Adı:
Otomatik Portakal
Baskı tarihi:
Eylül 2016
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944885706
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A Clockwork Orange
Çeviri:
Dost Körpe
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Otomatik Portakal
Otomatik Portakal
Otomatik Portakal
Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...
...
Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. "Uqueer as as clockwork orange". Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezyada "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm...
-Anthony Burges-

Karabasan gibi bir gelecek atmosferi... Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler... Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu "nadsat"ı.

... ve Stanley Kubrickin muhteşem film uyarlaması, yirminci yüzyılın kült eserlerinden biri olan bu romanın şöhretini pekiştirmiştir...
Kitaptan önce dikkatimi çeken, yazarın hikayesi oldu nedense.. Anthony Burgess, tümör nedeniyle 1 yıldan az ömrü kaldığını öğrenir ve ölümünün ardından karısının geçimini sağlaması için kitaplar yazmaya başlar. Daha sonra ise yanlış tanı koyulduğu öğrenilir ancak Burgess artık ünlü bir yazar olmuştur. Alex karakterinin öfkesi ve nefreti bu hikayeyi öğrendikten sonra daha net anlaşılıyor bence..
Bolca sürpriz kaçıran vardır!

Kitaplar, özellikle kaliteli kitaplar, denize atılmış bir olta gibi gelir bana bazen. Misinasının ucunda birden farklı yem, hepsi farklı balıkları çekecek şekilde. Her kitap yapmaz/yapamaz bunu ama; bazıları tam da böyle hissettirir. İşte bu kitap da öyle bir kitap. Düşünce denizine atılmış bir olta, ucundaki çeşitli konularla..

Şimdi ben, "Mütevazı Yorumcunuz", size bu kitapta beni çeken ve eski ve yeni bildiklerimle, gördüklerimle ve deneyimlediklerimle bazı şeyleri yeniden düşünmemi, değerlendirmemi sağlayan bir konudan bahsetmek istiyorum: Suçluların ıslahı.

Kitabın konusundan kısaca bahsedecek olursam, (konuyu bilmeyenler için kısa bir özet), suç dolu bir distopya düşünün. Her yerde şiddet var, tecavüz var. Can ve mal güvenliği yok, insanların bazıları fütursuzca cesur bazıları evlerinden çıkamayacak kadar korkak. Böyle bir ortamda; şiddetin, tecavüzün, hırsızlığın bin bir çeşidiyle insanlara zulmeden henüz 15 yaşında, küçük bir çete sahibi, Alex isminde birisini düşünün. Bu Alex, fütursuzca cesur olanlardan. Kitabın ilk bölümü bunu anlatıyor. İkinci bölümde, Alex'in yakalanarak hapse atılması ve orada, devletin suçluları ıslah etme amacıyla oluşturduğu deneysel bir tedaviye katılması anlatılıyor. Üçüncü ve son kısımda ise, tedaviden sonra yeniden topluma salınması ve başına gelenlerden bahsediliyor.

Benim, alacalı bir balık olarak, bu kitapta en dikkatimi çeken yem, suçluların ıslahında bilimsel deneylerin kullanılması ve bu deneyin sonucunda insanların iyiliği seçmek zorunda kalıp, hür iradelerini şiddet için kullanamamaları. Acaba böyle bir şey olmalı mı? Olmalı mıydı? Ya da hiç olmaması daha mı iyi?

Hem bir kadın hem de bir hukukçu olarak; şiddetin ne mertebelere ulaşabileceğini, özellikle erkeklerin (lütfen bunu cinsiyetçilik olarak düşünmeyiniz, tamamen bilimsel verilere dayalı bu yorumda bulunuyorum, şiddete dayalı suç işleme oranı erkeklerde daha yüksektir) başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere, güçsüzlere neler yapabileceklerini, daha doğrusu "güçlü olduklarını göstermek" için hangi sınırlara ulaşabileceklerini çok iyi biliyorum. Kitapta da tam böyle bir küçük adamdan bahsediliyor. Hem gençliğinin, hem de amaçsızlığının verdiği o çılgın enerjiyle yaşlıları gasp ediyor, kadınlara/kızlara tecavüz ediyor, hırsızlık yapıyor, sebepli sebepsiz insanları dövüyor ve hatta en sonunda birinin ölümüne sebep oluyor. Ve bunların hiç birinden, evet doğru duydunuz, hiç birinden pişman olmuyor, aksine bundan mutlu oluyor. Neyden zevk aldığını sorsanız, ilk sırayı tartışmasız olarak şiddet alır. Hatta kitapta şöyle bir yer vardı: Alex yatağa uzanır, klasik müziği (Beethoven başta olmak üzere) bangır bangır açar ve gözünü kapattığında en haz aldığı şeyler olarak, birilerinin yüzünü usturasıyla kesmeyi, vücutlarından kanlar fışkırtmayı, kızlara tecavüz etmeyi hayal eder. Hayal dünyası böyle olan ve şiddetten zevk alan birisini hapse atmanız, ya da ona fiziksel şiddet uygulamanız ya da klasik "ıslah" yollarını denemeniz işe yarar mı? Böyle insanlar etrafımızda var, Dünya çapında geçerli olan ceza kanunlarının hiçbirinin yeterince caydırıcı ve ıslah edici olmadığını yüzümüze yüzümüze vuran insanlar. Ya da canavarlar mı demeliydim?

Şimdi, böyle insanların yaşadığı bir toplumun başkanı olduğunuzu düşünün. Bir yanda masum ve zulüm gören insanlar, bir yanda engelleyemediğiniz suçlar ve ıslah edemediğiniz suçlular. Siz ne yapardınız? Çözüm öneriniz ne olurdu? Neleri denerdiniz? Her şeyi denemenize rağmen çözüm alamadığınız suçlularla nasıl mücadele ederdiniz? Özgürlüğünü kazanır kazanmaz yeniden şiddetin hayalini kuran suçluları topluma nasıl kazandırırdınız?

Bu kitapta kendimi Alex'in, hükümetin ve mağdurların yerine koydum. Sonuç ve çözüm odaklı bir insan olduğum için de “Ben ne yapardım?” dedim.. Öncelikle, Alex'i algılayamadım, itiraf etmeliyim. Şiddete meylim olmadığından ya da beynim, erkek beynine (bu da bilimseldir. Lütfen cinsiyetçilik olarak algılanmasın) has özellikleri ihtiva etmediğinden olabilir bu durum..

Sonrasında kendimi hükümet ve mağdurlar yerine koydum. Çözemediğim bir şiddet problemi olsa ben ne yapardım? Özgür irade özgür kalmalı, kötülüğü de seçecek olsa suçluların bir seçim hakkı olmalı deyip klasik ve işe yaramadığı belli olan ıslah yollarını denemeye devam mı ederdim; yoksa devletin ana kuruluş gayesi olan güçsüzleri korumalıyım deyip bilimsel deneylerin önünü mü açardım? Sanırım ikincisini yapardım. Her suçluya değil belki ama Alex gibi, başkalarının acısından zevk alan ve zevk için şiddet, cinayet, tecavüz v.b suçları işleyenlere bunun uygulanmasını sağlayabilirdim.. Kitabın bazı yerlerinde, hür iradenin olması gerektiğinden, zoraki iyiliktense seçilmiş bir kötülüğün yeğ olduğundan bahsedilmiş. Yeğ olabilirdi belki, eğer mükemmel bir dünyada yaşıyor olsaydık. Ayrıca böyle bir uygulama insanları mankurtlaştırmayacaksa, sadece şiddete karşı olan güdülerini bedensel tepkilerle cezalandırıp iyiliği seçmek zorunda bırakacaksa, bundan ne kötülük doğabilir? Doğabilecek kötülükler; cinayetlerden, tecavüzlerden, ciddi yaralanmalardan, hırsızlıklardan ve insanların sokağa çıkarken korkmalarından daha mı kötü olacaktır? Hür iradeyse, sadece kötü insanın değil iyi insanın da hür iradesini kullanabileceği bir ortamı oluşturabilmemiz gerekmez mi? Bir insanın özgürlüğü ve hür iradesi, başkalarının özgürlüğünü ve hür iradesini yok ediyorsa/engelliyorsa bu özgürlük korunmalı mıdır? Bu ve bunun gibi bir sürü soruyu sordum kendime, sanki bir hükümet başkanıymışım gibi. Evet, ben de, Alex gibi ıslah olmayan suçlulara böyle bir uygulama yapılmasının önünü açardım.. Ve son olarak sanki mağdurmuşum, tecavüze uğrayan, bıçaklanan, işkenceye uğrayan, yakınları/sevdikleri öldürülen, sokağa çıkmaya korkan o ürkek insanlardanmışım gibi düşündüm. Böyle insanların hür iradelerine saygı duyar mıydım? Hür iradeleri olsun da, inşallah iyiliği seçerler der miydim? Ya da hükümeti hür iradeye saygı duyduğu, suçluları ıslah etme imkanı varken ıslah etmediği için destekler miydim? Cevabım büyük bir hayır. En ilkel “dişe diş, göze göz” mantığıyla da; en modern “insanların özgürlüğünün sınırı, sadece başkalarının özgürlüğüne müdahele ettikleri yerdir” mantığıyla da hür iradenin tarafını seçemedim..

Bu kadar uzun yazdığım için mazur görün beni lütfen. Bu kitapta beni en çok düşündüren, kafama en çok takılan bu oldu.. Ayrıca kitaptaki görüşe bu kadar ters gidiyor olmam, kitabı beğenmediğim anlamına gelmesin. Aksine, oldukça beğendim. Herkese okumasını, ancak mümkünse George Orwell’ın 1984’ünden önce okumasını tavsiye ediyorum. Çünkü eğer sonra okursanız, o kitaptaki ayrıntılı distopya anlatımından sonra, buradaki biraz sığ kalabilir.

İyi okumalar ve bok püsür :)
- Bu inceleme  Anthony Burges tarzında yazılmıştır. Argo kullanılarak, bir günümden kesit anlatılmıştır ve mizah amaçlıdır.. Lütfen ona göre okuyup değerlendirin sevgili okurlar :))

- Ben Mütevazi Anlatıcınız sabahın ayazı yüzümü deler gibi şlap şlup vururken, paldır palas evden çıkmış, şehiriçi servisine yetişmeye çalışıyordum. Telaş yalnızca benim vücudumda karıncalanan bir şeymiş meğer. Servis şoförü aracın kapısında zehrini tüttürme keyfinden kendini mahrum bırakmadan, bizi gideceğimiz yere geç götürmeyi göze alarak dumanı dışarı üflüyordu. İşte o an zumzuğu yapıştırmak istedim ama yapacaklarımı düşününce buna hiç vaktim olmadığı aklıma geldim. Şoför yerine kurulup bizi delik deşik yollardan tıngır mıngır şehiriçine götürürken o gün yapacaklarımı aklımda hizaya dizdim bile.

- Şoför durakta bizi salladıktan sonra bir hışımla kışın içinden geçeceğimi düşünerek koşmaya başladım ve en yakın ATM'den delik ceplerimde birazcık sıcaklık yayacak kadar nakit çektim. Sonra postaneye doğru yol aldım. Oraya geldiğimde gördüğüm manzara gerçekten dehşeti andırıyordu gözümde. İçeri adım attığımda, herkes aslanmış ve benim ağzımda ölmüş ceylan varmış gibi bütün başlar bana çevrilmişti. Ne bakıyorsunuz? Ben de sizin gibi zorunlukuktan bu leş kokuyu ve sıra kuyruğunu çekmeye geldim. Sıranın gelmesi bir dert, bankodaki görevlinin hüpürdeterek ve ağzının kenarından sızdırarak çayı içişini izlemek ayrı bir dertti ve resmen o an tımarhaneye kapatılsam daha az zulüm çekerim diye düşündüm. Hey hey hey postacı ver ver ver kargolarımı.. Bir an önce ver de şuraya bağımı keseyim. Neyse postalarım sağ salim gelmiş şaşılacak şekilde. Baktım kırık dökük yırtık sökük yok bende paçayı ordan kurtardığıma sevinip, orayı bir an önce terkedip kendimi o cehennemden dışarı atarak oksijen dolu dünyanın kucağına bıraktım.

- Mütevazi Anlatıcınız aç karnıma bikaç lokma bişey girsin diye pastanenin yolunu arşınlarken sağı solu tükürüğüyle kirleten insan curcunasını atlatmak zorunda kaldı. Keşke ağızlarına mühür vurabilsem! Pastaneci bana sıcak gülüşünden biraz fırlattı ama ekşi yüzüme o bile tebessüm ettiremedi. 2 kaşarlı poğaça alıp çıkacaktım ki birden bakışları bana dikildi. Neden benden 20 cm kısa diye resmen elindeki börek kesme bıçağını böğrüme saplayacak gibi uzatıp "size ne veriyim" dedi ama sanki kendi boyu uzasın diye bacaklarımdan biraz kesip kendine naklettirme niyetindeydi. Kesin bu niyetteysi ve ben bunu erken çakozladımda buna fırsat vermedim. Elinden poğaçaları kaptığım gibi dışarı tüydüm. Oradan bacaklarım sağlam bir şekilde çıktım ve ihtiyarın beni beklediği kahveye doğru hızlıca topukladım..

- İhtiyar gelene kadar poğaçaları iki çayla mideye indirdim dışarıda iki volta atıp iyice sindirdim. Ohooo uykum geldi de bizim tahtalıköy yolcusu bir türlü gelmedi. Neyseki aradığımda yoldaydı da daha fazla gözmü yola dikmedim. Geldiği gibi bir kanser yakıp ızgara gibi ucunu bana doğru yakıp söndürüyordu dışarıda. Ben içeriden ona kaykılıyorum da bir an önce gelip dövüşe başlayalım diye içimden geçiriyordum.

- Neyse yarıda kesti kanseri, son çektiği nefesin dumanını da girerken içeri verdi, saolsun benden sağlı sollu iki küfrü hakketti ama yaşım ermediğinden ona saygıda kusur etmedim. Masama teşrif ettiğinde pişpirik oynayacağımızı anlayan çakal sürüsü etrafımıza yerleşmiş, bizden önce çayları bağırmışlardı bile. Biz iki el atana kadar dörder çay yuvarladılar doymak bilmez kursaklarında. Aç olduğunuzu bilsek yemek söylerdik mübarekler, çayla karın doyurdunuz diyemediysemde aklımın köşesine kazıdım onları.

- İhtiyar pişpirikte beni hakladı anlayacağınız. Gidip kasaya yeşil bir 20'lik bayılmak zorunda kaldım. Kaldım da içime oturdu çakalların boğazından süzülüp içini ısıtan o çayların parasını vermek. Oyundan bedava zıkkım var desek kazanla içer bu kertkenezler. Çıkarsam pabucumu yerler. İhtiyar beni kesin kağıt çalarak yendi. Yoksa nerde görülmüş, gözü görmeyen, cavlağı çekmek üzere olan bu adamın beni pişpirikte yendiği! Bikaç kağıdı kulak arkası yaptı da, beni yandaki çakallara yem etti iyi mi..

- Hesap içime oturdu ama dışarıdaki ayazda kulaklarımı kesiyordu. Ne yapıp etmeli sıcak döşeğe kendimi atmalıydım. Hava kararmıştı, tepedeki aydede biraz teselli verdi bana yol boyu. Soğuk öyle yüzüme vuruyordu ki gözlerimden yaşlar dökülüyor, görenler ühü ühü ühü yapıyorum sanıyordu. Ben evden içeri girdiğimde hemen üzerimdeki soğuk eşyaları terkedip sıcacık ropdöşambırımı giydim ve soğuk kışın bir an önce buraları terketmesini istedim. Beni dinlemedi tabii ki. Ben de sıcak çayımı doldurup başucumda bu gün okuyacak olduğum "Otomatik Portakal" kitabını alıp, nasıl bir etki bırakacağını bilmeden, okumaya başladım.  :)))

Ben Mütevazi Anlatıcınız kitabı okuyunca da size bu satırları karaladım... Okuyan herkese teşekkürler.

- Kitabın anlatmak istediği şeyler de var tabiiki ama bu kişiye göre değişir. Bence kötülük yaparsanız ne olursa olsun elbet yolunuza çıkar ve sizi bunu yaptığınıza pişman eder.. Ben bu kitapta çok farklı bir şekilde içine girip, 5. karakter oldum, eğlendim ve hoşuma gitti. Yazar herşeyi argo şekilde ve açık açık anlatmış. Çok güzel, kafa dağıtıcı ve bir o kadar da iç açıcı bir eserdi. Farklı şekilde bakarsanız her şeyi görmeniz mümkün.. Umarım beğenirsiniz. Keyifli okumalar...
Distopik bir kitap olan Otomatik Portakal, tabiri caizse dünyanın çivisinin çıktığı bir zamanda geçiyor; gençlerin bir eğlence aracı olarak ölçüsüz şiddet kullandığı, polis güçlerinin noksan olduğu ve insanların geceleyin dışarıya çıkmaktan dahi korkar olduğu bir dünya. Bu gençlerden biri de, çetesiyle beraber takılan Alex. Ergenliğin tüm devinimleriyle beraber, zamanının modasına da ayak uyduran Alex, çeşitli suçlar işlemekten uzak durmuyor ancak bir gün yakayı ele veriyor ve devletin, suçluları ıslah etmek ve hapishanelerdeki yoğunluğu azaltmak adına uyguladığı bir politikanın ilk deneği oluyor. Şartlandırma tekniğine dayanan bu uygulama, insanların kötülük yapmasını tam anlamıyla engelliyor ve insanların iyi olma seçeneklerini ellerinden alarak iyi olmalarını mecbur kılıyor.
Kitabın temel felsefesinde de bu durum sorgulanıyor zaten; Burgess, otoritenin insanları birer otomatik portakala çevirme gayesi üzerinden sosyal ve toplumsal eleştirilerde bulunuyor. Bunu yaparken, içerikte öğretici bir üsluptan uzak durmayı başarmış olsa da eserin ana hatlarında kalın bordürlerle çizilmiş bir didaktisizm söz konusu... Hem distopya, hem de kült eserler arasında olması sebebiyle okunması tavsiye edilir.
Kitabı bir gün de okudum...Yazım dili argo kelimeler ile dolu olsada " Otomatik Portakal" ismini argodan aldığını yazar en başta açıklamış...
Kitabın konusuna gelince; Birinci bölümde Alex ve çetesi suç işlemekte sınır tanımıyorlar.Aklınıza gelebilecek her tür suçun içindeler, bu bölümde Alex'in insanlık dışı davranışları karşısında ondan tiksinip yok artık dedim...Fakat kitap ilerledikçe onun başına gelenlere çok şasırdım. Herkesin ondan faydalanmak için sebepleri vardı, politikacılar, doktorlar ve geçmişinin çete üyeleri...
Alex ne yapacağını bilmemekle beraber yaşattığı her şey ile yüzleşene kadar, kim olduğunu keşfedebilecek gücü kendinde bulmakta zorlanıp, duygularını nasıl kontrol altına alacağının yolunu bulabilecek miydi?

Okuduğum en ilginç kitaplardan bir tanesi. Henüz okumamış olanlara tavsiye ederim...

Ayrıca kitabı,İzmir1000Kitap toplantısında bizlere sunan Funda Hanıma çok teşekkür ederim...
Kitap suç işleyen bireyleri toplumun ve devletin istediği şekilde tektipleştirilip, onları birer otomatik makine haline getirilmesini konu alıyor. Suç oranını azaltmak için kendince bulduğu yöntemle suç işleyen devleti sert bir dille eleştiren harika bir eser Otomatik Portakal. Yazar insan iradesini, iyiliği, adaleti, özgürlüğü, bilimin etik kavramını derin derin sorgulatıyor okurlarına. Psikolojik analizleri ve kurgusuyla son derece etkilendiğim bir kitap oldu.

Kitabın kendine has dili olan "nadsat" (yakın geleceğin argosu demekmiş) her ne kadar orijinal olsa da ben pek sevemedim. Sürekli aynı kelimelerin kullanılması göze batsa da okunmaya değer. Okuyun, ufkunuz genişlesin. Keyifli okumalar dilerim. (:
Eee ne olacak şimdi ha? diye kitabın içinde sık sık soran Alexe cevap olarak:

Hikayeni okuyup bitirmem üzerine inceleme ve yorumlarımı elimden geldiği, dilimin döndüğü ve kelimelerimin yettiği kadarıyla yazıya dökeceğim sevgili kardeşim. Belki bu şekilde tüm okurlarını kardeşi olarak görerek, ‘‘ey kardeşlerim’’ diye hitap eden Alex’e yeni kardeşler(okuyucular) kazandırmak, ilgi uyandırmak , belki de okumayı düşünenler için şüphelerini ortadan kaldırmaya katkıda bulunmak için.

Evet kitabın bende oluşturduğu düşüncelerle birlikte hikayeye de değineceğim incelemem biraz uzun olacağından şuraya arka plana bir müzik tavsiyesi ekleyerek, sıkılmanıza mani olmasını dilerim.
Efsane ikilinin düeti!
https://www.youtube.com/watch?v=48Qdgx2V8nU
Şarkının içinde de geçen şu kısmın altını çizerim;
‘’İki kapılı bir handa yürüyoruz gündüz gece ve bilmiyoruz ne haldeyiz!’’

Hadi Alexinde deyimiyle incelememi dikizlemek(gözlemlemek) isteyenler buyursun:

Öncelikle kıyısından, köşesinden , üstünden de olsa elimden geldiğince hikayeyle ilgili küçük spoiler kelimesi de yerin dibine batsın da dilimizden düşsün, ipuçları olabilir uyarısı benden okuma kararı sizden : )
Yazar ile başlamak istiyorum cümlelerime; Anthony Burgess kariyerinde önce müzisyenlik, sonrasında yazarlığa girişmiş bir İngiliz yazar. Yazarlığa girme hikayesi oldukça ilginç; Kendisine beyin tümörü hastalığın teşhisi konulmasıyla bir yıllık ömrünün kaldığı açıklanıyor. Bunun üzerine kendisi kalan ömrüne yazar olarak devam ediyor ve bu romanla birlikte 5-6 sayıda kitap eseri çıkartıyor. Fakat kaderin cazibesi veya teşhisinin doğru çıkmaması üzerine ömrüne daha uzun süre devam ediyor. Kader ilginç bir senaryo yaşatarak, kendisine yazarlıkla tanışıp bu eserinde ortaya çıkmasına olanak sağlıyor. Müzik dünyasıyla birleşen yazarlığının etkilerini oluşturduğu karakterinde klasik müzik aşkıyla donatmış olduğunu okurken farkına da varabilirsiniz.

Kitabın tanıtım kapağındaki yazarımızın şu sözleri bu kitabın içeriğine de , yazılma amacına da cevap niteliğinde olduğunu söyleyebilirim.
’’Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…’’
diyen yazarımız yinede elinden gelen en iyi seçeneği kullanarak bir fikir taslağını oluşturarak yıllarca yaşatmış ve bugünlere bile hikayesi içerisinde göndererek bizlere ulaştırabilmiş. Fikirler ölmez yaşarmış uzun süreler, bunun ispatını da gerçekleştirmiş.

Şimdi kitaptan bahse geçmek istiyorum; Bu romanda yazarımız distopik bir gelecek atmosferi oluşturarak o kadar mühim gerçeklerin üzerine konu işlemiş ki gerçekten oldukça ileri görüşlülüğünü ve haklı olduğunu ortaya çıkaran bir hikaye ortaya sunmuş.

Kitabın başlığı bile ilgi çekmesinin yanı sıra özenle seçilmiş olması, içinde anlam bulundurması okuyucudan puan kazandırıyor. Portakalın organik özelliği ile insana değinirken, otomatik kelimesiyle de makine özelliğine vurgu yaparak bu başlığı kitaba uygun buluyor ve ortaya, makineleşen bir insan anlamlı başlığı sunuyor.

Kitapta ki hikayenin kahramanı, kendisinden mütevazi anlatıcınız diyerek bahseden Alex bize başından geçen hikayeyi kendi ağzından monolog tarzında anlatıyor. Hikaye, 3 tane yandaşı olan arkadaşıyla oluşturduğu bir holigan, çete grubunun işlediği şiddetli olaylar ve kötülüklerle başlıyor. İçtikleri uyuşturucu maddeli içeceklerin etkisiyle de birlikte iradelerini kaybedip içlerinden de birikip taşmakta olan kötülük eğilimlerini ortaya savurarak dökmelerine şahit oluyorsunuz. İçinde barınan şiddet ve kötülük eğilimini, sanat ve müzik zevkiyle birlikte taşıyan ilginç kahramanımız çetenin lideri olan Alex’in birbirinden farklı dinlediği klasik müzik eserlerini de keşfedip, kitaptan edinilecek kültürel kazançlar arasında bulabilirsiniz. Yaşadığı toplumun da görüntüsünü anlatan Alex sanki aynı zamanda günümüzün de tablosunu aktarıyor gibi; Tıpkı ebeveynleri gibi toplumun diğer bireylerinin sistem tarafından belirlenerek günlerinin çoğu zamanlarını işte çalışarak harcamalarına zorlayarak, kendilerine kalan küçük zaman diliminde ise sadece TV karşısında vakit geçirmeye ayırabilecekleri ve dış dünyaya kör ve sağır, diğer bireylere karşı duyarsız ve görmezden gelen bir toplum haline sürüklenmelerini okuduklarınızda çıkarabiliyorsunuz hikayeden. İçimizde insan olmanın huzuru iyiye yönlendirecek eğilimlerimiz var ancak dışımızdaki baskılar, korkular, para, sahte duygular, modern dünya bizim iç dünyamıza fazladan yük oluşturuyor ve ruhumuzu ağırlaştırılarak farklı yollara sevk edebiliyor.
Bu da şunları düşündürüyor ki; Bugün toplumlarda oluşan bir çok sorunun, sıkıntının, duygu yoksunluğunun sebebini bireyler mi oluşturuyor yoksa toplum mu yoksa onu da bir şekillendirme ve yönetme gücü olan sistematik güçler mi? Her kötülüğün kendine göre bir oluşum nedeni ve oluşturan çevresi ve faktörleri vardır. İstisnalar kaideyi bozmaz günümüze değinerek hikayeyle benzetme yapacağım; Günümüzde de toplumda, Aile kurumları bağları zayıflamış, toplum ilişkileri gerilemiş, hoşgörüler ve anlayışlar hızla azalmakta, duyarsızlık had safhalara tırmanma vaziyetinde değil mi? Bunları sergilemekte olan bireylerin mi suçu var yoksa yol açan oluşturan toplumu sürükleyen güçlerin mi? Farkına bile varmadan bir takım özelliklerimizin yerini olumsuz özellikler alarak değiştiriliyor belki de birilerinin istediği gibi ‘‘Otomatik Portakal’’ haline çevriliyor olabiliriz. Bir kısmında da Alex’in bahsettiği üzere, babasının gazetede her zaman okuduğu olayların benzeri olan şiddet, hırsızlık ve toplumu olumsuzluğa boğacak olayların sık sık yaşanıp gözümüzün önünde ve zihinlerimizin içine kazınması bizim iç dünyamıza olumlu mu olumsuz mu etki eder bunları sorgulamak gerekiyor.
Bizzat bu düşünceler ışığında düşününce, kendi adıma sormak istiyorum; Hangimiz akşam haber kanallarının tamamını sakince, huzurla ve umutla sonuna kadar izleyebiliyor? Veya diyelim bir gözünüz kapalı izleyebiliyorsunuz bir şekilde, peki hanginizin izledikten sonra yarınlara olan umudu ve huzuru artıyor? Veya bundan da vazgeçtim çıkan 10 haberden kaç tanesi cinayet, hırsızlık, şiddet veya hoşgörüsüzlük ve anlayışsızlıkla ilgilide, kaç tanesi yaşam sevinci ve hoşgörü, paylaşım, sevgi veya geleceğimize yönelik faydalı ve başarılı buluşlarla ilgili yaşadığımız çevrede? Gerçekten bunların reşit bir bireyde bile olumsuz düşünceleri bunalıma, umutsuzluğa sevk ederken birde reşit olmayan yaşlar üzerindeki etkisinin vahim olabileceğini düşünmeden toplumdaki artan ahlaksız, kayıt dışı olayların sadece sonucuna göre tepkide bulunurken nedenini de düşünüyor muyuz yoksa düşünemiyor muyuz? Kendi adıma cevaplamak istersem haberleri izlemeyi bırakalı oldukça uzun bir zaman oldu onun yerine kelime oyununu izliyor ve bir nebze kendimi kötü düşünceler ve olaylardan uzak tutmaya çalışıyorum, eğer benim gibi rahatsızlık, duyarsızlık hisseden kişiler varsa onlara da bizzat tavsiyemdir bu gibi haberler yerine hafta içi her akşam saat 7 ile 8:30 arası teve2 de.
Neyse konuyu değiştirmek istedim çünkü oldukça iç bunaltan bir konu olan bu düşüncelerden sıyrılıp kendimi toparlamak için, devam edelim hikayemize;

Hikayenin mütevazi anlatıcısı Alex ve grubunun konuşma dili olarak bir argo dilinden yararlanmaları başta biraz farklı bir kelime dağarcığı olmasından güçlük oluştursa da 10-15 sayfa sonra su gibi bir anlatıma kavuşabiliyorsunuz. Burada da çevirmenin de günlük dilimize uygun çevirisinin başarısını inkar etmek gerekir. Kara mizahtan da yararlanılan anlatımda hem trajediyi hem dramı hem de komediyi aynı anda satırlarınız da okuyorsunuz ey kardeşlerim. Mütevazi anlatıcımız Alex’in sokak dilini ve argo kelimelerini, samimi bir dil ile anlatarak okurlarına ‘‘ey kardeşlerim ’’gibi hitap ederek sizin hikayeyi benimsemenizi sağlıyor.

Okumayı düşünenlere de başlamadan önce de bir tavsiyem, dünyaca ünlü olan ’Pavlov Deneyini’ araştırıp bilgi sahibi olarak hikayeye başlamanızı öneririm, bakış açınızı daha geliştirerek kavramanıza katkıda bulunacaktır. O kadar acımasız bir deney ki insana farkında olmadan neleri yaptırım etkisi olduğunun sınırını tahmin edemezsiniz! Hikayenin içerisinde ki bir örneğiyle de bunu anlayacaksınız.

3 bölümden oluşan hikayenin ilk bölümünde, henüz ergenliğinin başında 15 yaşında hayata ve topluma bir birey olarak girmeye hazırlanan karakterimiz Alex’in ve çetesinin içindeki kötülük ve şiddetleri sergilemesiyle hikaye devam ediyor.
İnsanın iç dünyasındaki kontrolsüz güç dengelerini sorgulatarak, karakterler üzerinden izlediği olaylar zinciriyle çağımızda kendi hayatımızda ve toplum hayatımızda özgürlük sınırlarımızı da irdelememizi sağlayacak bir mesaj sunuyor okurlara.

Birbiri ardında işledikleri suçlar serüveninin Alex'in grubu içerisinde ki saygınlığının ve kontrolünün kaybolmasıyla arkadaşları tarafından kumpasa düşürülerek polislere yakalanıp esir hayatına geçmesi ile birlikte yeni bir hikaye bölümüne geçiyorsunuz. Mahkum olarak geçirdiği süreler içerisinde hiçbir düzelme yönünde görüntü göstermemesi, onu Hükümetin toplumda artan suç olaylarının önüne geçmek ve iktidarını devam ettirmek için kendilerine başarı sağlamak için bulduğu ıslah edici bir psikolojik deneye seçilen ilk kurban olmasına yol açıyor.

Burada araya bir fikrimi eklemek istiyorum; İnsanı insan yapan özellikleri biliyoruz ki düşünerek, karar vererek yaptığı iyi kötü seçimlerdir. Evet; Bu imtihan göreviyle bu dünya içerisinde yaratılmış ve ömrümüzü geçirmekteyiz. Eğer bu özellikler bireylerde olmadan, eylemlerimize bir takım güçler tarafından müdahale edilerek yönetilse idik, dünyaya geliş amacımızın ne anlamı olurdu? Bugün insanoğlunun bile ortaya çıkardığı yapay zekadan oluşarak yönetilen robotlardan ne farkımız kalırdı o halde? İçimizde beslediğimiz iyilik ve kötülük kavramlarının hangisini ortaya süreceğimiz, kendi seçimlerimiz ve kararlarımızla oluşmaktadır. Bir şekilde ahlaki ve vicdani düşüncelerle, iyilik ve kötülük mekanizmalarını kendimiz hakim olarak yönetmemiz gerekiyor ki yaratılış gayemize uygun bir şekilde yaşayabilelim.

Fakat kitap da bir takım sistematik güçler bu düşünceleri görmezden gelerek başkalarının yaşama ve özgürlük kurallarını hiçe sayarak kendi otoritelerini güçlü ve hakim kılabilmek için bir takım plan ve projeler ortaya çıkarıyorlar, tıpkı Alex’in de dahil edildiği deneyde yapılan düşüncelerini ve zihnini boşaltıp yerine kendi isteklerini, kurallarını yerleştirerek.

Alex deneyde tedaviye başlanıldığında, çok katı işkenceli tedaviler görür, ruh sağlığının bozulmasına yol açılır. Bir takım şiddetli ve zulüm içeren filmler kendisine beyaz perdede gösterilerek bilincine işlenilir ve hasara uğratılır. Sanırım burada medyanın da etkisine değinmek istemiş olabileceğine düşündüm; Çünkü gösterilen filmler şiddet,savaş,işkence,korku ve benzeri toplum ahlakına aykırı düşen olaylar üzerine. Günümüzdeki medyada bunlardan hangisi gösterilmiyor, hangisi bilincimize girilmesine yol açılmıyor ki?
Kitapta da yazan bir deyimle ‘Çürümüş ve hasta bir toplumun’ sonuçlarına yönelik çözümler bulmak yerine, daha önceki seviyede bu duruma getiren, ortaya çıkaran sebeplerinin önüne geçilmesi, tedbirler ve önlemler bulunması daha isabetli bir durum olacakken bazı insanların kaderi bazı güçler tarafından yanlış bir şekilde değiştirebileceğini görebiliyoruz.

Bu tedavinin sonucunda kötülüğe olan eğilimini köreltip, bilincine yerleştirilen yöneltmeler ve mesajlarla, Alex’in kötülüğü seçme ve uygulama içgüdüsü ortadan kaldırılmış, düşünce ve eylemlerinin işlenmesini kısıtlamışlardı. Öyle ki Alex ne zaman kötü bir şey görse veya aklından geçirse bir şekilde kendisini rahatsız hissedip hastalığa yakalandığını bahsediyordu.
Burada otoritenin yaptığı baskıcı deney ile günümüzde ki olaylara ışık tuttuğunu çıkarabiliriz. Baskılarla bir takım belirlenen kurallarla seçimlerimizin sınırlanıp tercih seçeneklerimizin ortadan kaldırılarak oluşturulmak istenen toplumun veya düzenin istenilen bir parçası haline getirtilmek istendiğinin bir örneği. Bu deney aynı zamanda insanların ne kadar bilinçsiz ve haksız yere bir şekilde otoriterliğe boyun eğmek mecburiyetinde kalıp, istenilen hale getirildiklerinin göstergelerinden biri şüphesiz. En büyük suç birisini ve bizleri hissizleştirmek, hissetmelerinin önüne geçmek! Duygularını yitiren insan artık bir insan, kişi değildir Anthony Burgess’in de dediği gibi OTOMATİK PORTAKAL’dır. Ve toplumumuzda bu tanıma uyan kişilerin varlığı o kadar gün geçtikçe artıyor ki sonuçlarının nereye uzanacağı düşünmek bile insanı endişelendiriyor.

Alex’in, tercih yapma eğiliminin ortadan kaldırılıp toplumun ve sistemin istediği yaşayış kurallarına göre uygun biçimi alarak, hükümet yetkilileri tarafından istenilen bir modele getirilip düzeltildiğine kanaat getirmesi üzerine özgürlüğüne bırakılır ve esir hayatı son bulur. Alex’in özgürlüğüne kavuşmasının ardından dışarıdaki özgür toplumun, hoşgörüsüz ve adaletsiz bir düzeniyle karşılaşıyor. Buradan şöyle bir düşünceye varılıyor ki; Bireyin bir takım özelliklerine toplumun yönlendirici ve şekillendirici olduğu da aşikardır. Sonuçta çevre etkisi örnek alınacak ve yol gösterici etkilere sahiptir. Aynı zamanda toplumun da yaşayışını düşüncelerini ve duygularını şekillendiren yönlendirenler vardır ki burada da bumerang gibi suç tekrar sistematik güçlere dönüyor.

Otoritenin faşistçe bir deney ile hazırlayıp düzelttiği Alex çıktıktan sonra bir takım olumsuzluklarla eskiden işlediği suçların yüzleşmeleriyle karşılaşıyor ve çaresizlik içine terk ediliyor bir başına. Hükümetin bu deneyle de yeterli kalmayıp suçlardan caydırmak için de kaba kuvvetli ve acımasızca polislerden kurduğu teşkilat da bu arada sokakları idare etmeye çalışıyor. Totaliterliğe doğru yürüyen hükümetin ise elbette bir takım aleyhine bu sistemi engellemeye çalışan karşı cepheden oluşan politikacılar bununla ilgili çalışmalar ve araştırmalarla uğraşıyorlar. Burada haksızca yapılan bir deney sonucu düzeltilen Alex’ den de yararlanarak koz elde etmeye çalışan politikanın kirli emellerini ve acımasız yüzüne de şahit oluyorsunuz.

Evet genel olarak bir sonuca varacak olursam çok isabetli ve başarılı bir sistem eleştirisi mesajı taşıyan bu kitap her ne kadar kurgulanmış olan hikaye biraz rahatsız etse de yine de olabildiğince uygun bir hikaye üzerinden verilen mesajı ve eleştiriyi başarılı buluyor, bugünkü sistemlerin uyguladıkları bir takım senaryoları sorgulatmaya sevk ettiğini belirtmek istiyorum bu kitabın. Kurgunun başında bazı olumsuz ve kötü olayların duyarlı kişileri rahatsız edeceğini belirtmek isterim fakat devamının gizemi ve merakı içinde sürükleyiciliğine kendinizi kaptırarak okumaya devam ediyorsunuz sayın mütevazi anlatıcımızı. Mesaj o kadar isabetli ki geleceğe kendini koruyarak taşıyarak bugün bile okunduğunda size birbiri ardınca düşüncelere sevk ederek bazı gerçeklerin farkına iletecek derecede etkili.
Filminin de kitaptan esinlenerek yayımlandığı belirtmek isterim kimisine göre beğenilmekte kimisine göre kitabın üzerine izleme hassasiyeti bulunmamakta ki bende ikinci kısımda karar vererek sizin kararınızı da okuduktan sonra sizlere bırakıyorum.

Kısa bir kıtap da olması yönünden (150-160 syf. cvarında) kendi okuma hızıma göre 5-6 günlük bir süre zarfı içerisinde okuyabildim. Kitabın kısa olmasına rağmen içinden çıkarılacak mesajların ve fikirlerin oldukça geniş ve geleceğe kendini aktarması kitabın bu kadar öne çıkıp, başarı kazanmasına katkıda bulunduğunu söyleyebilirim.
Hem distopya hem kült eserler arasında popüler olan bu kitabın okumanızla birlikte aklınızı kurcalayacak fikirler ışığında , derin bir eleştiri ve sorgulama yapmanıza yol açarak, bitirdikten sonra da etkisinin faydalı olabileceğini düşünüyor ve okumanız için temennide bulunuyorum. İyi ve keyifle okumalar, kitaplarla iyi vakitler.

Aynı zamanda Necip beyin oluşturduğu #28548203 bu etkinlik içerisinde de birbirinden farklı eserleri okuyarak bir etkinlik altında buluşturduğu için etkinliğe de ithaf ederek faydalı olmasını umuyor, bu etkinliğin baş rolü olduğu için kendisini teşekkür ediyorum. Bol eser okunmakta olan bu etkinliğe de; Bilimkurgu alanında H.G Wells ile ilk kez tanışarak Zaman Makinesi eserini okuyarak devam edeceğimi de dipnot olarak ekliyorum.: )
Otomatik Portakal bitti. 1959 yılında gittiği hastanede konulan beyin tümörü tanısı sonucunda kendisine bir yıldan daha az bir ömrü kaldığı söylenen Burgess bu olay sonucunda oturup yazmaya başlamış. Ortaya çeşitli eserler koymuş ve gelgelelim, tanının konulduğu yıldan otuz dört yıl sonra yani 1993 yılında hayata gözlerini yummuş. Yazma serüveninin ortaya çıkardığı ürünler arasında en çok bilineni hiç kuşkusuz Otomatik Portakal. Ülkemizde de kitap vitrinlerinde mutlaka bulunan ve iyi bir okunma ve beğeni oranı yakalamış bir kitap Otomatik Portakal. Suç-ceza, iyilik-kötülük, otorite, seçim yapma özgürlüğü kavramlarına dair olayları içinde barındıran bir kitap olan Otomatik Portakal'ı beğendiğimi söyleyebilirim ki beğenip beğenmeyeceğime dair soru işaretleri vardı kafamda.

Kitabımızda Alex isimli bir ana karakterimiz var ve bu karakterin de bir çetesi. Alex arkadaşlarıyla yakıyor, yıkıyor, çalıyor, toplumun huzurunu bozacak hangi davranışlar varsa sergiliyor, işlemedikleri suç kalmıyor. Otomatik Portakal arkadaşlarıyla yol ayrımına gelen Alex'in yaptıkları nedeniyle başına gelenleri ve devletin ileri gelenleri tarafından "iyileştirilmesi" sürecini anlatıyor. Kitabın başlarında yaşanan olaylar son derece rahatsız edici, olaylar Alex'in ağzından anlatılıyor bu nedenle sürekli argo kelimelerle karşı karşıya kalıyoruz. Başlangıçta bu durum beni oldukça rahatsız etti ancak belli bir kısımdan sonra olaylar daha farklı bir havaya bürünüyor. Bahsettiğim rahatsız edici şeyler nedeniyle başında ben bu kitabı sevmeyeceğim diye düşünsem de devam ettikçe bu düşünce yerini beğeni hissine bıraktı.

Kitapta anlatılnak istenen şey iyilik yapma üzerineydi. Dünyada her şeyin zıttıyla var olacağını düşünürsek aslında kötülük de iyilik kadar normal. Evet hoşumuza gitse de gitmese de bu böyle çünkü insanların iyiyi veya kötüyü seçme konusunda kendilerinde bulunan bir özgür iradeleri, seçme özgürlükleri var. Otomatik Portakal'da da bu durum sorgulanıyor. Çeşitli şekillerde, örneğin psikolojide sıklıkla karşımıza çıkan koşullandırmalar aracılığıyla bir insanı sadece iyilik yapan bir makine haline getirmek doğru mudur? İnsan bir iyiliği zihnine öyle yapması gerektiği sokulduğu için yapıyorsa bu iyilik gerçekten iyiliktir diyebilir miyiz? Ben bu konularda arada kaldım; çünkü içten gelmeyen bir iyilik evet iyilik değildir diyebilirim, bu doğrultuda evet insanları bu şekilde otomatik bir portakal haline getirmek de iyi değildir diyebilirim. Ancak tabii bir de farklı bir boyutu var işin; canlılara zarar veren, öldüren, tecavüz eden ve daha birçok kötü şey yapan birinin seçme şansı elinden alınsa sanırım bu bana yanlış gelmeyebilir. Biri birine bu denli kötü eylemlerde bulunuyorsa varsın elinden alınsın seçme özgürlüğü ve varsın kötülük gördüğünde midesi bulanan bir insana, iyiliği otomatik bir şekilde yapan bir makineye dönüşsün.
İnsanın kendi başından geçtiği bir olayı kendisinin kaleme alarak yazmasından daha güzel bir şey yoktur. Çünkü bütün ayrıntılara ve bütün duygulara sahipsinizdir. İşte bu eser de insanı dış dünyadan alıp kendi duygularıyla içine alan, oldukça akıcı bir eser.

İlk okumaya başladığımda ne lanet şeyler anlatıyor bu adam diye şikayetçi olmadım değil. Ama okudukça başlarda anlatılan onca kötülüğün bedelini fazlasıyla ödenerek olgunluk getirici bir iyiliğe dönüştüğünü görüyorsunuz.

Bu tarz olup bizzat yaşam hikayelerini anlatan kitaplardan geri kalmayın derim. Çünkü ordaki insanlar yaşanmış onca sorunla bir şekilde başa çıkmış ve hayatını tekrardan geri kazanmışlardir. Ve insan okudukça kendi hayatından da izler görüp kendisine ders çıkartabilir.

Okunması oldukça akıcıdır ve kesinlikle tavsiye ediyorum.
Herkese iyi okumalar....
"Eee, ne olacak şimdi ha?"

Kitap bu soruyla başladı ve ne olmadı ki!

Alex neler yapmadı sonrasında kendisinde neler yapılmadı?

Kitabı okumaya başladığınız ilk dakikadan itibaren kendinizi müthiş bir argo şöleninde buluveriyosunuz ey kardeşlerim ve biricik kankalarım!

Alex'ten rol çaldığıma bakmayın, içimdeki sokak jargonunu canlandırdı. Artık çevremdekilerle de bu şekilde anlaşıyorum, çakozladınız mı durumu?

Çevirmen "Dost Körpe" kankama da hakkını teslim edelim. İngiliz argosunu Türk argosuna böylesine çevirmek hakkaten büyük iş.

Neyse Alex'in hayatını dikizleyelim biraz.
Tam bir sokak serserisi olan Alex ve mafyası yaşadıkları çevreyi geceleri yaşanılmaz kılıyorlar adeta. Önlerine çıkanı gasp edip marizliyolar şey yani ağız burun dağıtıyorlar. Üstünde başında ne varsa soyup soğana çeviriyolar filan ey kardeşlerim. Gasp'ın yanında hırsızlık, adam yaralama, tecavüz bok püsür ne ararsan var.

Kitabın ikinci bölümü diyebileceğimiz kısımda ise Alex'in ıslah edilme süreci var. Alex çektirdiklerinin karşılığını fazlasıyla alıyor almasına da burada kitabın etik sorgulaması filan başlıyor ey kardeşlerim.

Velhasıl kitabın üslubunu az buçuk çakozladığınızı düşünüyorum ey kardeşlerim. Okumak isteyen bu durumu göz önüne alarak okusun. İncelemeye Alex'in çağrısı ile son verelim.

Küçük kankanız Alex'le birlikte her yere gittiniz, onunla birlikte acı çektiniz ve bizim Tanrı'nın yarattığı en adi piç kurularından bazılarını dikizlediniz, hep eski kankanız Alex sayesinde. Cidden korkunç, adi, şerefsiz bir dünya bu ey kardeşlerim. Küçük kardeşiniz Alex'inizi arada sırada hatırlayın. Amin. Ve de bok püsür.
Kitabın adı, içeriği ve yazarın hayatı ilgi çekici. Kitabın başları sıkıcı ve anlaması güç. Kitap yapılan sosyal bir deneyi, toplumlaşmış önyargıları anlatıyor. Psikolojik olarak yoğun bir kitap, herkes okuyamayabilir, belki de ağır gelebilir. Yazar kitabı samimi bir dil ile anlatmış olsada bazen aşırıya kaçmış sözcükler kullanmış. Genel olarak güzel bir kitap ama ben bu kadar beğeniyi abartı buldum.
Bazı kitaplar vardır okuduğunuzda sizi çok rahtsız eden, bitirdiğinizde bile duyduğunuz rahatsızlık kolay kolay bitmeyen: işte Otomatik Portakal o türden bir roman. Şimdiden söyleyeyim de incelememi okuduktan sonra kitaba başlayıp bana kızmayın.

Yazara 1959 yılında bir beyin tümörü teşhisi konmuş ve 1 yıl ömrü kaldığı söylenmiş. Bu bir yıllık süre içerisinde toplam beş kitap yazmış, Otomatik Portakal'da bunlardan birisiymiş. Yazarı böyle karanlık bir roman yazmaya yönelten şeyde belkide içinde bulundu psikolojik durumdur yani hasta olduğunuzu düşündüğünüzde genelde karamsar olursunuz. Tabii daha sonra teşhisin yanlış olduğu anlaşılmış.

Roman, psikopat ruhlu bir suçlunun ağzından yazılmış. Ölçüsüz şiddet yanlısı, tecavüzcü, tacizci, ruh hastası bir insanın dünyaya nasıl baktığını görüyorsunuz ve kitap argo kelimelerle dolu olduğu için bunlara tahammül edemem diyorsanız okumanızı tavsiye etmem. Bu karakterin adının Alex olmasının da bir sebebi var. Şöyle ki lex latincede kanun anlamına geliyormuş yani Alex ise bunun olumsuzu kanunsuz gibi bir şey.

Kitabın adındaki portakal, doğal haliyle insanı, otomatik ise makineleşmeyi temsil ediyor. Aslında bir tür distopya eseri de diyebiliriz. Gelişen teknolojiyle insanların duygu ve düşüncelerine müdahale edildiğini düşünsenize. Aslında içinizden iyilik yapmak gelmediği halde mecburen bunu yaptığınızı düşünün. Tıpkı bir makine gibi. Ne kadar iğrenç bir hal olurdu. İnsanın elinden tercih etme hakkının alındığı bir dünyayı düşünemiyorum bile.

Eskiden beri klasik müziğin insanı dinlendirdiği ve suça eğilimini azalttığı rahatlattığı felan söylenir ama bu kötü karakter Beethoven dinlerken insanları öldürdüğünün psikopatça işler felan yaptığının hayalini kuruyor hemde 9. senfoniyi dinlerken. Hayret etmemem elde değil çünkü hem çok severim hemde dinlerken böyle zalimce şeyler düşünmem. Yazarında muhakak müzikle uğraştığını düşüdüm tabi bilemiyorum gerçekte ilgili olup olmadığını.

Kitabın birde filminin olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Üstelik dünyanın en ünlü yönetmenlerinden Stanley Kubrick tarafından yapılmış. Şöyle de bir ilginç durum var zamanında filmin İngiltere de gösterime girmesiyle gençler suça yönelmiş ve yönetmen tarafından kaldırılmış. Bir sır vereyim bu yönetmen gizli bir masonik teşkilatın üyesiymiş. Genelde psikopat ruhlu filmler yaptığı söyleniyor. Sinema bazı çevreler tarafından kitabın yalnızca bir kısmını içerdiği için eleştirilir ya da kitabı yansıtamadığından fakat ben tam tersi filminde kitaptan fazlasını göreceğimi düşünüyorum henüz izlemesem de.

Sonuç olarak herkesin okuyacağı bir kitap değil. 18 yaşın altındaki çocukların kapağı güzel diye kitabı alması çok sakıncalı çünkü yanlış yorumlanmaya çok açık bir kitap ve o yaşa uygun değil. Biraz popülariteye dönüşmüş olsa da büyüklerin okumasında bir sakınca görmüyorum ama dediğim gibi argo kelimeleri, suçu, pislik durumları kaldırabilecekseniz okuyunuz çünkü gelecek senaryosu çok karanlık. Vesselam...
"Koltuk altında kitaplar taşıdığını görüyorum kardeşim. Bugünlerde hâlâ kitap okuyan birine rastlamak gerçekten nadide bir zevk kardeşim."
Yani, hepinize minnettarım ama kendi hayatımı yaşamam gerekiyor.
Anthony Burgess
Sayfa 145 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 28.Basım
Artık az kalmıştır herhalde. Bitmek üzeredir. Acının doruklarını yaşadım ve daha fazla acıya dayanamam.
"...Senin gibi iyi bir genci bir makine parçasına dönüştürmekle övünmek, ancak baskıcılığıyla böbürlenen bir hükümetin işi olabilir."
"Bugünlerde kitap okuyan birini görmek gerçekten göz yaşartıcı..."
Anthony Burgess
Sayfa 11 - İş bankası kültür yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Otomatik Portakal
Baskı tarihi:
Eylül 2016
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944885706
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A Clockwork Orange
Çeviri:
Dost Körpe
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Otomatik Portakal
Otomatik Portakal
Otomatik Portakal
Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...
...
Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. "Uqueer as as clockwork orange". Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezyada "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm...
-Anthony Burges-

Karabasan gibi bir gelecek atmosferi... Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler... Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu "nadsat"ı.

... ve Stanley Kubrickin muhteşem film uyarlaması, yirminci yüzyılın kült eserlerinden biri olan bu romanın şöhretini pekiştirmiştir...

Kitabı okuyanlar 8.347 okur

  • Serdar Dündar
  • Emine Koçer
  • Zehra Göktepe
  • MarjanFarsadSever
  • Gamze Kurt Şahin
  • Ebru
  • Ümran ergöç
  • Gizem İstif
  • Dilek Eken
  • Hilal Gül Çapkın

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%24.8
14-17 Yaş
%16.3
18-24 Yaş
%21.3
25-34 Yaş
%19.2
35-44 Yaş
%13.6
45-54 Yaş
%2.5
55-64 Yaş
%0.4
65+ Yaş
%1.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%64.2
Erkek
%35.8

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%22 (674)
9
%23.4 (716)
8
%26.1 (797)
7
%15.8 (483)
6
%5.7 (173)
5
%3 (92)
4
%1.5 (47)
3
%0.9 (28)
2
%0.5 (16)
1
%0.9 (29)

Kitabın sıralamaları