William Golding

William Golding

Yazar
8.0/10
14,3bin Kişi
·
48,7bin
Okunma
·
1.227
Beğeni
·
27,4bin
Gösterim
Adı:
William Golding
Tam adı:
Sir William Gerald Golding
Unvan:
İngiliz Roman Yazarı ve Şair
Doğum:
Cornwall, İngiltere, 19 Eylül 1911
Ölüm:
Cornwall, İngiltere, 19 Haziran 1993
1911 yılında Cornwallde doğdu. Oxford Üniversitesini bitirdi. 1934te Poems yayınlandı. 1954te Sineklerin Tanrısı ile ün kazandı. Bu kitabından sonra yayınlanan kitapları (özellikle Piramit) çok daha güçlü bir edebi yapıya sahip olmasına rağmen aynı etkiyi yaratmadı. 1980de Rites of the Passage adlı eseriyle Man Booker Ödülünü aldı. 1983te İsveç Akademisi "Gerçekle söylenceyi ustaca birleştiren, insanın ruhsal ve fiziksel boyutlarını derinlemesine inceleyen romancı bu yılın ödülüne layık görüldü" diyerek Nobel Edebiyat Ödülünü William Goldinge verdi. O dönemde İngiliz yazar John Fowles, Golding için "En iyi İngiliz yazar" demiştir. 1988de "Sir" ünvanını alan Golding, 1993te ardında yarım kalmış bir roman bırakarak (The Double Tongue) kalp yetmezliğinden öldü.
”Cahilliklerini bilmenin utancı içindeydiler ve bilgisizliklerini nasıl açıklayacaklarını da bilemiyorlardı.”
William Golding
Sayfa 43 - iş bankası yayınları
"Birinden korkunca ondan nefret edersiniz ama boyuna da düşünüp durursunuz onu. Kendi kendinizi aldatırsınız; aslında kötü değildir dersiniz. Ama onu görünce, tıpkı nefes darlığına tutulmuş gibi olursunuz, soluk alamazsınız."
"Korkunun olmadığını da biliyorum"
"Ancak..."
"Ancak ne?"
"Ancak insanlardan korkmadığımız sürece."
William Golding
Sayfa 99 - TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
261 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitabı yorumladığım video yayında bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsiniz :) https://www.youtube.com/...QC4XKyqUQ&t=121s

Bana çok uzun süredir mesaj atılıyordu Sineklerin Tanrısı gibi edebi eserleri yorumlar mısın diye. Ben biliyorsunuz aslında tarih üzerine kitap yorumlayan biriyim ancak tarih kitaplarının fazla ilgi görmemesinden dolayı ben de farklı bir türe zaten geçiş yapmak istiyordum ve bu kitabı yorumlamayı karar kıldım. Fakat şunu da belirtmek istiyorum edebiyat kitaplarını incelerken ben sürekli sorun halinde görüyorum kendimi ve kelimelerin sihirli dünyası olan edebiyat eserlerine karşı tarihin düz tabanında seyretmeyi seviyorum bundan dolayı ifadelerimde yanlış kelimeler kullanırsam şimdiden mazur görün ve affedin :)

Kitap aslında bir adada cumhuriyetin oluşmasını ve kabile devletinin nasıl teşekkül ettiğini bizlere gösteriyor. Bununla birlikte ada içerisinde çocuklarda görülen iktidar ve güç mücadelesine şahit oluyoruz kitabı okurken.

Kitap sanırım İkinci Dünya Savaşından sonra yazılmış ve İngiliz toplumun ve yazarımızın da siyasi ve sosyal görüşlerini yansıtıyor. Bundan dolayı kitabı okurken o savaşın izlerini ve çocukların zihinlerini bizlere gösterme imkanı sağlıyor. Ayrıca şunu da belirtmek gerekiyor kitabı okuduğunuz sırada toplumların ve kişiliklerin ne kadar değişebileceğini ve bir çocuğun bile nasıl bir kişiliğe bürünebileceğini gösteriyor bundan dolayı kesinlikle okunması ve üstüne düşünülmesi gereken bir eser.

Tabii burada yazıya bir ara vermek ve sizi videoya yönlendirmek istiyorum çünkü burada anlattıklarım videodan yazıya aktardığım şeyler. Umarım beğenirsiniz videoyu :)
261 syf.
·15 günde·8/10 puan
Hikayesinin baş kahramanı çocuk olan kitap okumayalı çok oldu. Issız bir adada çocukların hayatı anlama mücadelesi desek yalan olmaz. Güç denilen zehirin insanı ne hale getirdiği ve zayıfların yaşama şansının olmaması gerektiği ayrı bir ironi. 1954 yılında yazılan bu eser her geçen gün güncelliğini koruyor. Çünkü anateması insan. İnsanin her dönemde aynıdır dostlar. Özüne dokunduğunda anlıyorsunuz bunu. 1983 yılına kadar binbir zorluklarla gelen eser asıl şöhreti Nobel edebiyat ödülü aldıktan sonra yakaladı. İnsan aklına kıyıda köşede böyle popüler olmayı bekleyen çok eser var mı acaba diye gelmiyor değil.


Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
261 syf.
·14 günde·8/10 puan
Yeni doğan her çocuk, tanrının insandan umudunu kesmediğinin kanıtıdır diyen yazarımızın bu düşüncesine paralel olarak; her çocuk insanlığın kurtuluşu için yeni bir umuttur diye düşünürüm çoğu zaman. Hal böyleyken biz yetişkinler içimizdeki çocuğu ya öldürürüz ya da ruhumuzdaki odalardan birine kilitleyerek, onu orada tutuklu bırakırız. İhtiyacımız olduğunda ise onu alelacele çıkarmaya çalışırız hapsettiğimiz odasından. Ancak kilitli kapısının anahtarını bulmak için tüm anahtarları elimize alır ve tek tek deneriz kapısının kilidinde her bir anahtarı. O an için doğru anahtar bulunamazsa verilen karar, yapılan eylem veyahut bulunulan davranış içimize sinmez ve sorarız kendi kendimize olması gereken bu muydu diye. Olan ve olması gereken arasındaki o ince çizgiyi fark edenlere ne mutlu ve bu insanların hapsettiği çocuklar için umut vardır diyebiliriz lakin fark edemeyenlerinse vay hallerine!

Sineklerin Tanrısı ıssız bir adada, çocukların medeniyete giden yoldaki hikayesini konu edinen bir kitaptır. Evet, hikâyenin baş kahramanları çocuklardır ve her şey bir okurun arzu ettiği gibi başlar, yetişkinin, kötülüğün ve haksızlığın olmadığı bir kurgu. Her ne kadar bir okur, böylesine ütopik bir kurguyu arzu etse bile bu düzenin asla var olamayacağını bildiği için bu tarz toz pembe hikayeleri de okumak istemez. Hoş kitabımız da bahsettiğim gibi bir kitap olmadığı için okumak isteyeceğiniz bir hikayesi olduğunu düşünüyorum. Hikâye genel bir gidişata sahip olsa da ilerleyen olay örgüsü okuru, tanık olduklarıyla tedirgin eder. Evet, bu kitap için doğru kelime bu olsa gerek; “Tedirginlik”. Bazı çocukların kötülüğe evrilmeleri tedirgin edicidir. Yok artık bu kadarda olmaz denen yerlerdeki gerçeklik olgusu yazarın ciddi bir başarısı. Çocuk dahi olsa; onların inişli çıkışlı ruh halleri ve gerçeklikleri kitabın edebi yönünü de ortaya koymaktadır. Adadaki hayat; iki çocuğun, diğer çocuklar üzerinde söz sahibi olmak istemesiyle yavaş yavaş çok farklı bir hal almaya başlar. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki her bir evre teker teker gerçekleşmeye başlar ta ki son evreye kadar: Kendini gerçekleştirme evresi. Bu evrede kişisel tatmin ön plana çıkar ve tüm düzeni ve hiyerarşiyi darmadağın eder. Genel olarak reel hayata bakıldığında da hep böyle değil midir; insanlar üzerinde söz sahibi olana dek farklı, olduktan sonra farklı profiller çizerler. İnsan, gücü elde edene kadar herhangi bir sorun gün yüzüne çıkmaz iken güç, insana geldiğinde sağlam bir kişilik profili çizmeyen bir lider için son derece tehlikeli bir güdü olmakla beraber söz sahibi olduğu insanlar içinse korkutucu ve tedirgin edici bir hal alır.

Adamın birinin içinde bir çocuk yaşarmış. 30, 35, 40, 45... Adam ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, çocuk hep ama hep aynı yaştaymış. Bu insan, içindeki o çocuğu öldürmek için her şeyi yapar ama gene de onu öldürmeyi bir türlü başaramazmış. Tek yapabildiği çocuğu ruhundaki odalardan birine kilitlemek ve onu orada tutuklu bırakmakmış. Ve günlerden bir gün adam, içinden yankılanan seslere daha fazla dayanamamış ve çocuğu kapattığı odanın kapısını açmış… Odanın kapısını açtığında ne görmüş biliyor musunuz?

Ben bilmiyorum, bu sorunun cevabını verecek olanlar sizlersiniz çünkü bu, sizin hikayeniz…
261 syf.
·3 günde·8/10 puan
İnsan, gücü elde edene kadar insandır, gücü elinde bulundurduğunda otoriterliğin yolunu aralar. Var olan geçmişini tanımaz ve hiç olmadığı kadar ben’lik duygusundan uzaklaşır.

Herkesin içinde iyilik olduğu kadar kötülük de var mıdır? Bu iyilik ve kötülük doğuştan mı gelir, yoksa sonradan kazanılan bir tercih midir? En temiz, en saf saydığımız varlıklar olan çocukların doğasında bile, kötülükten, vahşilikten, kan dökme arzusu gibi dürtülerden bahsedilebilir mi?

Düşen bir uçak sonucu, adada yalnız kalan çocuk grubu. Issız bir adadaki hayatta kalma mücadelesine şahit olsak da kitapta çeşitli mesajlara rastlamak mümkün. Temelde, bir psikolog gibi insanın doğasındaki çatışmaları olaylar aracılığıyla anlatıyor Golding. Masum olarak gördüğümüz çocuklar, yasaların ve kuralların olmadığı bir adada ilkel yaşamla karşı karşıya buluyorlar kendilerini.

Ralph, Jack Domuzcuk ve Simon. Çocukların lideri olan Ralph, Denizkabuğunu öttürdüğünde çocuklar toplanırlar, yeni çareler yeni fikirler arayarak toplantı yaparlar. On iki yaşında olan Ralph, iyi huylu, güzel ve zeki çocuktur. Jack’i ise kötü huylu, grubun lideri olmak isteyen, otoriter, kötü huylu bir çocuk olarak tanımlayabiliriz. Öyle ki Jack kitap eleştirmenleri tarafından “Küçük Hitler” diye adlandırılır. Vahşiliği ve kan dökmeyi seven bir otorite. Ralph’in akıl hocası domuzcuk ise düzgün konuşamayan, kendini ifade edemeyen, gözlüklü ve şişman bir çocuktur. Çocukların en büyük eğlence kaynağı olur. Zekayı temsil eder Domuzcuk.

Adadaki ilk günlerdeki Jack ile diğer kötü Jack’i ayırabilir miyiz bilmiyorum. Sanırım ayırabiliriz çünkü Jack, kurallara uyuyordu. Ne zamana kadar? Jack otoriteyi isteyip kendi grubunu farklı bir yerde kurmak isteyinceye kadar. İnsan elinde bulundurduğu gücü, daha doğrusu gücü elde ettiği zaman, o gücü elde etmeden önceki halinden çok farklı olur. Farklı bir kimliğe bürünür ve içindeki kötülük su yüzüne çıkar. Kitabı okurken Mevlana’nın şu sözünü de hatırladım:

“İnsanları tanımak için tüm gücünüzü verin, ama tüm sevginizi vermeyin. Çünkü onları tanımaya başladıkça verdiğiniz sevgiye acıyacaksınız.”

Çünkü insan değişir; kişiliği tam olarak yerine oturmayan birey kolay yakalanır buna. İnsanları salt iyi veya salt kötü diye damgalamamayı hatırlatır bana bu söz. Çünkü insan gücü elinde bulundurduğunda, kendisini yükseltecek şeylere sahip olduğunda kötüye, kötülüğe daha yakın oluyor, tıpkı Jack gibi.

Golding’in vermek istediği mesaj da beliriveriyor;
“Kötülük doğuştan mı gelir yoksa sonradan kazanılmış bir şey midir?”
Bu sorunun yanıtı sanırım yazgı dediğimiz şeyde bulabiliriz. Allah’ın kaderlerimize yüklemiş olduğu bir yaşamda. Veya bilimsel olarak bakarsak Freud’da da görebiliriz farklı yanıtları.

Robinson Crusoe’i büyük keyif alarak okumuştum. Hayatta kalabilmek için yıllarca gerçek survivor’u yaşayıp Tanrı’ya şükredişini; mutlu olmak için var olan sebepleriyle yaşayan bir hayatı-kurgu da olsa- okumak harika bir şeydi.
Tabiatı denizi, ağacı, böceği kısacası doğayı seviyorum. Bu yüzden içinde “tabiat” geçen kitaplara hayır demem zor oluyor. Şehrin bütün sıkıcılığı, manevi ihtiyaçlardan yoksun hale getirmesi, insanın özlem duygusunu kabartıyor doğaya, tabiata. Ne de olsa insanın en büyük ihtiyaç duyacağı şeylerden biri; kendi iç sesini dinlemek, şehrin kalabalığından bir müddet olsun yalnız kalıp sonradan kazanılmamış olan, doğamızda bulunan şeylerin huzurunu yakalayabilmek…

Doğarken bedenine zincir takılan ve hareketsiz kalan yavru bir fil, aradan zaman geçip zincirler çıkarıldığında, “alışılmış çaresizliği” sergiler. yerinden kıpırdayamaz, çünkü yürümeyi öğrenmemiştir, hiçbir şeyin farkında değildir ve kendi kısıtlığı içerisinde olduğunun bilincinde olmadan yaşar. Bazı insanları bu yavru file benzetiyorum. Sadece tabiat döngüsü içinde değil, farkında ve bilincinde olmadığımız her şey için.

Nasıl ki, Küçük Prens, Şeker Portakalı salt çocuk kitabı olarak görülmüyorsa; Sineklerin Tanrısı için de aynı şey geçerli olmalıdır; zaten birçok yetişkin haz alarak okuyor ve cümlelerin altını çizmeye değer görüyorsa bu ayrımı yapmamız doğru olmaz. Kitabı okumadan Mina Urgan'ın incelemesini okuyun derim, kitabı okurken faydası olacaktır. İyi okumalar...
261 syf.
·Beğendi·10/10 puan
MASUM DEĞİLİZ... HİÇ BİRİMİZ...

Dünyanın en masum, en saf temsilcisi olarak gördüğümüz çocukların bile söz konusu "güç" olduğunda tehlikeli bir varlığa dönüşme hikayesidir bu eser. Atom savaşı sırasında 6 ile 12 yaş aralığındaki bir grup çocuğun güvenilir bir yere götürülmek için yaptıkları uçak yolculuğu bir saldırı sonucu sona erer, çocuklar kendilerini ıssız bir adada bulurlar.. Adada liderlik için verdikleri acımasız mücadeleyi, bulundukları yeri nasıl cehenneme çevirdiklerini anlatan bir öykü..

ÇOCUKLUK, BÜYÜYEN BİR HASTALIKTIR.

Oxford Üniversitesi mezunu olan İngiliz yazar, bu sözünün altını doldururcasına, eserinde oldukça meşakkatli bir yolculuğa çıkmıştır. Gerçek ile sanrıyı hayranlık uyandıracak derecede ustaca birleştirmeyi başarmış. Varoluşumuzdan bu yana ruhsal ve fiziksel boyutlarımızı sentezleyip kabul edilir sonuçlar çıkarmak...Zor iş... Bu uğurda ömür tüketen sosyologları, filozofları düşünürsek ; yazar 261 sayfada bu hususta tatmin edici ölçüde ifade gücünü sergilemiş.
Eserde bahsi geçen ıssız adada insan profili köklü değişikliklere uğramıştır. Lider olma hırsından ötürü adeta vahşileşen çocukların tek derdi elbette ki güç ispatıdır. İnsanlar tarafından sevilmek, usa vurma, uyum, direnme, iletişim becerisi, sorumluluk duygusu, kendini kontrol, derin görüş, sosyal uyum, öngörü gücü ve olmazsa olmaz bedensel güç üstünlüğü. Güç söz konusu olduğunda bütün canlıların nasıl canavarlaşabildiğini, küçükten büyüğe insan ve hayvanların aynı içgüdüyle strateji uygulamasının farkındalığıdır bu eser...
Yazar ın kaleminin gücünü sonuna kadar hissettiğim bu kitapta, bende hayranlık uyandıran bir diğer husus ise dilinin fazlasıyla anlaşılır olması.Anlatmak istediği mesajı sakince, sindirerek anlatmayı başarabilmesi.. Bu sakinliği okuyucuya yansıtmasındaki ustalık, muazzam bir tavır...

ÇOCUK HİKAYE KİTABI SANMAK BÜYÜK YANILGI!..

İtiraf etmeliyim ki; kitaba ilk başladığımda beklediğimi vermemesinden ötürü hayâl kırıklığı yaşadım ufaktan :) Bana bir çocuk hikaye kitabı okuyormuşum izlenimi verdi en başta. Ancak ilerleyen sayfalarda anlatılmak istenen derin manâyı sezmeye başladığımda oldukça keyif almaya başladım. İnsanların uygarlıktan ayrıştığında zamanla ne kadar vahşileşebildiğini anlatan dünya klasiği bu eser ;aslında o dönemin şartlarına ters açıyla yazılmış. Öyle ki tamamen ironi içerdiğinden bir çok yayınevi basıma yanaşmamış o dönemde. Hattâ kitabı basmayı kabul eden yayıncı, yazar ın kapısını çaldığı 20.yayınevi imiş. Yazar, 1934 yılında yayınladığı ilk kitabından ziyade 1954 yılında yayınladığı bu kitap ile şöhret kazanmıştır. Sineklerin Tanrısı kısa sürede modern klasikler arasında kendine yer edinmiştir.

RAHMETLİ WİLLİAMCIĞIM TAM BİR BAD BOY :))
https://youtu.be/JXJsT7WSwjo
Bana göre yazar ın en büyük şansı, savaş yüzyılı içerisinde entelektüelin tek çıkış noktası olan sanat ve edebiyata yönelmek için doğru bir coğrafyada doğmuş olması.
İnsanların doğuştan kötü olduklarına inanan bir İngiliz yazarı daha...
Klasik Britanya edebiyatının yaygın temel düşüncesi ; "İNSAN DOĞUŞTAN ŞEYTANIN AHBABIDIR."
William Golding de bu gelenekten şaşmamış olacak ki insanın çocukluk yaşlarda bile "güç" denen belaya olan zaafını öykülendirmiş.
Aslında yazarın kendi çocukluk hayatı da oldukça sansasyonel :-× Karısına bir zamanlar nasıl canavarca bir karaktere büründüğünden, kötülük yaparken zevk aldığından bahsetmiş.. Hattâ yazar ın ortaya çıkan günlüklerinde 16 yaşındayken 13 yaşında bir kıza tecavüz etmeye çalıştığının itirafı da var imiş...
261 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Hiçbir korkuya benzemez “Kaybetme Korkusu!” diyerek başlamak istiyorum bugünkü incelememe.

> Bugün gene birlikteyiz ve William Golding’in kült eserlerden birisi olan Sineklerin Tanrısı’nı ele almak istiyorum. Okumuş olduğum bu güzel eseri, elimden geldiğince değerlendirmeye ve ufak tefek dokunuşlar ile dilimin döndüğü kadarıyla size anlatmaya, tanıtmaya çalışacağım. Şimdiden söyleyeyim: çayınız, kahveniz, kekiniz, böreğiniz hazır mı? Bizde beleş değil ve 1Ke’nin Millet Kıraathanesi’ne hoş geldiniz sevgili dostlar. :)

> William Golding'in kızı Judy Golding Carver: “ Babam basit kararlara asla güvenmezdi ve bu romanı ile hukukun üstünlüğünün önemini vurgulamak istediğini ve insanların yaşamakta olduğu duygu karmaşıklığına dikkat çektiğini ifade ederdi. Ve ayrıca David Shariatmadari’nin kitaba dair yorumunda, babamın, ‛Sineklerin Tanrısı’ romanına ithafen: ‛William Golding, erkeklerin doğası gereği küçük şeytanlar olduğunu göstermeye çalıştı’ " demiştir.

> Şiddetli geçen bir savaşın ortasında, Britanya'dan bir grup öğrenciyi tahliye etmekte olan bir uçak vurularak ıssız, tropik bir adaya düşer. Hikâyemiz burada, mavi gök kubbenin altında, altın sarısı kumların olduğu bir sahilde başlar. Düşen uçaktan mucizevi bir şekilde sağ kurtulan başkahramanlarımızdan Ralph ve Piggy, sahilde biraz ileride işlerine yarayacak bir şey keşfederler. Piggy, keşfettikleri bu şey ile ilgilenirken, kendilerinin bu kaza sonrası bulundukları yerde yalnız olmadıklarını anlarlar ve işler gitgide daha da garip bir hal almaya başlar. Adada sağ kalanlar kumsalda toplandıkça, bunların hepsinin irili ufaklı, belli yaş grubunda çocuklar olduklarını anlayacak ve kısa süre içerisinde, bu sağ kalanların düzeni hâkim kılmak adına bir lider seçmelerine ve kurtuluş için bir yol bulma çabalarına şahit olacağız.

> Merak içerisinde okumakta olduğumuz bu hikâyemizdeki çocukların bulundukları ortama kısa süre içerisinde ayak uydurmalarına, adadaki keşiflerine ve bu adadan kurtuluş için neler yapmaları gerektiğine dâhil olacağız. Hiç ummadığımız bir şekilde, bu çocukların güneş ışığından ve Piggy'nin gözlük camlarından faydalanarak ateş yaktıklarını okuyacak ve çocuksu dikkatsizliklerinin nelere sebep olabileceğini göreceğiz. Bu anlık dikkatsizliğin ve dikkatsizlik sonrasındaki olaylar zincirinin devamında, gruptaki en genç çocuklardan birisin ortadan kayboluşunu ve muhtemelen ölümle sonuçlanabilecek bir hadiseyi üzülerek okuyacağız. Ama çocuk her yerde çocuktur ve çocuklar yetişkinlerin olmadığı bir dünyanın, hayatın tadını çıkarır ve adada geçmekte olan zamanın çoğunu suda sıçramak ve oyun oynamakla geçirirler. Tüm bu rahatlığa rağmen grup üyelerinden Ralph, grubun ikaz ateşini için çaba sarf edilmesi ve barınabilmek için kulübe inşa etmelerinin gerekliliğine dikkat çekmektedir. Avcılık ve yiyecek temini için görevlendirilmiş olan grup yaban avında başarısız kalınca, grup lideri Jack, avlanma eylemiyle giderek daha fazla meşgul olur ve adada, görevleri tayin edilmiş gruplar arasında gitgide bir huzursuzluk baş göstermeye başlar. (Daha fazla spoiler vermemek adına burada içeriğe dur diyorum.)

> Nobel Edebiyat Ödüllü İngiliz romancı William Golding'in, 1954 yılında kaleme aldığı alegorik romanı Sineklerin Tanrısı'ndaki çocuklar başlangıçta, demokratik bir toplum yaratmada oldukça iyi ve takdire şayan bir birliktelik örneği sergilerler. Kurallar ve bir örgütlenme sistemini iyi geliştiren çocukların demokratik olarak seçmiş oldukları bir liderleri bile vardır ve seçilmiş lider diğer bireyleri “kurallara” riayet etmeleri için uyarır, çünkü “kurallar, toplum olarak düzen adına sahip olduğumuz tek şeydir”. Kuralların olmadığı yerde “Kaos” hâkimdir ve kargaşa ile birlikte büyük felaketlerde kapıda beklemektedir. Ancak “uygarlık” dürtüsü olarak onlara öncü olacak yetişkinler olmadan çocuklar gitgide şiddete başvurmaya meyilli hale gelirler ve vahşileşmeye başlarlar. Bu roman bağlamında, erkeklerin kaosu yaşama hikâyeleri, insanoğlunun doğası gereği, temelden vahşi olduğunun bir göstergesidir. Unutmayalım ki: kitapta da okuyacağımız üzere, kıt kaynaklar üzerindeki rekabetin, insanları nasıl da düşmanlığa götürebileceğini az çok hepimiz tahmin edebiliyor ve yaşamakta olduğumuz bu dünyada, insanların menfaatleri doğrultusunda ve ortak sorunları olduğunda kolektif işbirliği yaptıklarını biliyoruz.

> Bir an için yeniden küçük bir çocuk gibi düşünün ve bir sabah uyanıp, yapayalnız kaldığınızı anlasanız ne yapardınız? Etrafınızda sadece belli yaş grubunda çocuklar olsa ve yetişkinleri bulamasanız ne yapardınız? Nasıl hayatta kalırdınız? Bir çocuk aklı ile diğer çocuklarla kolektif bir çalışma yapabilir misiniz? Birbirinizin hayatını kurtarmaya çabalar mısınız yoksa savaşmaya ve sadece güçlü olanların hayatta kalmasına mı izin verisiniz?

> İşte bunlar William Golding'in "Sineklerin Tanrısı" adlı romanında, biz okurlara dolaylı anlatımlar ile sorulan sorulardır. Yukarıda da bahsettiğim üzere, roman, bir uçak kazasında hayatta kalan ve daha sonra bir adada yaşam mücadelesi vermeye mecbur olan bir grup çocuğun trajik hikâyesini anlatıyor. Ve bu roman boyunca çocukların duyguları değişime uğruyor, birbirlerine açılıyorlar ve en sonunda kendi aralarında bir güç savaşına giriyorlar. Sineklerin Tanrısı biz okurlara masumiyet, medeniyet ve gücün etkileri hakkında birçok sorular sormaktadır ve her insanın içinde, doğasında bulunan olası kötülük potansiyelini sembolize etmektedir.

"Ralph 'masumiyetin sonu' ve "insan kalbinin karanlığı" için ağlar."

Yazar hakkında
> William Golding 19 Eylül 1911'de Cornwall, İngiltere'de doğdu. Babası bir matematik öğretmenidir, annesi kadın hakları hareketine dâhildir. Golding, her ne kadar lüks bir evde ve iyi şartlar altında yaşasa da, aile bireylerinin iletişimi aile içinde zayıftır. Golding'in annesi ilerleyen zamanda Noel'i her zaman farklı odalarda kutladıklarını ifade eder. Golding iyi bir eğitim alır. Biyografisini ele alan John Carey'e göre, kendisi 16 yaşındayken, 13 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz etmeye yeltenen bir genç olarak bu "canavarca" eylemden çok utandığı ifade etmiştir. Bknz: https://www.sabah.com.tr/...rindan_taciz_itirafi İlerleyen bir zamanda kendisi: “Çocukluk büyüyen bir hastalıktır” diyecektir. Oxford Brasenose College'da Golding ilk önce doğa bilimleri okur, ancak, ileriki bir zamanda İngiliz edebiyatına ilgi duyar ve bu bölüme ağırlık verir. 1934'te ilk şiir kitabı yayımlanır. Mezun olduktan sonra, Ann Brookfield ile evlenir, 1939'da İngilizce ve felsefe öğretmeni olarak Salisbury’de (Bishops Wordsworth school’da) göreve başlar. II. Dünya Savaşı'nın başlamasından kısa bir süre sonra Golding, gönüllü olarak donanmaya katılır. Savaştaki beş yıl boyunca, insanın içsel iyiliğine olan inancını yitirir ve yaşamış olduğu bu derin, ruhsal hadisenin sonraki edebi yaşamını şekillendirecek bir gelişme olduğu düşünülmüştür. 1945'te eski okuluna geri döner ve birkaç yayıncı tarafından reddedildikten sonra, 1954’te ona edebi ün kazandıracak olan romanı “Sineklerin Tanrısı”nı ve sonrasında da diğer eserlerini kaleme alır. Kaleme almış olduğu edebi eserlerinin kendisine olan maddi getirisini göz önüne alan ve bu getiri ile rahat bir yaşam sürebileceğini düşünen Golding, 1961 yılında öğretmenlik hizmetinden istifa eder. Rites of Passage adlı kitabı ile 1980 yılında Man Booker ödülünü alan yazar daha sonra, 1983 yılında edebiyat hayatındaki çalışmaları nedeniyle Nobel ödülünü de aldı ve 1988 yılında Sir (şövalye) unvanının sahibi oldu. Bundan beş yıl sonra, 19 Haziran 1993'te Cornwall'daki evinde kalp yetmezliğinden öldü.

“Sineklerin Tanrısı bir çocuk kitabı da değildir. Hamlet’i sadece bir öç alma tragedyası ya da Moby Dick’yı sadece bir balina avı öyküsü saymak ne denli yanlışsa, Sineklerin Tanrısı’nı da çocuklar için yazılmış bir serüven romanı saymak o denli yanlıştır.”

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
261 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Bir ada düşünün ki içinde sadece erkek çocuklar, enkaz halinde bir uçak ve karanlık bir orman bulunuyor..

İnsan doğasının, insan psikolojisinin ne kadar ilginç ve karmaşık bir yapıya sahip olduğunu gösteren bir kitap Sineklerin Tanrısı. Yazar bunu dünyadaki en masum dediğimiz varlıklar üzerinden yani çocuklar üzerinden ele almış. Kitapta sürü psikolojisi, bir gruba ait olma ihtiyacı ve girilen grubun özelliklerini benimseme gibi çeşitli insan davranışlarına tanık oluyoruz..

Bir kaza sonrası ıssız adada mahsur kalan çocukların hikayesi Sineklerin Tanrısı. Önceden yetişkinler tarafından kontrol edilen, belli bir medeniyetin içinden çıkıp gelmiş olan bu çocuklar ıssız bir adada birlikte hayatta kalabilecekler miydi?

On iki yaşındaki Ralph okuyucuların karşısına çıkan ilk karakter. Nerede olduğunu anlamaya çalışırken karşısına küçük, kilolu bir çocuk çıkıyor. Ona insafsızca takılan lakabı ile bilinen Domuzcuk artık Ralph'ın peşinde. Çekingen ama oldukça fazla fikirleri olan Domuzcuk'un aklına bir fikir daha geliyor. Buldukları deniz kabuğuyla diğer çocuklara çağrıda bulunma..
Ralph bu görevi üstleniyor. Birkaç başarısız deneme sonrasında da adayı harekete geçirecek sesler çıkartmayı başarıyor. Ve bir süre sonra bulundukları alana birer ikişer erkek çocukları dahil oluyor. Kısa bir süre içinde erkek çocuklarından oluşan bir kalabalık meydana geliyor alanda. Sesi çıkaran ve onları bir araya getiren Ralph doğal olarak bir konuşma gerçekleştiriyor. Bu konuşmanın sonunda bir lider, bir şef seçilmesi gerektiğine karar veriliyor. Kitapta iki tane sivrilen karakterimiz Ralph ve Jack var. İkisi dışında kimse lider olmayı düşünemiyor bile. Jack kendini öne atıyor ama oy birliğiyle Ralph lider seçiliyor.
İkinci iş adanın keşfi oluyor. Gezileri sonrasında ada az çok kafalarında şekillenmeye başlıyor. Çocuklar birlikte hareket etmenin sarhoşluğu içindeler, her şey yolunda. Birliktelerdi ve ada onlara aitti..

Çocuklar adayı, okudukları hikayelerdeki adayla bir tutmuştu. Bir süreliğine macera yaşamalık bir ada fikri kulağa hoş geliyordu. Çocukça, safça bir mutluluk içindeydiler. Yetişkinler onları kurtarana dek eğlenmelerine bakacaklardı. Toplantılar yapıldı, kurallar koyuldu. Yetişkinlerin yardımı olmadan ıssız bir adada kalmanın planı yapıldı. Her şey yolunda gibi görünmeye devam ediyordu. Günler oyun, yemek ve uyku üzerine kuruluydu. Nerede olduklarını, kurtarılmak için beklediklerini unutmuşlardı sanki..
Ancak çok uzun bir süre geçmeden bir topluluğun bir arada kaldığında yaşadıkları zorlukları tecrübe edeceklerdi. Kafalarında yarattıkları eğlenceli ada düşüncesi çatlaklar vermeye başlamıştı bile. Kurallara uymak istemeyenler, iş yapmak istemeyenler ortaya çıkmıştı. Ve de bolca fikir ayrılıkları...
Fikir ayrılıklarının başını çekenler ise Ralph ve Jack. İkisi de başına buyruk, kendi isteklerinin kabul edilmesini bekliyordu. Başlarda uzlaşmaya çalışan bu iki çocuk artık bunu başarmakta güçlük çekiyordu.
Onca şeyin üstüne bir de yaşı çok küçük olan çocuklardan canavar söylentisi yayılmıştı. Ada hayatı oyun olmaktan çıkmış, yetişkinlerinkine çok benzeyen bir hayat mücadelesine dönmüştü..

Kitapta da örneği olduğu gibi bir çocuk istemese bile bir başka çocuğa kötü davranabiliyor. Günümüzde de akran zorbalığının artışını izlemekteyiz.. Peki çocukları buna iten güç ne? Dürüstçe kendinize şu soruyu sorduğunuzda cevabınız ne olurdu? İyi ya da kötü olan davranışlarıma kendim mi karar veriyorum yoksa içinde bulunduğum grup mu karar veriyor? Kararlarınızın size ait olduğunu düşünecek kadar özgür müsünüz?

Ralph doğal bir lider. En azından öyle görünüyor. İnsanlara rahatça emir veriyor, istediğini yaptırabiliyor. Ancak ne istediğini ya da ne istemesi gerektiğini her zaman bilemiyordu. Domuzcuk ise yaşına ve çekingen karakterine rağmen akıllıydı. Ralph'in geri kaldığı zamanlar da yardıma koşuyordu. Domuzcuk sağduyunun sesiydi. Dinlemek isteyenlere işe yarar şeyler söyleyebilirdi. Ama her zaman olduğu gibi burada da mimlemiş, dışlanmıştı.

Lider olanlar ve lideri takip edenler.. Kim neye göre seçiliyor? Lider her anlamda diğerlerinden üstün olduğu için mi seçiliyordu yoksa diğerlerini etki altına alabildiği için mi ? Hangisi bir lider için vazgeçilmez? Zeka mı yoksa insanları etkileyebilme, onlara hakim olabilme yeteneği mi? Ralph ve domuzcuk... Biri lider, biri onun takipçisi. Hangi özellikleri bu çocukları o konuma getirmişti?

Küçük çocukların arasında bile güç savaşını görebiliyoruz. Lider olma, başa geçme ve diğerleri tarafından saygı görme isteği..
En kötüsü de bir kez bunu tadınca saygının sevgiden mi yoksa korkudan mı kaynaklandığını umursamamak olsa gerek.

İnsanlar iyi ya da kötü olarak mı doğar? Yoksa hepimiz kötü olmak için eline fırsat geçmemiş iyi insanlar mıyız?
Bir kere şiddetin ve gücün tadına bakan biri için geri dönüş olabilir mi?
Güç ve hırs uğuruna neler feda edilebilir?
Kötü, düşman ve canavar diye tanımladığımız şeyler bizim içimizdekilerin yansıması olabilir mi?
Kitapta masum olarak düşündüğümüz çocuklar güç yarışına giriyorlar, şiddetin ve nefretin farkına varıyorlar. Yetişkinlerin denetimi olmadan yani herhengi bir kural ya da yasa olmadan çocukların kısa bir sürede ne kadar vahşi olabileceği gözler önüne seriliyor. Medeniyetin, uygar bir insan olmanın adeta bir pamuk ipliğine bağlı olmasının da bir göstergesi oluyor bu durum.
Kitap, basit bir ıssız adada hayatta kalma mücadelesi değil. Bu hikaye çok daha farklı anlamlar taşıyor. Okunması ve okutulması gereken bir kitap.

Keyifli okumalar.
261 syf.
·10/10 puan
Yeni yılın ilk okuması böyle güzel bir kitaba denk geldi umarım devamı da böyle olur. Çalıştığım işyerinde düzenlediğimiz okuma grubunda seçilen ilk kitap Sineklerin Tanrısı. Ben bu kitabı uzun zamandır kütüphanemde tutup okunma zamanını bekliyordum, demek ki şimdiymiş zamanı. Ama itiraf etmeliyim ki bende bu etkiyi yapacağını zannetmiyordum, dört baskın karakterle o kadar çok şey anlatıyor ki yazar hakkını vermek gerekli.

Hikayemiz günümüz dünyasında başlayan bir atom savaşı sırasında İngiltere’den kurtarılmaya çalışılan bir grup erkek çocuğun uçağının bir adaya düşmesi ve hayatta kalan çocukların birbirlerini bulmasıyla başlıyor. Bu çocukların yaşları 6-12 arasında ve büyüklerden ikisinin ismi Mercan Adasına gönderme olarak Jack ve Ralph. Bu göndermenin sebebini ise kitabı okuyup bitirince anlıyor okuyucu. Kuşkusuz ki yazar işi biliyor. Buradaki “iş” ise insanların fiziksel, psikolojik durum ve felsefesi. Bu kadar zor bir konuda 260 sayfalık bir kitapla okuyucuyu alt üst edip çeşitli düşünce ve sorgulamalara sevk edebiliyor yazar. Hiç ağdalı cümleler ve düşündürücü aforizmalar kullanmadan da harika bir kitap yazılacağının kanıtı gibi bu eser. Ayrıca Türkçe çevirisini yapan güzel insan Mina Urgan’ı da anmak gerekli burada, selam olsun.

Kitap bitince bende kalanlardan beni düşündürdüklerinden ve bende kalan sorulardan bahsetmek istiyorum. Zaten güzel bir okumanın sonucu da bu değil mi?
İktidar hırsıyla insanların yapacaklarının sınırı var mı?

Her insanda kuşkusuz şiddet eğilimi var, bunu açık etmenin sınırı nedir?

Bir arada yaşamak için kesinlikle bir lidere ve kurallara gereksinim var mı ? Varsa bunlar nasıl belirlenmeli-nasıl belirlendi.
İnsalık kültürünün ve inançların ortaya çıkışında korkularımınız ne kadar payı var?

Din nasıl ortaya çıktı, kurban geleneği çok eski tarihlerden beridir devam ediyor, çıkışı nasıl oldu bunda insanın tam tanımlayamadığı korkularının etkisi var mı?

Normal birisinin başka birisini öldürmesi için yani katil olması için psikolojik gerilim sınırı nedir? Hayvanları nedensiz öldüren de katil olur mu? Canileşen insan hep bir maskenin ardına gizleniyor bunu kitapta Jack’in ava çıkmadan yüzünü boyamasında görüyoruz. Normal yaşantıda öldürecekler ise daha değişik maskelerin altına gizleniyor, bunlardan bazıları “siyaset-her türlü devlet ve kişi çıkarı”, “meslek-askerlik”, “din-cihat” olarak gösterilebilir. Sizler-(bizler) birine eziyet ederken nasıl bir maske kullanıyorsunuz?

Entellektüel insanların sayısı hep az mı olur ve bu insanlar her zaman toplumdan uzakta kalıp tam kaynaşamaz mı? Bunların nedenleri nelerdir, nasıl aşılabilir?

Burada kafama takılan bir husus da okuma ritüelini yapan kişinin amacı sorularına cevap bulmak mı, yeni sorulara sahip olmak mı ve gerçekten bunların doğru cevabı var mı?
261 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Kitaba başlar başlamaz, kitabın çocuklar için yazılmış bir eser olduğunu ve sıradan bir yazarın elinde çıktığını düşündüm. Ancak sabırlı bir şekilde okumaya devam edince eserin, George Orwell’in Hayvanlar Çiftliği eserindeki esintileri hissetmeye başladım. Kitabın sonunda sevgili Mine Urgan’ın Harika çıkarımlarıyla, bu eserin yalnızca bir edebi yazın olmadığını, aslında insani duygularımızın yazıya dökülmüş gerçekleri olduğunu farkettim.
Kurgusu mükemmel bir şekilde sade bir anlatımla okurlarına aktarılan eser, sürekli dile getirmiş olduğumuz çocuksu masumiyetin, aslında içerisinde tüm saflığı taşımasının yanında zorbalığı, vahşeti, güç zehirlenmesinide bulundurduğunu mükemmel bir şekilde biz okurlarına anlatmaya çalışmış.
Aydınlatılmamış ve eğitilmemiş bireylerin, kanunlar ve ahlaki değer sınırlarının belirlenemediği bir sistemde, toplumu nasıl bir hale getirebileceği mükemmel bir şekilde irdelenmiş.
Çocuk karakterler üzerinde yansıtmak istediği iyilik ve kötülük değerlerinin nasıl oluşabileceğini tüm gerçekliğiyle ortaya sermiş olan yazar, bu eseriyle bizlere bir roman yada hikayecik değil, aslında eğitim hayatımızda okutulması gereken bir tez sunmuştur.
Daha önce okumuş olduğum 1984 romanı gibi günümüze dair çok önemli dersler vermiş bu eser.
280 syf.
·5 günde·Puan vermedi
"Dünlerim benimle birlikte yürüyor. Onlar adımlarını bana uyduran ve omzumun üzerinden beni izleyen gri yüzler."

Hayatının yükünü bütün ağırlığıyla sırtında taşıyan bir adamın hikayesi..
Kendini, kendine açmıştı. Dinleyici de konuşmacı da kendisiydi. Neyin nerede yanlış gittiğini, sorunun nerede başladığını çözmeye çalışıyordu. Bunun için de acımasız bir eleştirmen, bir yargıç bulmuştu. Kendisini..

Sammy Mountjoy babasız büyümüştü. Onu sessiz, sakin ve kendini daha çok beden diliyle ifade eden annesi büyütmüştü. Bazı zamanlar yalan söylerdi annesi. Özellikle konu 'babam kim?' sorusuna gelince annesinin hayal gücü sınır tanımıyordu. Asker, doktor belki bir oyuncu... Annesinin o anki ruh haline göre babasının kim olduğu da değişebiliyordu. Küçük Sammy Mountjoy hepsine de inanırdı. Annesinin yalan atamayacağını düşündüğünden değil belki de böylesi daha kolay ve acısız olduğundan inanırdı. Kim olduğu belirsiz bir babadansa her gün farklı bir kimliğe sahip bir babanın hayalini tercih ediyordu. Fakirdi küçükken. Ayakları çıplak, üstü başı toz toprak ama belli bir noktaya kadar mutluydu da sanırım. Çocukluğun vermiş olduğu o masum düşünceler ve haylaz oyunlar vardı hayatında. Ta ki olmayana dek..
Gençlik yıllarında ise heyecan ve kafa karışıklığı hakimdi. İlk aşkı tatmıştı o yıllarda ve hayal kırıklığını da. Sevdiği ilk kadının hissizliğine, salt boyun eğişlerine hayret etmişti. Aşkın her zaman ayakları yerden kesen bir şey olmadığını deneyimlemişti. Aşkta mutluluğu da mutsuzluğu da yaşamıştı..

Çocuk, aşık, ressam, esir... Çok şey olmuş, yaşamış ve yorulmuştu da sanki. Artık belki son kez hayatını gözden geçirebilecek kadar gücü kalmıştı.

Sammy Mountjoy sadece hücrede bir esir değil, zihninin içinde de esirdi. Kurtuluş yoktu. Ona en kötü işkenceyi uygun görmüşlerdi. Karanlık bir hücrede kendisiyle başbaşa, işkencecisi de yine kendisi olacaktı.

Nasıl gelmişti bugüne, buraraya?
Hatırlayabildiği küçüklük anılarından başlayarak hayatını gözden geçiriyordu. Sahi neden anlatıyordu? Kime anlattığını, neden anlattığını bilmiyordu ama anlatıyordu. Masum bir çocukken şimdi olduğu adama nasıl dönüştüğünü anlamak için mi? Kendisini suçlu bulduğu durumlardan kurtarmak ve kendince günah çıkartmak için mi? Yoksa içindeki karanlığın onu ne zaman ele geçirdiğini öğrenmek için miydi?
Bunlardan biri ya da hepsi. Anlatıyordu çünkü bilmeye, anlamaya ihtiyacı vardı..

Sammy Mountjoy kendini ve hayatını sorgularken sizler de aynısını yaparken bulabilirsiniz kendinizi. Ancak onun kadar acımasız ve yaşanan hiçbir anıdan kaçmadan bunu başarabilir misiniz bilemiyorum..

Keyifli okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
William Golding
Tam adı:
Sir William Gerald Golding
Unvan:
İngiliz Roman Yazarı ve Şair
Doğum:
Cornwall, İngiltere, 19 Eylül 1911
Ölüm:
Cornwall, İngiltere, 19 Haziran 1993
1911 yılında Cornwallde doğdu. Oxford Üniversitesini bitirdi. 1934te Poems yayınlandı. 1954te Sineklerin Tanrısı ile ün kazandı. Bu kitabından sonra yayınlanan kitapları (özellikle Piramit) çok daha güçlü bir edebi yapıya sahip olmasına rağmen aynı etkiyi yaratmadı. 1980de Rites of the Passage adlı eseriyle Man Booker Ödülünü aldı. 1983te İsveç Akademisi "Gerçekle söylenceyi ustaca birleştiren, insanın ruhsal ve fiziksel boyutlarını derinlemesine inceleyen romancı bu yılın ödülüne layık görüldü" diyerek Nobel Edebiyat Ödülünü William Goldinge verdi. O dönemde İngiliz yazar John Fowles, Golding için "En iyi İngiliz yazar" demiştir. 1988de "Sir" ünvanını alan Golding, 1993te ardında yarım kalmış bir roman bırakarak (The Double Tongue) kalp yetmezliğinden öldü.

Yazar istatistikleri

  • 1.227 okur beğendi.
  • 48,7bin okur okudu.
  • 1.933 okur okuyor.
  • 24bin okur okuyacak.
  • 2.232 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları