Adı:
Semerkant
Baskı tarihi:
Kasım 2016
Sayfa sayısı:
318
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750810039
Kitabın türü:
Çeviri:
Esin Talu Çelikkan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Semerkant
SƏMƏRQƏND
Ömer Hayyam, Vezir Nizam-ül Mülk ve Hasan Sabbah'ın yaşadığı; Büyük Selçuklu Devleti ile Karahanlı Devleti mücadelelerin ve mezhep kavgalarının olduğu 11. yüzyılda başlıyor. Baş karakter Ömer Hayyam'ın Semerkant'tan, Selçuklu başkenti İsfahan'a olan hikayesi ve Selçuklu politikalarındaki etkisi anlatılıyor. Bu öykü, Ömer Hayyam'ın Rubaiyat'ının Hasan Sabbah'ın ajanlarının eliyle Alamut Kalesine taşınmasıyla bitiyor. İkinci uzun bölüm ise Fransız asıllı Amerikalı gazeteci Benjamin O. Lesage'in 20. yüzyıl'ın başında İran'a Şahlık rejimi dönemindeki ziyaretlerini ve bu sıradaki İran üstündeki emperyal politikaları anlatıyor. Kitap, Rubayiat'ın Titanik'te taşınırken batıp, kaybolmasıyla bitiyor.
Okuduğum ilk Amin Maalouf kitabı. Az önce şimdiye kadar niçin bu kitabı okumadım diye kendimle küçük bir iç hesaplaşma yaşadım ve bundan sonra yazarın diğer kitaplarını da okumaya karar verip olayı tatlıya bağladım :) Öncelikle yazar tarihi gerçekleri müthiş bir kurgu içerisinde okura aktarıyor. Ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Melik Şah gibi tarihi karakterleri o kadar güzel ve etkileyici bir şekilde tasvir etmiş ki ; kendimi bu karakterler ile birlikte Semerkant sokaklarında buldum. Onlarla yedim içtim, onlarla gezdim, onlarla sevip onlarla üzüldüm. Özetle roman çok iyiydi tavsiye ederim. :)
Okuduğum ilk kitabı. Aylardır kitaplığımda bu kadar kaliteli bir kitabı bekletmek benim ayıbım. Kitap Titanic gemisinin batmasıyla başlayıp daha sonra öncesine taaaa 11. Yüzyıla gidiyor ve derinlemesine bir İran'ın Semerkant şehrine girip orada Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'ı tanıyorsunuz.

Birisi devlet veziri, diğeri bir astronom, bir diğeri ise devletin istihbarat yetkilisi olup o görevden azledilen. Sonrasında tarihte herkesin adını duyduğu fedailerinin lideri koca Hasan Sabbah oluyor.
Ömer Hayyam'ın Celali takvimi buluşu, astronomi ile o kadar çok bilgi sahibi ki kendi doğum tarihini o zamanda bulmasına kadar gidiyor. Tabi ki o çok merak ettiğim Rubailerinden de bahsedilmekte.
Son yıllarda kullanılmaya başlanılan "Haşhaşi" kelimesinin anlamını Alamut kalesi hükümdarından öğreniyoruz.

Büyük bir zevkle okuduğum bu kitabın akabinde geçen üç ana kahramanı anlatan 3 kitabı da okumak şart oldu.
1- Fedailerin kalesi Alamut
2- Rubailer
3- Siyasetname

Tavsiye ederim.Herkese iyi okumalar :)
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.599 Oy)18.132 beğeni41.092 okunma2.634 alıntı172.851 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.503 Oy)8.454 beğeni24.950 okunma2.256 alıntı107.682 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.171 Oy)8.472 beğeni27.164 okunma751 alıntı132.476 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.392 Oy)11.064 beğeni27.358 okunma1.478 alıntı143.960 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.310 Oy)12.862 beğeni32.905 okunma3.100 alıntı138.248 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.217 Oy)8.646 beğeni24.068 okunma1.264 alıntı118.285 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.088 Oy)7.656 beğeni21.503 okunma750 alıntı83.933 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.831 Oy)8.772 beğeni24.014 okunma1.605 alıntı111.426 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.736 Oy)6.046 beğeni15.904 okunma2.615 alıntı82.115 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.238 Oy)7.571 beğeni20.461 okunma3.657 alıntı122.202 gösterim
Sene 2001… Ortaokul 1. Sınıfa başlayacağım yıl. Bir yaz günü dayımların kereste fabrikasında çalışıyorum. Çalışıyorum dediğime bakmayın. Sadece ortalıkta dolanıyorum. Canım sıkılınca fabrikanın değişik yerlerine keşifler yapıyorum hazine bulacakmışım gibi. Sanki keşfedilmemiş yerler var da bende oraları keşfe çıkmışım gibi.

Tam bu düşünceler içindeyken fabrikamızın bitişiğinde terk edilen bir tuz fabrikası gördüm. Terk edilmiş koca bir fabrika… Benim için bulunmaz bir hazineydi. Hemen camdan içeri atlayıp içeri daldım. Kendimi koca bir şehirde define avına çıkmış gibi hissediyordum. Baya bir süre içeride kaldım, olmadık hayaller kurdum fakat nedense hiçbir şey bulamadım. Tam çıkmayı düşünürken köşede bazı kitaplar gözüme çarptı. Herhalde eskiden fabrikanın kitaplığında duran kitaplar olsa gerek. Yanlış hatırlamıyorsam oradan sadece dikkatimi çeken iki kitap aldım, dışarı çıktım: “Alamut ve Semerkant…”

“Alamut’u” daha sonra kaybettim. Fakat “Semerkant” hep başucumda kaldı. Yalnız bir türlü okumak nasip olmadı. Ortaokul yıllarım boyunca hep kitaplığımda kaldı. Daha sonra Van’da lise okumaya gittim. Kitap benimle Van’a geldi. İki yıl orada benimle kaldı. Van’da bulunduğum zamanlarda kitabı hiç okumadım. Daha sonra Batman’a geri döndüm. “Semerkant” benimle birlikte döndü. Sonra aradan yıllar geçti. Üniversite yılları başladı. “Semerkant” benimle birlikte Gaziantep yollarını tuttu. Gaziantep’ten sonra belli bir süre İzmir’de misafir öğrenci olarak okudum. “Semerkant” benimle birlikte İzmir yoluna çıktı. Üniversite yılları bitti. Öğretmenlik yılları başladı kitap hep benimle birlikte kaldı. Kaç yıl o “tuz fabrikasında” kaldı bilmiyorum. Ama benimle beraber tam 17 yıl kaldı.

17 yıl boyunca bir türlü okumadım o kitabı. Daha sonra fark ettim aldığım fakat uzun süredir okumadığım baya bir kitap birikmiş. Bu kitaplar için bir çözüm bulmam gerekiyordu. En sonunda hoşuma giden bir çözüm buldum. Okuyacağım kitapları küçük küçük kâğıtlara yazıyorum. Arada kurayla bir tane kâğıdı alıp açıyorum, ismi çıkan kitabı okumaya başlıyorum. Aynen böyle bir gün o küçük kâğıttan “Semerkant” kitabı çıktı. Haliyle şu soru akla gelebilir: “Neden kitap hakkında yazmıyorsun da farklı şeyler söylüyorsun?” Nedeni gayet basit… Kitabı okumak için ilk elime aldığımda kitabın kendisi değil de “Bendeki Hikâyesi” sardı dünyamı.

Zaten güzel kitap dediğin şey sende bir hikâye bir iz bırakan kitap değil midir? Semerkant’ta böyle bir iz böyle bir hikâye bıraktı bende…

*******************************************

Kitap ile ilgili birkaç kelam edecek olursam. Kitap genel olarak Ömer Hayyam’ın hayatı ve yazdığı Rubaiyat eserinin etrafında şekilleniyor. Kitabın ilk iki bölümü “Ömer Hayyam” ile başlayıp “Nizamülmülk” “Selçuklu Devleti” “Alparslan” “Tuğrul ve Çağrı Beyler” “Hasan Sabbah” “Dönemin İran Devleti” gibi birçok tarihsel olguyu ve kişiyi çok ustalıkla anlatıyor. Romanın bu bölümü her ne kadar olay anlamında çok güzel yazılmış olsa dahi fikri anlamda çok sıkıntılı duruyor. Bir kere Romanın ana temasının hepsinde İran Devleti övülürken Türk Devletleri ve Türk halkı sürekli aşağılanmış.

Kitabın ikinci bölümü ise yakın çağ dönemi İran devletindeki olaylar işlenmekle beraber önceki bölümle bir örümcek ağı bağlantısı kurulmuş. Hem İran devlet tarihi anlatılmış hem de konu Ömer Hayyam’dan kopmayarak çok güzel bir olay örgüsü oluşturulmuş. Fakat kitabın bu bölümünde de Türk Devletine hakaretler özellikle Sultan Abdulahamid Han’a ve onun şahsında Osmanlıya ve Rusya’ya baya bir hakaret edilmiş. Öte yandan Amerika ve İngiltere, İran devletinin ve Ortadoğu’nun tek kurtarıcısı olarak görülmüş. – Ki en tahammül edemediğim şeydir.-

Kitabı bitirdiğinizde sizde bıraktığı edebi haz baya fazla. Özellikle tarihe, tarihi kişiliklere ve İran Tarihine merakınız varsa okunması gereken bir kitap.

Ama ben yine de sözlerimi şu veciz söz ile bitirmek istiyorum:

“ Amerika’dan nefret ediyorum ama daha çok Amerika’nın vicdanına sığınan Müslümanlardan nefret ediyorum. "
Öncelikle kitap için çok sevdiğim insan, güzel abimiz Mustafa A. hocaya sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Güzel bir yazar ve kitapla tanışmama vesile olduğu oldu. Bu sitenin okurlarına en büyük katkısı yeni insanları tanımanın yanı sıra yeni kitaplar ve yeni yazarlar tanıtması bence.

Bir gün elimde Ömer Hayyam Dörtlükler -Rubailer- kitabıyla binaya girerken kargo arabasını gördüm. Artık kanka olduğum kargo görevlisinin (hep benim için gelir binaya) bu sefer getirdiği kitabın Semerkant olması değişik bir tesadüf oldu. Ben tabi kitabın Ömer Hayyam'dan bahsettiğini bilmiyordum. Kitabı tanıma amaçlı ilk sayfalara göz gezdirirken öğrendim ve acaba önce hangi kitabı okusam diye karar vermekte biraz zorlandım ancak önce hayat hikayesi sonrası şiirler diyerek bu yolculuğa adım attım.

Seneler önce çok satanlara aldanıp alıp okuma salaklığı gösterdiğim İki Cami Arasında Aşk kitabından sonra gerçek kişileri anlatan tarihi roman okumamaya karar vermiştim. Demek ki neymiş tek bir kitapla büyük kararlar vermemek lazımmış. Tüm eğitim hayatım boyunca sayısalcı olmam ve sevmemem nedeniyle hep uzak durmayı tercih ettim. İlk kez tarih okurken sıkılmadım, sevdim ve benimsedim.

Kitabın, ilk sayfasından itibaren sizi içine çeken masalsı bir havası var. O insanlar, o mekanlar, o mistik ortam o kadar başarılı tasvir edilmiş ki sanki size Semerkant sokaklarında dolaşıyormuş hissi yaşatıyor. Gökyüzünde uzanıp dokunabileceğiniz yıldızlar, adım başı çarpacağınız o eski insanlar, her şey tüm çıplaklığıyla gözünüzün önünden akıp geçiyor. Kendinizi romanın bir kahramanı zannetmemeniz imkansız.

Kitap kurgusuyla harika ötesi bir tarih bilgisi sunuyor okuyucuya. Bazı kısımlarda çok fazla siyasi tarihe değinilse de konunun bütünlüğü açısından gerekli elbette.

Beğendiğim yerleri yazmak istiyorum ancak spoiler olsun istemiyorum. Başta eski Semerkant dönemini daha çok beğendim. Ömer Hayyam ve Cihan aşkı favorim oldu. Ve diğer en beğendiğim kısım anlatılan gelenek görenekler. Hamile kadınların yabancılardan yiyecek alması. Beğenmediğim kısım ise Türklerden ve Türk imparatorlardan kötü şekilde bahsetmeleri oldu. Keşke o kısımlar olmasaydı çok daha iyi olurdu.

Başka neler yazılır bilemiyorum hani bazı kitaplar anlatılmaz yaşanır derler ya işte bu kitap o kitaplardan biri.
"Atlas Okyanusu'nun dibinde bir kitap yatıyor.Anlatacağım işte onun hikayesi." diyerek yazar kitabına başlıyor ve bu hikâyenin içine okuyucuyu da çekiyor.

Semerkant kitabı, tarihe damgasını vuran üç İranlının, şair, astrolog ve matematikçi Ömer Hayyam, Selçuklu veziri Nizam-ülmülk ve Alamut kalesinden dünyaya terör estirmiş Hasan Sabbah'ın hikâyesini anlatıyor.

Kitap, anlattığı olaylar itibariyle tarihi bir roman.Gerçekliği her ne kadar tartışılsada, bu üç İranlının aynı dönemde yaşadığı bilinen bir gerçek.

Kitap 4 bölümden oluşuyor.İlk bölümde Ömer Hayyam'ın tarih sahnesine çıkışı, Hasan Sabbah ve vezir Nizam'la arkadaşlıkları anlatılıyor. İkinci bölümde Hasan Sabbah'ın Alamut yolculuğu ele alınmış.Son iki bölümde ise zaman 1070'li yıllardan 1900'lü yıllara geçiyor. Ömer Hayyam'ın o meşhur kitabı Rubaiyat'ın elden ele dolaşması ve Titanic gemisiyle birlikte hayat sahnesinden silinişi ile son buluyor.

Kitapta Ömer Hayyam ile ilgili bolca rubai de var.Bilinen birçok rubainin Hayyam'a ait olmadığı öne sürülür.Bu rubailerin Hayyam'a ait olup olmadığını -eğer doğruysa- Atlas okyanusunun derinlerinde yatan Rubaiyat bulunmadığı sürece bilemeyeceğiz. Bu konuyla ilgili olarak Amin Maalouf'un da aynı fikirde olduğunu şu alıntıdan anlayabiliyoruz.
" Ne zaman bir şair başına bela açabilecek bir dörtlük yazsa, onu Ömer'e mal ediyordu; böylece kendisine ait olmayan yüzlerce rubai de Hayyam'ınkilerin arasına karıştı. Öyle ki yazma da ortada olmayınca gerçeği sahteden ayırmak imkânsızlaştı." (sayfa 167)

Semerkant'ı okuyanlara Alamut Kalesi, Alamut Kalesi'ni okuyanlara ise Semerkant önerilir.Aslında içerik olarak benzer kitaplar olmasına rağmen, kitaplarda anlatılanların birbirinden farklı olduğu görülüyor.İki kitapta anlatılan Hasan Sabbahlar birbirlerinden çok farklı.Ayrıca Semerkant, Ömer Hayyam üzerine kurulmuş bir kitap ve Hasan Sabbah'tan Alamut Kalesi'ne göre daha az bahsedilmiş. Alamut Kalesindeyse Ömer Hayyam neredeyse yok. Ben okumayan arkadaşlarımıza iki kitabı da tavsiye ediyorum.İlk olarak Semerkant'ın okunması gerektiğini düşünüyorum.

Amin Maaoluf'un sade bir dili ve akıcı bir anlatımı var.320 sayfalık tarih kokan bu kitabı bir çırpıda okuyacak ve hiç sıkılmayacaksınız.

SEMERKANT DAHA FAZLA OKUNMALI
GECİKMİŞ İNCELEME
Okuduğum ilk Amin Maalouf kitabı ve daha önce başlayıp yarım bıraktığıma pişman olduğum kitaptır.
Genel olarak konusu ise Ömer Hayyam, Vezir'i Nizamül Mülk ve Hasan Sabbah'ın yaşadığı dönem olan 11. Yy'da  Büyük Selçuklu devleti ve Karahanlıların mücadelesini ve mezhep savaşlarını çok güzel ve akıcı bir üslupla anlatmış. Öykü Ömer Hayyam'ın Rubaiyat'ının Hasan Sabbah'ın ajanlarının ele geçirip Alamut Kalesine taşınması ile bitiyor. Son bölümde ise Fransız asıllı Amerikalı gazeteci Benjamin'in 20. Yy'ın başında İrana şahlık dönemindeki ziyaretlerini ve kitaba ulaşmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Kitap Rubaiyatın Titanik'te taşınırken batıp kaybolması ile bitiyor. Her ne kadar son bölümü okurken (Benjamin ile ilgili olan bölüm) biraz sıkılmış olsamda genel olarak etkileyici bir anlatımı olması ile beraber hikayesi ile de büyüleyici bir kitaptı.
Ve son olarak okumak isteyenlere de tavsiye edebileceğim kitap listeme eklemiş oldum (:
Şu ana kadar tarih okumaya başlamak için en etkili kitabı arıyordum ve buldum. Sanki kitabın içinde yaşadım tüm olanlar benim başıma gelmiş gibi hissediyorum, kitabı bitirdiğiniz zaman bu duyguyu hissetmek büyük mutluluk. Bunu hissettirmekte büyük yetenek ister. Amin Maalouf'un sürükleyici ve mükemmel dili diğer kitaplarınıda bir çırpıda bitirmemi sağlayacak. Öncelikle konusu tarihin önemli kişiliklerini kendi ağızlarından da savunmalarıyla anlatmak. Anlatımlar ve hikayeler müthişti. Ömer Hayyam, Hasan Sabbah, Çağrı ve Tuğrul Beyler, Alparslan, Melikşah ve zevcesi Terken Hatun'a kadar önemli bi çok şahıs hakkında bu kadar bilgi bu kadar muazzam bi eserde bir araya gelerek eseri daha cazip kılmış. Benjamin Omar adlı anlatıcımızın ağzındanda Hayyam'ın Rubaiyat'ının uzun yolculuğu anlatılmış. Titanikte batan ve Atlas Okyanusu'nun dibindeki kitabın hikayesi böylece son buluyor. Bu kitaptan sonrada tarih okuyacağım kesin amma velakin hiç bir kitap bu kitabın yerini doldurmayacak. Şiddetle öneriyorum. Sevgiler.
- Spoiler İçerebilir. –
Bu kitap hakkında yazılabilecek cidden çok fazla şey var. Neden derseniz içindeki tarihi kişiliklerin yaşadığı trajik olayları öğrenmeniz sizi oldukça etkileyeceğini düşünüyorum. Bu kitabın içinde kocaman bir tarih yatıyor. Ana konu Ömer Hayyam ve anlatıcımız Benjamin Omar'ın yaşadıklarını konu alıyor. Zaten kitabı okuduğunuzda fark edeceğiniz üzere kitap dört ayrı ana bölüme ayrılmış. Aslında bir kitabın içinde dört kitap var.

Hikâyemiz Semerkant'a yerleşen Ömer Hayyam ile başlıyor. Kitabın baştan sona gerçek olaylardan esinlenerek yazılmış olması ayrı bir konu. Ömer Hayyam hakkında oldukça doyurucu bilgilerin olması yazara hayranlık duyanlar için biçilmiş kaftan. Ömer Hayyam kendisini bir olayın içinde buluyor ve bu olay kendisini şehrin kadısına götürüyor. Kadı onu tanıyor ve koruyor. Daha sonra Semerkant’a gelen Melikşah’ın veziri Nizamülmülk ile tanışıyor. Ve Nizam onu önümüzdeki sene Isfahan’da görmek istediğini söylüyor. Hayyam bir yıl sonra Isfahan’a giderken yolda Kum şehrinden geçerken bilim adamı olan Hasan Sabbah’la tanışıyor. Sabbah Hayyam’a Nizam’ın yanında bir görevde yer almayı ümit ettiğini anlatıyor ve beraberce Isfahan’a gidiyorlar. Hayyam sarayda Nizam ile buluşuyor ve Nizam ona “Sahib-i Haber” (Casusların Başı) görevini teklif ediyor. Ama Hayyam bu görevi kabul etmeyip bu iş için Sabbah’ı tavsiye ediyor. Sabbah bu verilen görevi kötüye kullanıyor ve bir takım kötü olaylar işliyor. (Buradaki olaylar oldukça önemlidir) Çok fazla spoiler olmasın diye yazdıklarımı sonradan çıkardım.

3ncü ve 4ncü Kitap Benyamin Omar’ın yaşadıklarını konu alıyor. Benjamin Hayyam’ın kayıp kitabı olan “Rubaiyat”ın peşine düşüyor. Önce İstanbul’a oradan İran’a gidiyor. İran’da Şah’ın torunu olan Şirin’le tanışıyor ve ona âşık oluyor. Aralarındaki aşk çok fazla alevleniyor ve bir tutku haline dönüşüyor. Daha sonra kitabı Şirin buldurtuyor ve beraberce İran’dan ayrılıp evlenerek Amerika’ya yerleşiyorlar. Amerika’daki balayında Titanic’e binip yolculuk yaparlarken bilindiği üzere Titanic’in buz dağına çarpmasından dolayı kaptan gemiyi güvenlik nedeniyle tahliye ettiriyor. İkisi de filikaya binip gemiden yarım mil uzaklaşıyorlar. Kitabın sonundaki olayı yazmıştım ama sonradan çıkardım. Sonuç olarak Semerkant inanılmaz sürükleyici gerçek olaylara dayanan bir şaheserdir. Daha yazamadığım çok fazla karakter ve olayın da olması bu kitabı çok çekici kılıyor.
Dört bölümden oluşan kitabımızın son bir buçuk bölümünü hariç tutarsak harika bir eser diyebilirim.

İran tarihinin görkemli devirlerinden birinde yaşamış olan üç önemli şahsiyet: Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam. Kitap, ilk iki bölümde bu şahsiyetler ve onların etrafında vuku bulan olaylar örgüsünü konu alıyor. Bu, yolları birbirine kesişen fakat kişilikleri birbirinden çok farklı üç şahsiyetin her biri, kitapta da değindiği gibi İran ruhunun ölümsüz üç yönünü temsil ediyor: Nizamülmülk gibi, bünyesinde daima İslami yönetimi barındırmak isteyen yöneticilerin var bulunduğu İran, Hasan Sabbah gibi içinde başkaldırı ve isyan tohumları barındıran İran ve nihayet Hayyam gibi  sanatçı ve edebi yönünü kadim bir gelenekle günümüze kadar sürdürmeyi başarmış bir İran.

Benim kuşkusuz en beğendiğim, en heyecan duyarak okuduğum ve okurken en sıcak halet-i ruhiyyeye büründüğüm kısım Hayyam'ın kişiliği, hayatı ve yazarken bir sır gibi herkesten sakladığı, sonradan dünyaca ünlü olacak eseri Rubaiyat'ı yazarken içinden bulunduğu serüven oldu. Ve tabii yeri geldikçe Rubaiyat'tan bazı dörtlüklerle zenginleştirilmiş içeriği kitabı severek okumanıza büyük katkı sağlıyor.

Okumak kadar dinlemesinden de zevk aldığım şiirlerin, değerli sanatçıların sesine ve müziğine değerek, lezzetine lezzet katılmış iki seslendirmesini de buraya bırakmak istiyorum:

https://youtu.be/iVRK1xl4gbA
https://youtu.be/4KVY2xNDzvE


Kitabın son iki bölümüyse (birazcık spoi^^) bir hadise esnasında ortadan kaybolan ve yüzyıllar sonra Amerikalı Benjamin Omar'ın karşı koyamadığı merakına yenilerek Rubaiyat'ın orijinal (çünkü sonraki  zamanlarda Hayyam'a ait olmadığı halde ona atfedilen birçok dörtlük peyda olmuştu) metninin bulunduğu kitabın peşine düşüp kendini içinde bulduğu bir İran serüvenini anlatıyor.

İran'ın siyasi tarihinin de kitapta çokça yer alması bana göre eserin ahengine gölge düşürdü. Devletlerin siyasi olaylarını roman diliyle okumayı kişisel olarak tercih etmediğimden son bölümleri sevemeden ve sıkılarak okudum. Ancak İran'ın kadim kültür dünyasını Amin Maalouf'un güçlü kalemiyle bir kez daha temaşa etmek nefis bir tat bıraktı gönlümün belleğinde.
Bir kitap ne kadar mühim olabilirdi ki?Peki onu bu kadar mühim kılan neydi?Ömer Hayyam,Nizamülmük ve Hasan Sabbah.Neydi bu üç adamın ortak noktası?Rubailer,bir devler yönetimi ve Haşhaşiler...Tüm bunların birleşimi ile oluşturulmuş Semerkant'ta başlayıp Titanik'te son bulan sürükleyici bir öykü.Okudukça büyüsüne kapılmamak neredeyse imkansız.
Tarihi, akıcı ve doğuyu anlatan güzel bir roman: Semerkant. Azimli bir insan bu kitabı okuduktan sonra Ömer Hayyam’ı, İran’ı, Hasan Sabbah’ı, Alamut Kalesi’ni ve Nizamülmülk’ü araştırmadan duramayacaktır.

Çokça bilgiyi, böyle kurgu bir romana iliştirip hiç karşılaşmamış ve farklı zamanlarda yaşamış üç tarihi karakteri bir araya getirmek herhalde Amin Maalaof'un usta kalemine dair iyi bir ipucu.

Kendi adıma kitabın son bölümünü ayrıca dikkatle okudum. İran’ın 20.yy. başlarındaki demokrasi serüveni ülkemizinkine neredeyse paralel. İran’ın uzun bir süre laik bir hukuk devleti olması sonradan devrim adı altında laikliğin kaldırılması çok umut kırıcı. Mehmet Metiner’in “anayasayı paramparça edeceğiz”i, ülkemizin rejiminin şu anda fiili olarak değişmesi, dini cemaat liderlerinin “laikliğe lanet olsun” tarzı demeçleri, dünyanın en masum varlığı, çocukların dini bir cemaatte belirli periyotlarla tecavüze uğradıktan ve bunun açığa çıkmasından sonra bunun alalelacele kapatılması olayı, şu anda bir laiklik referandumu yapılsa en azından yüzde 50 kesimin kaldırılsın diyecek olması ve benzeri bir sürü gösterge aslında Türkiye Cumhuriyeti demokrasisinin çok büyük tehlikede olduğunu gösteriyor. Bana göre en üzüntü veren de laikliğe inanıp da “aman hayatta kaldıramazlar” diyen insanlar. Bu ‘Türk demokrasisi’ne olan sınırsız güvenin hiçbir kaynağı yok. Eskiden laik olup da şimdi olmayan Pakistan’dan bir üstünlüğümüzün olmadığını kabul etmeden bu değerleri gerçek anlamda korumaya başlayamayacağımızı düşünüyorum.

Sözün özü kitabın bende düşündürdükleri bunlar. Biraz bilinçlenmek ve tabiki geniş bir araştırmaya kapı açacak olması bakımından öneririm. Ayrıca bu tarz benzer kitap tavsiyelerine de açığım. İyi okumalar dilerim.
''Sevmeyi bilmiyorsan şayet, neye yarar güneşin doğması ve batması?''
Böyle diyordu Ömer Hayyam. Çağının astronomu, filozofu, bilim adamı ve en güzel şairi. Akılları başlardan alacak şekilde, düşüncenin ve fikirlerin sendelediği rubaileri bizlere kazandırmış bir gönül adamı. Nasıl tanırdık peki biz Hayyam'ı? Bol bol şarap içen, kadın ve zevk temalı yazıları, Tanrı'ya, Hüdâya sitem dolu sözler? Mesela;

Var mı dünyada günah işlemeyen, söyle:
Yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.


Anam, anam, bir ateistin eline geçmesin. Bütün inananları, özellikle Müslümanları bu dörtlükle avlarlar.:) Ama bakın burada da ne varmış?#28912811
Ne oldu peki? Bir dörtlük nasıl olur da bu kadar güzel açıklanabilir? Hayyam cevap verdiği için galiba. Hayyam niçin bu kadar güzel cevap veriyordu peki? Yaşamı ve Yaratıcıyı tanıdığı veya daha çok tanımak istediği için olmasın? Bizler öldürürken, o yaşatıyordu, bizler tartışırken, O, düşünüyordu. Korkmuyordu Yaratıcıdan, ''Neden korkacağım, korkarsam sevmenin anlamı nedir peki?'' diyordu. Bir kişinin O'na gelip '' Sen mescitler için yatılacak, uyunacak yer demişsin, ayıp değil mi?'' demesi üzerine Hayyam '' Sadece Rabbiyle barışık olan mescit ve camilerde rahat uyuyabilir'' gibi çok veciz bir cevap veriyordu. Ayrıca ölümü, İslamı ve Yaratıcıya karşı saygıyı, Allah'ı sevmeyi de herkesten daha güzel yapıyordu. Hem de can alıcı dörtlükleriyle: #28990204

Hayyam kimsenin tekelinde olmamalıdır. Semerkant, Buhara, Isfahan gibi mezhep ve dinlerle özellikle İslam diniyle iç içe yaşamış olan Hayyam yobaz ve cahil düşüncelerden uzak kalmıştır hep. İnsana insan diye bakmıştır.
Kitabın ilk bölümleri; Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk gibi şahsiyetlerin yaşamları üzerineydi ve gayet beğendim. Sonraki bölümler ise kitabın başında da geçen bir araştırmacının yazma(Rubai) üzerine kurgulanması ve Titanik'de batan ve kaybolan yazmanın peşinde koşması olarak geçiyor. Buralar biraz sıkıcıydı. Nizamülmülk gerçekten zeki biriymiş. Bunun yanında bir zeki kişi var ki o da Hasan Sabbah. Meşhur Alamut Kalesinin efsanevi komutanı. Müritlerini cennet ve şehitlikle büyüleyip düşmanlarına ölüm kusması. Müthiş bir efsane. Dürüst bir insan ama bazı yerlerde menfaatçiliğe kaçmış.:) Mesela eserde bir bölümde, sayfa 108'de '' Bu Peygamber öleli çok oldu, onun gerçekten var olduğunu ve bize nakledildiği gibi konuştuğunu nereden bileceğiz?'' diyor. Fakat hemen bir sonraki sahifede kendisinin meşhur bir İmam olduğunu ve yine Peygamberimizin hadisine göre 'Kum şehrinden biri doğacak, insanları hak yoluna çağıracak' kendisinin müjdelendiğini belirtiyor. Ve bu hadisteki kişinin kendisi olduğunu ve bununla övündüğünü haykırıyor. Peki demezler mi, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Kendine gelince Peygamber var, sözleri gerçek. Müslümanlara gelince sorgu?!

Sonuç olarak herkesin okuması ve özellikle Hayyam'ı tanıması, anlaması gereken bir eser. Hayyam'ın dörtlükleri başlı başına bir efsane. Kimileri rubailere, başka şairlerin dörtlüklerinin de geçtiğini, günümüze kadar pek azı gelebildiğini söylüyor. Nedir ne değildir bilemem ama vakanüvislerin anlattıklarına göre, özellikle Celali Takvimi ve 'x' sayısını icat eden bir insanın dörtlüğü bizleri etkisi altına alıyorsa, kesinlikle o dörtlük O'nundur...
Denize düşüp kaybolan su damlası, toprağa karışan toz zerresi. Nedir bu dünyaya gelip gidişimizin manası? Fena bir böcek işte, bugün var yarın yok.
-Gidiyorsun.
-Evet. Ama başka türlü.
-İnsan nasıl "başka türlü" gidebilirmiş?
-Seninle birlikte gidiyorum.
Zamanın iki yüzü var. İki boyutu...
Uzunluğunu güneşin seyri belirliyor.
Derinliğini ise tutkular...
Bende içgüdüsel olarak devrimci bir ruh var ve her özgürlük savaşçısı beni kendine çeker.
Kitaplarda yer almış bir öyküdür. Üç arkadaştan söz eder. Derler ki: Binli yılların başlarında çağı etkilemiş üç İranlı vardır: Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam, dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve dünyayı titretmiş olan Hasan Sabbah.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Semerkant
Baskı tarihi:
Kasım 2016
Sayfa sayısı:
318
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750810039
Kitabın türü:
Çeviri:
Esin Talu Çelikkan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Semerkant
SƏMƏRQƏND
Ömer Hayyam, Vezir Nizam-ül Mülk ve Hasan Sabbah'ın yaşadığı; Büyük Selçuklu Devleti ile Karahanlı Devleti mücadelelerin ve mezhep kavgalarının olduğu 11. yüzyılda başlıyor. Baş karakter Ömer Hayyam'ın Semerkant'tan, Selçuklu başkenti İsfahan'a olan hikayesi ve Selçuklu politikalarındaki etkisi anlatılıyor. Bu öykü, Ömer Hayyam'ın Rubaiyat'ının Hasan Sabbah'ın ajanlarının eliyle Alamut Kalesine taşınmasıyla bitiyor. İkinci uzun bölüm ise Fransız asıllı Amerikalı gazeteci Benjamin O. Lesage'in 20. yüzyıl'ın başında İran'a Şahlık rejimi dönemindeki ziyaretlerini ve bu sıradaki İran üstündeki emperyal politikaları anlatıyor. Kitap, Rubayiat'ın Titanik'te taşınırken batıp, kaybolmasıyla bitiyor.

Kitabı okuyanlar 7.071 okur

  • Güllü Demirbag
  • Ayşenur ALTUNTAŞ
  • Mazlum Beyaz
  • Esma Gedik
  • Azurine
  • Buse Özdemir
  • Mehmet çiçek
  • Şahmettin Korkmaz
  • büyük yolların haydudu
  • Şeymanur Külünkoğlu

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%18.3
14-17 Yaş
%6.4
18-24 Yaş
%16.2
25-34 Yaş
%27.3
35-44 Yaş
%21.6
45-54 Yaş
%6.9
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%2.4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.1
Erkek
%42.8

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%29.8 (671)
9
%29.2 (656)
8
%24.2 (545)
7
%10.8 (242)
6
%3.2 (73)
5
%1.4 (32)
4
%0.4 (10)
3
%0.4 (8)
2
%0.2 (4)
1
%0.3 (6)

Kitabın sıralamaları