"Dünlerim benimle birlikte yürüyor. Onlar adımlarını bana uyduran ve omzumun üzerinden beni izleyen gri yüzler."
Hayatının yükünü bütün ağırlığıyla sırtında taşıyan bir adamın hikayesi..
Kendini, kendine açmıştı. Dinleyici de konuşmacı da kendisiydi. Neyin nerede yanlış gittiğini, sorunun nerede başladığını çözmeye çalışıyordu. Bunun için de acımasız bir eleştirmen, bir yargıç bulmuştu. Kendisini..
Sammy Mountjoy babasız büyümüştü. Onu sessiz, sakin ve kendini daha çok beden diliyle ifade eden annesi büyütmüştü. Bazı zamanlar yalan söylerdi annesi. Özellikle konu 'babam kim?' sorusuna gelince annesinin hayal gücü sınır tanımıyordu. Asker, doktor belki bir oyuncu... Annesinin o anki ruh haline göre babasının kim olduğu da değişebiliyordu. Küçük Sammy Mountjoy hepsine de inanırdı. Annesinin yalan atamayacağını düşündüğünden değil belki de böylesi daha kolay ve acısız olduğundan inanırdı. Kim olduğu belirsiz bir babadansa her gün farklı bir kimliğe sahip bir babanın hayalini tercih ediyordu. Fakirdi küçükken. Ayakları çıplak, üstü başı toz toprak ama belli bir noktaya kadar mutluydu da sanırım. Çocukluğun vermiş olduğu o masum düşünceler ve haylaz oyunlar vardı hayatında. Ta ki olmayana dek..
Gençlik yıllarında ise heyecan ve kafa karışıklığı hakimdi. İlk aşkı tatmıştı o yıllarda ve hayal kırıklığını da. Sevdiği ilk kadının hissizliğine, salt boyun eğişlerine hayret etmişti. Aşkın her zaman ayakları yerden kesen bir şey olmadığını deneyimlemişti. Aşkta mutluluğu da mutsuzluğu da yaşamıştı..
Çocuk, aşık, ressam, esir... Çok şey olmuş, yaşamış ve yorulmuştu da sanki. Artık belki son kez hayatını gözden geçirebilecek kadar gücü kalmıştı.
Sammy Mountjoy sadece hücrede bir esir değil, zihninin içinde de esirdi. Kurtuluş yoktu. Ona en kötü işkenceyi uygun görmüşlerdi.