Adı:
Yüzyıllık Yalnızlık
Baskı tarihi:
Ağustos 2016
Sayfa sayısı:
464
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750719363
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Cien Anos De Soledad
Çeviri:
Seçkin Selvi
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."
Eğer bu kitabı okuduysanız kendinizi tebrik edebilirsiniz.
Durağan bir dili, merak uyandırmayan ve sonu nereye gittiği belli olmayan konuyu, isimlerin benzerliğinden dolayı kim kimdi ya diye karışan karakterleri başarıyla atlattınız. Şimdi size ne kattığını düşünmeye geçebilirsiniz. Hristiyanlıkta geçen 7 günahı ve sonuçlarını kesinlikle karakterlerle birlikte tek tek öğrenmiş oldunuz. Ayrıca gerçekte yaşanan muz işçileri katliamına* değinmesi ile birlikte günümüz olaylarından bir facianın nasıl olduğunu artık biliyorsunuz.
Ne zorlamalarla, okumak için kendinizi ittirmelerle dolu, acaba bıraksam mı düşünceleriyle başa çıkarak Nobel ödüllü bir kitabı daha bitirmiş olmanın şevkiyle çerez kitaplara yönelip kafanızı dinleyebilirsiniz.
* Bu sayede nobel'i almıştır.
Küçücük çocuğum. Siz deyin 5 ben diyeyim 7 yaşında. Ninem var rahmetli. Ocağın başına oturmuşuz. Ocak dediğimiz şimdiki şöminenin ilkeli. Odunumuzu , çırpımızı yazdan yüklüğe doldurmuşuz. Vakit akşam. Elektrik yakılmaz. Ateşin aydınlığında oturulur. Bir yandan ateş harlarken diğer yandan ninem anlatır. “ Beni dedene 15 yaşında everdiler. Dedene varmadan, deden avludan öküzleri çıkarırdı. Ben karşıdan ona el sallardım. O da şapkasını çıkarıp onu sallardı.” Kendi babasını anlatırdı, atasını sonra amcalarımın babamın küçüklüğünü, gençliğini…

Avluda gezinirken komşu nineler uzaktan el eder çağırırlardı. Komşu nine dediysem hakkaten nine akrabamız hep. Evde ne varsa şeker çikolata yedirirler, kendi torunları gibi severler de. Onlarda “Aynı dedensin kuzum sen, aynı İbram amcam,” diyerekten lafa başlarlar, “ Senin deden çok çalışkan adamdı, tütün ekerlerdi dönüm dönüm, onları oturur dizer sonra da asarlardı. Bas bas bağırır ortalığı inletirdi. Bağırması öfkeden değildi emme, onun yapısı öledi.” Sonra kendi kocalarına geçerlerdi, “ Benim Selattin hayırsız çıktı, bi gide eve 2-3 sene sona gelirdi. Bi seferde gebe kaldım da Süreya yı kocaman oğlanken aldı kucağına. Neymiş altın bulcakmış. Ömrünü tüketti dağ bayır geze geze”.

İşte benim çocukluğum böyle atamı, dedemi, babamın çocukluklarını dinlemek ile geçti. Neredeyse hiçbirini görmedim, bilmedim. Hep hayran oldum. Fotoğraflarını dahi görmedim. Nasıl adamlardı neye benziyorlardı? Dedemin bir tanecik fotoğrafı vardı, bir de büyük dedemin kara kalem portresi. Onlarda kayboldu gitti sonra. Alıp da saklamadığım hep içimde ukdedir.

Sizin de vardı elbet böyle atanızı dedenizi anlatan büyükleriniz? Belki siz de benim gibi onları dinleye dinleye büyümüşsünüzdür, hayran olmuşsunuzdur? Benden şanssız olanlarınız da şanslı olanlarınız da vardır elbet.

Şimdi eliniz de bir şans var hem de çok büyük bir şans. Tabi ki bu şansın farkındaysanız. Gabrial Garcia Marquez belki sizin dedenizin tarihini değil ama Buendia ailesini tarihini anlatmış. Tam altı kuşak, 100 yıllık bir tarih. Bu aile üzerinden neredeyse insanlık tarihi. Koltuğunuza oturun ve hiç mızmızlanmadan bu şansı değerlendirin. Biliyorum bu kitabı okumak kolay değil ama gerçek, hayatın gerçeği hiçbir zaman kolay elde edilmedi edilemez..

Birkaç tane de ipucu vereyim. Bu kitap için spoilerden rahatsız olan arkadaşlar kitabın kapağını kapatıp rafa kaldırabilirler, hiçbir gerçek hayatın finali merak edilmez. Bu sadece kurmacada olur. Büyük dede Jose Arcadio Buendia adamlarını toplayarak yaşadığı kasabadan ayrılır ve ormanlık bir arazide yer açarak yeni bir yerleşim kurar. Bu yerleşim ilk başta çok ilkeldir. Mıknatısı bile bir sihir sayacak kadar. Sonra Buendia ailesinin çocukları olur, torunları, torunlarının torunları.. Hepsi farklı kişilikte insanlardır. Hepsinin doğumundan ölümüne kadar her şey anlatılır. Hepsinin hayatını yaşarsınız. Yerleşim yeri de bu kuşak geçişleri ile beraber insanlık tarihini yaşar. Liderler, devletin gelişi, savaş, sanayii, teknoloji.. Değişimlerin insanlık psikolojisini, sosyolojisine etkisini görürsünüz ve en son yazarın insanlık tarihi için düşündüğü son..

Ben kitabı çok kitabı çok beğendim. Edebi olarak çok daha üstün eserler okudum ama bu kitap edebiyatın ötesinde bir şeydi. Derslik adeta. Bakın görün demiş yazar, insanlık bu. Yaşam dediğiniz bu kadar. Doğumunuzda, gençliğinizde, hırslarınızda, yaşlılığınızda, ölümünüzde bu kadar. Ayrıca kitaba çok da güzel yorumlar gelmiş. Bir arkadaş, bu kitaba 1 dakikada ayırmayabilirim bir ömürde ayırabilirim, demiş. Kesinlikle haklı kitaba nereden baktığınıza şansınızı nasıl değerlendirdiğinize bağlı. Bir arkadaş, bu kitapta 7 günah anlatılmış, demiş. Ben yakalayamamıştım sonradan düşününce bazılarını yerine oturttum.

OKUMA ÖNERİSİ: Normalde böyle şeyler yapmam ama bu kitap için yapmazsam kendimi suçlu hissederim. Benim zamanım vardı, bütünselliği görmek açısından kendim için en iyi okuma metodu olan, bu kitabı okurken başka hiçbir şey düşünme sadece kitaba odaklan, metodunu kullandım ve 3 günümü ayırarak bitirdim. Siz kendiniz için en iyi metodu uygulayabilirsiniz. Ama kesinlikle normal bir kitap gözüyle bakmayın. Vaktiniz yoksa zorlamayın. Başka zaman okursunuz. Edebiyatın ötesine geçip kitaptan en yüksek faydayı sağlayın.

Bu arada bir şey rica edeceğim. Kitabı okuyan arkadaşlar kitapta kendilerine en yakın gördükleri kişiyi yorum olarak yazabilirler mi? Benimkisi; Albay Aureliano Buendia.

Herkese keyifli okumalar dilerim..
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (16.005 Oy)19.937 beğeni45.694 okunma3.583 alıntı193.039 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.945 Oy)9.217 beğeni30.280 okunma928 alıntı146.789 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (8.260 Oy)9.259 beğeni27.640 okunma2.938 alıntı121.842 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (11.144 Oy)13.974 beğeni36.228 okunma3.795 alıntı153.924 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.931 Oy)9.468 beğeni26.673 okunma1.830 alıntı136.275 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (6.297 Oy)6.658 beğeni17.715 okunma2.998 alıntı90.493 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.791 Oy)8.407 beğeni24.066 okunma957 alıntı95.979 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.1/10 (10.018 Oy)11.817 beğeni29.678 okunma1.688 alıntı155.106 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.751 Oy)9.715 beğeni27.260 okunma2.005 alıntı126.294 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.745 Oy)8.211 beğeni22.349 okunma4.640 alıntı137.188 gösterim
BURASI MUZ CUMHURİYETİ DEĞİL!!

Bir çoğumuzun aşina olduğu hele hele siyasetin şu hararetli günlerinde dilimize pelesenk olmuş bir deyim ''Burası muz cumhuriyeti değil!'' Peki nereden çıkmış bu deyim hiç düşündünüz mü?

11 Kasım 1928 tarihinde Kolombiya'da muz işçileri, fazla mesai saatlerinden, iş kazalarına yeterli önlem alınmamasından, asgari ücret yetersizliğinden işçi birliği isimli sendikayı göreve çağırıp greve gitmiş, gelin görün ki pastadan büyük lokmayı alma telaşında olan emperyalist Amerikan şirketleri orduyu kullanarak 5 Aralık 1928 tarihinde net rakamları bilinmemekle birlikte direnişe katılan bütün muz işçilerini öldürmüş. Söylenene göre -ki kitapta da bu şekilde geçiyor- , bir tren istifi dolusu insan cesedi o gece yok edilmiş. Sabahında da ordu muz işçilerinin bir avuç çapulcudan ibaret olduklarına dair bir bildiri okumuş. ''Çapulcu!! ''

Katliamdan 20 yıl sonra, ülkenin meclisinde katliamı araştıran, ve seçimlerde devlet başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan, Liberal partinin başında bulunan Jorge Gaitán suikaste uğrayıp öldürülüyor. Aynı gün çıkan halk ayaklanmasında başkentte yaklaşık 10.000 kişi öldürülüyor. Genç Fidel Castro'da bu katliama tanıklık edenler arasında.


Tarihsel kısmı ortalama bu şekilde, Marquez ile olan kısmı ise bu olaylardan ve katliamları dile getirenler hakkında yakalama kararı çıkaran Kolombiya hükümeti, Marquez Nobel ödülü alana dek kendisini hapse tıkmak istiyor ve Marquez topraklarına hiç dönemiyor. Yıllarca bir çok platformda halkının haklarını savunmak için elinden gelen her şeyi yapan ,barıştan başka yegane isteği olmayan bu adam, ülkesi tarafından yıllarca dışlanıp suçlanıyor. Öldükten sonra da, ülkesinde yas ilan edilmesi iki yüzlülüklerinin tecellisidir.


Gelelim kitaba, kitap şu ana dek okuduğum en iyi on kitap arasında yerini çoktan aldı ve on sene sonra tekrar okunacaklar listesine adını yazdırdı. Marquez'in büyülü gerçekçilik denilen o kendine has tarzını okuduktan sonra daha iyi idrak ediyorsunuz.

Yüzyıllık Yalnızlık Buendia ailesinin altı kuşak soyunun hikayesidir ve Marquez çocukluğunda babaannesinden dinlediği hikayelerden etkilenerek o sihirli dilini kullanarak bir soy ağacı eşliğinde bizi kitapla yüz yüze bırakmıştır. Yüz yüze diyorum çünkü kitapta sihirli, fantastik ,distopik bir hava var fakat, bahsedilen olaylarda yazar klasik roman kurgusundan hiç kopmamış ve en iyi örneklerinden birini ortaya çıkarmış. Benim en beğendiğim nokta, sürekli birilerinin ölümüne şahit oluyorsunuz ve bu çok önceden size haber veriliyor, öyle bir tevekkülle okumaya devam ediyorsunuz.

Kitaba başlamadan evvel girişte ki soy ağacı gözümü korkutuyordu, bir çok arkadaşım da isimleri çok dikkatli okumamı sürekli soy ağacına bakıp duracağımı söyledi, bunların aksini iddia ediyorum arkadaşlar :)) Marquez öyle muazzam bir romancı ki Buendia'lardan bahsederken hangisinden bahsettiğini öyle güzel ilmik ilmik işlemiş adeta örmüş ki kimin, kim olduğunu anlamak gayet kolay, ilk bir kaç bölümden sonra ben geriye dönüp bakma gereği duymadım.

Son olarak eğer kütüphanenizde bu kitap mahzun mahzun size göz kırpıyorsa hiç durmayın okuyun, tabi sonra bittiği için uzun bir süre hüsrana uğrayacağınızı da söylemeden edemeyeceğim :}

Çok çok beğendiğim bir kitap oldu, iyi ki okumuşum. Kitaba başlayarak feyz almamı sağlayan İbrahim (Sisifos) 'e ayrıca teşekkür ederim. Keyifli okumalar diliyorum.
Eğer bu kitabı okuduysanız kendinizi tebrik edebilirsiniz. Fakat durağan bir dili, çok karakteri ya da sonu nereye gittiği kestirilemeyen akışı sebebiyle değil, hayatınıza böyle enteresan bir sülalenin hikayesini bilerek devam edeceğiniz için. Yanında Marquez'in, adlandırmak dilinizin ucunda duran ama tam olarak ne olarak tanımlamanız gerektiğini kestiremediğiniz anlatımı da yanında promosyon olarak geliyor.

Çok karakterli bir kitap ama hepsi nakış nakış işlenmiş, hepsini o kadar özümsüyorsunuz ki bir süre sonra kendinizi aileden birisi gibi hissetmeye başlayıp, aile bireylerinin başına gelen her olayda sanki kendi ailenizden birisiymiş gibi hepsi için tek tek, ayrı ayrı üzülüyorsunuz. Sonlara doğru biraz bu hangi Aureliano'ydu oluyorsunuz ama bir şekilde hangisi olduğunu da anlıyorsunuz.

Kitap daha sonra olacakları başından söyleyip, başka konuya atlayıp, sırası gelince başında söylediği olaya detaylı bir şekilde değinen ilginç bir anlatıma sahip. Normalde spoiler pek çoğumuzu rahatsız eder ama Marquez bunu çok güzel yerleştirmiş, bu yüzden merakla spoiler verdiği yere gelmek için elimden bırakamadan okudum.

Kitaplarda başka kitaplar mı arıyorum yazarlar mı başka yazarlardan etkileniyor bilemiyorum ama geçtiğimiz ay okuduğumuz Sevgili Arsız Ölüm neredeyse Moconda'dan çıkma diyebilirim. Atiye ve Ursula ruh ikizi olabilir ya da ben saçmalıyor olabilirim, ama köye arada bir hediyeler gelmesi ve köylünün ilk kez gördükleri eşyaları hayretle incelemesi "Melquiades karakteri Huvat'da yeniden can bulmaya çalışıyor olabilir mi?" sorusunu düşürdü aklıma. Şimdi bu kitabı Orhan Pamuk yazmış olsa hemen (ç)alıntı diye yaygara kopartılırdı ama neyse bu başka bir tartışmanın konusu, iyice dağıtmadan kitaba döneyim ben.

Sevgili Oğuz Aktürk incelemesinde;

"Bu kitabı anlatmak için yüzyılımı bile sarf edebilirim. Ama aynı zamanda sadece 1 dakikamı da harcayabilirim. İşte öyle bir kitaptır bu. " demiş.

Sonuna kadar katılıyorum kitap hakkında ne anlatmak istesem hep biraz eksik anlatmış olacağım gibi hissediyorum şuan yazarken.

Ama arkadaşlar ben size bir sır vermek istiyorum, daha doğrusu bir gerçeği açıklamak...

Kitaptaki "Muz Şirketi" var ya hani o aslında Macondo'da değil hemen yanı başımızda. Onlar geldiler, bizim yanı başımıza yerleştiler ve gün geçtikçe azıttılar, herkesi kendi istedikleri şekle büründürmeye ant içtiler ve bir daha da gitmediler. Dünya üzerinde herhangi bir yerde hala üç binden fazla kişi şirketin bekası için öl(dürülü)üyor. Belki her hafta, belki her ay, belki her yıl hatta belki 1 günde ama ölüyorlar işte ve basın-takım elbiseli avukatlar ve halk hala aynı iddiayı sürdürmeye devam ediyor.

"Burada hiç ölen olmadı." !!

Sonra herkes mutlu, huzurlu, sorunsuz hayatına dönüyor ve gerçeği bilenler dahi kendinden şüphe eder duruma düşüyor.

Hatta daha da ileri giderek Muz Cumhuriyeti'nde karın tokluğuna çalışan gönüllü, kör ve modern köleleriz hepimiz diyorum. Avuntu olsun diye, isyan etmeyelim diye Muz Şirketi'nin cafcaflı oyuncaklarına vereceğimiz parayı kazandığımızı zannetsek de aslında zaten ceplerine geri dönecek olan parayı ödünç almış oluyoruz.

Böyle böyle kendimiz dahi farkına varamadan, kendimiz isteyerek "Yüzyıllık Yalnızlık"lara sıkışıp kaldığımız beton mezarlar arasında avuntu arıyoruz buhranlarımıza.

Durup bir saniye yüreğimizi kollasak belki de ölmeden çürümekten kurtulacağız; ama unutuluyor işte her şey, insan inanmaya da hevesli, önemli olanın ne olduğu konusunda kafası karışıyor hep.

İşte kitapta olan da buydu belki Buendio soyuna... Sorun ensest, hırs, kibir, muz şirketi gibi gözükse de, belki sadece sahip oldukları şeyin neredeyse cennete rakip olacak güçte olduğunu fark edememeleri ve yalancı cennete aldanmalarıydı.

Bilmiyorum, zaten kim neyi ne kadar bilebilir, kriter ne bunlar hep cevapsız sorular.

Ben hissediyorum bundan sonra Buendio sülalesini hep özleyeceğim, belki zaman gelecek hikayelerini tekrar okuyacağım ya da karakterlerden biriyle irtibat kurabilmek için rastgele bir yerini açıp okuyacağım kitabın.

Siz de çok bekletmeyin; onlar tanışmak ve çılgın soylarının hikayesini anlatmak için sizi bekliyor olacaklar. :)
Geçen yıl ruh ikizin olan yazarı bul diye bir teste rast gelmiştim. Testin sonunda Gabriel Garcia Marquez çıkmıştı ve ruh ikizim olan yazarla bu test sonucu tanışmıştım. Tabi onunla ilk tanışmam bu kitapla olmadı. Yüreğini Kolla Ölmeden Çürüyorsun kitabını kendisinin sanıp aldım ve kitap gelince büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. :) Neyse kitaba geçelim.

Hikaye kuzen (amca çocukları) olan José Arcadio ve Ursula Iguarán Buendia çiftinin, ailelerinin tüm karşı çıkmalarına rağmen evlenmesiyle başlıyor. Çiftin daha önce bir akrabalarının çocukları, domuz kuyruğuyla doğmuş ve sürekli yapılan akraba evlilikleri yüzünden bu sakatlığın tekrarından korkuyor aile kitap boyunca. Kitapta ensest ilişki çok fazla yaşanmış ve bu okuyucu kızdırıyor ister istemez. Ensest, romanda önemli ve oldukça belirleyici bir role sahip olsada, romanın ana teması kitabın isminden de anlaşılacağı gibi hiç şüphesiz yalnızlık, mutlak bir yalnızlıktır. Aile fertlerinin tüm çabasına rağmen bitmeyen ve yüzyıl boyunca yaşanan yalnızlık, hikayeye bir hüzün katmış. Aynı zamanda güzel bir kızın göğe yükselmesi, hiç durmadan yağan yağmur, tanrının fotoğrafını çekmeye çalışan bir dede, evi yiyen karıncalar gibi doğaüstü olaylar kitaba farklı bir hava vermiş. Ama üç nesil boyunca aile fertlerine aynı isimlerin verilmesi okurken kafa karışıklığına sebep oluyor.

Kurgusunu, yazarın kalemini beğendiğimi bir kitap oldu. Nobel ödülüne layık görülmüş, benim de severek ve merakla okuduğum farklı bir roman...
Ursula ilk çocuğu atalarında olduğu gibi domuz kuyruklu doğmasın diye dua ederken,bir domuz kuyruğundan daha fena şeylerin hayatlarında ve çocuklarında yer edineceğini düşünmemişti.

Bir arayış sonucunda varılmak istenen yere ulaşamadıklarında bir kasaba kuracaklarını ve adına , Maconda koyacaklarını bilmeden yola çıktılar.Bu kasabada devlet adamı, din adamı gibi siyasi ve dini liderler yok. Yalnızca kasabanın insanları, sıcağı, yer yer bunaltan yağmurları, birbirinden lezzetli muzlar veren muz ağaçları, hiç ölümün uğramadığı evler ,teknolojiyi , bilimi kasabaya tanıtan çingeneler , basit genelevler ve kuşaktan kuşağa aktarılan soylar var. “İDİ!”

Buendia ailesi de kasabanın köklü ailelerinden biri olarak yer alacak ve sonradan çözülen bir kehanetle, kuşaktan kuşağa aktarılan soy , son bulacaktı…

Buendia ailesi , soya eklenen her yeni bireye ilk defa atalarının isimlerini verirken onların aynı kaderi , aynı döngüyü tekrar başlatacağını nereden bilebilirlerdi? Ve sonrasında gelen nesli , ne kadar çabalasalar da değiştiremeyeceklerini ?

İlk defa siyasi otorite ülkelerine ayak bastığında kasabada ilk ölümlerin meydana geleceğini ve siyasetin insanları yaşlandıracağını , mutsuz kılacağını , ilk ayaklanmaya , ilk hileli oy kullanımına tanık olacaklarını, hatta kasabanın ilk büyük devrimcisinin kendi ailelerinden çıkacağını nereden bilebilirlerdi?

Veya yabancı bir konuğa lezzetli muzlarının tadına baktırdıktan sonra bu lezzetin ,kasabanın ilk proletarya sınıfını oluşturacağını ve üç binden fazla kişinin öldürülüp, cesetlerinin denize döküleceğini ve bununla ilgili tüm delillerin kaldırılıp yalnızca bir Buendialılın bunu ölene kadar hatırlayacağını bilemezlerdi. Bilselerdi, o muzları bir sır gibi saklarlardı.

Ve tüm bu yaşananların bir domuz kuyruğuna sahip olmaktan bin kez daha kötü olduğunu dile getirmezlerdi ya da yaşamın sonsuz döngüsü ; Ursula’nın ilk zamanlarda taktığı bekaret kemerini nasıl etkisiz hale getirdiyse , tüm değişkenleri kendi lehine çevirip ,aynen devam eder miydi?

Kitap bir ailenin başına gelenleri anlatırken aynı zamanda okuyucuya birçok soru yöneltiyor.

“Bir siyasi oterite gerekli mi?” “Mülkiyet insanlar arasında nasıl sorunlara yol açıyor?” “İsimler kaderi etkiler mi , yoksa onlar kadere hiçbir etkisi olmayan semboller mi ?” “Her şey bilinebilir mi?” “Bilgi en büyük silah olmasına rağmen , kaderin gidişatını değiştirebilir mi?” “Teknoloji insanları daha kötü ve daha bencil insanlar haline mi getiriyor?”
“Ve bir domuz kuyruğu olayların gidişatını değiştirebilir miydi?” ...

Olacak olan her şeyi önceden bilseniz de , olaylar gerçekleştiğinde suratınızda hayali bir tokat izi oluşumuna engel olamıyorsunuz . Mutlaka okunulması gereken bir kitap kendisi , ertelemeden okuyun ve Maconda kasabasından bir arsa satın alın. Ben Rebaca’nın balkonundan sizi selamlıyor olacağım.
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

İlk kez başında soy ağacı verilen bir kitap okuyorum ve bunun neden olduğunu da sonraki sayfalarda anlıyorum.

bu kitabı anlatmak için yüzyılımı bile sarf edebilirim. ama aynı zamanda sadece 1 dakikamı da harcayabilirim. işte öyle bir kitaptır bu. yazdıklarım hafif dozda spoiler içerebilir, kitabı okumayanlar incelemeyi okumasa daha iyi olur.


gabriel garcia marquez sizi alır bir gün muz şirketinin orada kurulmuş olan içinde entel dantel insanların yaşadığı ultra güvenlikli bir yerde uyandırır, bir gün de belki de jose arcadio buendia ile beraber kestane ağacının dibinde soyundan gelecek çocuklarının ve torunlarının yapacaklarından habersiz bir şekilde uyandırır. habersiz demek bile yanlış olabilir çünkü ölülerin ve yalnızlığın istediği gibi istediği kişiye karşı gezebildiği bir evde aslında herkes her şeyden hem fazlasıyla haberli hem de fazlasıyla habersiz. eve gelen haberler bile o kadar yalnız ki onlar bile kime ne haber vereceğini bilmeden birisinin peşine takılıyor.

roman hakkında konuşulacak o kadar çok şey var ki ve o kadar da konuşulmaması gereken şey var ki bazen macondo kasabasına melquiades adlı kişinin gelirken prezervatifi icat etmiş olarak gelmesini bile istedim. olacakları ursula gibi biraz sezerek. ve sonra bu düşüncemin ne kadar haklı olduğunu gördüm. çünkü günahların bile yalnız olduğu bu kasabada hiç kimse günah işlemeyi hayatının herhangi bir konuşmasında bile geçirmiyor. bu nedenden dolayı isteyen teyzesiyle isteyen de falcıyla yatıp kalkıyor ve ardından dünyanın en egzotik ve marjinal karakterlerine sahip olan bir soyağacı çıkıyor. bunun içinde toprak ve sıva yiyen bir kadından tutun da oburluk yarışması düzenleyen bir adama kadar ve şans oyunları düzenleyip bahçesini tavşanlarla ve diğer hayvanlarla dolduran bir kadından şehvetinden dolayı kurşunlanmış insana kadar yığınla insan var. aslında o kadar çok insan var ki bu insanlar bir o kadar da yok. istisnasız olarak romanda adı geçen herkes kısa ya da uzun süreliğine olmak üzere romanda illa baş karakter olma hakkına sahip oluyor ve sanki yazar burada karakterlerine "hadi bir de sen göster bakalım hünerlerini" dercesine bir üslupla bu karakterini saçından ayağına kadar detaylı bir şekilde bize sunuyor.

her şey bir yana macondo kasabasının yüzyıllık evrimi o kadar yerinde anlatılmış ki okura sanki bir tuval verilmiş ve bu kasaba her anlatıldığında ona ait detayların çizilmesi istenmiş. rengarenk insanlar, rengarenk olaylarla dolu olmayan bir yer.

kitapta ara sıra geleceğe dair spoiler'lar verilmiş, ben bunu da çok sevdim hatta böyle de başlıyor kitap. bundan hiç rahatsız olmadım çünkü birisinin ölmesinden çok onun nasıl öldüğü ve o ölene kadar nelerin olduğu beni gerçekten daha çok ilgilendirdi bu kitapta. çünkü bazen bakıyorsunuz 5 sayfada bir insan ölüyor. bazen bir sayfada 3000 insan ölüyor. hiç belli olmuyor yani ne çıkacağı. aslında spoiler verilse de verilmese de okuduğunuz sayfanın bir sonraki sayfasında neler olacağını az çok tahmin etmeye çalışsanız bile hiç tahmin etmedikleriniz çıkabiliyor. böyle tatlı bir kasabanın yanında güvenlikli bir yeni şehrin kurulması ya da bir anda 3000 kişinin öldürülüp denize atılması hiç beklemeyeceğiniz cinsten şeyler oluyor.


uzun lafın kısası, okumadan bu dünyadan göçmeyin. rica ediyorum.
spoiler!!!!!
Eser Buendia ailesinin oluşumu ile başlıyor. Ursula ve simyacı olan J.A. Buendia amca çocukları olmalarına rağmen evleniyorlar. Bu ensest ilişki tarzı yüzyıl boyunca tüm aileyi etkisi altına alıyor. Ursulanın korktuğu sonunda başına geliyor. Teyze- Yiğen ilişkisinden domuz kuyruklu bir bebek dünyaya geliyor. Karakterlerin isimleri birbirine benzer ya da aynı. Ama bu okurken kafa karışıklığı yaratıyor gibi görünse de bence çok yerinde olmuş. Çünkü kaderler ortak. İsimler neden olmasın??? Birbirinin devamı gibi değil de sanki aynı zaman diliminde yaşamışlar gibi hissediyor insan. Dedesinin dedesinin dedesi de torununun torununun torunu da... aynı anda beraberler sanki. Zaman olgusu gerçekliğin çok dışında.
Hristiyanlıkta 7 ölümcül günah vardır: oburluk, açgözlülük, şehvet, tembellik, kıskançlık, kibir ve öç. Bu günahların eserdeki kahramanların yaşantıları üzerinden, insanı nasıl felakete ve yalnızlığa sürüklediği oldukça derin işlenmiş. Albay Aureliano’ nun savaşmaktaki amacı anlatılırken, Amaranta’nın bekaret bilekliği ile ömrünü çürütürkenki hali, Aureliano Segundo’ nun Petra ile kazandığı paralarla duvarları sıvayacak hale gelmesi, Fernanda’nın kibirden gururdan kocasının, metresi ile yaşamasına göz yumması, İki kardeş olan Amaranta ile Rebeka’nın kardeşlikten uzak yaşadıkları, Amaranta Ursula ile Aureliano’nun evlilikleri ve domuz kuyruklu çocukları...bunun gibi düzinelerce olay arasına işte bu yedi ölümcül günah yerleştirilmiş.

1928 yılında Kolombiya’da yaşanan Muz İşçileri Katliamı kitaptaki kilit olaylardan bence. Gerçekte de yaşanan bu olayda haksız çalışma koşullarından kaynaklı grev yapan işçiler askerler tarafından kurşuna diziliyor. Bir incelemede bu olay için Latin Amerika’nın ilk toprak ağası deniyor bence çok yerinde bir tespit. Ayrıca Ursula ile J.A. Buendia’ nın kurdukları kasabanın adı Maconda. Bu kelime Bantu dillerinde “muz “ anlamına geliyor.

Marquez eşi benzeri olmayan bir üsluba sahip. Yüzyıllık Yalnızlık’tan önce iki eserini okumuştum. Onlar da şaheserdi fakat bu eser hayatımın eserlerinden biri oldu. Öncelikli etkileyici yanı üslubu ve derinliği. Büyükannesinin yanında büyüyen Marquez kendisinin de dediği gibi olağanüstü olayları dahi olağan şeyler hissini vererek anlatırmış. Marquez bu tarzı yani günümüzde büyülü gerçekçilik denen üslubu mükemmel kullanmış. Dünyadaki en nadide üsluplardan bence tabi okuduklarıma kıyasla.
Okuduğum çoğu kitaptan farkıdır bu. Karakterlerin çoğunun eserde etkin rolü var. Hepsi karakter olarak karşımızda. Bunun sebebi belki de aynı isimlerle ya da benzer, kader ortaklığıdır. Değişik versiyonlarla aynı sonucu yaşamalarıdır. Çok fazla incelecek karakter var. Onlar üzerinde konuşmayı kitabı okuyan arkadaşlarımla sohbetime ayırıyorum. Keyifli okumalar.
Kitabı büyük bir sabırla bitirmenin gururunu yaşıyorum okuduğum en karmaşık kitaptı Allahtan başına soy ağacı koymuşlar okursanız her on sayfada bakıyor olacaksınız kitapta isim kıtlığı var ailede kimse ölmüyor ölsede evden ruhu gitmiyor erkekler aureliano yada arcadio kadınlar amatra yada remedios kim kimin oğlu kimin kızı kim kimin karısı kimin kocası derken sonunda on kuşak ölmeyen aileyi şükürrr bitirdim şimdi baştan oku anlarsın deseler asla derim kimse mutlu olmuyor keder, dram, yalnızlık ve kurmaca hikaye sevenler okusun ödül almış bu romanı, asıl sabırla bitirebilen okurlara ödül vermeleri gerekirdi.
Gabriel Garcia Merquez' in nobel ödüllü bu kitabı hayatınızda okuduğunuz ya da okuyacağınız tüm kitaplardan o kadar farklı ki ben bir daha böyle bir konuyu , konuların böyle işleyen bir kitap okuyacağımı hiç sanmıyorum.
Kitabın ilk sayfasında bir soy ağacı veriliyor .Bir ailenin yüzyıllık tarihi , bir kasabanın da yüzyıllık tarihini anlatıp kasabaya ilk din kavramının ve kilisenin kasabaya ilk girişi, kasaba halkının siyasetten ve dünyanın kasaba dışındaki hiçbir olayıyla ilgilenmezken kasabaya vali atayıp askerler gönderen devletin aslında ne muhafazakârları ne liberalleri destekleyen kasaba halkını ikiye bölüp kışkırttığını ve uzun bir savaşa dahil ettiğini ; tarım, hayvancılık ve küçük ticaretlerle geçinen kasaba halkının Muz Şirketinin gelip kasaba halkını oraya işçi haline getirip , hiçbir boş vakit bırakmadan çalıştırılması ve ücretlerinin para olarak değil yine şirketin ürünleriyle satın alınacak kuponlar vermesiyle işçilerin grevine neden olmasını ve sonrası grevde 3000 kişilik iscilere büyük bir kıyım yapılması ve yasal verilerle bu kıyımın hiç olmadığını işçilerin şehir dışına başka bir yere çalışmak için göc ettiğini belgelenmesini anlatan bir kitap .
Hikaye Ursula ve Jose Arcadio'nun tüm kehanetlere rağmen akraba evliliği yapmasıyla başlar .Ve bu akraba evliliğinin uğursuzluklari dönemin sosyal , kültürel, politik , ekonomik özellikleri aileye o kadar güzel kurgulanmıştır ki yazarın ustalığını ortaya çıkarmaktadır.
DIPNOT: Kitap diğer kitaplara göre okunması zor bir kitap olup ensest ilişkilerin sıklık gösterdiği bir kitaptır.
“Ummadığımız bir anda, ummadığımız bir durum bizi alıp yıllar öncesine götürüp varlığını bile unuttuğumuz olayları, zihnimizin karanlık dehlizlerinden birdenbire gün ışığına çıkarıveriyor.”
Zaman öyle bozulmuştu ki, başladığı her iş yarım kalıyordu.
Gabriel Garcia Marquez
Sayfa 276 - Can Yayınları 71.Basım

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yüzyıllık Yalnızlık
Baskı tarihi:
Ağustos 2016
Sayfa sayısı:
464
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750719363
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Cien Anos De Soledad
Çeviri:
Seçkin Selvi
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."

Kitabı okuyanlar 5.562 okur

  • Kaf_Daginin_Otesi
  • İsmail Efe
  • selim arvas
  • Okan K.
  • Funda Başak Yılmaz
  • İsmail Duran
  • Serdar Gümüşay
  • Zeynep L.
  • Emre Yıldırım
  • Hakan Kahraman

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%18.2
14-17 Yaş
%4
18-24 Yaş
%18.5
25-34 Yaş
%29.5
35-44 Yaş
%21.5
45-54 Yaş
%6.1
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%1.4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%61.8
Erkek
%38.2

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%41.8 (834)
9
%19.8 (395)
8
%17.1 (341)
7
%9.4 (187)
6
%5 (99)
5
%2.8 (55)
4
%1 (19)
3
%1 (19)
2
%0.8 (16)
1
%1.5 (29)

Kitabın sıralamaları