cevap değil. Son derece gelişmiş ve demokratik olduğunu düşündüğümüz birçok toplumda ölüm cezası hala yasal. Örnek olarak bu topluma ABD'yi gösterebiliriz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ölüm cezası kesin olarak kaldırılmış ve yaşam hakkı her şeyin üzerinde bir hak olarak tanınmışsa da ölüm cezasını savunan birçok kişiyi hala çevremizde görmek mümkün. Unutulmamalıdır ki, bir kişiye ölüm cezası vermek o kişinin düzelmesi ve topluma karışması için elinden tüm imkanları almak anlamına gelecektir. İnfaz Hukuku'nun temel prensibi mahkum olan kişilerin yeniden topluma kazandırılmasına olanak sağlamaktır. Albert Camus da ölüm cezasına alternatif çözümler bulmaya çalışmış ve bu kitabında ölüm cezasına eleştiri getirmiştir.

Netice itibarıyla, oldukça beğendiğim bir kitap oldu. Yazarın dili de sade ve anlaşılır bir dil olduğundan kararlı olunursa bir günde bitirilebilecek bir eser. Elbette hepinize tavsiye ediyorum.
285 syf.
·Beğendi·9/10
"İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en seçkin insanlarıyla sohbet etmek gibidir"
Diyen Descartes'e ve Kazancakis'in ruhuyla oturup bir çay içmek isteyenlere selam olsun.

Bizler yıllar boyunca çok okuyan mı bilir çok gezen mi geyiğiyle oyalanırken, gerçek bilgeliği bulanların hayatı özümseyerek yaşayanlar olduğunu Kazancakis yıllar önce Zorba'nın ağzından haykırmış. İşte kitap bunun bir örneğini -hem de mükemmel bir örneğini- bizim önümüze çarşaf gibi seriyor. İçi boşaltılmış ve okuyanı kişisel olarak purifize etmeye çalışan kişisel gelişim kitaplarına inat, Aleksi Zorba bize gerçeğin en içinden kopmuş bir kişisel gelişim örneği sunuyor.
Ona göre kendimiz yarı şeytan olmadan şeytanın kendisinden kurtulamayız.

İnsan, doğası gereği günaha meyillidir. Tanrı (eğer zat-ı alisinin varlığı mümkün mertebesindeyse) bizi günah işlemeyen melekler misali yaratmamıştır ve görünen köyün kılavuz istememesi gibi bizden istediği de kafamızı kazıtıp keşiş olmamız yada cüppe giyip 40 lokmayla mağaraya kapanmamız değildir. Adem-Havva kıssasında bahsedildiği gibi günahı işlediysek pişman olmamızdır.
İnsanın başka bir niteliği ise doğayı zıtlıkların sentezinden doğan diyalektik anlayışla algılamasıdır. Bu yüzden kötülük olmadan iyiliği de göremeyiz. Şeytan olmadan içimizdeki iyiliği de bulamayız.

Kısaca özetlemek gerekirse kitap Kazancakis'in saf, aydınlanmaya açık yanını temsil eden yan karakterimiz ve Aleksi Zorba denen hayatı iliklerine kadar yaşamış ve özümsemiş, insanın bilgelik ve canavarlığını aynı hamurda yoğurmuş, bir o kadar da çılgın ana karakter üzerinden kurgusunu buluyor. Bazen birkaç kelimelik öyle vurucu bir cümle kuruyor ki durup varoluşsal sancıların felsefi düzlemden hayat düzlemine yansımasına şahit olup bir dakikalık saygı duruşunda bulunmak istiyorsunuz. Ben bu vuruculuğu kaybettirmemek için bu alıntıları ne kadar dayanılmaz bulsam da diğer okurlara haksızlık olacağını düşündüğümden paylaşmadım.

Netice olarak batı komşumuzdan, baklavayı baklavaki yapıp kendine mâl etmek isteyen, rakıyı kazandan yeni çıkmış olarak içmeyi seven Yunanlıların bağrından kopup gelmiş bu dehayı okumamak, nitelikli okur açısından büyük bir kayıp olur diye düşünmekteyim. Umarım hayatı arayan, bilgelik sevgisi(felsefe) ile dolup taşan herkes, böyle bir dost ile karşılaşır ve de kişisel aydınlanmasına merdiven değil asansörle tırmanır.
İyi okumalar.
111 syf.
·Beğendi·9/10
Toplum ve toplumu oluşturan insana dair ve yine toplumca oluşturulmuş değer yargılarına karşı uyumsuz olan kahramanın topluma yabancılaşmasını, toplumu oluşturan diğer bireylerce ötekileştirilmesini konu alan varoluş felsefesine ve insan algısına dair düşündükçe derinleşen müthiş bir eser. Kitabı okuduktan sonra aldığınız lezzet okurken aldığınızdan daha fazladır.
396 syf.
·6 günde·7/10
Yukarıdaki geçen ifadede ne demek istediğimi birazdan dile getireceğim. Fakat öncesinde kitabın kendisiyle ilgili iki üç kelam etmek isterim.

Kitap tamamen “Ahmet Ümit” üslubunda kitap olmuş. Diğer romanlarından farklı olarak şehir bu sefer İstanbul değil, Konya olarak seçilmiş. Yine her kitabında bildiğimiz Baş komiser Nevzat yok bu romanda. Kitabın konusuysa bu sefer “Mevlana ve Şems” arasındaki ilişki. Son yıllarda bu konunun sürekli işlenmesi artık can sıkmaya başladı. Yani daha kaç romancı kitabında Mevlana ile Şems’in hikâyesinden söz edecek merak ediyorum doğrusu. Kitap son derece güzeldi. Kurgu sağlam, merak ögesi çok iyi ayarlanmış ve hafif bir aksiyonda vardı. Fakat Mevlana ile Şems ilişkisinin anlatıldığı bölümler çok fazlaydı. Bu bölümler benim kitaptan kopmama sebep oldu. Bu bölümleri çıkarırsak kitap gayet güzeldi. Tavsiye ederim.

Kitabın eleştireceğim noktaları ise din konusunun işlendiği bölümler. Son dönemde iki üç yazarda sürekli din konusunu işlendiğine şahit oldum. Bunlardan biri Ahmet ümit… Bir diğeri ise Elif Şafak… İki yazarında din konusuna neden bu aralar yoğunlaştığını merak ediyorum. Biri yurt dışında yaşayan daha Türkiye’yi bile doğru düzgün tanımayan bir yazar. Ama ülkemizde her şey için ahkâm kesme hakkını kendinde bulabiliyor. ( Ahkâm kesiyor dediğime bakmayın. Tarihi yerden yere vuruyor. Halkı küçümsüyor. Halkın her yaptığına hor bakıyor.) Ahmet Ümit ise yıllarca komünizm için Rusya’da eğitim görmüş bir yazar. Hali hazırda kendini bir komünist olarak görüyor. Fakat gel gör ki bir İslam âlimi gibi Müslümanlara din anlatıyor. ( Yanlış anlaşılma olmasın. Ümit’in komünist olması beni ilgilendirmiyor. Bunu biliyorum ve severek kitaplarını okuyorum. Ama bir komünist olarak gelip bana dini ders verme ya. Evet, bu dini anlatırken bazı kıssalardan örnekler veriyor. Benim takıldığım noktada işte tam burası. Anlatılan uyduruk din. Uyduruk dinin temel çıkış noktası ise “Allah Aşkı…”

Kitapta temel olarak anlatılan düşünce insanların yaptıkları ibadetlerin aslında çok bir işe yaramadığı, önemli olanın ise Allah aşkının peşinde koşmak gerektiği. Tasavvuf düşüncesi mi yoksa yazarın kendi fikirleri mi bilemiyorum. Ama tasavvuf kaynaklarından örnekler verdiği kesin. Sözün burasında bir hatırlatma yapmak gerekir. Bizim burada karşı çıktığımız şey değerli tasavvuf ehli, kendini Allah yoluna adamış kıymetli kültür büyüklerimiz ya da Allah aşkından dolayı sürekli ibadet eden nur yüzlü dervişlerimiz değil. Peki, tam olarak eleştirdiğimiz nedir? Örnek vereyim.

Yazar birkaç hikâye ile bu Allah aşkının en üst mertebelerini anlatmış. İlkin romanın başkarakteri Kimya Hanım babası kendini Allah aşkına adayan bir derviş. Allah aşkını bulmak adına ilkin beşeri aşka bulaşmış. Kimyanın annesine âşık olmuş sonra Kimya doğmuş. Babası Derviş Bey ise belli bir süre onlarla yaşamış. Daha sonra Allah aşkına doyduğu için onları terk edip. Allah ile arasına kimsenin girmesini istememiş. Çekip gitmiş. Derviş Allah’a ulaşacak diye bir kadın dul. Küçük bir kız çocuğu yıllarca yetim kalmış. Bunlara sebep Allah…

Sonra başka bir olay. Adamın birinin yıllarca çocuğu olmamış. Haliyle adamda bu sebeple kendini sürekli mutsuz hissetmiş. Yıllarca çocuğu olsun diye gitmediği doktor gitmediği hoca kalmamış. En sonunda Allah ona bir çocuk bahşetmiş. Günler geçtikçe bu adamın hem çocuğu büyümüş hem de baya bir zengin olmuş. Aradan yılar geçtikten sonra adam asıl mutluğun bunlarda olmadığı anlamış. Karısına bir gün Allah aşkının peşinden gideceğini söylemiş. Ve karısıyla oğlunu terk etmiş. Yılar sonra oğlu baba hasretine dayanmadığı için gidip onu bulmuş. Adam, oğlunu gördüğü gibi ağlamaya başlamış. ( Sakın oğlunu özlediği için ağladığını sanmayın ha!!!) Oğlu, kendi ile Allah arasına gireceği için ağlamaya başlamış. Sonra dua etmiş. Allah’ım benle senin arana girmesine izin verme ya benim canımı al ya onun. Sonra çocuk ölmüş. Adamında Allah arasına girmediği için sevinmiş. Allah aşkını aramaya devam etmiş. Vay be, müthiş, büyüleyici… Adam Allah için çocuğunun ölmesine sevinmiş. ( Ne kadar itici bir Tanrı. Oysa bizim rabbimiz olan Allah Hz. İbrahim’in çocuğunu öldürmesine izin vermiyordu.)

Sonra başka bir olay. ( Bu olay bu kitapta derviş başka bir yerde yer alıyordu.) Gencin bir tanesi bir kıza âşık olur. Gidip kıza açılır. Kız bunu kabul etmez. Genç ise kızın aşkından bir hal olmuştur. Bir türlü onun peşini bırakmaz. Aylarca kızın peşinden koşar. En sonunda kız dayanamaz kabul eder. Yıllarca mutlu mesut yaşarlar. Ama bir gün genç gelir kıza aslında yanlış yaptığını söyler. Kendini beşeri aşk ile oyalamıştır. Ama asıl aşk ise Allah aşkıdır der ve kızı yarı yolda bırakıp çekip gider Allah aşkını aramaya. Örnekler böyle sürüp gider…

Şimdi düşünsenize bir Allah var. Kulluğun en zirvesine çıkabilmeniz için. Onun yaratığı kullara ihanet etmeniz lazım. Yarı yolda bırakmanız lazım. Allah’a ulaşmak için eşinizin dul kalması lazım. Çocuğunuzun yetim. Cidden böyle bir Allah düşünebilir mi? Peki bu Allah’ın en sevdiği kul olan peygamberler böyle bir şey yaptılar mı? Dinin kaynağı olan binlerce kaynak var. Peki, hangisinde kulluğa erişmemiz için Allah’a âşık olmamız gerekiyor diye yazıyor. Ne zaman çıktı bu saçma düşünce. Kitapta yazan bir cümle aynen şöyleydi. “Allah’ı bulacaksan evlenemem lazım. Bir kalpte iki sevgi olmaz.” Böyle bir hareket dinin neresinden var. Hadi dinde oldu diyelim bunu bu adamlardan önce peygamberin yapması gerek miydi? Benim kızdığım başka bir mesele ise bu olayların İslam adına yapılması. Allah için İslam’ın neresinde var bunlar? Bir de üstüne üstlük kitabın çoğu yerinde de bu aşkı anlamayanlar çıkıyor. Onları da çok güzel eleştiriyor. Herkes zaten bu aşkı bu olayları anlayamazmış. Bunu anlamak için belli bir mertebe gerekir. Zaten benimde anlamayacağım dine ihtiyacım yok. Hali hazırda İslam dininde bir mertebede yok. Bütün bunlar bana Hristiyanlıktaki ruhban sınıfını hatırlattı. Birileri siz anlamazsınız diye diye kendine güzel bir yer edindi. Biz galiba bunu anlamadık.

Son olarak diyeceklerim:

Allah sizi kendisine âşık olun diye yaratmadı.
Allah sizi eşlerinizi dul bırakın diye yaratmadı.
Allah sizi sevdiğinize söz verip, onu yarı yolda bırakın diye yaratmadı.
Allah sizi çocuğunu yetim ya da öksüz bırakın diye de yaratmadı.
O, sizi insanları mutlu edin diye yarattı…
398 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
~Dinlence yazarı Ahmet Ümit~

Bilgi bankasından bilgi toplar zihnimiz...
"Bu bankada para yerine kullanılan şey kitaplardır." Yine bu bankada binlerce farklı insan çalışır. Bazen bir Kafka çıkar karşımıza ve acı satın alırız. İnsan olduğumuzu hatırlatır bize. Bazen bir Dostoyevski 'ye denk geliriz ve bize Vicdan' ı öğretir. Öyle değil mi önemi ne büyüktür bizler için. Bir bakarsınız Turganyev ağzında sarma sigarası ve size hiçkimse olmanın keyfini anlatır. Dinlersiniz, öyle güzel konudur ki, aslında konunun güzel olduğunu siz onun hitabetinden kaynaklandığını anladığınızda aradan günler geçmiştir...

Tabi bu binlerce çalışandan biri de Kari' lerdir, yani okuyucular. Bu okuyucular tüm bu bilgi edinimlerinden sonra yorulurlar. Öyle ya onlar da insanlar. Bu insanlar dinlenecek ki diğer çalışanların öğrettiklerinden bir şeyler anlasınlar... Yorulan insanlar altından gümüş sular akan nehirler üzerinde, tüm sinir sistemlerini gevşeten müzikler eşliğinde, tatları hiç tadılmamış meyve ağaçları, envayi çeşit zevkler üzerine dizayn edilmiş dinlence diyarlarına gidip dinlenmek ihtiyacı hissederler... Bu dinlence diyarının başında da Ahmet Ümit bulunur...

Ahmet Ümit ve alegorisi...
İşte benim için bütün mesele bu...

Anlamsal olarak yoğun kitaplar okuyacak ruh halinde değil misiniz?

Sinirleriniz mi bozuk?

Ciltli kitaplar gözünüzü mü korkutuyor?

İlacımız Ahmet Ümit...

(Polisiye roman önyargısı diye bir tabir vardır. Bu önyargıyı beslemeyeler için... İçerikle ilgili en ufak bir inceleme yapamam. Spoiler en çok canımı sıkan durumlardan bir tanesi. Yazarın üslubu, yeteneği, şuyu buyunu daha önceki incelemelerde dile getirmiştim. Yerli Agatha olduğunu duyduğunuzu farz ediyorum.)

~~~Keyifli okumalar~~~

Ha bu arada, her defasında bu sefer tahmin edicem diyip bir türlü bulamıyorum katili. Ne sinir bozucu güzellik.
111 syf.
·1 günde·Puan vermedi
"Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız Tanrı'yı görürsünüz. Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz."
-Charles Manson

Peki bir Yabancı'ya bakınca ne görebilirsiniz? Farklılıkları mı, anormallikleri mi, rahatsızlık verdikleri mi, eksiklikleri mi yoksa fazlalıkları mı? Gerçekten bir Yabancı'ya baktığımız zaman ne görürüz? Karşımızda aynı türden olduğumuz bir canlı duruyor. Ama bizimle paydaş olduğu özden, bambaşka bir de tözü var. Sonuçta o aynı olamaz dimi? Aynı olsaydı eğer, Yabancı olabilir miydi? Şüphesiz olamazdı. Şimdi, tüm bu yazılara yazarken tek başıma olduğum için mecburen sorularımın cevaplarını da benim sunmam gerekiyor. Ancak, cevapları anlamaya çalışırken, öğrenirken veya benimserken ve bunların sonrasında soruyu unutmayın, lütfen! En azından, benim sorularımı unutmayın. Hazırsam başlıyorum

Albert Camus, Meursault adlı karakteri oluştururken zihninde neler gördü veya neler görebileceğimizi düşündüğünü bilmiyorum. Bilmek de istemem. Çünkü, bakış açımı şüphesiz etkilerdi. Ben ona bakınca ne mi görüyorum? Meursault, bir adamı öldürmeden önce boş bir insandı. Buradaki boşluk, dışarıdan bakılınca görünen ve değer verilemeyen bir boşluk değil. Aksine dışarıdan değer verilebilen, ancak içeriden bir değerin ya da anlamı olmadığı boşluk. Karakterimizin kitabın başından sonuna kadar bu boşluk içerisindeydi. Şimdi, bu durumda dışarıdan neler görebiliriz ve içeriden neler görebiliriz tartışması başlıyor. İlk önce dışarıdan bakacağım. Çünkü, dışarıdayım. :)

Dışarıdan Gördüklerim

Duygusuz herif. Kitabın başlangıç kısmından, sonuna kadar bu sıfatı kafamdan atamadım. Meursault, kapalı duvarlar arasında yaşayan birisi. Buranın bir kapısı da yok. Sadece ufak bir penceresi var. Doğduğundan beri annesiyle birlikte orada yaşıyor. Kendi aralarında da sessiz sayılırlar. Çok az konuşuyorlar. Dışarıya karşı da öyleler. En azından, kahramanımız öyle. Sonra annesi kitapta ölüyor, ama odanın içinde bir ölü yok. Direkt yok oluyor. Meursault, o andan sonra pencereyi açmaya başlıyor. Bir hanımefendi ve bir kaç beyefendi ile iletişim kurmaya başlıyor. Ancak bu iletişim ne Bizimkiler dizisindeki Cemil'inki gibi, ne yağmur yağınca camdan bakan Arap kızınınki gibi, ne de başka birininki gibi. Meursault tarzında bir iletişim. Bu nasıl oluyor peki? Meursault, konuşacağı zaman pencereyi açıyor. Söyleyeceğini söylüyor. Karşı tarafa konuşma sırası geliyor. Tam ağızlarını açtığı anda pencere birden kapanıyor. Camın ve pencerenin özelliğini hem içeriden hem de dışarıdan bakınca -empati ve hayal gücü engellenemez, o yüzden içeriden de istemsiz bakmış oldum- anlayabiliyorsunuz. Bu cam, ses geçirmez ve kapalıyken bile güneş ya da ay ışığının yansımalarla açık görünen bir yapıya sahip. Yani diğer karakterler konuştuğunda, aslında Meursault hiçbir şey duymuyor. Bunu karşısındaki kişi bilmiyor. Meursault, sadece konuşanın eylemlerini ve çevreyi pür dikkat takip ediyor. Dudaklar açılmamak üzere kapandığında da ya tekrar bir şey söylemek için açıyor, ya da tekrardan başlangıç noktası olan duvarların içine geri dönüyor. Ama ne olursa olsun, sonunda kendini yalnız başına odada buluyor. Alın size, hayvansı insan tanımı. Ben merkezli düşünme ve hareket etme. İhtiyaçları hariç hiçbir şeyi düşünmeme veya istememe. Varolduğu için yaşayan bir hayvan gibi hareket ediyordu. Barınmak, yemek yemek, varolmaya devam etmek -işte çalışmasını başka şekilde yorumlayamazdım-, cinsellik isteği ve bulunduğu yer ile içindekileri anlamaya çalışmak -kitapta çevre ve çevredekiler çok iyi anlatılmıştı-. İnsanların arasında bir hayvandı veya hayvanların arasında bir böcekti. Bu da onu 'istenmeyen' ve 'anlaşılamayan' yapmak için yeterdi. Çünkü, ona bakan herkes, kendiyle bağdaştırdığı bir benzerlik görse de benimsemek istemeyeceği bir şeydi bu. Kendini gördüğü yüce aynada bir küçümseme idi bu. O yüzden, benzerlik olmayan ne varsa onu gördük. Buna göre anladık ve yargıladık. Bizler buna katlanamazdık. Hiçbir hayvan da katlanamazdı. Ya küçükler olarak bir araya gelip onu öldürecektik ve korunmuş olacaktık-ki böyle oldu-, ya da büyük balık biz olduğumuz için onu yiyecek, sindirecek ve bize pis görünen her şeyini boşaltım ile atacaktık. İçgüdüleri ve istemleriyle hareket eden bir canlı olarak Meursault, bunu korkutucu bulmadı. Cesur bir hayvandı. Kendine hiç bakmadığı ve tanımadığı için, dışarıdaki canlılar da onu korkutmuyordu. Çünkü, kendini az da olsa bakmayan biri dışarıda korkutucu ne bulabilirdi ki? Meursault, kendisine yaklaşan felakete kayıtsız kaldı. Tıpkı kendinde yaptığı gibiydi. Sadece kabullendi. Hepsi bu. En ufak bir hareket veya başka bir şey gelecek olanı değiştiremezdi. Bir kez varolmuştu. Artık kaçamazdı.



"Ayrılacağım zaman bana, "Odamda kan sucuğuyla şarap var. Benimle bir iki lokma yemez misiniz?" dedi. Yemek pişirmekten kurtulurum, diye düşündüm, kabul ettim."

"Güldüğü zaman, yeniden çekti onu içim. Biraz sonra, "Beni seviyor musun?" diye sordu. "Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum," dedim."


İçeriden Gördüklerim

Şimdi, burada işler biraz karışıyor. Meursault, hayatın akışında yüzen birisi. Hiçbir şekilde akışa karşı hareket etmemiştir. Düşünmüş, ama yapmamıştır. Oluruna da bırakmış gibi durmuyor. Ama olanlara ne karışma, ne de değiştirme isteği var. Yaşadığı için, daha doğrusu varolduğu için onunla gelen her şeyi kabullenmiş. Bu benimseme ile gelen de duyarsızlık var. Başlangıcından sonuna kadar alışkanlık yapmış bunu. Sigaradan daha kötü bir alışkanlıktı bu. Çünkü, etraftaki her şeyi gözlemler, anlar ve benimsersen eğer; kendine baktığında ne görebilirsin? Değişime uğramış kendini mi? Ya da her şeyi birden mi? Yoksa hiçbir şey görmez misin? Meursault'ın gördüğü yaşamdı. Yani hem her şeydi, hem de hiçbir şeydi. Bu da sol ayağıyla varoluş çizgisinde ve sağ ayağı yok oluş çizgisinde olan bir adam demekti. Algısına girenlerin ve düşündüklerinin hangi alanda olduğunu belki başlarda anlayabiliyordu, belki de hiç anlayamamıştı. Ama annesinin ölümünden ve kendi ölümüne kadar hiçbir şey anlamadığı kesindi. Çünkü, ne bir yaşayan ne de bir ölü gibi hareket ediyordu. Sadece hareket ediyordu. Bilinç düzeyinde değildi bu. İçeriden gelen ve engellenemez bir şeydi. Ona adapte oluyordu. Bu içinden yükselenler, onun hangi tarafta olduğunu umursamıyordu. Sadece istekleri vardı. Ne öncesi ile ne de sonrası ile ilgileniyorlardı. Sadece an'ı istiyorlardı. Niyetleri her şeyi, ama her şeyi o an'a sığdırmaktı. Sonrası da içindekiler gibi geliyordu zaten. Öncesi de -o an- geçmiş gibi geçip gidiyordu zaten. Etrafında gerçekten tutunacak bir şeyi yoktu. Ne kendine, ne başka birine, ne yarınlara, ne düşünceye, ne de ölüme. Sadece varlığını sürdürüyordu. Hepsi bu. Düşünceleri de kendi varoluşundan öte değildi. Ne komşusunu, ne dostunu, ne de diğer insanları an'ın içinde bir miktar benimsemesinden başka bir yönelimi yoktu. Çünkü, kendine de öyleydi. Dışarıya nasıl başka biri olabilirdi ki? Aynayı kendine tutmak yerine, ayna olmuştu. Görüntüyü üzerinde tutuyordu, ama dışarıdan görülebiliyordu. Kendi aynasından yansıyabilecek ve kendini görebileceği bir aynası hiç olmadı. O yüzden, kendine hiç bakmadı. Çünkü, görebileceği bir şey yoktu. Aslında dışarıya değil, kendine Yabancı idi. O yüzden, o da dışarıdan baktı. Evet, kendine dışarıdan baktı. Hepsi buydu. İçi ve dışı ayrı duran, ama birleşik görülen biriydi. Her birimizdi, ama kendi değildi. Herkesti, ama kimse değildi.

"Beni anlamıyor, biraz da içerliyordu bana. Benim de herkes gibi olduğumu, tamı tamına herkes gibi olduğumu ona söylemek istiyordum. Ama, bütün bunların aslında hiçbir yararı yoktu."

"Yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim bomboş bir
adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. Daha önce de, bu anda da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. Şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. Şunu yapmış, bunu yapmamıştım. Filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi yapmıştım. Peki, sonra? Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi?"

‌İnceleme bu kadardı. Albert Camus, ilginç bir hikaye yazmış. Çok fazla anlam bulunabilecek bir kitaptı. Benim de bulduğum daha fazla anlamlar vardı. Ancak güzel insanların, güzel incelemeleri zaten duruyor. Bunu yazmadan önce de onlarınkini okudum. Farklı sunabileceğim sadece bu vardı. Anlamsız şeyler yazmış da olabilirim. Kitabı pek beğendiğimi söyleyemem. Ama kendini okuttuğu da aşikâr. Her neyse, inceleme yazmayı düşünmüyordum. Ama https://1000kitap.com/Nanuk/Duvar/ istediği ve https://1000kitap.com/denizyelkeni merakıyla gelen sorusu üzerine yazdım. Umarım, bir iki doğru anlam bulabilmiş ve sunabilmişimdir. Buraya kadar okuyan herkese, teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.
111 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10·
•Albert Camus 1957 Nobel Edebiyat Ödüllü, kalemini ve mesajını hayretle okuyacağınız, mutlaka okumanız, tanışmanız gereken bir yazar.
•Yabancı ise yazarın en çok bilinen ve okunan eseri. Yabancı eseri, bana Yusuf Atılgan’ın tarzını fazlasıyla hatırlattı; konu nerdeyse aynıydı zaten. İki kitabı peş peşe okumam da sadece şans değildi tabiki; sizlerin de okuyacaksanız yine benim gibi peş peşe okumanızı tavsiye ederim.
•Eser boşlukta, kaygısızlık ve düzensizlik içerisinde süregelen bir karakterin hayatını anlatmakta; yine Sigmund Freud’dan etkilenmiş psikoloji tarzında yazılmış bir eser. Bu tarz eserlerin mistik bir yanı ve ilginç bir tadı oluyor ve eser bittiğinde de kendinizi biraz tuhaf hissediyorsunuz.
•Ana karakterimiz Mersault neden yaşadığını, neden öleceğini, hatta hayatın en ufak bir nedenini veya acabasını düşünmeyen, her şeye kayıtsız kalan, hayatının sonlarına doğru mecburiyetten bi nebze sorgulamaya çalışsa da sosyal hayattan tamamen kopmuş, sadece kendi kafasının içinde yaşayabilen birisi olarak dünyaya ve insanlara yabancı bir karakterdir.
•Mersault tam olarak tanımadığı birisiyle, sırf onu kırmamak adına arkadaş olacak, istemediği halde ona yardım edecek, her şeyi sorgulamadan kabullenebilecek, kız arkadaşının evlilik teklifine bile sorgulamadan evet diyebilecek ve hatta annesinin ölümüne bile üzülemeyecek. Şimdi bütün bunlar da neden ve böyle bir karakter acaba günümüzde gerçek olabilir mi diyeceksiniz?
•Mersault karakteri, Anayurt Oteli’ndeki Zebercet karakterinden biraz daha farklı geldi bana. Zebercet bazı şeyleri elde etmek istiyordu, bir arayış içindeydi, bulamıyordu ve yoksunluk çekiyordu, özlem duyuyordu. Yalnızlık ve arayış Zebercet’i derinden bir sorgulamaya, yoksunluk ise Zebercet’i gerçek hazların arayışına ve bir an önce yalnızlıktan kurtulmaya sevk ediyordu.
•Mersault ise hissiz(tamamen), duyarsız, algılama yeteneğinden mahrum, sanki sadece özel olarak programlanmış; yani tamamen hayalötesi bir kurgu karakter gibi geldi bana. Ama bu büyük yazarın amacı Yusuf Atılgan’dan çok farklı zaten. Yazar sosyal bir mesaj verme derdinde aslında. İdam meselesinin tutarsızlığını, Arapların isminin zikretmeye dahi layık görülmeyişini, Arapların çok basite alındığını, toplumun farklı insanlara yani aslında kendi gibi olmayan yabancılara farklı davrandığını hatta baskı yaptığını, bu yabancıların da baskı karşısında yaşadığı güçlükleri sembolize etmiş kitap.
•Ben kurgu romanlardan ziyade, belli bir konu üzerinde yazılan kitaplardan, romanlardan sonra daha çok düşünmüşümdür; hatta bazen günlerce düşünmeye devam etmişimdir; bu da kitabın bittikten sonra bile bana hala mesaj vermeye devam etmesinden kaynaklı galiba. İşte bir kitabın bitişinden sonra çok düşünmek, kendini yormak istemeyen okurlar, bu kitapları basit bulabiliyor ya da hak ettiği gibi yüksek puan vermiyor ya da bir daha okumak istemiyor. İşte bu yüzden bu güzel eserlerin hak ettiği değerde okunabilmesi adına okurların daha bilinçli, ufak bir ön araştırma ile, konsantrasyonunu bozmadan, detaylara dikkat ederek okumasını naçizane tavsiye ediyorum.
•Yanlış bir kelam etmişsem cümle hatalar affola.
Saygılar okuma zahmetinde bulunan, vakit ayıran herkese...
398 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bir Başkomser Nevzat romanını daha heyecanla okuyup bitirmenin mutluluğu ve aynı zamanda burukluğu içinde yazıyorum incelememi. (Uzun olacak ama konunun hassasiyeti nedeniyle bugün böyle olacak.) Bu kez diğer Ahmet Ümit romanlarından daha çok etkiledi beni Kırlangıç Çığlığı. Çünkü konu hepimizin, Türkiye'nin ve hatta dünyanın en çok konuştuğu çocuk tacizi idi. Bu okuyacaklarınızın hiçbiri ipucu değildir, kitap ile ilgili aşırıya kaçan bilgi içermeyecektir. (Bavul Dergi mart sayısı kitabın ilk bölümünden bir kesitte konu hakkında bilgi veriyor.)

Önce kısaca kitap konusuna değinmek istiyorum. İstanbul'da işlenen seri cinayetler sonucunda iş yine Nevzat Başkomser ve ekibine düşer. Onlar bir yandan "Körebe" lakaplı katilin peşindeyken bir yandan da Suriyeli sığınmacılar ile ilgili konularla uğraşırlar. Ve iki olay hiç beklemedikleri bir yerde kesişir.
* "Körebe" kimdir, neden cinayet işlemektedir?
* Öldürülen kişiler neye göre seçilmiştir?
Bu ve daha birçok sorunun cevabını bulacaksınız "Kırlangıç Çığlığı" okurken.

Ahmet Ümit'i tebrik etmek ve böyle bir kitaba imza attığı için büyük saygı duymak gerektiğini söylemek isterim. Konunun ne derece hassas olduğu konusunda hemfikiriz hepimiz. Ve bu konunun böyle açık ve korkusuz yazılması beni çok etkiledi. Çocuk tacizinin nedenleri, tacizcinin psikolojisi, tacize uğrayanların anlattıkları ve yaşadıkları hayal kırıklığı, değişen hayatlar, umutsuz insanlar, yıkılan hayaller ve daha fazlası ile karşılaşacaksınız kitapta.

Ben okurken öyle çok utandım ki insanlıktan. İnsan olmaktan, onlarla aynı havayı solumaktan utandım. Bir yerlerde yaşadıklarını, yediklerini, içtiklerini bilmekten iğrendim. Masum çocuklara yaşattıkları o kötü anların sonuçlarını ödesinler istedim. Ama bu kadar kolay değil bu elbette... Toplumun her bireyinin iyi eğitim almasıyla, yönlendirilip yerleştirilmesiyle çözüm bulunacak bu ve benzeri canice davranışlara. İnsanlar empati kuracak.

Ama en önemlisi bu konuda yapılması gereken şeylerdir. Umudumuzdur çocuklar. Onlar ailelerinden korkmayacak. Ailelerinin her koşulda yanlarında olduğunu bilecek, susturulmayacak. Sesini yükseltecek onlar. Çocuktur, yanlış anlamıştır deyip üstünü kapatmayacak aileler. Onlara konuşmayı, bağırmayı, sessiz kalmamayı öğretecek anne-babalar. Özgüvenli yetiştirecekler onları. Çocukların da birer birey olduğunu, yaşadıkları her şeyi er ya da geç idrak edeceklerini bilecek ebeveynler. İstismarı engellemek için iletişim kuracaklar çocukları ile. Okullarda da geleceğimizin mimarı öğretmenlerimiz anlayacak çocukların psikolojisini ve yönlendirecek onları. Bu bir adımdır evet. Ama bir adım ile başlar her şey. Bir adım atarsın ve sonra dünya değişir. Dünyayı değiştirmek elimizde dostlarım...

Kitabın okunması, sadece bir polisiye gerilim olarak bakılmaması taraftarıyım. Çünkü ne yazık ki hepsi gerçek... Tavsiyedir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Utku Lomlu
Unvan:
Türk Grafik Tasarımcısı
Utku Lomlu daha çok Can Yayınları için tasarladığı kitap tasarımlarıyla tanınmaktadır. Can Yayınları'ndaki kapak tasarımlarıyla Avrupa ve ABD'de birçok ödüle layık görüldü. Önceleri felsefe eğitimi aldı, radyo programcılığı ve haber editörlüğü gibi alanlarda görev aldı. Onun tasarımlarıyla Can Yayınları'nın klasikleşen beyaz kitap kapakları değişime uğradı. Lomlu Creative'le de farklı alanlarda tasarımlar üretmektedir.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 64.063 okur okudu.
  • 1.306 okur okuyor.
  • 22.156 okur okuyacak.
  • 1.098 okur yarım bıraktı.