Hüseyin DEMİR'in Kapak Resmi
Hüseyin DEMİR, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okudu · 9/10 puan

Savaş büyük bir felaket. Toplu bir cinayet. Emin olun savaşın kazananı yok. Kazanan dediklerimiz daha az kaybedenler aslında. Savaşta insan kalabilmek kolay değil. Ne olursa olsun barıştan yana olmak lazım.

Tuna'nın Türküsü & Bir Gün, Mehmet YılmazTuna'nın Türküsü & Bir Gün, Mehmet Yılmaz

Kırık Kalpler Müzesi
Hırvat iki sevgili tarafından beş yıl önce başlatılan ve bugüne kadar bir çok ülkeyi gezen "Kırık Kalpler Müzesi" (Sergisi mi demek lazım?) artık Zagreb''te kalıcı olarak açılmış.

Olinka Vistica ve Drazen Grubisic''in beş yıl önce ilişkilerinin "mirasını" muhafaza etmek için başlattıkları ve hüzünlü ayrılıklarının tanığı yüzlerce eşya, bu yılın başında İstanbul''a da uğramıştı.

Başka ülkeleri gezen sergiye daha çok kadınlar eşya bağışlarken Türkiye''de erkekler ilgi göstermiş. Nedir bu Türk erkeklerinin kalbini kıran? Geleneksel olarak şudur: Bizde kavuşma yok. Kavuşmamız çokluk "mahşere" kalır. Bu sebeple hüzünlüyüz, bu sebeple kalbimiz kırık.

Kırık bir kalbi hangi eşya temsil edebilir? Bir örnek vermeye çalışayım. Hastaydı, hastalığı umutla - umutsuzluk arasında gidip geliyordu. Ona gerekli ilgiyi, şefkati, hizmeti gösterdiğimi sanıyordum. Ama hastalık uzadıkça şimdi anlıyorum ki bütün bunlar sinsice "yük olduğunu" fısıldıyor. Bu fısıltılara aldırmadım, dayandım. Dayanıklılığım etrafımda hayranlık uyandırdı. "Vay be! Sizin ki bayağı aşk imiş" diyenler oldu. O gün gömleğimi giydiğimde düğmelerden biri iliğe geçerken düştü. Hasta yatağından beni izliyordu. Düğmeyi alışımı, gömleği çıkarmamı, iğne-iplik kutusunu yanıma alıp, gözlüklerimi takarak düğmeyi yerine dikmeye çabalamamı gülümseyerek izliyordu. Ömrümde elime iğne-iplik almamıştım. Önce iplik kutusundan uygun renkte bir makara çıkarıp yeter derecede iplik kopardım. Sonra ipliği iğneye geçirmeye çalıştım. Nalet iplik bir türlü geçmiyordu. Dilimle ucunu ıslattım, makasla kestim, denedim, yeniden denedim, bir türlü ipliği iğneye geçiremedim. Hasta yatağından kalktı, titrek adımlarla yanıma geldi, elimden iğneyi ve ipliği aldı, ama ne yazık ki o da başaramadı. Daha ilk denemede iğneyi düşürmüştü. Yerden alıp eline verdim. Büyük bir gayretle ipliği takmaya çalıştı, alnında boncuk boncuk ter. Ama yapamadı. Küskün bir bakışla baktı, sonra dönüp yatağına gitti. Belki onu bu başarısız denemenin verdiği üzüntüden kurtarırım diye, güya espri yaptım "Kolay değil bebeğim, bak sen de yapamadın". Bana baktı baktı, gözlerinden yaşlar süzüldü, arkasını dönüp yorganı başına çekti. Donakalmıştım. Çam devirmiştim. Düğmeyi cebime attığımı hatırlamıyorum. Ama o menhus gömleği götürüp çamaşır torbasına tıktım. Başka bir gömlek giydim. Vedalaşmak için yatağa eğilip, yorgana dokundum. Açmadı, daha sıkı sarıldı. Oysa her çıkışımda onu öperdim. Biraz dikildim orada. Kararsız kaldım. Israra lüzum yoktu çıktım.

Akşama doğru döndüm. Evin önünde bir kalabalık. Bana haber vermeye kimse talip olmamış. Gelince anlar demişler herhalde. Onu yaprakların döküldüğü, kuşların göçtüğü, havaların serinlediği bir demde toprağa verdik. Ara sıra ziyaretine gidiyorum. Bizde mezara çiçek koyma yoktur, ama bu gavur âdeti bayağı yaygınlaştı. Ben okuyor ve dua ediyorum. Mahşerde buluşacağımızı düşünüp ferahlıyorum. Ömür dediğin ne ki.

Bir seferinde elimi pantolon cebine atmışım. Parmaklarım bir düğmeye dokundu. Çıkarıp baktım, o düğme.

Epeyce ağladım. Düğmeyi yanımda taşısam mı, taşımasam mı bir türlü karar veremedim. Onca hatıra arasında, sevinçler-heyecanlar-kahkahalar-ağlamalar-küsmeler-barışmalar arasında; bir evi dolduran irili ufaklı onca eşya arasında; fotoğrafların, plakların, kitapların, mektupların arasında, bir ömrün hengamesi arasında bu düğme nedir ki?

Kalkıp bu düğmeyi "Kırık Kalpler Müzesi"ne bağışlasam ne olacak ki? Bir zavallı gömlek düğmesi görene ne söyler.

Ben bu düğmeyi "Kırık Kalpler Müzesi"ne bağışlasam, beraberinde bir de roman yazıp vermeliyim. Düğmeyi ziyaret eden, ona bakıp meraklanan, bir sırra vakıf olmak isteyenler romanı okurlar. Düğme değil kurşun olsa idi bu, ve bir gencin göğsünden çıkarılmış olsa idi. Daha sert, daha dramatik, daha mânalı olurdu belki ama bilene. Müzeyi gezip, bu eşyaları görenler, onlara dokunanlar, altlarında konu ile ilgili iki üç satırlık açıklama da olsa hiçbir şeye vakıf olamazlar. Ateş düştüğü yeri yakar. Yanan kalbin küllerini zaman savurur. Geride kalan olursa o ancak bir gösteridir. Biz Türk erkekleri acımızı açamayız. Aşkımızı haykıramayız. Biz uzaktan severiz. Bu sebeple asıl aşk, karşılıksız aşktır.

Ve çoğumuzun kalbi kırıktır. Bu kırıklığın eşya ile bağlantısı azdır. Duygulardan bir müze kurulabilseydi, eh ona eyvallah. Ama ben o düğmeyi herhalde ömür boyu yanımda taşırım. Başkasının meraklı bakışlarına yâr etmem.

Mustafa Kutlu- Yeni Şafak Gazetesi

Hüseyin DEMİR tekrar paylaştı. 16 Ağu 17:09
Hüseyin DEMİR, Sefiller'i inceledi.
13 Ağu 19:15 · Kitabı okudu · 23 günde · 8/10 puan

Risk Almadan Yazıyorum…

Kitabı elime ilk aldığımda farklı bir duyguya kapıldım. Bunun sebebiyse meşhur “Vatan Şairimiz Namık Kemal”di. Hayranı olduğum bir yazardır “Namık Kemal”. Sürgün yıllarında son günlerini yaşarken elinde “Victor Hugo’nun Sefiller” kitabı varmış. Bu kitabı okurken gözlerini yummuş hayata. “Hürriyet Kasidesi” gibi devasa bir şiiri o zamanın şartlarında yazabilmiş bir yazarın, son okuduğu kitabın “Sefiller” olması benim için baya değerliydi.

Kitabı bu duygu içinde alıp okumaya başladım. Tadını çıkara çıkara, azar azar… Neticede 23 günde kitabı bitirebildim. Kitap bittiğinde ise evet dedim. Bir esere eğer “Klasik” denilecekse böyle bir kitap olmalı. Ki çoğu klasik denen eser benim nezdimde hiçte klasik olmayı hak etmiyor. Ama “Sefiller” tam tamına bir klasikti.
Peki, neden tam tamına klasikti? Kitabın olumlu veya olumsuz özelikleri nelerdi?
Başlayalım Efendim…

1. Cesaret
Yazar kitabın yazıldığı döneme göre çok cesaret gerektiren bir iş yapmış. O zamanın karanlık Avrupa’sında sürgün ve hapis hayatı yaşayacağını bile bile “Özgürlük, Adalet, Eşitlik” gibi konuları işlemek bir cesaret işidir. Cesur yazar her zaman takdiri hak eder. Ayrıca kendinden sonraki birçok yazara da “Hugo” bu konuda örnek olmuştur. Onların açtığı çizgiden yürüyen yerli yazarlarımız “Tanzimat Dönemi” ile birlikte bu konuları işlemeye başlamıştır.

2. Evrensel Konular
Kitabı ana konusu sefillik. Fakat sefilliğin çeşitleri yok mudur? Örneğin bir hayat kadının sefilliği, bir mahkûmun yaşadığı sefillik, bir yetim kızın sefilliği, bir dilencinin sefilliği, devrik bir liderin sefilliği, bir kaçağın sefilliği, bir hırsızın sefilliği, bir devrimcinin sefilliği, bir vicdan sefilliği… Sefillik diye düşünmeye başlasak bu ve buna benzer birçok şey sıralayabiliriz. Kitabı beğenmemin bir nedeni de aklımıza gelebilecek bütün bu alt dalları çok başarılı bir şekilde işlemiş. Özelikle kitabın bir bölümünde “Cosette” adlı kadının yaşadığı sefillik öyle güzel anlatılmış ki hayran kalmamak elde değil.

Kitabın güzel taraflarından bir tanesi de “Sefillik” etrafında birçok konuyu muhteva etmesi oldu. Evrensel konular sayılabilecek bütün konular hemen hemen işlenmişti. Ki bu gayet kaliteli bir iş çıkarma anlamına gelir. Örneğin kitabı bitince damağınızda bir polisiye zevki, bir aşk romanı zevki, bir siyasi roman zevki, bir tarihi roman zevki bırakıyordu.

3. Olay Örgüsü
Benim kendi değerlendirmelerim içinde bir kitabın en önemli yeri bence olay örgüsüdür. Ayrıca bir kitabı da kitap yapan kesinlikle olay örgüsünün başarılı bir şekilde kurgulanmış olmasıdır. Sefiller kitabına gelecek olursak kitabın olay örgüsüne tek kelime bayıldım. Çok güzel bir şekilde kurgulanmış bir olay örgüsü mevcut. Yaptığım araştırmalar sonucunda kitabın olay örgüsünü en güzel karşılayabilecek ifadeyi buldum: “Örümcek Ağı”. Evet, tamamen bir örümcek ağı gibi yapılmış bir olay örgüsü. Hele de kitabın sonlarına doğru bu ağ çözülünce keyfinize diyecek yok.

4. Kahramanlar
“Kahramanlar veya kahraman yaratma” bir kitabın kalıcı olmayı başarmasın koşullarından biridir. Kahramanların akılda kalıcı olması kitabın başarısıyla doğru orantılıdır. Hatta çoğu başarılı kitap artık kendi ismiyle değil bizzat başkarakterinin ismiyle anılır. Sefiller kitabını okuduktan sonra artık hayatınızdan hiç ayrılmayacak Jean Valjean, Marius, Fantine, Cosette, Gavroche gibi kahramanlarla tanışmış oluyorsunuz.

5. Akıcılık
Kitabın tek olumsuz yanı bu konu herhalde. Kitap bazı yerlerde çok akıcı ilerken bazı yerlerde ise insanın canını baya bir sıkıyor. Çünkü Victor Hugo kitapta kendini gizlemiyor. Çoğu yerde anlatımı kesip okuyuncaya bilgi veriyor. Verdiği bilgilerde de öyle ayrıntılara giriyor ki neredeyse inciğini boncuğunu ortaya döküyor. Bunların bir kısmı gerekliyken gerçekten de bir kısmı gereksiz olabiliyor. Örneğin kitabın bir bölümünde kahramanlardan biri Paris sokaklarında bir lağıma girmek zorunda kalıyor. Hugo burada kitaba yaklaşık bir 50 sayfalık ara veriyor. Başlıyor lağım tarihin anlatmaya. Lağım ile ilgili bütün ayrıntıları anlattıktan sonra kitaba devam ediyor. Benim bu şekilde gereksiz bulup işaretlediğim yerler baya fazla. Sadece bunlarda değil “Sefiller” roman olmanın ötesinde bir de sanki Hugo’nun köşe yazılarında derlenmiş bir kitap gibi. Çünkü Hugo çoğu yerde olay akışını kesip her konuda görüşlerini açıklayan yazılar yerleştirmiş araya. O dönemin şartlarına bakınca normal olabilir ama bence bu bölümlerin kitaptan çıkarılıp kitabın biraz daha sade halinin basılması daha uygun olur.

Hugo bunları, etkisinde kaldığı Romantizm akımının bir gereği olarak yapıyor. Çünkü Romantizm akımın en büyük özelliği tiyatro ve romanı halkı eğitmek için bir araç olarak görmeleri. Bu yüzden yazalar eserlerini okuyucu bilgilendirmek amacıyla yazar. Amaç okuyucu bilgilendirmek olduğu için bu şekilde her konuda okuyucuya bilgi verilir. Çeşitli konular hakkında bilgi almak her ne kadar güzel olsa bile romanda akıcılığa büyük bir darbe vuruyor.

Son olarak kitap bence herkes için kesinlikle okunması gereken kitaplar arasında yer almalı. Fakat incelememde de dediğim gibi benim tavsiyem sağlam bir yayınevi tarafında sadeleşmiş halinin basılması ve onun okunmasıdır. Kitabı bu haliyle okumak bana pek mantıklı gelmedi. Çünkü hem canınız sıkılıyor hem de zaman israfı…

Not: Daha önceki yazarlarda gördüğüm bir özellik Hugo’da da kendini göstermiş. Bu eserde de Türk Milletinden söz ederken aşağılayıcı ve hakaret eden bir dil kullanılmış. Şahsen bunu Hugo’nun eserinde görmem beni üzdü. Dünyada belki ilk defa eşitlik, özgürlük, adalet kavramları işleyen bir yazardan bir milletin hepsi için bu şekilde hakaret etmesi beni sukutu hayale uğrattı. Ayrıca hemen hemen bütün kitaplarında bizden bu şekilde söz eden bir Batı Milleti karşımızda varken. Bu kitaplarla büyüyen çocukları şimdi karşımızda dururken Avrupa Birliğine gireceğimizi düşünmek bence tamamen saflık. Bin yıl bile geçse Avrupa bize karşı içinde taşıdığı bu kin ve öfke ile bize dost olmaz.

Selam ve sevgi ile…

Doğu İlleri Buluşması
Sitede genelikle Batı'da yaşayan arkadaşlarımız buluşma gerçekleştiriyorlar. Fakat Doğu illerinde malesef böyle bir etkinlik söz konusu değil. Batman ya da Diyarbakır merkezli bir 1K buluşması yapmalıyız diye düşünüyorum. Fakat bölgeden siteye katılım az sanki. Bir yoklama almak ve karar vermek güzel olur bence. En azından birbirimizi bulalım.

Hüseyin DEMİR tekrar paylaştı. 14 Ağu 15:14
Hüseyin DEMİR, Güneşi Uyandıralım'ı inceledi.
31 Oca 01:40 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

“José Mauro De Vasconcelos” “Güneşi Uyandıralım” kitabı ile tekrar karşımıza “Zeze” karakterini çıkarıyor. Zeze yine bildiğimiz Zeze… Devasa bir hayal gücü... (Hayal gücü o kadar yüksek ki bazen hayal ettikleri şeyleri okurken karıştırabiliyorsunuz.) Yine hüzünlü bir Zeze… Yine yaşamdan bıkmış bir Zeze… Ve yine umut dolu bir Zeze… “Şeker Portakalı” ile çocukluk dönemini okuduğumuz Zeze’nin şimdi ise ergenlik çağındaki yaşamını okuyoruz. Şeker Portakalı’nda olan yaramazlıklar, komiklikler ve hayaller yine burada da var. Kitabın ilk 50 saylayasına gelene kadar size aynen Şeker Portakalı tadını veriyor. Fakat sayfalar ilerledikçe nedendir bilmiyorum, o tattan uzaklaşmaya başlıyorsunuz. (Muhtemelen Zeze’nin yaşından dolayı yaptığı yaramazlıkların sayısının azalması ve büyüdüğü için hayal dünyasının temel taşlarını yavaş yavaş terk etmesi olabilir. ) Yani eğer oran verecek olursak içindeki “Şeker Portakalı” tadı yüzde 70’lerde diyebiliriz. Ben kesinlikle Şeker Portakalını okuyan herkese aynı zamanda serinin diğer kitaplarını da tavsiye ediyorum. Her ne kadar geri kalan iki kitapta Şeker Portakalı kadar kaliteli olmasa bile. Tek başlarına dünya sırlamasına girebilecek eserler. “Güneşi Uyandıralım” kitabı da böyle çok kaliteli ve akıcı bir eser olmuş. “Güneşi Uyandıralım” ile “Şeker Portakalı”nın arasındaki farklara bakarsak: Zeze kendi ailesinden alınıp farklı bir aileye veriliyor. ( Kendi ailesinden çok fazla şiddet gördüğü ve mutlu olmadığı için aslında durumundan memnun görünüyor.) Fakat Zeze bu ailede yine istediği sevgiyi göremiyor. Her zaman dediği gibi sevgisiz yaşanmaz ki. Zeze zaten yaşamak istemiyor. Aradığı şey tekrar sevgi oluyor. Sevgiyi aradığı için tekrar hayal dünyasını zenginleştirmeye başlıyor. Gerçek hayatta bulmadığı sevgileri kendi dünyasında kurmaya başlıyor. Siz de hemen o dünyaya girmeye başlıyorsunuz. Yeni arkadaşlarımız karşımıza çıkıyor. Kurbağa, Dadada, Maurice Chevalier, Fayolle…
Yeni Arkadaşlarımız ve yeni çevremiz; aynı hayal dünyamız ve Zeze… Keyifli okumalar.