Yüzyıllık Yalnızlık

8,3/10  (1.304 Oy) · 
4.023 okunma  · 
1.250 beğeni  · 
28.217 gösterim
"Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."
  • Baskı Tarihi:
    Ağustos 2016
  • Sayfa Sayısı:
    464
  • ISBN:
    9789750719363
  • Orijinal Adı:
    Cien Anos De Soledad
  • Çeviri:
    Seçkin Selvi
  • Yayınevi:
    Can Yayınları
  • Kitabın Türü:
Nazlı Demir 
22 Eyl 2015 · Kitabı okudu · 19 günde · 7/10 puan

Eğer bu kitabı okuduysanız kendinizi tebrik edebilirsiniz.
Durağan bir dili, merak uyandırmayan ve sonu nereye gittiği belli olmayan konuyu, isimlerin benzerliğinden dolayı kim kimdi ya diye karışan karakterleri başarıyla atlattınız. Şimdi size ne kattığını düşünmeye geçebilirsiniz. Hristiyanlıkta geçen 7 günahı ve sonuçlarını kesinlikle karakterlerle birlikte tek tek öğrenmiş oldunuz. Ayrıca gerçekte yaşanan muz işçileri katliamına* değinmesi ile birlikte günümüz olaylarından bir facianın nasıl olduğunu artık biliyorsunuz.
Ne zorlamalarla, okumak için kendinizi ittirmelerle dolu, acaba bıraksam mı düşünceleriyle başa çıkarak Nobel ödüllü bir kitabı daha bitirmiş olmanın şevkiyle çerez kitaplara yönelip kafanızı dinleyebilirsiniz.
* Bu sayede nobel'i almıştır.

İbrahim (Sisifos) 
12 May 02:12 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Küçücük çocuğum. Siz deyin 5 ben diyeyim 7 yaşında. Ninem var rahmetli. Ocağın başına oturmuşuz. Ocak dediğimiz şimdiki şöminenin ilkeli. Odunumuzu , çırpımızı yazdan yüklüğe doldurmuşuz. Vakit akşam. Elektrik yakılmaz. Ateşin aydınlığında oturulur. Bir yandan ateş harlarken diğer yandan ninem anlatır. “ Beni dedene 15 yaşında everdiler. Dedene varmadan, deden avludan öküzleri çıkarırdı. Ben karşıdan ona el sallardım. O da şapkasını çıkarıp onu sallardı.” Kendi babasını anlatırdı, atasını sonra amcalarımın babamın küçüklüğünü, gençliğini…

Avluda gezinirken komşu nineler uzaktan el eder çağırırlardı. Komşu nine dediysem hakkaten nine akrabamız hep. Evde ne varsa şeker çikolata yedirirler, kendi torunları gibi severler de. Onlarda “Aynı dedensin kuzum sen, aynı İbram amcam,” diyerekten lafa başlarlar, “ Senin deden çok çalışkan adamdı, tütün ekerlerdi dönüm dönüm, onları oturur dizer sonra da asarlardı. Bas bas bağırır ortalığı inletirdi. Bağırması öfkeden değildi emme, onun yapısı öledi.” Sonra kendi kocalarına geçerlerdi, “ Benim Selattin hayırsız çıktı, bi gide eve 2-3 sene sona gelirdi. Bi seferde gebe kaldım da Süreya yı kocaman oğlanken aldı kucağına. Neymiş altın bulcakmış. Ömrünü tüketti dağ bayır geze geze”.

İşte benim çocukluğum böyle atamı, dedemi, babamın çocukluklarını dinlemek ile geçti. Neredeyse hiçbirini görmedim, bilmedim. Hep hayran oldum. Fotoğraflarını dahi görmedim. Nasıl adamlardı neye benziyorlardı? Dedemin bir tanecik fotoğrafı vardı, bir de büyük dedemin kara kalem portresi. Onlarda kayboldu gitti sonra. Alıp da saklamadığım hep içimde ukdedir.

Sizin de vardı elbet böyle atanızı dedenizi anlatan büyükleriniz? Belki siz de benim gibi onları dinleye dinleye büyümüşsünüzdür, hayran olmuşsunuzdur? Benden şanssız olanlarınız da şanslı olanlarınız da vardır elbet.

Şimdi eliniz de bir şans var hem de çok büyük bir şans. Tabi ki bu şansın farkındaysanız. Gabrial Garcia Marquez belki sizin dedenizin tarihini değil ama Buendia ailesini tarihini anlatmış. Tam altı kuşak, 100 yıllık bir tarih. Bu aile üzerinden neredeyse insanlık tarihi. Koltuğunuza oturun ve hiç mızmızlanmadan bu şansı değerlendirin. Biliyorum bu kitabı okumak kolay değil ama gerçek, hayatın gerçeği hiçbir zaman kolay elde edilmedi edilemez..

Birkaç tane de ipucu vereyim. Bu kitap için spoilerden rahatsız olan arkadaşlar kitabın kapağını kapatıp rafa kaldırabilirler, hiçbir gerçek hayatın finali merak edilmez. Bu sadece kurmacada olur. Büyük dede Jose Arcadio Buendia adamlarını toplayarak yaşadığı kasabadan ayrılır ve ormanlık bir arazide yer açarak yeni bir yerleşim kurar. Bu yerleşim ilk başta çok ilkeldir. Mıknatısı bile bir sihir sayacak kadar. Sonra Buendia ailesinin çocukları olur, torunları, torunlarının torunları.. Hepsi farklı kişilikte insanlardır. Hepsinin doğumundan ölümüne kadar her şey anlatılır. Hepsinin hayatını yaşarsınız. Yerleşim yeri de bu kuşak geçişleri ile beraber insanlık tarihini yaşar. Liderler, devletin gelişi, savaş, sanayii, teknoloji.. Değişimlerin insanlık psikolojisini, sosyolojisine etkisini görürsünüz ve en son yazarın insanlık tarihi için düşündüğü son..

Ben kitabı çok kitabı çok beğendim. Edebi olarak çok daha üstün eserler okudum ama bu kitap edebiyatın ötesinde bir şeydi. Derslik adeta. Bakın görün demiş yazar, insanlık bu. Yaşam dediğiniz bu kadar. Doğumunuzda, gençliğinizde, hırslarınızda, yaşlılığınızda, ölümünüzde bu kadar. Ayrıca kitaba çok da güzel yorumlar gelmiş. Bir arkadaş, bu kitaba 1 dakikada ayırmayabilirim bir ömürde ayırabilirim, demiş. Kesinlikle haklı kitaba nereden baktığınıza şansınızı nasıl değerlendirdiğinize bağlı. Bir arkadaş, bu kitapta 7 günah anlatılmış, demiş. Ben yakalayamamıştım sonradan düşününce bazılarını yerine oturttum.

OKUMA ÖNERİSİ: Normalde böyle şeyler yapmam ama bu kitap için yapmazsam kendimi suçlu hissederim. Benim zamanım vardı, bütünselliği görmek açısından kendim için en iyi okuma metodu olan, bu kitabı okurken başka hiçbir şey düşünme sadece kitaba odaklan, metodunu kullandım ve 3 günümü ayırarak bitirdim. Siz kendiniz için en iyi metodu uygulayabilirsiniz. Ama kesinlikle normal bir kitap gözüyle bakmayın. Vaktiniz yoksa zorlamayın. Başka zaman okursunuz. Edebiyatın ötesine geçip kitaptan en yüksek faydayı sağlayın.

Bu arada bir şey rica edeceğim. Kitabı okuyan arkadaşlar kitapta kendilerine en yakın gördükleri kişiyi yorum olarak yazabilirler mi? Benimkisi; Albay Aureliano Buendia.

Herkese keyifli okumalar dilerim..

Yüzyıllık Yalnızlık benzeri kitaplar

Elif Kimya 
 23 Ara 2016 · Kitabı okudu

Geçen yıl ruh ikizin olan yazarı bul diye bir teste rastgelmiştim. Testin sonunda Gabriel Garcia Marquez çıkmıştı ve ruh ikizim olan yazarla bu test sonucu tanışmıştım. :) Tabi onunla ilk tanışmam bu kitapla olmadı. Yüreğini Kolla Ölmeden Çürüyorsun kitabını kendisinin sanıp aldım ve kitap gelince büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. :) Neyse kitaba geçelim.

Hikaye kuzen (amca çocukları) olan José Arcadio ve Ursula Iguarán Buendia çiftinin, ailelerinin tüm karşı çıkmalarına rağmen evlenmesiyle başlıyor. Çiftin daha önce bir akrabalarının çocukları, domuz kuyruğuyla doğmuş ve sürekli yapılan akraba evlilikleri yüzünden bu sakatlığın tekrarından korkuyor aile kitap boyunca. Kitapta ensest ilişki çok fazla yaşanmış ve bu okuyucu kızdırıyor ister istemez. Ensest, romanda önemli ve oldukça belirleyici bir role sahip olsada, romanın ana teması kitabın isminden de anlaşılacağı gibi hiç şüphesiz yalnızlık, mutlak bir yalnızlıktır. Aile fertlerinin tüm çabasına rağmen bitmeyen ve yüzyıl boyunca yaşanan yalnızlık, hikayeye bir hüzün katmış. Aynı zamanda güzel bir kızın göğe yükselmesi, hiç durmadan yağan yağmur, tanrının fotoğrafını çekmeye çalışan bir dede, evi yiyen karıncalar gibi doğaüstü olaylar kitaba farklı bir hava vermiş. Ama üç nesil boyunca aile fertlerine aynı isimlerin verilmesi okurken kafa karışıklığına sebep oluyor. Nobel ödülüne layık görülmüş farklı bir roman...

Oğuz Aktürk 
 17 Şub 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

İlk kez başında soy ağacı verilen bir kitap okuyorum ve bunun neden olduğunu da sonraki sayfalarda anlıyorum.

bu kitabı anlatmak için yüzyılımı bile sarf edebilirim. ama aynı zamanda sadece 1 dakikamı da harcayabilirim. işte öyle bir kitaptır bu. yazdıklarım hafif dozda spoiler içerebilir, kitabı okumayanlar incelemeyi okumasa daha iyi olur.


gabriel garcia marquez sizi alır bir gün muz şirketinin orada kurulmuş olan içinde entel dantel insanların yaşadığı ultra güvenlikli bir yerde uyandırır, bir gün de belki de jose arcadio buendia ile beraber kestane ağacının dibinde soyundan gelecek çocuklarının ve torunlarının yapacaklarından habersiz bir şekilde uyandırır. habersiz demek bile yanlış olabilir çünkü ölülerin ve yalnızlığın istediği gibi istediği kişiye karşı gezebildiği bir evde aslında herkes her şeyden hem fazlasıyla haberli hem de fazlasıyla habersiz. eve gelen haberler bile o kadar yalnız ki onlar bile kime ne haber vereceğini bilmeden birisinin peşine takılıyor.

roman hakkında konuşulacak o kadar çok şey var ki ve o kadar da konuşulmaması gereken şey var ki bazen macondo kasabasına melquiades adlı kişinin gelirken prezervatifi icat etmiş olarak gelmesini bile istedim. olacakları ursula gibi biraz sezerek. ve sonra bu düşüncemin ne kadar haklı olduğunu gördüm. çünkü günahların bile yalnız olduğu bu kasabada hiç kimse günah işlemeyi hayatının herhangi bir konuşmasında bile geçirmiyor. bu nedenden dolayı isteyen teyzesiyle isteyen de falcıyla yatıp kalkıyor ve ardından dünyanın en egzotik ve marjinal karakterlerine sahip olan bir soyağacı çıkıyor. bunun içinde toprak ve sıva yiyen bir kadından tutun da oburluk yarışması düzenleyen bir adama kadar ve şans oyunları düzenleyip bahçesini tavşanlarla ve diğer hayvanlarla dolduran bir kadından şehvetinden dolayı kurşunlanmış insana kadar yığınla insan var. aslında o kadar çok insan var ki bu insanlar bir o kadar da yok. istisnasız olarak romanda adı geçen herkes kısa ya da uzun süreliğine olmak üzere romanda illa baş karakter olma hakkına sahip oluyor ve sanki yazar burada karakterlerine "hadi bir de sen göster bakalım hünerlerini" dercesine bir üslupla bu karakterini saçından ayağına kadar detaylı bir şekilde bize sunuyor.

her şey bir yana macondo kasabasının yüzyıllık evrimi o kadar yerinde anlatılmış ki okura sanki bir tuval verilmiş ve bu kasaba her anlatıldığında ona ait detayların çizilmesi istenmiş. rengarenk insanlar, rengarenk olaylarla dolu olmayan bir yer.

kitapta ara sıra geleceğe dair spoiler'lar verilmiş, ben bunu da çok sevdim hatta böyle de başlıyor kitap. bundan hiç rahatsız olmadım çünkü birisinin ölmesinden çok onun nasıl öldüğü ve o ölene kadar nelerin olduğu beni gerçekten daha çok ilgilendirdi bu kitapta. çünkü bazen bakıyorsunuz 5 sayfada bir insan ölüyor. bazen bir sayfada 3000 insan ölüyor. hiç belli olmuyor yani ne çıkacağı. aslında spoiler verilse de verilmese de okuduğunuz sayfanın bir sonraki sayfasında neler olacağını az çok tahmin etmeye çalışsanız bile hiç tahmin etmedikleriniz çıkabiliyor. böyle tatlı bir kasabanın yanında güvenlikli bir yeni şehrin kurulması ya da bir anda 3000 kişinin öldürülüp denize atılması hiç beklemeyeceğiniz cinsten şeyler oluyor.


uzun lafın kısası, okumadan bu dünyadan göçmeyin. rica ediyorum.

Tanburi 
02 Mar 07:31 · Kitabı okudu · 6 günde · 9/10 puan

Eser Buendia ailesinin oluşumu ile başlıyor. Ursula ve simyacı olan J.A. Buendia amca çocukları olmalarına rağmen evleniyorlar. Bu ensest ilişki tarzı yüzyıl boyunca tüm aileyi etkisi altına alıyor. Ursulanın korktuğu sonunda başına geliyor. Teyze- Yiğen ilişkisinden domuz kuyruklu bir bebek dünyaya geliyor. Karakterlerin isimleri birbirine benzer ya da aynı. Ama bu okurken kafa karışıklığı yaratıyor gibi görünse de bence çok yerinde olmuş. Çünkü kaderler ortak. İsimler neden olmasın??? Birbirinin devamı gibi değil de sanki aynı zaman diliminde yaşamışlar gibi hissediyor insan. Dedesinin dedesinin dedesi de torununun torununun torunu da... aynı anda beraberler sanki. Zaman olgusu gerçekliğin çok dışında.
Hristiyanlıkta 7 ölümcül günah vardır: oburluk, açgözlülük, şehvet, tembellik, kıskançlık, kibir ve öç. Bu günahların eserdeki kahramanların yaşantıları üzerinden, insanı nasıl felakete ve yalnızlığa sürüklediği oldukça derin işlenmiş. Albay Aureliano’ nun savaşmaktaki amacı anlatılırken, Amaranta’nın bekaret bilekliği ile ömrünü çürütürkenki hali, Aureliano Segundo’ nun Petra ile kazandığı paralarla duvarları sıvayacak hale gelmesi, Fernanda’nın kibirden gururdan kocasının, metresi ile yaşamasına göz yumması, İki kardeş olan Amaranta ile Rebeka’nın kardeşlikten uzak yaşadıkları, Amaranta Ursula ile Aureliano’nun evlilikleri ve domuz kuyruklu çocukları...bunun gibi düzinelerce olay arasına işte bu yedi ölümcül günah yerleştirilmiş.

1928 yılında Kolombiya’da yaşanan Muz İşçileri Katliamı kitaptaki kilit olaylardan bence. Gerçekte de yaşanan bu olayda haksız çalışma koşullarından kaynaklı grev yapan işçiler askerler tarafından kurşuna diziliyor. Bir incelemede bu olay için Latin Amerika’nın ilk toprak ağası deniyor bence çok yerinde bir tespit. Ayrıca Ursula ile J.A. Buendia’ nın kurdukları kasabanın adı Maconda. Bu kelime Bantu dillerinde “muz “ anlamına geliyor.

Marquez eşi benzeri olmayan bir üsluba sahip. Yüzyıllık Yalnızlık’tan önce iki eserini okumuştum. Onlar da şaheserdi fakat bu eser hayatımın eserlerinden biri oldu. Öncelikli etkileyici yanı üslubu ve derinliği. Büyükannesinin yanında büyüyen Marquez kendisinin de dediği gibi olağanüstü olayları dahi olağan şeyler hissini vererek anlatırmış. Marquez bu tarzı yani günümüzde büyülü gerçekçilik denen üslubu mükemmel kullanmış. Dünyadaki en nadide üsluplardan bence tabi okuduklarıma kıyasla.
Okuduğum çoğu kitaptan farkıdır bu. Karakterlerin çoğunun eserde etkin rolü var. Hepsi karakter olarak karşımızda. Bunun sebebi belki de aynı isimlerle ya da benzer, kader ortaklığıdır. Değişik versiyonlarla aynı sonucu yaşamalarıdır. Çok fazla incelecek karakter var. Onlar üzerinde konuşmayı kitabı okuyan arkadaşlarımla sohbetime ayırıyorum. Keyifli okumalar.

Milena 
24 Haz 2017 · Kitabı okudu · 15 günde · Beğendi · 10/10 puan

Gabriel Garcia Merquez' in nobel ödüllü bu kitabı hayatınızda okuduğunuz ya da okuyacağınız tüm kitaplardan o kadar farklı ki ben bir daha böyle bir konuyu , konuların böyle işleyen bir kitap okuyacağımı hiç sanmıyorum.
Kitabın ilk sayfasında bir soy ağacı veriliyor .Bir ailenin yüzyıllık tarihi , bir kasabanın da yüzyıllık tarihini anlatıp kasabaya ilk din kavramının ve kilisenin kasabaya ilk girişi, kasaba halkının siyasetten ve dünyanın kasaba dışındaki hiçbir olayıyla ilgilenmezken kasabaya vali atayıp askerler gönderen devletin aslında ne muhafazakârları ne liberalleri destekleyen kasaba halkını ikiye bölüp kışkırttığını ve uzun bir savaşa dahil ettiğini ; tarım, hayvancılık ve küçük ticaretlerle geçinen kasaba halkının Muz Şirketinin gelip kasaba halkını oraya işçi haline getirip , hiçbir boş vakit bırakmadan çalıştırılması ve ücretlerinin para olarak değil yine şirketin ürünleriyle satın alınacak kuponlar vermesiyle işçilerin grevine neden olmasını ve sonrası grevde 3000 kişilik iscilere büyük bir kıyım yapılması ve yasal verilerle bu kıyımın hiç olmadığını işçilerin şehir dışına başka bir yere çalışmak için göc ettiğini belgelenmesini anlatan bir kitap .
Hikaye Ursula ve Jose Arcadio'nun tüm kehanetlere rağmen akraba evliliği yapmasıyla başlar .Ve bu akraba evliliğinin uğursuzluklari dönemin sosyal , kültürel, politik , ekonomik özellikleri aileye o kadar güzel kurgulanmıştır ki yazarın ustalığını ortaya çıkarmaktadır.
DIPNOT: Kitap diğer kitaplara göre okunması zor bir kitap olup ensest ilişkilerin sıklık gösterdiği bir kitaptır.

Hacı Seydaoğlu 
 09 Eyl 2016 · Kitabı okudu · 18 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bir adam horoz dövüşünde bir başka adamı yeniyor. Yenilen adam hiddetle kötü sözler söyleyince bu ‘bir adam’ olan Jose Arcadio Buendia kötü sözler söyleyen adamı vuruyor. Sonra çok pişman oluyor ve taşınmaya karar veriyor. O ve ona inananlarla beraber (sanırım 20-30 kişi) uzak ve boş bir yerde karar kılıyorlar. Sıfırdan burayı inşa ediyorlar. Merak etmeyin bu söylediklerim spoiler sayılmaz, kitabın tadını kaçırmaz. :)

Yüzyıllık Yalnızlık’ta genel olarak bu yeni köyün 100 yılını anlatıyor. Çok sakin, tane tane anlatıyor. Bir yerden sonra köyü benimsedim ve olaysız anlatımlardan da zevk aldım. Marquez’in dili çok hoş. Anlatımı bir şekilde sizi kitaba bağlıyor. İnişler çıkışlar bir anda oluyor. Mesela bir paragraf okuyorsunuz, 20 cümleden oluşuyor. Onun hemen altında yeni bir paragraf başlayacak. Doğal olarak içinizden alttaki paragrafta yeni bir şey olacağını bu paragrafın normal devam edeceğini düşünüyorsunuz. Fakat öyle olmuyor. Okuduğunuz bir paragrafta 20 cümleye 4 yeni olay koyuyor. Örneğin x kişisi öldü diye. Bir sonraki paragrafta ise normal değişiklik yaratan bir olay bile olmuyor. :) Hal böyle oluca kitabı dikkatle okumak zorunda kalıyorsunuz. Çünkü en beklemediğiniz anda bir şeyler olabiliyor. Tıpkı hayat gibi.
Okumadan evvel ‘çok sıkıcı, gitmiyor’ denildiği için sıkılmayı bekledim. Ama olmadı. Tadı damağımda kaldı gerçekten. Yer yer tebessüm ettiren ince espiriler de vardı.

Bir de Marquez’in okuduğum ikinci kitabıydı. İlk kitabı Albaya Mektup Yok’a bir kaç gönderme vardı. Görünce bildiğin ‘gönderme var, göndermeyi yakaladım’ diye bağırsam geldi. :)
Kitapta isimlerin sürekli tekrar ettiğini söylememe gerek yok sanırım. E-kitap olarak okuyacaksanız muhtemelen basılı halindeki soyağacı olmayacak. O yüzden şuradan edinebilirsiniz: (bkz: Yüzyıllık Yalnızlık Soyağacı)

Kısacası beğendiğim, önerdiğim bir kitap.
İyi okumalar dilerim.

Ahmet Y 
 13 Mar 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Öncelikle kitabı çok da beğendiğimi söyleyemeyeceğim.Zira ben romanların bilinçakışı,diyaloglar ve felsefi altyapılarını daha çok seviyorum ve bu üçlüyü iyi bir şekilde işlemiş romanlara yüksek puan veriyorum.Felsefi altyapısını romanı okurken hristiyan mitolojisini pek bilmediğimden gözümden kaçırdım.Araştırdıklarıma göre yedi ölümcül günaha göndermeler varmış.Şimdilik bunu kenara bırakıyorum ve asıl merak ettiğim konuya geliyorum.Bu romana Nobel ödülü veren jürinin aklından şüphe ediyorum.Romanda zaman ve mekan birliği yoktu,entelektüel bir anlatı da yoktu üst bir anlatı hiç yoktu.Ayrıca büyülü bir gerçekçilikten ziyade büyülü saçmalık vardı.Olaylarda masal ve hikayeler içiçe geçmişti.Bir yazar en çok romana serpiştirdiği diyaloglarla edebi yönünü gösterir,kişiliğini böler ve kendi kendine tartışır,konuşur sayfalarca.Ama bu eserde ne yazık ki tek gördüğüm abartılı bir sülale yaşantısı,sülale seçeresinin saçmasapan yaşamı(toprak yiyen kızın patolojik durumlarını ve Arcadio Buendia(hangi Buendia :)) nın Macbath'e olan benzerliğini tenzih ederek söylüyorum) dışında pek bişey göremedim.Romanın sonu da güzel bağlanmıştı,sülalenin sonsuz tezahürü ağaç ve kök benzetmesi bana Deluze ve Guattari'nin attığı Rizom(çokluk) ve Köksap teorimlerini hatırlattı.Yazar gerçekten onu anlatmaya çalışmışsa ve kişiler düşünceleri,göstergebilimsel olarak kodlamışsa büyük bir iş başardığını söyleyebilirim.Yine de edebi değerinin yüksek olduğunu Nobel'i hakettiğini söyleyemem.Onun yerine bizim edebiyatımızda çığır açan ve ileride dünya edebiyatında da çığır açmasını beklediğim Tutunamayanlar'a verseymişler daha isabetli olurmuş.Şimdilik benden bu kadar.Kitabı beğenenlere saygı duyduğumu belirtmeme gerek yok sanırım :) İyi okumalar,yine de gönül rahatlığıyla eseri okumanızı tavsiye ederim tabi dayanabilirseniz..

Emre Ö. 
21 Tem 2015 · 10/10 puan

Anlatış tarzı mükemmel gerçekten. Fazla diyalog olmamasına rağmen alışılanın aksine bu kadar zevkli olacağını düşünmemiştim. Kelimeler bildiğin akıyor.. Mutlaka okuyun. Tarih kitaplarında bile yazmayan Muz İşçileri Katliamına da çok iyi değinmiş! İnternette araştırayım dedim doğru düzgün bir kaynak bile yok maalesef. Böylelikle Marqez ne kadar serzenişte bulunsa az!!

Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez ile ilk tanışmamdır ve net olarak söylüyorum; büyülendim! Şimdiye kadar bu kitabı okumamış olmam büyük kayıpmış meğer.
Anlatım tarzına hayran kaldım. Roman beni öyle bir içine aldı ki memlekette tatilde olmama rağmen kitabı okumaktan başka hiçbir şey yapmak gelmedi içimden. Karakterlerden çok hikayenin ön planda olduğu bir roman olmasına rağmen karakterler o kadar içten ve gerçekçi anlatılmış o kadar benden, senden, bizden ki yazar kimden bahsediyorsa ana karakter o oluyor. Romanda belirli bir baş kahraman yok.
Bu romanda etkilendiğim konulardan biri ise hemen hemen bütün karakterlerin isminin aynı olmasına rağmen okurken de, bittiğinde de hepsini çok net ayırabilmem oldu. İşte bakın bu çok enteresan, büyülendim demiştim.
Çok beğendim efenim, okuyunuz :)

Kitaptan 425 Alıntı

Milena 
15 Haz 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Aşkları artık ölüme terk edilmiş, kimsenin umursamadığı, soluğu tükenmiş bir sevdaydı artık.

Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez (Sayfa 75 - Can)Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez (Sayfa 75 - Can)
Milena 
18 Haz 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Erkek milleti!
Hepsi birbirinin eşi, başlangıçta terbiyelerine , efendiliklerine diyecek yok .Karıncayı bile incitmez görünüyorlar. Ama sakalları çıkar çıkmaz ahlakları bozuluyor .

Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez (Sayfa 126 - Can)Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez (Sayfa 126 - Can)

Ölümü umursadığı yoktu; ama yaşam çok şey demekti. O yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu korku değil, özlem oldu.

Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia MarquezYüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez
Hacı Seydaoğlu 
26 Ağu 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Toprak
"İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir."

Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez (Sayfa 13)Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez (Sayfa 13)
43 /

Kitapla ilgili 1 Haber