Geri Bildirim

Otomatik PortakalAnthony Burgess

·
Okunma
·
Beğeni
·
37.701
Gösterim
Adı:
Otomatik Portakal
Baskı tarihi:
Eylül 2016
Sayfa sayısı:
168
ISBN:
9789944885706
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A Clockwork Orange
Çeviri:
Dost Körpe
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...
...
Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. "Uqueer as as clockwork orange". Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezyada "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm...
-Anthony Burges-

Karabasan gibi bir gelecek atmosferi... Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler... Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu "nadsat"ı.

... ve Stanley Kubrickin muhteşem film uyarlaması, yirminci yüzyılın kült eserlerinden biri olan bu romanın şöhretini pekiştirmiştir...
(Bakara suresi 30 ):Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.

Bu ayetler hep düşündürmüştür beni. Çünkü o meleklerin sorduklarını ben de soruyorum. Bu soruyu bir insan olarak soruyorum üstelik. Bu sorulara daha fazla soru ekleyerek soruyorum.
" Bu dünyada iyilik ve düzen istiyorsa Rabbim neden müdehale etmiyor? Bunca tecavüz, katillik, taciz, acımasızlık,savaş,terör,haksızlık,açlık,safalet...vs varken neden müdehale etmiyor?"

Eminim ki bu soruları benim gibi birçok kişi sormuştur.Hatta ulaştığı sonuç belki de yaratanı inkardır.Hatta ve hatta " Bu dünyada yaşanılmaz o halde en iyisi ölüm." diyerek kendini infaz da olabilir.

Peki Rabb (Tanrı) müdehale etseydi acaba biz insanlar bu durumdan memnun kalabilecek miydik? Bu sefer de seçim hakkı tanımadığı için sorgulamaz mıydık?
Tanrı' ya inanmayan bir kişi bile böyle bir müdehaleden hoşlanmazdı zannımca. İnsanı insan yapan seçimleridir. İyi ya da kötü... Yanlış ya da doğru... Önemli olan kendi karar vermiş olması.

İnsanı hayvan ve melekten ayıran şey yaptığı bir hareketinde kendi güdülerinden çok iradesini kullanmasıdır. İnsanı hayvandan daha aşağı ya da meleklerden daha üstün kılan şey bu iradedir işte.

Dünyaya hiçbir hayvan insanların verdiği zararı vermemiştir. Aslında dünyanın imtihanı insanladır. İnsan öyle bencil,öyle acımasız, öyle vahşidir ki hayvanlar daha üstündür böylelerine göre. Hiçbir hayvan bir hayvan sürüsünü bombalamaz, onlar üzerinde acımasız deneyler yapmaz, burası benim alanım diye hiçbir sürüyü katletmez, herşey benim hizmetimde demez.

Fakat insan,bir hayvandan daha aciz olan insan,doğduğunda yürümeyi dahi beceremeyen insan dünyaya meydan okur! Savaşlar yapar katleder, bilimsel deneyler adı altında eziyetler eder. Kendinden olmayanı, hatta kendi düşüncesinden olmayanı dışlar.Bunun için savaşmaktan, masumları katletmekten çekinmez. Bütün dünya kaynaklarını sadece kendisine aitmiş gibi bencilce kullanır.Hayvanların yaşamaya çalıştığı ormanları beton yığınlarına dönüştürür, sonra hayvanların sokaklarda başıboş dolaştığından şikayet eder onları da katleder.
Hayvanlar yemek için öldürürler peki insanlar?! Çanta,ayakkabı,kürk,krem... için öldürür. Hatta bu vahşeti engellemeye çalışan, bunları insanlığın vicdanına duyurmaya çalışan kendi cinsindekileri bile öldürür. Demek ki insan hayvandan daha aşağı adi bir yaratığa dönüşebilir. Ve bu vahşet her insanın kanında dolaşır. En iyi dediğimiz insanların bile kanlarında...

İşte bu damarlarda dolaşan vahşete rağmen, hayvani duygulardan daha aşağı duygulara rağmen insan, bu vahşeti durdurabiliyorsa, dizginleyebiliyorsa, üstelik meleki duygularla hareket ediyorsa insan meleklerden üstün olur.

Bu sebeple benim Rabbim:
"Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi meleklere. Çünkü bütünüyle kokuşmuş bedenden bir eser yarattı. Adına insan dedi. Şeytan burun kıvırdı. "Kokmuş çamurdan eser de yapsan o kokmuş çamurdur." dedi. "Secde etmem!" dedi. Şeytan oldu. Şeytan cennetten kovuldu ve dedi ki "Senin istediklerini yaptirmayacağım göreceksin, onu yoldan çıkaracağım.Ona kokuşmuş çamur olduğunu hatırlatacağım, hayvandan da daha aşağı olacak; senin istediğin gibi melekten üstün olmayacak!"

O gün bugündür şeytan bize kokuşmuş taraflarımızı gösterdi. Peki Rabb ne dedi: "O'nu yoldan çıkarsan da o tevbe ettiği müddetçe, hatasını anlayıp meleki duygularla hareket etmeye çalıştıkça, beceremese de iyiliği yaymaya ve yapmaya çalıştıkça ben onu en iyi mükafatla mükafatlandıracağım.Benim görmek istediğim kokuşmuşluğuna rağmem meleklerin yaptıklarını yapabilmesi."

Şimdi soruyorum sizlere? Rabb mı acımasız insanlar mı?
Benim cevabım: İnsanlar!
Rabb onun acziyetinin farkında ve mühlet veriyor, hemen cezalandırmıyor. Peki insanlar ne yapıyor?! İnsanları geçmişleriyle, hatalarıyla, düşünceleriyle yargılıyor. Hatasından dönebilme ihtimalini hiç yakıştıramıyor. Ne kadar iyi olmaya çalışsa da kötü diye yaftaladığı kişinin insan olmasına fırsat tanıyamıyor.

Bir ara İbrahim Akay arkadaşımız bir iletisinde soru sormuştu:"Kişinin Suç İşlemesine Birey mi İter ? Yoksa Toplum mu İter ? Neden ?" #17153384 diye. Bu kitapla bireyi suça bazen toplum itebilir cevabına da ulaşmış oldum.

Bu söylediklerim yanlış anlaşılmasın katlin,tecavüzün,terörün (kesin delillerle ispatlandığı takdirde ki bu günümüz teknolojisiyle pekala mümkün) cezası Rabb tarafından belirlenmiş: Ölüm!
Fakat bu durum o kadar ince bir durumdur ki iftira gibi bir detay da sözkonusu. İnsanların kanunlarının yetersiz kaldığı yerde yüce mahkemenin devreye gireceği düşüncesi bile rahatlatıyor insanı. Sonsuz cennet ve cehennem fikri...

Bu kitapla bu hisler depreşti bende.İnceleme sayılmasa da yazdıklarım duyguların dışa vurumu diyebiliriz.
Puanlamaya gelince 4 puan kırmak istedim çünkü dili ve anlatımı çok rahatsız ediciydi. Sonra haksızlık etmek istemedim 3 puan kırdım çünkü kötülük ancak bu şekilde anlatılabilirdi. Okumak ya da okumamak size kalmış. Az çok alıntılardan anlaşılır diye düşünüyorum.
Kitaptan önce dikkatimi çeken, yazarın hikayesi oldu nedense.. Anthony Burgess, tümör nedeniyle 1 yıldan az ömrü kaldığını öğrenir ve ölümünün ardından karısının geçimini sağlaması için kitaplar yazmaya başlar. Daha sonra ise yanlış tanı koyulduğu öğrenilir ancak Burgess artık ünlü bir yazar olmuştur. Alex karakterinin öfkesi ve nefreti bu hikayeyi öğrendikten sonra daha net anlaşılıyor bence..

Benzer kitaplar

Bolca sürpriz kaçıran vardır!

Kitaplar, özellikle kaliteli kitaplar, denize atılmış bir olta gibi gelir bana bazen. Misinasının ucunda birden farklı yem, hepsi farklı balıkları çekecek şekilde. Her kitap yapmaz/yapamaz bunu ama; bazıları tam da böyle hissettirir. İşte bu kitap da öyle bir kitap. Düşünce denizine atılmış bir olta, ucundaki çeşitli konularla..

Şimdi ben, "Mütevazı Yorumcunuz", size bu kitapta beni çeken ve eski ve yeni bildiklerimle, gördüklerimle ve deneyimlediklerimle bazı şeyleri yeniden düşünmemi, değerlendirmemi sağlayan bir konudan bahsetmek istiyorum: Suçluların ıslahı.

Kitabın konusundan kısaca bahsedecek olursam, (konuyu bilmeyenler için kısa bir özet), suç dolu bir distopya düşünün. Her yerde şiddet var, tecavüz var. Can ve mal güvenliği yok, insanların bazıları fütursuzca cesur bazıları evlerinden çıkamayacak kadar korkak. Böyle bir ortamda; şiddetin, tecavüzün, hırsızlığın bin bir çeşidiyle insanlara zulmeden henüz 15 yaşında, küçük bir çete sahibi, Alex isminde birisini düşünün. Bu Alex, fütursuzca cesur olanlardan. Kitabın ilk bölümü bunu anlatıyor. İkinci bölümde, Alex'in yakalanarak hapse atılması ve orada, devletin suçluları ıslah etme amacıyla oluşturduğu deneysel bir tedaviye katılması anlatılıyor. Üçüncü ve son kısımda ise, tedaviden sonra yeniden topluma salınması ve başına gelenlerden bahsediliyor.

Benim, alacalı bir balık olarak, bu kitapta en dikkatimi çeken yem, suçluların ıslahında bilimsel deneylerin kullanılması ve bu deneyin sonucunda insanların iyiliği seçmek zorunda kalıp, hür iradelerini şiddet için kullanamamaları. Acaba böyle bir şey olmalı mı? Olmalı mıydı? Ya da hiç olmaması daha mı iyi?

Hem bir kadın hem de bir hukukçu olarak; şiddetin ne mertebelere ulaşabileceğini, özellikle erkeklerin (lütfen bunu cinsiyetçilik olarak düşünmeyiniz, tamamen bilimsel verilere dayalı bu yorumda bulunuyorum, şiddete dayalı suç işleme oranı erkeklerde daha yüksektir) başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere, güçsüzlere neler yapabileceklerini, daha doğrusu "güçlü olduklarını göstermek" için hangi sınırlara ulaşabileceklerini çok iyi biliyorum. Kitapta da tam böyle bir küçük adamdan bahsediliyor. Hem gençliğinin, hem de amaçsızlığının verdiği o çılgın enerjiyle yaşlıları gasp ediyor, kadınlara/kızlara tecavüz ediyor, hırsızlık yapıyor, sebepli sebepsiz insanları dövüyor ve hatta en sonunda birinin ölümüne sebep oluyor. Ve bunların hiç birinden, evet doğru duydunuz, hiç birinden pişman olmuyor, aksine bundan mutlu oluyor. Neyden zevk aldığını sorsanız, ilk sırayı tartışmasız olarak şiddet alır. Hatta kitapta şöyle bir yer vardı: Alex yatağa uzanır, klasik müziği (Beethoven başta olmak üzere) bangır bangır açar ve gözünü kapattığında en haz aldığı şeyler olarak, birilerinin yüzünü usturasıyla kesmeyi, vücutlarından kanlar fışkırtmayı, kızlara tecavüz etmeyi hayal eder. Hayal dünyası böyle olan ve şiddetten zevk alan birisini hapse atmanız, ya da ona fiziksel şiddet uygulamanız ya da klasik "ıslah" yollarını denemeniz işe yarar mı? Böyle insanlar etrafımızda var, Dünya çapında geçerli olan ceza kanunlarının hiçbirinin yeterince caydırıcı ve ıslah edici olmadığını yüzümüze yüzümüze vuran insanlar. Ya da canavarlar mı demeliydim?

Şimdi, böyle insanların yaşadığı bir toplumun başkanı olduğunuzu düşünün. Bir yanda masum ve zulüm gören insanlar, bir yanda engelleyemediğiniz suçlar ve ıslah edemediğiniz suçlular. Siz ne yapardınız? Çözüm öneriniz ne olurdu? Neleri denerdiniz? Her şeyi denemenize rağmen çözüm alamadığınız suçlularla nasıl mücadele ederdiniz? Özgürlüğünü kazanır kazanmaz yeniden şiddetin hayalini kuran suçluları topluma nasıl kazandırırdınız?

Bu kitapta kendimi Alex'in, hükümetin ve mağdurların yerine koydum. Sonuç ve çözüm odaklı bir insan olduğum için de “Ben ne yapardım?” dedim.. Öncelikle, Alex'i algılayamadım, itiraf etmeliyim. Şiddete meylim olmadığından ya da beynim, erkek beynine (bu da bilimseldir. Lütfen cinsiyetçilik olarak algılanmasın) has özellikleri ihtiva etmediğinden olabilir bu durum..

Sonrasında kendimi hükümet ve mağdurlar yerine koydum. Çözemediğim bir şiddet problemi olsa ben ne yapardım? Özgür irade özgür kalmalı, kötülüğü de seçecek olsa suçluların bir seçim hakkı olmalı deyip klasik ve işe yaramadığı belli olan ıslah yollarını denemeye devam mı ederdim; yoksa devletin ana kuruluş gayesi olan güçsüzleri korumalıyım deyip bilimsel deneylerin önünü mü açardım? Sanırım ikincisini yapardım. Her suçluya değil belki ama Alex gibi, başkalarının acısından zevk alan ve zevk için şiddet, cinayet, tecavüz v.b suçları işleyenlere bunun uygulanmasını sağlayabilirdim.. Kitabın bazı yerlerinde, hür iradenin olması gerektiğinden, zoraki iyiliktense seçilmiş bir kötülüğün yeğ olduğundan bahsedilmiş. Yeğ olabilirdi belki, eğer mükemmel bir dünyada yaşıyor olsaydık. Ayrıca böyle bir uygulama insanları mankurtlaştırmayacaksa, sadece şiddete karşı olan güdülerini bedensel tepkilerle cezalandırıp iyiliği seçmek zorunda bırakacaksa, bundan ne kötülük doğabilir? Doğabilecek kötülükler; cinayetlerden, tecavüzlerden, ciddi yaralanmalardan, hırsızlıklardan ve insanların sokağa çıkarken korkmalarından daha mı kötü olacaktır? Hür iradeyse, sadece kötü insanın değil iyi insanın da hür iradesini kullanabileceği bir ortamı oluşturabilmemiz gerekmez mi? Bir insanın özgürlüğü ve hür iradesi, başkalarının özgürlüğünü ve hür iradesini yok ediyorsa/engelliyorsa bu özgürlük korunmalı mıdır? Bu ve bunun gibi bir sürü soruyu sordum kendime, sanki bir hükümet başkanıymışım gibi. Evet, ben de, Alex gibi ıslah olmayan suçlulara böyle bir uygulama yapılmasının önünü açardım.. Ve son olarak sanki mağdurmuşum, tecavüze uğrayan, bıçaklanan, işkenceye uğrayan, yakınları/sevdikleri öldürülen, sokağa çıkmaya korkan o ürkek insanlardanmışım gibi düşündüm. Böyle insanların hür iradelerine saygı duyar mıydım? Hür iradeleri olsun da, inşallah iyiliği seçerler der miydim? Ya da hükümeti hür iradeye saygı duyduğu, suçluları ıslah etme imkanı varken ıslah etmediği için destekler miydim? Cevabım büyük bir hayır. En ilkel “dişe diş, göze göz” mantığıyla da; en modern “insanların özgürlüğünün sınırı, sadece başkalarının özgürlüğüne müdahele ettikleri yerdir” mantığıyla da hür iradenin tarafını seçemedim..

Bu kadar uzun yazdığım için mazur görün beni lütfen. Bu kitapta beni en çok düşündüren, kafama en çok takılan bu oldu.. Ayrıca kitaptaki görüşe bu kadar ters gidiyor olmam, kitabı beğenmediğim anlamına gelmesin. Aksine, oldukça beğendim. Herkese okumasını, ancak mümkünse George Orwell’ın 1984’ünden önce okumasını tavsiye ediyorum. Çünkü eğer sonra okursanız, o kitaptaki ayrıntılı distopya anlatımından sonra, buradaki biraz sığ kalabilir.

İyi okumalar ve bok püsür :)
Distopik bir kitap olan Otomatik Portakal, tabiri caizse dünyanın çivisinin çıktığı bir zamanda geçiyor; gençlerin bir eğlence aracı olarak ölçüsüz şiddet kullandığı, polis güçlerinin noksan olduğu ve insanların geceleyin dışarıya çıkmaktan dahi korkar olduğu bir dünya. Bu gençlerden biri de, çetesiyle beraber takılan Alex. Ergenliğin tüm devinimleriyle beraber, zamanının modasına da ayak uyduran Alex, çeşitli suçlar işlemekten uzak durmuyor ancak bir gün yakayı ele veriyor ve devletin, suçluları ıslah etmek ve hapishanelerdeki yoğunluğu azaltmak adına uyguladığı bir politikanın ilk deneği oluyor. Şartlandırma tekniğine dayanan bu uygulama, insanların kötülük yapmasını tam anlamıyla engelliyor ve insanların iyi olma seçeneklerini ellerinden alarak iyi olmalarını mecbur kılıyor.
Kitabın temel felsefesinde de bu durum sorgulanıyor zaten; Burgess, otoritenin insanları birer otomatik portakala çevirme gayesi üzerinden sosyal ve toplumsal eleştirilerde bulunuyor. Bunu yaparken, içerikte öğretici bir üsluptan uzak durmayı başarmış olsa da eserin ana hatlarında kalın bordürlerle çizilmiş bir didaktisizm söz konusu... Hem distopya, hem de kült eserler arasında olması sebebiyle okunması tavsiye edilir...
Kitabı bir gün de okudum...Yazım dili argo kelimeler ile dolu olsada " Otomatik Portakal" ismini argodan aldığını yazar en başta açıklamış...
Kitabın konusuna gelince; Birinci bölümde Alex ve çetesi suç işlemekte sınır tanımıyorlar.Aklınıza gelebilecek her tür suçun içindeler, bu bölümde Alex'in insanlık dışı davranışları karşısında ondan tiksinip yok artık dedim...Fakat kitap ilerledikçe onun başına gelenlere çok şasırdım. Herkesin ondan faydalanmak için sebepleri vardı, politikacılar, doktorlar ve geçmişinin çete üyeleri...
Alex ne yapacağını bilmemekle beraber yaşattığı her şey ile yüzleşene kadar, kim olduğunu keşfedebilecek gücü kendinde bulmakta zorlanıp, duygularını nasıl kontrol altına alacağının yolunu bulabilecek miydi?

Okuduğum en ilginç kitaplardan bir tanesi. Henüz okumamış olanlara tavsiye ederim...

Ayrıca kitabı,İzmir1000Kitap toplantısında bizlere sunan Funda Hanıma çok teşekkür ederim...
Kitap suç işleyen bireyleri toplumun ve devletin istediği şekilde tektipleştirilip, onları birer otomatik makine haline getirilmesini konu alıyor. Suç oranını azaltmak için kendince bulduğu yöntemle suç işleyen devleti sert bir dille eleştiren harika bir eser Otomatik Portakal. Yazar insan iradesini, iyiliği, adaleti, özgürlüğü, bilimin etik kavramını derin derin sorgulatıyor okurlarına. Psikolojik analizleri ve kurgusuyla son derece etkilendiğim bir kitap oldu.

Kitabın kendine has dili olan "nadsat" (yakın geleceğin argosu demekmiş) her ne kadar orijinal olsa da ben pek sevemedim. Sürekli aynı kelimelerin kullanılması göze batsa da okunmaya değer. Okuyun, ufkunuz genişlesin. Keyifli okumalar dilerim. (:
Eee ne olacak şimdi ha? diye kitabın içinde sık sık soran Alexe cevap olarak:

Hikayeni okuyup bitirmem üzerine inceleme ve yorumlarımı elimden geldiği, dilimin döndüğü ve kelimelerimin yettiği kadarıyla yazıya dökeceğim sevgili kardeşim. Belki bu şekilde tüm okurlarını kardeşi olarak görerek, ‘‘ey kardeşlerim’’ diye hitap eden Alex’e yeni kardeşler(okuyucular) kazandırmak, ilgi uyandırmak , belki de okumayı düşünenler için şüphelerini ortadan kaldırmaya katkıda bulunmak için.

Evet kitabın bende oluşturduğu düşüncelerle birlikte hikayeye de değineceğim incelemem biraz uzun olacağından şuraya arka plana bir müzik tavsiyesi ekleyerek, sıkılmanıza mani olmasını dilerim.
Efsane ikilinin düeti!
https://www.youtube.com/watch?v=48Qdgx2V8nU
Şarkının içinde de geçen şu kısmın altını çizerim;
‘’İki kapılı bir handa yürüyoruz gündüz gece ve bilmiyoruz ne haldeyiz!’’

Hadi Alexinde deyimiyle incelememi dikizlemek(gözlemlemek) isteyenler buyursun:

Öncelikle kıyısından, köşesinden , üstünden de olsa elimden geldiğince hikayeyle ilgili küçük spoiler kelimesi de yerin dibine batsın da dilimizden düşsün, ipuçları olabilir uyarısı benden okuma kararı sizden : )
Yazar ile başlamak istiyorum cümlelerime; Anthony Burgess kariyerinde önce müzisyenlik, sonrasında yazarlığa girişmiş bir İngiliz yazar. Yazarlığa girme hikayesi oldukça ilginç; Kendisine beyin tümörü hastalığın teşhisi konulmasıyla bir yıllık ömrünün kaldığı açıklanıyor. Bunun üzerine kendisi kalan ömrüne yazar olarak devam ediyor ve bu romanla birlikte 5-6 sayıda kitap eseri çıkartıyor. Fakat kaderin cazibesi veya teşhisinin doğru çıkmaması üzerine ömrüne daha uzun süre devam ediyor. Kader ilginç bir senaryo yaşatarak, kendisine yazarlıkla tanışıp bu eserinde ortaya çıkmasına olanak sağlıyor. Müzik dünyasıyla birleşen yazarlığının etkilerini oluşturduğu karakterinde klasik müzik aşkıyla donatmış olduğunu okurken farkına da varabilirsiniz.

Kitabın tanıtım kapağındaki yazarımızın şu sözleri bu kitabın içeriğine de , yazılma amacına da cevap niteliğinde olduğunu söyleyebilirim.
’’Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…’’
diyen yazarımız yinede elinden gelen en iyi seçeneği kullanarak bir fikir taslağını oluşturarak yıllarca yaşatmış ve bugünlere bile hikayesi içerisinde göndererek bizlere ulaştırabilmiş. Fikirler ölmez yaşarmış uzun süreler, bunun ispatını da gerçekleştirmiş.

Şimdi kitaptan bahse geçmek istiyorum; Bu romanda yazarımız distopik bir gelecek atmosferi oluşturarak o kadar mühim gerçeklerin üzerine konu işlemiş ki gerçekten oldukça ileri görüşlülüğünü ve haklı olduğunu ortaya çıkaran bir hikaye ortaya sunmuş.

Kitabın başlığı bile ilgi çekmesinin yanı sıra özenle seçilmiş olması, içinde anlam bulundurması okuyucudan puan kazandırıyor. Portakalın organik özelliği ile insana değinirken, otomatik kelimesiyle de makine özelliğine vurgu yaparak bu başlığı kitaba uygun buluyor ve ortaya, makineleşen bir insan anlamlı başlığı sunuyor.

Kitapta ki hikayenin kahramanı, kendisinden mütevazi anlatıcınız diyerek bahseden Alex bize başından geçen hikayeyi kendi ağzından monolog tarzında anlatıyor. Hikaye, 3 tane yandaşı olan arkadaşıyla oluşturduğu bir holigan, çete grubunun işlediği şiddetli olaylar ve kötülüklerle başlıyor. İçtikleri uyuşturucu maddeli içeceklerin etkisiyle de birlikte iradelerini kaybedip içlerinden de birikip taşmakta olan kötülük eğilimlerini ortaya savurarak dökmelerine şahit oluyorsunuz. İçinde barınan şiddet ve kötülük eğilimini, sanat ve müzik zevkiyle birlikte taşıyan ilginç kahramanımız çetenin lideri olan Alex’in birbirinden farklı dinlediği klasik müzik eserlerini de keşfedip, kitaptan edinilecek kültürel kazançlar arasında bulabilirsiniz. Yaşadığı toplumun da görüntüsünü anlatan Alex sanki aynı zamanda günümüzün de tablosunu aktarıyor gibi; Tıpkı ebeveynleri gibi toplumun diğer bireylerinin sistem tarafından belirlenerek günlerinin çoğu zamanlarını işte çalışarak harcamalarına zorlayarak, kendilerine kalan küçük zaman diliminde ise sadece TV karşısında vakit geçirmeye ayırabilecekleri ve dış dünyaya kör ve sağır, diğer bireylere karşı duyarsız ve görmezden gelen bir toplum haline sürüklenmelerini okuduklarınızda çıkarabiliyorsunuz hikayeden. İçimizde insan olmanın huzuru iyiye yönlendirecek eğilimlerimiz var ancak dışımızdaki baskılar, korkular, para, sahte duygular, modern dünya bizim iç dünyamıza fazladan yük oluşturuyor ve ruhumuzu ağırlaştırılarak farklı yollara sevk edebiliyor.
Bu da şunları düşündürüyor ki; Bugün toplumlarda oluşan bir çok sorunun, sıkıntının, duygu yoksunluğunun sebebini bireyler mi oluşturuyor yoksa toplum mu yoksa onu da bir şekillendirme ve yönetme gücü olan sistematik güçler mi? Her kötülüğün kendine göre bir oluşum nedeni ve oluşturan çevresi ve faktörleri vardır. İstisnalar kaideyi bozmaz günümüze değinerek hikayeyle benzetme yapacağım; Günümüzde de toplumda, Aile kurumları bağları zayıflamış, toplum ilişkileri gerilemiş, hoşgörüler ve anlayışlar hızla azalmakta, duyarsızlık had safhalara tırmanma vaziyetinde değil mi? Bunları sergilemekte olan bireylerin mi suçu var yoksa yol açan oluşturan toplumu sürükleyen güçlerin mi? Farkına bile varmadan bir takım özelliklerimizin yerini olumsuz özellikler alarak değiştiriliyor belki de birilerinin istediği gibi ‘‘Otomatik Portakal’’ haline çevriliyor olabiliriz. Bir kısmında da Alex’in bahsettiği üzere, babasının gazetede her zaman okuduğu olayların benzeri olan şiddet, hırsızlık ve toplumu olumsuzluğa boğacak olayların sık sık yaşanıp gözümüzün önünde ve zihinlerimizin içine kazınması bizim iç dünyamıza olumlu mu olumsuz mu etki eder bunları sorgulamak gerekiyor.
Bizzat bu düşünceler ışığında düşününce, kendi adıma sormak istiyorum; Hangimiz akşam haber kanallarının tamamını sakince, huzurla ve umutla sonuna kadar izleyebiliyor? Veya diyelim bir gözünüz kapalı izleyebiliyorsunuz bir şekilde, peki hanginizin izledikten sonra yarınlara olan umudu ve huzuru artıyor? Veya bundan da vazgeçtim çıkan 10 haberden kaç tanesi cinayet, hırsızlık, şiddet veya hoşgörüsüzlük ve anlayışsızlıkla ilgilide, kaç tanesi yaşam sevinci ve hoşgörü, paylaşım, sevgi veya geleceğimize yönelik faydalı ve başarılı buluşlarla ilgili yaşadığımız çevrede? Gerçekten bunların reşit bir bireyde bile olumsuz düşünceleri bunalıma, umutsuzluğa sevk ederken birde reşit olmayan yaşlar üzerindeki etkisinin vahim olabileceğini düşünmeden toplumdaki artan ahlaksız, kayıt dışı olayların sadece sonucuna göre tepkide bulunurken nedenini de düşünüyor muyuz yoksa düşünemiyor muyuz? Kendi adıma cevaplamak istersem haberleri izlemeyi bırakalı oldukça uzun bir zaman oldu onun yerine kelime oyununu izliyor ve bir nebze kendimi kötü düşünceler ve olaylardan uzak tutmaya çalışıyorum, eğer benim gibi rahatsızlık, duyarsızlık hisseden kişiler varsa onlara da bizzat tavsiyemdir bu gibi haberler yerine hafta içi her akşam saat 7 ile 8:30 arası teve2 de.
Neyse konuyu değiştirmek istedim çünkü oldukça iç bunaltan bir konu olan bu düşüncelerden sıyrılıp kendimi toparlamak için, devam edelim hikayemize;

Hikayenin mütevazi anlatıcısı Alex ve grubunun konuşma dili olarak bir argo dilinden yararlanmaları başta biraz farklı bir kelime dağarcığı olmasından güçlük oluştursa da 10-15 sayfa sonra su gibi bir anlatıma kavuşabiliyorsunuz. Burada da çevirmenin de günlük dilimize uygun çevirisinin başarısını inkar etmek gerekir. Kara mizahtan da yararlanılan anlatımda hem trajediyi hem dramı hem de komediyi aynı anda satırlarınız da okuyorsunuz ey kardeşlerim. Mütevazi anlatıcımız Alex’in sokak dilini ve argo kelimelerini, samimi bir dil ile anlatarak okurlarına ‘‘ey kardeşlerim ’’gibi hitap ederek sizin hikayeyi benimsemenizi sağlıyor.

Okumayı düşünenlere de başlamadan önce de bir tavsiyem, dünyaca ünlü olan ’Pavlov Deneyini’ araştırıp bilgi sahibi olarak hikayeye başlamanızı öneririm, bakış açınızı daha geliştirerek kavramanıza katkıda bulunacaktır. O kadar acımasız bir deney ki insana farkında olmadan neleri yaptırım etkisi olduğunun sınırını tahmin edemezsiniz! Hikayenin içerisinde ki bir örneğiyle de bunu anlayacaksınız.

3 bölümden oluşan hikayenin ilk bölümünde, henüz ergenliğinin başında 15 yaşında hayata ve topluma bir birey olarak girmeye hazırlanan karakterimiz Alex’in ve çetesinin içindeki kötülük ve şiddetleri sergilemesiyle hikaye devam ediyor.
İnsanın iç dünyasındaki kontrolsüz güç dengelerini sorgulatarak, karakterler üzerinden izlediği olaylar zinciriyle çağımızda kendi hayatımızda ve toplum hayatımızda özgürlük sınırlarımızı da irdelememizi sağlayacak bir mesaj sunuyor okurlara.

Birbiri ardında işledikleri suçlar serüveninin Alex'in grubu içerisinde ki saygınlığının ve kontrolünün kaybolmasıyla arkadaşları tarafından kumpasa düşürülerek polislere yakalanıp esir hayatına geçmesi ile birlikte yeni bir hikaye bölümüne geçiyorsunuz. Mahkum olarak geçirdiği süreler içerisinde hiçbir düzelme yönünde görüntü göstermemesi, onu Hükümetin toplumda artan suç olaylarının önüne geçmek ve iktidarını devam ettirmek için kendilerine başarı sağlamak için bulduğu ıslah edici bir psikolojik deneye seçilen ilk kurban olmasına yol açıyor.

Burada araya bir fikrimi eklemek istiyorum; İnsanı insan yapan özellikleri biliyoruz ki düşünerek, karar vererek yaptığı iyi kötü seçimlerdir. Evet; Bu imtihan göreviyle bu dünya içerisinde yaratılmış ve ömrümüzü geçirmekteyiz. Eğer bu özellikler bireylerde olmadan, eylemlerimize bir takım güçler tarafından müdahale edilerek yönetilse idik, dünyaya geliş amacımızın ne anlamı olurdu? Bugün insanoğlunun bile ortaya çıkardığı yapay zekadan oluşarak yönetilen robotlardan ne farkımız kalırdı o halde? İçimizde beslediğimiz iyilik ve kötülük kavramlarının hangisini ortaya süreceğimiz, kendi seçimlerimiz ve kararlarımızla oluşmaktadır. Bir şekilde ahlaki ve vicdani düşüncelerle, iyilik ve kötülük mekanizmalarını kendimiz hakim olarak yönetmemiz gerekiyor ki yaratılış gayemize uygun bir şekilde yaşayabilelim.

Fakat kitap da bir takım sistematik güçler bu düşünceleri görmezden gelerek başkalarının yaşama ve özgürlük kurallarını hiçe sayarak kendi otoritelerini güçlü ve hakim kılabilmek için bir takım plan ve projeler ortaya çıkarıyorlar, tıpkı Alex’in de dahil edildiği deneyde yapılan düşüncelerini ve zihnini boşaltıp yerine kendi isteklerini, kurallarını yerleştirerek.

Alex deneyde tedaviye başlanıldığında, çok katı işkenceli tedaviler görür, ruh sağlığının bozulmasına yol açılır. Bir takım şiddetli ve zulüm içeren filmler kendisine beyaz perdede gösterilerek bilincine işlenilir ve hasara uğratılır. Sanırım burada medyanın da etkisine değinmek istemiş olabileceğine düşündüm; Çünkü gösterilen filmler şiddet,savaş,işkence,korku ve benzeri toplum ahlakına aykırı düşen olaylar üzerine. Günümüzdeki medyada bunlardan hangisi gösterilmiyor, hangisi bilincimize girilmesine yol açılmıyor ki?
Kitapta da yazan bir deyimle ‘Çürümüş ve hasta bir toplumun’ sonuçlarına yönelik çözümler bulmak yerine, daha önceki seviyede bu duruma getiren, ortaya çıkaran sebeplerinin önüne geçilmesi, tedbirler ve önlemler bulunması daha isabetli bir durum olacakken bazı insanların kaderi bazı güçler tarafından yanlış bir şekilde değiştirebileceğini görebiliyoruz.

Bu tedavinin sonucunda kötülüğe olan eğilimini köreltip, bilincine yerleştirilen yöneltmeler ve mesajlarla, Alex’in kötülüğü seçme ve uygulama içgüdüsü ortadan kaldırılmış, düşünce ve eylemlerinin işlenmesini kısıtlamışlardı. Öyle ki Alex ne zaman kötü bir şey görse veya aklından geçirse bir şekilde kendisini rahatsız hissedip hastalığa yakalandığını bahsediyordu.
Burada otoritenin yaptığı baskıcı deney ile günümüzde ki olaylara ışık tuttuğunu çıkarabiliriz. Baskılarla bir takım belirlenen kurallarla seçimlerimizin sınırlanıp tercih seçeneklerimizin ortadan kaldırılarak oluşturulmak istenen toplumun veya düzenin istenilen bir parçası haline getirtilmek istendiğinin bir örneği. Bu deney aynı zamanda insanların ne kadar bilinçsiz ve haksız yere bir şekilde otoriterliğe boyun eğmek mecburiyetinde kalıp, istenilen hale getirildiklerinin göstergelerinden biri şüphesiz. En büyük suç birisini ve bizleri hissizleştirmek, hissetmelerinin önüne geçmek! Duygularını yitiren insan artık bir insan, kişi değildir Anthony Burgess’in de dediği gibi OTOMATİK PORTAKAL’dır. Ve toplumumuzda bu tanıma uyan kişilerin varlığı o kadar gün geçtikçe artıyor ki sonuçlarının nereye uzanacağı düşünmek bile insanı endişelendiriyor.

Alex’in, tercih yapma eğiliminin ortadan kaldırılıp toplumun ve sistemin istediği yaşayış kurallarına göre uygun biçimi alarak, hükümet yetkilileri tarafından istenilen bir modele getirilip düzeltildiğine kanaat getirmesi üzerine özgürlüğüne bırakılır ve esir hayatı son bulur. Alex’in özgürlüğüne kavuşmasının ardından dışarıdaki özgür toplumun, hoşgörüsüz ve adaletsiz bir düzeniyle karşılaşıyor. Buradan şöyle bir düşünceye varılıyor ki; Bireyin bir takım özelliklerine toplumun yönlendirici ve şekillendirici olduğu da aşikardır. Sonuçta çevre etkisi örnek alınacak ve yol gösterici etkilere sahiptir. Aynı zamanda toplumun da yaşayışını düşüncelerini ve duygularını şekillendiren yönlendirenler vardır ki burada da bumerang gibi suç tekrar sistematik güçlere dönüyor.

Otoritenin faşistçe bir deney ile hazırlayıp düzelttiği Alex çıktıktan sonra bir takım olumsuzluklarla eskiden işlediği suçların yüzleşmeleriyle karşılaşıyor ve çaresizlik içine terk ediliyor bir başına. Hükümetin bu deneyle de yeterli kalmayıp suçlardan caydırmak için de kaba kuvvetli ve acımasızca polislerden kurduğu teşkilat da bu arada sokakları idare etmeye çalışıyor. Totaliterliğe doğru yürüyen hükümetin ise elbette bir takım aleyhine bu sistemi engellemeye çalışan karşı cepheden oluşan politikacılar bununla ilgili çalışmalar ve araştırmalarla uğraşıyorlar. Burada haksızca yapılan bir deney sonucu düzeltilen Alex’ den de yararlanarak koz elde etmeye çalışan politikanın kirli emellerini ve acımasız yüzüne de şahit oluyorsunuz.

Evet genel olarak bir sonuca varacak olursam çok isabetli ve başarılı bir sistem eleştirisi mesajı taşıyan bu kitap her ne kadar kurgulanmış olan hikaye biraz rahatsız etse de yine de olabildiğince uygun bir hikaye üzerinden verilen mesajı ve eleştiriyi başarılı buluyor, bugünkü sistemlerin uyguladıkları bir takım senaryoları sorgulatmaya sevk ettiğini belirtmek istiyorum bu kitabın. Kurgunun başında bazı olumsuz ve kötü olayların duyarlı kişileri rahatsız edeceğini belirtmek isterim fakat devamının gizemi ve merakı içinde sürükleyiciliğine kendinizi kaptırarak okumaya devam ediyorsunuz sayın mütevazi anlatıcımızı. Mesaj o kadar isabetli ki geleceğe kendini koruyarak taşıyarak bugün bile okunduğunda size birbiri ardınca düşüncelere sevk ederek bazı gerçeklerin farkına iletecek derecede etkili.
Filminin de kitaptan esinlenerek yayımlandığı belirtmek isterim kimisine göre beğenilmekte kimisine göre kitabın üzerine izleme hassasiyeti bulunmamakta ki bende ikinci kısımda karar vererek sizin kararınızı da okuduktan sonra sizlere bırakıyorum.

Kısa bir kıtap da olması yönünden (150-160 syf. cvarında) kendi okuma hızıma göre 5-6 günlük bir süre zarfı içerisinde okuyabildim. Kitabın kısa olmasına rağmen içinden çıkarılacak mesajların ve fikirlerin oldukça geniş ve geleceğe kendini aktarması kitabın bu kadar öne çıkıp, başarı kazanmasına katkıda bulunduğunu söyleyebilirim.
Hem distopya hem kült eserler arasında popüler olan bu kitabın okumanızla birlikte aklınızı kurcalayacak fikirler ışığında , derin bir eleştiri ve sorgulama yapmanıza yol açarak, bitirdikten sonra da etkisinin faydalı olabileceğini düşünüyor ve okumanız için temennide bulunuyorum. İyi ve keyifle okumalar, kitaplarla iyi vakitler.

Aynı zamanda Necip beyin oluşturduğu #28548203 bu etkinlik içerisinde de birbirinden farklı eserleri okuyarak bir etkinlik altında buluşturduğu için etkinliğe de ithaf ederek faydalı olmasını umuyor, bu etkinliğin baş rolü olduğu için kendisini teşekkür ediyorum. Bol eser okunmakta olan bu etkinliğe de; Bilimkurgu alanında H.G Wells ile ilk kez tanışarak Zaman Makinesi eserini okuyarak devam edeceğimi de dipnot olarak ekliyorum.: )
Doğa mı insanı şekillendirir insan mı doğaya uyum sağlar gibi bir soru takılmıştı bir zamanlar aklıma. Alçak yerdeki insanın daha küçük bir akciğeri yüksektekinin daha büyük ciğeri olması, kuşların uçmak için kanatları, balıkların yüzmek için süzgeçleri olması bunlar canlıların doğaya uyum sağlamak için kendi şekillendirmeleri miydi yoksa doğanın onlara verdiği şekil miydi?

Peki gelelim kitaba. Toplum düzeni kitapta bahsi geçen insanları yaratıyor ve bilindiği üzere toplumu da insanlar yaratıyor. Toplumun sistematik baskısı yüzünden otomatik işkeyen makinelere benzettiği bu insanlar yine biz insanların oluşturduğu toplumun meyvesi. Bir suçlu arayışına gerek yok. Doğada bilinçli olarak iyi ve kötü eylem yapma yetisi olan tek canlı bizleriz. Yani bir iyilikte varsa bir kötülükte varsa kaynağı biz insanlarız.

Bir aslan bir ceylanı katletti diye bir aslanlar mahkemesi düzenleyip yargılamıyorlar değil mi? Çünkü onların doğa düzeni bu. Peki bizim doğa düzenimiz ne? Bu yargıları neye göre belirledik? Bu toplumu hangi temeller üstüne attık? Bu temeller doğru muydu yanlış mıydı? Ortaya çıkardığı sonuçları hangi meçhul olmayan kavram üzerine göre eleştirecek yargılayacağız?

Bu ortaya çıkan insanları beğenmiyoruz ama onları ortaya çıkaran toplumu da kendimiz kuruyoruz. Ortada çirkince bir iş varsa bu düzene uyup bu yozlaşmış toplumu yaşattıkça hepimiz olagelen her şeyin faili sayılırız. En beteri ise bu baskı düzenin eseri olarak bu bulanık ruhları kendi gençlerimizde de gözlemledim. Gerçekten hüzün verici. Ve yazarın dediği gibi keskin bir kalemle bu düzene saldırmaktan başka bir şey gelmiyor elden.

Kitap çarpıcı, iğrenç, argoca ve yaş sınırı olması gereken bir kitap. İnsanı derin bir eleştiri yapmaya ve aklını kurcalayan fikirlere boğduğu için etkileyiciydi aynı zamanda.
İnsanın kendi başından geçtiği bir olayı kendisinin kaleme alarak yazmasından daha güzel bir şey yoktur. Çünkü bütün ayrıntılara ve bütün duygulara sahipsinizdir. İşte bu eser de insanı dış dünyadan alıp kendi duygularıyla içine alan, oldukça akıcı bir eser.

İlk okumaya başladığımda ne lanet şeyler anlatıyor bu adam diye şikayetçi olmadım değil. Ama okudukça başlarda anlatılan onca kötülüğün bedelini fazlasıyla ödenerek olgunluk getirici bir iyiliğe dönüştüğünü görüyorsunuz.

Bu tarz olup bizzat yaşam hikayelerini anlatan kitaplardan geri kalmayın derim. Çünkü ordaki insanlar yaşanmış onca sorunla bir şekilde başa çıkmış ve hayatını tekrardan geri kazanmışlardir. Ve insan okudukça kendi hayatından da izler görüp kendisine ders çıkartabilir.

Okunması oldukça akıcıdır ve kesinlikle tavsiye ediyorum.
Herkese iyi okumalar....
Kitabın adı, içeriği ve yazarın hayatı ilgi çekici. Kitabın başları sıkıcı ve anlaması güç. Kitap yapılan sosyal bir deneyi, toplumlaşmış önyargıları anlatıyor. Psikolojik olarak yoğun bir kitap, herkes okuyamayabilir, belki de ağır gelebilir. Yazar kitabı samimi bir dil ile anlatmış olsada bazen aşırıya kaçmış sözcükler kullanmış. Genel olarak güzel bir kitap ama ben bu kadar beğeniyi abartı buldum.
"Koltuk altında kitaplar taşıdığını görüyorum kardeşim. Bugünlerde hâlâ kitap okuyan birine rastlamak gerçekten nadide bir zevk kardeşim."
"Seçme hakkına sahip olmayan kişi kişiliğini yitirmiş demektir."
"...Senin gibi iyi bir genci bir makine parçasına dönüştürmekle övünmek, ancak baskıcılığıyla böbürlenen bir hükümetin işi olabilir."
"Bugünlerde kitap okuyan birini görmek gerçekten göz yaşartıcı..."
Anthony Burgess
Sayfa 11 - İş bankası kültür yayınları
"Artık az kalmıştır herhalde. Bitmek üzeredir. Acının doruklarını yaşadım ve daha fazla acıya katlanamam."
"Pencereyi açın da içeri temiz hava girsin, taze fikirler girsin, yeni bir hayat tarzı girsin."
İyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir. Bir insan seçemezse, insanlıktan çıkar..

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Otomatik Portakal
Baskı tarihi:
Eylül 2016
Sayfa sayısı:
168
ISBN:
9789944885706
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A Clockwork Orange
Çeviri:
Dost Körpe
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...
...
Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. "Uqueer as as clockwork orange". Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezyada "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm...
-Anthony Burges-

Karabasan gibi bir gelecek atmosferi... Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler... Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu "nadsat"ı.

... ve Stanley Kubrickin muhteşem film uyarlaması, yirminci yüzyılın kült eserlerinden biri olan bu romanın şöhretini pekiştirmiştir...

Kitabı okuyanlar 5.236 okur

  • Deniz ALKAN
  • Pelin
  • Cennet Karayanık
  • osman çapan
  • stheno
  • Simge Konukcu
  • Mina Bulut
  • Hatice Yaman
  • Ertugrul
  • Ibrahim Afacan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%11.8
14-17 Yaş
%15.4
18-24 Yaş
%28.1
25-34 Yaş
%24.6
35-44 Yaş
%15.5
45-54 Yaş
%3
55-64 Yaş
%0.4
65+ Yaş
%1.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.5
Erkek
%36.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%20.6 (413)
9
%24.7 (497)
8
%26.3 (528)
7
%15.9 (319)
6
%5.7 (114)
5
%3 (60)
4
%1.6 (33)
3
%0.9 (19)
2
%0.5 (10)
1
%0.8 (16)

Kitabın sıralamaları