·
Okunma
·
Beğeni
·
124271
Gösterim
Adı:
İki Şehrin Hikâyesi
Baskı tarihi:
Mayıs 2019
Sayfa sayısı:
464
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750738869
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A Tale of Two Cities
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Dünya edebiyatının en önemli yapıtlarından olan İki Şehrin Hikâyesi, Paris ve Londra arasında gelişen olay kurgusuyla, tarihin en hareketli anlarından birinin, Fransız Devrimi’nin ekseni etrafında biçimlenir. Edebiyat dünyasının “Dickens’ın en büyük tarihî romanı”, yazarın kendisinin ise “yazdığım en iyi hikâye” diye tanımladıkları yapıt, Fransız Devrimi’nin Terör döneminde, Paris’in öfkeli, kana bulanmış sokaklarında, giyotinin gölgesinde yaşamak zorunda kalan bir grup insanın hayatına odaklanır.

On sekiz yıl yattığı Bastille Hapishanesi’nden çıkan Doktor Manette’ le, İngiltere’ye gönderdiği kızının Londra’da sürdürdükleri yaşamları, yollarının tekrar Paris’e düşmesiyle iradeleri dışında bir seyir kazanır. Sürükleyici gerilimi, güçlü lirizmiyle devrimi, toplumsal mücadeleyi, zalimliği, yoksulluğu ve aşkı çağının nabzını da tutarak olanca ihtişamıyla anlatan İki Şehrin Hikâyesi, bu nitelikleriyle hem klasik edebiyatın zirvelerinden hem de tarihin en güçlü hikâyelerinden biridir.
112 syf.
·3 günde·7/10
Charles Dickens. İlk olarak bu romanı bir genel kültür sorusu aracıyla öğrendim. Fransız devrimi ve etkilerini konu alan dünya klasiği nedir diye sormuşlardı.

Paris ve Londra'da geçen bu roman anlatıldığı kadar sürükleyici olmamakla birlikte sıradan bir eser sayılamayacak kadar da iyiydi.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
464 syf.
Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız...

Bana kitabı hediye eden çok değerli arkadaşım, kardeşim olan Melek yeter 'e sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Şöyle bir not da yazmış: " Sozdar Bey'e hediyemdir
Melek Yeter"

Kitabı Melek ile beraber birçok insan övmüştü bana. Yani anlamadım çok övdükleri kadar bulamadım kitabı. Akıcı desen akıcıydı acaba kurgusunda mı hata vardı... Onu bir türlü çözemedim. Berbat bir kitaptı diyemem. Kesinlikle değildi. Bilâkis güzel bir kitaptı. Fakat övdükleri kadar benim zihnimde karşılığı yoktu.

Kayda değer bütün incelemeleri okudum. Yani biraz uzun olanları. Daha çok spoilerle anlattıkları için -hatta uzun olanların hepsi aşırı spoiler içeriyor incelemelerin- ben de az spoiler vererek anlatmak istiyorum. Kitabın kimi incelemeleri Sosyolojik kimi incelemeleri de Tarih bilimi bazında kaleme alınmıştır. Onlara diyeceğim yoktur. Hakikaten çok güzel incelemeydiler. Onların mecburen spoiler vermeleri gerekiyor. Çünkü bu işi masaya yatırarak adeta 'kılı kırk yararak' yapmaları gerekiyor. Açıkçası okurken büyük keyif aldım.

'İki Şehrin Hikayesi' adlı kitap ilk sayfalarında ikili zıtlıklarla (diyalektik) başlıyor. Âdeta kulak aşinası olsun diye iki şehri de bu düşüncenin tabanına alarak konuya giriş yapıyor. En İyi-En Kötü, Akıllı-Aptal, Karanlık-Aydınlık... "Bunlar tamam da Londra-Paris... Bunların zıtlıkla ne alakası var." Demeyin. Tarih boyunca sizin de malumunuz üzere İngiltere ve Fransa arasında birçok savaş yaşanmıştır. Bunlar günümüzde yok ama Fransız ihtilâli ve öncesinde hâlâ kinli zihinler adeta bu işin piyasası olup düşmanlıklarını devam ettirmişlerdi.

Tarih 1775... Fransa'da ihtilal temelleri atılıyordu. 1789'da bu temeller üzerine Milliyetçilik inşaa edilecekti. Diğer adıyla Ulusalcılık... Bunlar etrafında dönen ve insanların bedenlerinin sürekli ahirete irtihal ettiği bir dönem... Suçsuz insanların hapis yattığı bir dönem... Onlardan biri de Doktor Manette... Kızı Lucie ile yeni bir yaşam kurmanın peşindedir. Tabi bunu dönemin buhranlarından sıyrılarak yapmaya çalışacaklar. Charles Darney de... O da Lucie'yi seviyor. Zamanla evleniyorlar. Bunların etrafında birkaç karakter daha var. Fakat bu karakterlerden benim ilgimi çeken Defarge çifti oldu. Bana Sefillerdeki Otelci Tenardier çiftini hatırlattı. Okuyunca-veya okuyanlar- ne demek istediğimi anlayacaksınız. Âdeta başlarına bela oluyorlar. Kitaptan spoiler verme taraftarı değilim. Bu yemek yapmaya benzer; hangi baharatı fazla atarsan o baharat yemeğin tadını kaçırır. Bu benim ilkemdir.

Kitap üzerine yazılan incelemelerden bahsetmiştik. Tekrar dönecek olursak birkaç şey daha eklemek istiyorum. Daha doğrusu sade bir eleştiri değil. Aynı zamanda kitabı da ele alıp değerlendireceğiz. "Bir ülkenin yöneticileri halkına benzer diye bir söz hatırlıyorum. Kime ait olduğu aklıma gelmedi. Hakikaten çok doğru bir söz. Ya arkadaşlar bunların aristokratları ve yönetici sınıfına mensup olan insanları kadar halkı da zalimlik yapmıştır. Nasıl ki halk kalkıp ulusalcılığı savunarak ihtilal yapıp hatta bu işi çığırından çıkardıysa yansıma olarak demek ki bu yöneticiler ve aristokrat sınıfındakiler de aynı şekilde halka zulmetmişlerdir. Kısacası al birini vur ötekine. Milletin başı giyotinde giderken Fransa Millet'i dans edip zafer sarhoşluğu yaşıyordu. Kadınlar elinde iğne iplik bir şeyler örüyordu. Hayırdır ya film mi oynatıyorlar. (Çok heyecanlandım bırakın beni dalacağım) Bunlar bize medeniyeti öğretemezler! Bunların sarayında tuvaletleri dahi yoktu. O yüzden parfüm sektörleri gelişkindir. Bunlar yani bunlar dediğim Fransız ihtilâli... Milliyetçilik... Ulusalcılık... artık ne derseniz... onlara yaradı. Fakat dünyaya yansıyan haline ne demeli. İngiltere çabuk hissedip önlemini aldı. Dershaneye gittiğim zamanlardaki tarih hocamın deyimiyle: "İngiltere kendi sömürülerine 'otur oturduğun yerde' demiştir." Osmanlı parçalanmış ve diğer milletler de kendi bağımsızlığını kazanma peşime düşmüştür. Hâlâ da acısını çekiyoruz. Fransa İhtilali'ni çok iyi işlemiştir. Fakat her nedense bunlar bana çok basit geliyor. Acaba günümüzde yaşananlardan dolayı mı. Ki zaten esamisi okunan ülkeler sonrada kardeş olup 1. Dünya Savaşı ve öncesinde Osmanlı'yı perişan eden ülkelerdi. Belki de bu yüzden umurumda olmadı. Kitabın bir faydası daha var. Hani bize öğretilen tarih derslerinde sadece teknik bilgiydi. Burada neler yaşanmış bir göz atın derim. Bu yönüyle çok faydalı buldum. Adolf Hitler'in yaptığı da Ulusalcılık idi. İtalya da çıkan faşizmin de temeli buraya dayanıyor. Kalkıp Fransa'daki ihtilale sırf bu yüzden alkış tutamam. Bir tarihi veri olarak nazar-ı itibare alırım. Yani bize zararı olmuş faydası olmamıştır. Osmanlı döneminde imtiyaz denince İlk Fransa akla gelir. Ama bu ülke kalkıp çok sonraları başımıza bela oldu. Besledik kargayı oydu gözümüzü. Zaten ben de bir türlü anlam veremedim hâlâ da veremiyorum. Osmanlı en güçlü döneminde bile Fransa'ya ayrıcalıklar tanımıştır.


Kitap amaca bağlı bir şekilde iyi veya çok iyi olabilir. Bunu yukarıda da zikretmiştik.
Tekrarlamanın bir manası yoktur. Benim fikrimce okunması gereken bir kitaptır. Birçok ilimle alakalı bir romandır. Dönemi anlamak adına çok önemli bir yapıttır. Okuyunuz.
464 syf.
İki Şehrin Hikayesi, dünyada tüm zamanların en çok satan kitabı (200 milyonun üzerinde) Lisedeyken okumuş olmama, sonunu bilmeme rağmen tekrar heyecanla okudum. Kitap 1700 lü yılları, Fransız İhtilali' ' ni ve öncesini anlatıyor. İhtilal öncesi ezilmiş, sömürülmüş, sefalete sürüklenmiş halk, sefa içinde yaşayan asilzadelere, adaletsizliğe başkaldırmış ve devrimle birlikte yeni bir dönem başlatmıştır. Fakat yıllarca ezilip, sömürülen halk, bundan kaynaklı bir kin ve öfke biriktirmiştir. Bu öfke onları aslında asilzadelerden daha acımasız yapmış ve suçlu, suçsuz pek de ayırt etmeksizin yüzlerce insanı giyotinle idam ettirmiştir.

Haksız yere hapsedilmiş ve 18 yıl hapishanede kalmış, bundan dolayı da çıldırmış Dr. Manette, Dr Manette'nin kızı Lucie ve Lucie'nin eşi asilzadelerinden olan Charles Darnay, Dr. Manette' nin eski uşağı Defarge ve karısı, Dr. Manette' nin sadık dostu banka müdürü Lorry ' in Paris ve Londra arasında yaşanan hikayesi. Ama benim için bu kitabın en önemli karakteri Lucie ' ye platonik şekilde aşık olan Avukat Sydney Carton ' dur. Gerçekten kitabın seyrini değiştiren ve muhteşem bir finale sebep olan Carton, bu romanın olmazsa olmazı bana göre. Bunca vahşete ve zulme tanık olmuş insanların ruhsal değişimlerini ele almış yazar. Aynı zamanda kitaptaki tarihi bilgilerden de faydalanabilirsiniz. Ama kitapta İngiltere ve İngilizler bir tık üstün tutulmuş gibi. Bu da sanırım yazarın İngiliz ve biraz da milliyetçi olmasından kaynaklı. Kısacası dünyada en çok satan kitap ünvanını sonuna kadar hakkeden bir roman ve tavsiye ederim.
464 syf.
İngiliz yazar Charles Dickens’in çok beğenilen romanlarından biri olan İki 'Şehrin Hikâyesi' tarihi bir yolculuk yaşatıyor okuyucuya.

Romanda kapitalizmle beraber ivmesini son derece arttıran zengin ve yoksul arasındaki kutuplaşmadan gerçekçi bir üslupla bahsediliyor. Tarih boyunca hep zenginlerin yanında olan kanunlar ve imtiyazlar, Fransız Devrimi ile beraber şekil değiştiriyor. Ezilmiş olan kısmın bir süre öç almasını izliyoruz kitapta. Fakat fakirler de, tıpkı zenginler gibi fırsatı bulunca ölçüyü nasıl da kaçıracaklarını ispat ediyorlar.

Bu, kirli hikâyeye tertemiz bir sevda sığdırmış yazar.

Şimdilerde sevdadan anladığımız sadece karşı tarafı sömürmek, tüketmek ve bitirmek. Hemen ardından gelsin yenileri. Kapitalizmle şekillenen dünyada elbette bizler de birer kapitalist olmuşuz. Abarttığımı düşünenler ya da kendilerine haksızlık ettiğimi iddia edenler varsa: merkantilizm, fizyokratlar, kapitalizm, 'komünizm, sosyalizm', kurumsalcılık, modern dünya sistemi ve daha da ötesine gidip başta İngiliz iktisat okulu ve tarihçi Alman iktisat okulunu da okuyabilirler (daha çok var ama bu kadarı bilgi sahibi olmaya yetecektir). Komünizm ile sosyalizmi tırnak içine aldım çünkü özellikle sol görüşlüler bunların diğerlerinden çok farklı olduğunu iddia edebilirler. Bende onlara önce SSCB devrimini, sonra Çin ve Kuzey Kore iktisadi sistemlerini incelemelerini tavsiye ederim. Zira nasıl bir yanılgı içinde olduklarını kendi gözleriyle görmeleri daha inandırıcı olacaktır.

İyi bir okuma dilerim.
464 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Fransız ihtilalini Charles Dickens anlatımıyla buluşturan bu kitaptan bahsetmek istiyorum sizlere. İnsanlık tarihinde bu kadar derin izler bırakmış bir dönemi çok önem verdiğim bir yazarın kaleminden okumuş oldum. Bu açıdan memnunum. Ama yazmak öyle değil, bu kadar bilinen bir kitaba, hem de 457 tane inceleme yazılmışken niye bir şeyler yazalım ki!

Evet sadece sert bayana kalsa, Fransa’nın tepesindeki bir giyotinin hikayesini okumuş olurduk. Neler söylenmemiş ki giyotin için, sert bayan demişler önce, hatta “milli ustura” koymuşlar adına. İyice kanıksamışlar artık, şakaya vurmuşlar işi. Baş ağrısına iyi geldiği, saçların ağarmasını önlediği, cilde özel bir zarafet verdiğini söylemişler. Örgüsünü örüp, yemeklerini yerken, toplu idam kararları onaylanmış jürilerde. Belli sayı hedefleri koymuşlar kendilerine. Hep birlikte karar verirken vicdan sorun değil nasılsa! Coşkuyla verilen bir idam kararından sonra tekrar daha büyük bir coşkuyla bu kararın bozulmasına sevinebilirler. İnsanların duyguları o kadar değişken ki, nabzı yakalamak asıl mesele. İnsanların görüşünü topluca etkilemek, tek tek ikna etmekten daha kolay sonuçta. Anne, baba, eş, çocuk, arkadaş, komşu değil bunlar. Bir sayı sadece, 50,51,52…Tarihsel olarak önemli bir dönem, ama yazıyorsam bundan değil.

Neden yazmak istedim diye soracak olursanız; Lucie o duvarın kenarında bekledi ya günlerce dokundu yüreğime, yazmak istedim. Sait Faik gibi, deli olacaktım yoksa! Ben şimdiye kadar batıda bir aşkın böyle anlatıldığına şahit olmadım. Hayır, Zweig demeyin bana, bu başka! Kendi görmeden sevgilisinin görmesi için günlerce, saatlerce bir sokağın köşesinde dikilmek, hem de korkunun hüküm sürdüğü can pazarı kurulmuş sokaklarda! Böyle karşılıksız, fedakârca bir aşk Leyla ile Mecnun’a yakışırdı ve bunu en iyi Fuzuli yazardı!

Yine aynı şekilde Mr. Carton’ın kendini bu aşk için feda etmesi, (Ağrı dağı efsanesindeki zindancı gibi) yüreğe dokunan başka bir detaydı. Platonik aşk ve feda yerine ne kullanabiliriz? Az önce kaça kadar saymıştık, evet bir sayıydı sadece 52!!!

Başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum bu aşamadan sonra. Yazarın durduğu yer konusu benim için çok önemli. Birçok yazar; benim için ne anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığı ve kurgu önemli dese de, nihayetinde ortaya koyduğu eserde bir yerde duruyor olması kaçınılmaz. İşte ben bu yerin neresi olduğunu kestirmeye çalışıyorum. Bazen bir karaktere söylettiği, bazen de söyletmedikleriyle, yaptıkları ve yapmadıklarıyla yazar bize doğru anlayışının ne olduğu ve kimden yana olduğunu hissettirir. O anda davranışın etik olup olmadığından bağımsız şekilde, sebep-sonuç ilişkisi veya farklı yöntemlerle kendi arka planında olan doğruyu bize aktarmak ister. Eğer sorularla sıkıştırılmaya kalkarsa, konuyu kurguya veya kahramana yükleyerek işin içinden sıyrılma şansı bulur.

Bu anlamda; Fransız İhtilali gibi önemli bir tarihsel döneme ilişkin, yazarın son derece nesnel bir gözle ve edebi bir dille olayları aktardığını gördüm. İhtilal öncesi döneme ait adaletsizliği monsenyör ironisiyle etkili bir şekilde eleştirirken, ihtilal sonrası dönemin adalet ve insaniyet açısından daha beter bir hale geldiğini, insan canının her iki dönemde de ne kadar kıymetsiz olduğunu bize aktarma biçiminin tarafsız ve usta bir anlatım olduğunu düşünüyorum.

İsimlendirme ve benzetmelerdeki Charles Dickens ustalığı bu eserinde de devam ediyordu yazarın. Örnek vermek gerekirse;
- Söylenti zayıflığı ile köy sakinlerinin fiziksel zayıflığının benzetilmesi,
- Balıkçılık ve mezar soygunculuğu benzetmesi,
- Bankanın durumu ile ülkenin durumunun birbirine benzetilmesi
Bu tür benzetme ve kelime oyunları beni yazara bağlayan en önemli etken, bunu paylaşmak isterim. Daha önceki kitaplarında da bu eserinde de buna şahit oldum.

Bunların dışında en fazla dikkatimi çeken noktalara kısa değinmem gerekirse;
- Pırıl pırıl güneşli bir günde bozuk bir paranın bayır aşağı inişi gibi çabuk, bir ışık ya da gölge geçti Carton’ın yüzünden…
- Sanki kırk tane bacağı varmış gibi sık sık bacak değiştiriyordu ve her birini deniyordu…
- Miss Pross’un bir özelliği (ondan önceki ve sonraki pek çok insanda olduğu gibi) söylediği bir söz kurcalandığında bunu abartmasıydı. Vb…
Ayrıca, Sidney Carton ile casusun pazarlık yaptığı sahnelerde, Suç ve Ceza’daki Raskolnikov ile savcının zeka savaşının tadı vardı.

Kasvet kelimesi Kasvetli Ev ve Büyük Umutlar’dan beri ilgimi çekiyor. Ama burada kullanma sayısını abartmış, bir puan kırıyorum bu yüzden. (Saydım tam 19 defa kullanmış) Belki bu abartmayı da bilinçli olarak yapmış olabilir ama bundan emin değilim.

Geri kalan 9 puanda büyük bir ustalık eseri göreceğinizi düşünüyorum.

En sevdiğim alıntı, acı duygusunun altındaki kederli huzurla ilgiliydi, bunu çok değerli buldum. #61778657

Son sözüm Lucie için; Daha fazla bekleme orada, sert bayan tepede bekliyor seni de…

Keyifli okumalar…
464 syf.
·9/10
“Hayatımızı boşa harcadığımızda hiçbir değeri olmaz,oysa bu çabaya değer hayat.Öyle olmasaydı bunu bir kenara atmak bu kadar zor olmazdı...”
Dünyanın en çok okunan kitapları arasında yer alan İki Şehrin Hikayesi yazarının dediği gibi “yazdığım en iyi hikaye” gerçekten de en değerli eserlerinden birisidir.Kitap konu itibariyle 18.yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Fransız İhtilalinin dönemi öncesi ve sonrasındaki ilk yıllar anlatılmaktadır.Fransız İhtilali hakkında bilgisi olmayan okurlarda hissederek o dönemdeki bir tarafta açlık sefalet yoksulluk diğer tarafta bolluk zenginliğin hüküm sürdüğü döneme şahit olacaklar.Ayrıca kitabı okurken o döneme ait çarpıcı detayları görme şansınız olacaktır.Konu olarak suçsuz yere hapis yatan Doktor Mannette’nin hiç görmediği kızını bir bankacı aracılığıyla bulup Londra’ya getirmesiyle başlamaktadır.Akıl sağlığını kaybetmiştir,kızını bulmanın mutluluğunu tam yaşamadan Londra’dan Paris’e tekrardan sürüklenmelerine yer verilmiştir.Yaşanan olaylar ,isyanlar,soylu sınıfın gitgide düşüşü ve fakir halkın intikamını okuyacaksınız.Karakterler arasında en beğendiğim Dr.Mannette ve Sydney Carton en nefret ettiğim ise Madam Defarge oldu.Üslup olarak tek kelimeyle muazzamdı.Geç kalınmadan okunması gereken bir klasik eserdir.
Keyifli Okumalar Dilerim
464 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Charles Dickens , Fransız İhtilali'nin diğer yüzünü göstermeye, İhtilal öncesi ve sonrasında burjuva ve aristokrasi arasındaki kanlı çatışmaları ve olayların görünmeyen diğer bir yüzünü gerçekçi bir kurgu içinde anlatır. Paris ve Londra eksenli olmak üzere iki şehrin Fransız ihtilali öncesi ve sonrasındaki durumunu betimler. Monarşik rejimin halka dayattığı katı kuralları, giyotinle kafaları kesilen binlerce masum insanın acısını, ihtilal sonrasında suçlu veya suçsuz katledilen aristokratların dramlarını, dönemin toplumsal koşullarını, insanlığa anlatmak istemiştir.
İnsanlığın hep aynı olduğunu görüyorum . İnsanlık hayvani güdülerinden kurtulamamıştır.
Hiçbir devlet masum değildir !
464 syf.
·11 günde·Beğendi·8/10
Fransız Devrimi, Aydınlanma düşüncesi, kuldan yurttaşa geçiş, ulus devlet ve seküler bir yaşam kültürünün oluşması açısından insanlık tarihinin önemli bir aşamasıdır. Fransız devrimi her ne kadar özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganı ile anılsa da, esas simgesinin kan olduğu söylenir. Devrimin kan dökülerek yapılabilir olduğu ve devrimin kendi evlatlarını da yediği birer klişe olarak kabul edilse de, “İki Şehrin Hikayesi” bu klişe perdesini yıkıp, bizi Fransız Devrimindeki bu gerçekle yüzleştiriyor. O kadar insan ölüyor ki, neredeyse kitabın sayfalarından kan damlıyor. Ama bu yanıyla kitap bizlere devrim kavramını da sorgulatıyor.

1859 yılında tefrika edilmeye başlanan roman, yazıldığı yıldan yaklaşık 75 yıl öncesini anlatıyor. Kitabı okumadan önce, 18. Yüzyılda Londra ve Paris şehirlerinin toplumsal ve siyasi karşılaştırması konusunda geniş bir gözlemle karşılaşacağımı düşünürken, toplumsal detaylar, dar bir çevrenin hikayesinin arkasında fazla silik bir gölgeye dönüşmüş.

İki şehir arasında geçiş yapan ve aslen Fransız iken İngiltere’de yaşayan karakterlerin (Dr. Manette, Dr Manette'nin kızı Lucie ve Lucie'nin eşi Charles Darnay) etrafında dönen roman, aslen İngiliz olan ama ana karakterlerin etrafında devrim sonrası Fransa’ya geçmek zorunda kalan yan karakterlerle (banka görevlisi Mr. Lorry, Avukat Sydney Carton, banka koruma görevlisi Mr. Chuncher, evin dadısı Mrs. Pross) besleniyor.

“İki Şehrin Hikâyesi”nin, olayın örgüsünün, karakterlerin derinliğinden daha güçlü olduğu bir roman türü olduğunu söyleyebiliriz. Gizemli bir Paris seyahati ve orada bir şaraphane ziyareti ile başlayan ve gizemli bir ismin Londra’ya götürülmesi ile hızlanan roman, bir anda bizi Londra’da bir mahkeme salonuna taşıyor.

Mahkemedeki dava ve karakterler, romanın kilit noktasını oluşturuyor. Roman bize, mahkeme sonrası bir aşk hikâyesi ile rutinine geçiş yaptığımızı düşündürüyor. Londra’daki bu mutluluk tablosu esnasında, romanda ara ara, Fransa’ya geçiş yapıp, kırsalda bir aristokratın gizemli ölümü ile Paris sokaklarındaki ajan ve devrimcilerin gizemli koşuşturmasına tanıklık ediyoruz. Romanın en çarpıcı sahneleri ise, Paris’te yaşanan devrim ve sonrasında aristokratlara yönelik büyük nefret ve şiddetle ortaya çıkıyor. Charles Dickens’in roman boyunca parça parça kesip, biriktirdiği kumaş parçaları yavaş yavaş birleşip, göz çarpıcı bir kostüme dönüşüyor.

Her ne kadar gölgede kaldığını düşünsem de, Paris ve Londra’nın toplumsal dokularının benzerliği veya farklılıklarına dair gözlemler göze çarpıyor. 18. Yüzyılda şiddetin, ya da toplumların linç veya kan görme histerisinin nasıl doruk yaptığını kolaylıkla fark ediyoruz. Londra’daki davada da, devrim sonrası Paris’teki davalarda da, toplumun davalara nasıl müdahil olduğu ama bu müdahilliğin aslında bir kitlesel lince dönüştüğünü görmek mümkün. Bunda ortaçağın karanlık döneminin etkisi olduğu kadar, burjuva devrimi öncesi toplumlarda yaşanan ekonomik dönüşüm ve beraberinde getirdiği krizin de etkili olduğunu düşünebiliriz. Ama roman bize bu konuda ipucu vermiyor.

Ancak bu benzerliğe karşın, monarşiden burjuva demokrasilerine geçiş dönemlerinde, Fransa bu dönüşümü kanlı bir devrimle yaparken, İngiltere’nin bu süreci daha yumuşak bir geçişle ve keskin hatları olmayan dönüşümle yaşamasının cevabı da bu romanda yok. Bir İngiliz olan Charles Dickens’in, romanda sanki bunu İngilizlerin centilmenliğine bağladığını düşündürten nüanslar var. Örneğin son sahnelerden birisi olan, Mrs Pross ile Mrs. Defarge’nin kozlarını paylaştıkları sahnede, Dickens, tüm kitap boyunca sergilediği İngiliz ve Fransız toplumlarını bu iki karakter nezdinde hesaplaştırıyor. Ve galip gelen İngiliz oluyor. Bu sanki İngiliz sisteminin, Fransız sitemine üstünlüğüne dair bir simgesel çatışmaya denk gelen bir sahneye dönüşüyor.

Kitabın en önemli etkilerinden birisi, Fransız Devrimini sorgulamamıza neden olması. Akan kanın miktarı, basit anlamda bir iktidarı devralmanın çok ötesine geçiyor ve devrim sonrasının şiddeti, hemen hemen neredeyse devrim öncesini aratmıyor. Cumhuriyetin içeriğinden çok slogan olarak ön plana çıkması ise, belki de 20. Yüzyılda ulus devletlerin gireceği krizi, bize o günlerden işaret ediyor.

2016’da okuduğum bir klasiğin daha İngiliz Edebiyatına denk gelmesi rastlantı olsa da, 2017’de okuma listeme klasikleri ekleme hususunda beni bir kere daha teşvik eden bir eser oldu.
464 syf.
·Beğendi·10/10
Fransız İhtilalini hazırlayan toplumsal nedenleri mükemmel analiz ederek, o devrin röntgenini çeken Dickens, bu eserinde yapmış olduğu kurguyla mazlumun nasıl zalime dönüştüğünü, aşk ve sevginin zalimi nasıl bir yardımsever kişiliğe çevirdiğini müthiş bir dille biz okurlarına aktarıyor.
Kanlı Fransız devriminde, Fransız halkının yaşadığı sefalet ve yoksulluğunun tersine soyluların bolluk ve lüks bir hayatı yaşamasının anlatıldığı eserde, zamanın Londra ve Paris yaşamları detaylarıyla hafızalarımıza kazınılacak bir şekilde tasvir edilmiş. Gücün insanları nasıl zehirlediği, devrimin kahramanı olan zulüm gören jacques’lerin nasıl bir zalime dönüştüklerini, sevilmeyen bir karakterin sırf sevdiği kadının mutlu olması için yapmış olduğu kahramanlığın anlatan bir kitap.
Tarih’in buram buram koktuğu bu eserde, aşk, nefret, intikam, sadakat, gurur kısacası tüm duyguları bu romanda bulabilirsiniz.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İki Şehrin Hikâyesi
Baskı tarihi:
Mayıs 2019
Sayfa sayısı:
464
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750738869
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A Tale of Two Cities
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Dünya edebiyatının en önemli yapıtlarından olan İki Şehrin Hikâyesi, Paris ve Londra arasında gelişen olay kurgusuyla, tarihin en hareketli anlarından birinin, Fransız Devrimi’nin ekseni etrafında biçimlenir. Edebiyat dünyasının “Dickens’ın en büyük tarihî romanı”, yazarın kendisinin ise “yazdığım en iyi hikâye” diye tanımladıkları yapıt, Fransız Devrimi’nin Terör döneminde, Paris’in öfkeli, kana bulanmış sokaklarında, giyotinin gölgesinde yaşamak zorunda kalan bir grup insanın hayatına odaklanır.

On sekiz yıl yattığı Bastille Hapishanesi’nden çıkan Doktor Manette’ le, İngiltere’ye gönderdiği kızının Londra’da sürdürdükleri yaşamları, yollarının tekrar Paris’e düşmesiyle iradeleri dışında bir seyir kazanır. Sürükleyici gerilimi, güçlü lirizmiyle devrimi, toplumsal mücadeleyi, zalimliği, yoksulluğu ve aşkı çağının nabzını da tutarak olanca ihtişamıyla anlatan İki Şehrin Hikâyesi, bu nitelikleriyle hem klasik edebiyatın zirvelerinden hem de tarihin en güçlü hikâyelerinden biridir.

Kitabı okuyanlar 15.923 okur

  • Bilal Ömer Yıkım
  • Senem İsbah
  • Songül Acet
  • Burcu Yapar
  • Şenay karaarslan Şen
  • Turkmaestro
  • ayşe
  • Filiz Toğmen
  • Kevser
  • Vildan Sarıkaya

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%17.3
14-17 Yaş
%4.9
18-24 Yaş
%23.1
25-34 Yaş
%30.1
35-44 Yaş
%14.6
45-54 Yaş
%6.2
55-64 Yaş
%0.9
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.3
Erkek
%36.7

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%22.5 (964)
9
%16.3 (697)
8
%15.7 (672)
7
%6.1 (262)
6
%2.6 (113)
5
%1.8 (76)
4
%0.7 (30)
3
%0.5 (20)
2
%0.3 (12)
1
%0.3 (11)

Kitabın sıralamaları