İki farklı çağda, iki farklı coğrafyada, ama aynı büyülü el yazmasının peşinden koşulan destansı bir yolculuk.
Maalouf, romanı ustaca iki ana bölüme ayırmış. İlk bölüm, beni doğrudan 11. yüzyılın o ihtişamlı ama bir o kadar da çalkantılı Semerkant'ına, İsfahan'ına götürdü. Ömer Hayyam'ın dünyasına adım attım. Genç, deha sahibi bir matematikçi, gökbilimci ve nihayetinde o eşsiz rubailerin şairi... Onu izlerken, dönemin iki kudretli ismi, Selçuklu Veziri Nizamülmülk'ün bilge siyasetini ve Haşhaşilerin kurucusu, Hayyam'ın eski dostu Hasan Sabbah'ın acımasız ihtirasını da yakından deneyimledim. Bu üç ismin arasındaki dostluk, bilgiye duydukları ortak tutku ve sonradan yollarının ayrılışı... sanki ben de onların masasında oturmuşum, onların çatışmalarına sessiz şahitlik etmişim gibiydi.
Kitabın ilk yarısı, Hayyam'ın o ünlü Rubaiyat'ını nasıl kaleme aldığını, ona eşlik eden şair Cihan ile olan zarif ilişkisini ve eserin elden ele, yüzyıldan yüzyıla nasıl bir efsaneye dönüştüğünü anlatıyor. Maalouf'un dili o kadar akıcı ve betimlemeleri o kadar canlı ki, kendimi Nizamülmülk'ün sarayında bir köşede, Alamut Kalesi'nin surlarında ya da Hayyam'ın rasathanesinde gökleri seyrederken buldum. Bu kısım, edebi lezzeti ve tarihle kurgunun mükemmel harmanı açısından beni tam anlamıyla büyüledi. Hayyam'ın felsefesi, kader karşısındaki teslimiyeti ama aynı zamanda sorgulayıcı zekası, beni derinden etkiledi.
Ancak hikaye, Hayyam'ın dünyasından kopup ikinci bölüme, yani 20. yüzyılın başlarına geçtiğinde, sanki bambaşka bir romana başlamışım gibi hissettim. Bu kez anlatıcı, Amerikalı Benjamin O. Lesage… Hayyam'ın kayıp Rubaiyat'ının son versiyonunun peşine düşmüş, maceraperest bir ruh. Bu ikinci kısım beni, çalkantılı bir modernleşme sürecine giren İran'ın ve Meşrutiyet Devrimi'nin siyasi