Ayşe* profil resmi
Ayşe* kapak resmi
Bizim hayata karşı duyduğumuz yabancılaşma, canlı hayattan tiksinecek, onun ismini bile duymak istemeyecek seviyededir.
•Dostoyevski
353 kütüphaneci puanı
2408 okur puanı
24 Mar 2017 tarihinde katıldı.
Bizim hayata karşı duyduğumuz yabancılaşma, canlı hayattan tiksinecek, onun ismini bile duymak istemeyecek seviyededir.
•Dostoyevski
353 kütüphaneci puanı
2408 okur puanı
24 Mar 2017 tarihinde katıldı.
  • Sabitlenmiş gönderi
    “Hafızanın bahçesi çoraklaşmaya başlayınca,” demişti o son akşamların birinde Celâl, “insan elde kalan son ağaçların ve güllerin üzerine şefkatle titrer. Kuruyup gitmesinler diye, sabahtan akşama kadar onları sulayıp okşuyorum: Hatırlıyorum, hatırlıyorum ki unutmayayım!”
    Orhan Pamuk
    Sayfa 28 - İletişim Yayınları
  • %50 (150/304)
    ·Beğendi
  • Ayşe* tekrar paylaştı.
    “Hafızanın bahçesi çoraklaşmaya başlayınca,” demişti o son akşamların birinde Celâl, “insan elde kalan son ağaçların ve güllerin üzerine şefkatle titrer. Kuruyup gitmesinler diye, sabahtan akşama kadar onları sulayıp okşuyorum: Hatırlıyorum, hatırlıyorum ki unutmayayım!”
    Orhan Pamuk
    Sayfa 28 - İletişim Yayınları
  • Ayşe* tekrar paylaştı.
    Herkese merhaba

    http://www.ketebe.com 'da kitap satışları başladı!

    Açılışa özel, 22 ve 23 Ocak tarihlerinde tüm kitaplarımıza %50 indirimle sahip olabilirsiniz.

    👉 http://www.ketebe.com
    https://twitter.com/.../1352303862531698688
  • Ayşe* tekrar paylaştı.
    904 syf.
    Toplumsal komplo kuramı... Tanrı'yı bırakıp sonra da, "Tanrı'nın yerinde kim var şimdi?" diye sormaktan kaynaklanır.

    KARL POPPER (s.817)
    __________

    Foucault Sarkacı, Umberto Eco’nun 1988 yılında yayınlanan romanıdır. Sekiz yıllık çalışmanın, derin bir araştırmanın ve iki bin ciltlik uzman bir kitaplığın ürünü olan bu dev eserde Eco, bizlere tek bir noktaya indirgeyemeyeceğimiz bir zenginlik sunuyor. Romanların karakteristiği haline gelen bu özellik nedeniyle, onun romanları edebiyat dünyasında bilim-roman veya Eco-roman olarak adlandırılıyor. Foucault Sarkacı, her biri Kabalistik evren anlayışının on parçasının isimlerini taşıdığı on bölümden oluşmaktadır. O zaman, bu anlayışa daha yakından bakalım.

    Öğretiye göre, tanrının en mutlak ve mükemmel haline Ein Sof denmektedir. Ein Sof’dan yukarıdan aşağıya on farklı alem sudur eder. Her bir alemin genel adı, parlaklık anlamına gelen sefiradır (hepsine sefirod). Her sefira Tanrının yeniden şekil aldığı bir alemdir. Aşağıya doğru bu hareket, Tanrının en mutlak halinden uzaklaşmak ama aynı zamanda kendi içinde saklı olan gücün varlığını açması anlamına gelmektedir. Malkut adındanki son sefirada ise yaşadığımız alem oluşur. Sırasıyla sefiralar şu şekildedir:
    Keter (Taç, Bir olan, Birlik)
    Hokmah (Bilgelik, baba)
    Binah (Anlama/anlayış, ana) diğer tüm sefiralar bunlardan oluşur.
    Hesed (izzet/yücelik)
    Geburah (Öfke)
    Tiferet (Güzellik)
    Nezah (Zafer)
    Hod (Güç)
    Yesod (Sağlamlık/temel)
    Malkut
    Bunlar tüm mahlukata tecelli ederler. Bu öğretiden çıkarılan ahlaki sonuca göre ise insanın bu dünyadaki görevi, Malkut’tan başlayarak Keter’e, oradan da Ein Sof’a yeniden dönüşü sağlamaktır. Yani amaç, Çıkış’tır. Yeniden çıkış süreci ise Mesih’in gelişiyle başlayacaktır.

    Yine öğretiye göre, Ein Sof’un içerisinde bulunan ağır enerji veya nur, kendi içinde parçalanmaya yol açar. Bunun sonucunda varoluş gerçekleşir. İsrael Surug’a göre yaratılışı oluşturan süreç ve Ein Sof’un kırılma sebebi kendi içerisindeki SALLANMA’dır. Bu sallanma sonucu Ein Sof’da saklı sefirod arasında bozulmalar olunca bizzat Ein Sof metafizik dünyayı sabitleştirmek ve düzenlemek ister, bundan dolayı dünyaya nur şeklinde TEVRAT’ın arketipini yapar. İşte Ein Sof’dan oluşan bu alan 22 İbrani alfabesinin 231 harfle kombinasyonunu meydana getirir. Sefer Yetzirah’ın “yaşamın 231 kanalı” dediği ve her şeyin kendisinden türediği bir coğrafyayı organize eder. Yaratılışın gerçekleşen boşluk budur. Sefirod’un oluşmasındaki hikmet, ahlaki öğretiden de anlaşılacağı üzere Ein Sof’dan kopan ışığın veya nurun yeniden toplanmasını sağlamaktır. Ein Sof’dan kırılmanın bu dünyadaki karşılığı ise Adem’in cennetten kopuşudur. Yani, her insanı, tanrının nurları olarak yorumlayacak olursak, koptuğu ana yurduna geri dönmesinin mistik bir öğretisi karşımızdadır. Bunun arkasında yatan ise muhtemel ki, Yahudilerin sürgünle yerinden koparıldıkları vaat edilmiş topraklarına dönme arzusu yatmaktadır. Onlar bu arzuyu, Ein Sof’un arzusu olarak uhrevileştirerek kendilerine dinmek bilmez bir motivasyon kaynağı üretmişlerdir. Geri dönüş yolunu, sefiralardan geçirerek kendi kendilerine uhrevi görevler edinmişler ve parçalardan bütüne gitme stratejisi yaparak bir yol haritası oluşturmuşlardır. Tanrısal iradenin altında gizli olarak belirledikleri motor gücü ise kendi iradeleridir. Bu, Ein Sof’dan kopan ilk sefira, Keter’dir. Her ne kadar bunun diğer adı Ein Sof’a ithaf edilen en yüce irade olsa da, Keter, ne tam manasıyla Ein Sof’dur ne de insan iradesidir. Nitekim adını, Babil Talmud’unda, ”Tanrının ahirette azizlerin başları üzerinde bir taç gibi tecelli edeceği” ifadesinden almıştır, yani taç. Keter’i, hem öğretiden hem de romandan yola çıkarak Eski Yunan’daki demiurgos ile eşleştirebiliriz. Demiurgos, insanlar için imal eden, şekil veren mimar manasına gelir. İlah olarak da adlandırılan demiurgosun en önemli özelliği, yoktan var edememesi, var olanı yanı yaratılmış olanı şekillendirerek ve düzenleyerek yeni bir şeyler oluşturmasıdır. Her ne kadar Platon’a göre, faal akıl veya demiurgos, mümkün olduğunca iyi bir dünya istese de dünyanın kaotik ve belirsiz olmasından dolayı oluşturacağı dünya asla mükemmel olamaz. Buradan yola çıkarak, dünyanın ve maddenin kötü olduğu yani, kendisinden kurtulunması gereken bir yer olduğu sonucuna varabiliriz. Bu açıdan da demiurgos, insanın sürekli bir savaş halinde olduğu Şeytan’dır da diyebiliriz. O halde, diğer sefiraları oluşturan/şekil veren Keter, hem Ein Sof’un yüce iradesi hem insanın iradesi hem de Şeytan’ın iradesidir. İşte size yeni bir teslis!

    Kitabın adına gelelim. Bilmiyorum size de ilk anda filozof olan Foucault ile ilgili bir kitap olduğu izlenim yarattı mı ama onunla bir ilgisi yokmuş. Adını Fransız fizikçi Leon Foucault’tan alan Foucault Sarkacının (https://hizliresim.com/Rocmdw) amacı, dünyanın döndüğünü ispat etmektir. İlk defa deneysel olarak dünyanın döndüğünü kanıtladığı bilgisi söz konusu; tabi deneyin yapıldığı 1850’lerde dünyanın döndüğü astronomik gözlemlerle bilinmektedir ama sarkacın farkı, halkın katılımında kanıtlamasıdır. Romanın 329. Sayfasında da, “… Foucault Sarkacı nerede olursa olsun, altında yeryüzü dönerken, SABİT BİR NOKTADA salınır. Evrenin her noktası sabit bir noktadır; Sarkacı o noktaya asmak yeter, Tanrı her yerde midir, Bir bakıma evet. Bu yüzden aklımı karıştırıyor Sarkaç, Bana sonsuzluk sözü veriyor, ama sonsuzu nerede görmek istediğime karar verme sorumluluğunu bana bırakıyor,” ve 26. sayfasında, “bu Foucault Sarkacı … ilk deney 1851’de bir mahzende yapıldı, sonra Observatoire’de sonra da Panteon’un kubbesi altında; 67 m uzunluğunda bir telle 28 kg ağırlığında bir küre ile 1855’ten beri de burada, küçültülmüş boyutta, şu kirişin ortasındaki delikten sarkıyor … dünyanın döndüğünü gösteriyor. Ama, asılma noktası sabit kalıyor … Çünkü onu göremezsin, boyutları yoktur; boyutları olmayan bir şeyse ne sağa gidebilir ne sola ne sağa ne aşağıya ne de yukarıya. Demek ki dönemez. Kendisi bile yoktur,” şekillerinde geçmektedir. Eğer dikkat edilirse, ikinci alıntıdaki açıklanan noktanın Ein Sof’u ve birinci alıntıdaki sonsuzu görme kararını bırakıyor oluşunun Keter’i/Demiurgos’u/Şeytan’ı çağrıştırdığı görülebilir. Buradan hareketle, sarkacın SALLANMA’sı evrenin varoluşunu simgeler. Bu süreç ise hatırlayacağımız üzere Ein Sof’tan yani Tanrıdan kopuşla başlamıştı. Aynı romanımızın kahramanlarından Manuzio Yayınevinin deneyimli editörlerinden Belbo’nun tanrıdan kopuşuyla başlayan ve kendi teslisindeki salınım sürecinde olduğu gibi.

    Belbo, işinde uzmanlaşarak hangi kitabın bir DELİ işi hangisinin ise iş yapar olduğunu kısa sürede anlayan biri haline gelmiştir. Bu başarılı halinin arkasında ise oldukça mutsuz, donuk, hayattan kopma noktasına gelmiş, düşünceli ve yaşamının derinlerinde kaybettiği bir şeyi arayan biri yatmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nın büyük kaosu ve mücadele ortamı, 1968’lerin sınıf mücadeleleriyle geçen hareketli ve herkesin yüce bir idea uğruna çarpıştığı uzun yıllar artık geride kalmıştır. Bu durum, yayınevlerinin satış politikasını da doğrudan etkilemiştir. Yayınevinin, kendisine sadece para kazanmayı ilke edinmiş fırsatçı ve kurnaz müdürü Garamond da bu etkiyi hissetmiş ve Belbo’dan yepyeni bir kitap ister. Bu kitapta, dönemin etkisini giderek artıran konusu mistisizm, gizli öğretiler, gizli örgütler ve her kesimi kucaklamak amacıyla ve kitaba mantıki bir zemin hazırlamak için bilimsel konular bulunmalı ama bunlar birbirlerine tutarlı bir şekilde bağlantılar kurularak bir arada yeni bir bütün veya yeni sabit bir nokta oluşturmalıdır. Belbo, diğer bir editör Diotallevi ve Brezilya’dan dönüş yapmış bir akademisyen olan Casaboun, insanlığın tarihine dair çeşitli alanlardaki onlarca kitapta ilgili konular hakkında bulunan bilgiler üzerinde, Abulafia adı verilen, bilgileri karşılaştıran ve aralarında bağlantılar bularak birtakım şifre diyebileceğimiz yazılar üreten ilkel bir bilgisayar yardımıyla çalışmalara başlarlar. Diotallevi, Kabalist bir Yahudi olduğu için bu çalışmaya dünden hazırdır; Belbo, Basım Giderlerini Karşılayan Yazarlar (BGKY) yüzünden gizli örgütlere, gizli öğretilere dayalı komplo teorilerinden artık usandığı için temkinli; Casaboun ise yeni geldiği Brezilya’da mistik öğreti ve inançları bizzat gözlemlemiş ama bilim insanı yönü ağır basan, eşi hamile ve geçiminde bir insan profili çizerek nötr bir konumdadır.

    Eco’nun, romanda BGKY’ler üzerinden yayınevlerinin ve edebiyat dünyasının işleyişini hicvettiğini görüyoruz. İçinde bulunulan dönemin artık diğer alanlarda olduğu üzere otoritelere kısmen soğuk bakması; özel görelilik kuramının, artık her şeyin teorisine çok mini bir adımın kalmasını sağlayan ve gayet tutarlı sonuçlar ortaya koyan Newton fiziğinin aslında sanıldığı kadar her şeyi açıklamadığını ortaya koyarak değil Keter’e ulaşmayı insanlığın evrene dair henüz Geburah’a bile varamadığını ortaya çıkarması; kuantum kuramının ortaya koyduğu atom altı dünyanın, görünür dünyadaki yasaların işlerliğini neredeyse yitirip sıradan insanın güçlükle anlayabileceği yada çoğunlukla hiç anlayamayacağı bir noktaya taşıması, Freud’un psikanalitik kuramının fizik dünyasındaki durumun insan doğasında da benzer olduğunu ortaya çıkması ve bunlara ek olarak İkinci Dünya Savaşı’nda gaz odalarının bilimin üzerinde bina olması, insanları her geçen gün bilimden, onun ortaya koyduğu sonuçlardan uzaklaştırmış ve bunlara güvensizlik duymasına neden olmuştur. Bu da insanların anlam ve gerekçe arayışını daha çok komplo teorilerine ya da ‘gerçek’ bilime çevirmesine neden olmuştur. Örneğin; kanserin kesin çözümü bulunamamış olmasından yola çıkan insanlar, bu bilgiye güvensizlik duyup konuyla alakasız birtakım etmenleri kendilerine temel alıp bir komplo kuruyorlar. İsrail’de kanser vakaları çok az (öyle diyorlar, benim bir bilgim yok) olduğu için, aslında İsrail’in kanserin çözümünü bulduğunu ama bunu diğer devletlerle paylaşmadığını, zaten kanseri de kendilerinin üretip, dinsel nedenlerle daha aşağıda gördükleri diğer halklara, dünya nüfusunu azaltmak ve hem de vaad edilmiş topraklara kavuşmak için yaydığını öne sürerler; daha doğrusu bunu, üzerinde tartışma kabul etmez kesinlikte bir gerçek olarak kabul ederler. Aynı konu üzerine diğer komplo teorisine göre ise bu sefer Küba, gelişmiş tıbbıyla kansere çoktan çözüm bulmuş ve sosyalist bir yönetim olması sebebiyle bunu tüm dünya halklarıyla (burjuvalar dahil mi, onu araştırmak lazım) paylaşmak istemektedir ancak ABD ve (yine) İsrail, mevcut düzeni korumak ve hain planlarının devamını sağlamak amacıyla buna mani olmaktadır. (Okurken “Acaba?” diyenler oldu mu merak ediyorum) Ayrıca az önceki etkenlere ek olarak felsefede de artık Bir ‘i aramaktan vazgeçme eğiliminin çoklu gerçeklik (perspektivizm) yolunu açmıştır. İşte, bunların doğrudan veya dolaylı bir etkileri de insanların kendi gerçekliklerini yaratma arzusu (bknz: komplo teorileri, mistik öğretiler vb) ve yeterli birikimi sağlama gereği duymadan en kısa ve kolay yoldan kendini gerçekleştirme, otorite olma ve tanınırlığını artırma arzusu (bknz: yazarlık, şairlik, yaşam koçluğu, kişisel gelişimci olma vb) duymalarıdır. Romanda bu durum, BGKY’ler (ve tabiki Plan) üzerinden anlatılmak istenmiştir. Kitabın bunlar hakkında “Bir BKGY dünya çapında düşünmez, daha doğrusu onun dünyası bildik simalardan oluşur; okul arkadaşları, emekli albaylar,”(s.344); “Gerçek bir yazar, yazmayı sevdiği için yazar, yalnızca bir takma adla tanınmak onu hiç ilgilendirmez; örneğin Nerval. Oysa bir BGKY, komşularınca, mahallesinde oturanlarca, eskiden oturduğu mahalledekilerce tanınmak ister,”(s.341) denilir. Bunlarla birlikte, bir BGKY üzerinden, bu tarz yazarların genellikle bir komplocu mantığıyla kitaplar kaleme aldıkları anlatılır. En çok beslendikleri konu ise Tapınakçılar’dır.

    Kudüs’ün Haçlılarca alınmasından sonra, buraya gelen Hristiyan hacılar çevredeki Müslüman devletler tarafından yoğun saldırıya uğramaya başlarlar. Bundan dolayı, Fransız soylusu Hugues de Payens tarafından 1119 civarında Kudüs'te Hristiyan hacıları korumak için 9 şövalyeden oluşan bir grup kurulur. Kendilerine Süleyman Tapınağının ve İsa’nın Fakir Şövalyelerı adını verseler ve amblemlerinde bir ata iki şövalyeyi bindirseler de ilerleyen zamanlarda zenginleşmeleri sonucunda, hiç kimseyi fakir olduklarına inandıramayarak sadece Tapınak Şövalyeleri olarak anılmaya başlanırlar. Papa, bunları adeta işi bitene kadar kullanmış; işi bitince yani Kudüs ve çevre bölge kaleleri bir bir Müslümanlarca alındıktan sonra fişlerini çekmiştir. Aslında Papa bu kararı vermekte başta isteksiz davranır lakin dönemin Fransız kralı, tarikatları hizaya sokmak ve mutlak otoritesini güçlendirmek ister. Tabi bir de tarikatlar zincirinde dönen büyük ekonomiye dahil olmak… Kaldırılmak için birtakım gerekçeler uydurulur veya gerçekten de doğrudur, tam bilemeyiz; eşcinsellik, birbirlerini anüsten öpme ritüelleri yapma, haça tükürme, bir pagan tanrısı olan Bafomet’e tapınma… Nihayetinde, son üstad Jacques de Molay’in 19 Mart 1314'te ve beraberindeki tarikat üyeleriyle birlikte kazığa bağlanarak yakılarak idam edilmesiyle tarikat tarih sahnesinden silinir. Ancak, ikinci kez ve bu sefer tamamen kaybedilen Kutsal Toprakların derin hüznünün yarattığı travmadan dolayı, Hristiyanlarca, yaşanılan ezici mağlubiyet krallar ve Papa’ya fatura edilmiştir. Bu durum onlara karşı güvensizliğe neden olmuş, otomatik olarak mağrur, mağdur ve kahraman Tapınakçılar’ı kutsallaştırmaya yol açarak çağlar boyunca haklarında efsanelerin üretilmesine neden olacaktır. Öyle ki, gizli öğretilerden gizli örgütlere gizli örgütlerden çok satar romanlara kadar her yerde kendine yer bulacak; BGKY’lerin ellerinde hepten suyu çıkacaktır. Bundan dolayı Belbo bir yerde Casaboun’a “Delinin bir saplantısı vardır, bunu doğrulamak için her şeyden yararlanır. Kanıtlamakta hiçbir sınır tanımayışından, esin pırıltılarından yararlanmasından tanırsınız deliyi. Size garip gelecek ama, bir deli önünde sonunda Tapınakçıları atar ortaya."(s.104) der.

    Bir gün yayınevine bir deli gelir. Garamond, ona gördüğü en büyük yeteneklerden biri olduğunu ballandırarak anlatır lakin bir sorun söz konusudur: Delinin tarzı, bir Joyce bir Proust gibidir, yani geniş kitlelerin anlaması güçtür; ama çözüm vardır tabi ki. Garamond, deliye sunduğu mukavelede kitabın basım giderlerini karşılamasını, en çok iki veya üç bin adet basılacağını (en az kısmı bulunmaz), ve belli bir sürede satılmazsa kitapların ya kağıt hamuru yapılarak geri dönüşümlerinin sağlanacağı ya da deli tarafından belli bir fiyattan satın alınabileceği maddelerine yer verir. Delinin gözü, maddelerin detaylarını görmez; çünkü o, bir Proust bir Joyce olmanın hayalinde yaşamaktadır ve hemen mukaveleyi imzalar. Garamond hemen işleme başlar; tanıdık eleştirmenler sayesinde kitabı parlatır, kendisinin verdiği bir edebiyat ödülünü, görkemli bir davetle (tabi mukavelede, masrafların deliye ait olduğu da yazmaktadır) deliye takdim eder. Ancak beklenen satış sayısına ulaşamazlar. Garamond yine önden, büyük yazar olmanın olumsuz yanının yazarın yaşadığı dönemde anlaşılmamak olduğunu belirtir ve üzülmemesini, önemli olanın gelecekte keşfedilmek olduğunu ballandırarak dile getirir. Ardından da faturayı uzatır. Delimiz ise kucağında, hem basım giderleri için hem de dönüşüme gitmemesi için para verdiği kitaplarıyla evinin yolunu tutar. Aklımızda ise romandan “Önemli olan diyor bay Garamond, yazarların bizden yüz çevirmemesi; okuyucusuz da ayakta kalabiliriz,”(s.340) cümlesi kalır. Bu konuyu kapamadan zaten anlaşılacağı üzere romanın, komploculuğa dair dev bir hiciv olduğunu da belirtmiş olayım. Nitekim ekibimiz, başlarda eğlenerek hazırladıkları kitaba, yani onların deyişiyle Plan’a her geçen gün kendi kurdukları komplo teorileri aracılığıyla batarlar.

    Romanda anlatıcı Casaboun olsa da odak noktasında Belbo bulunmaktadır. Roman, Casaboun’un Belbo’yu aramak için Sarkacın bulunduğu müzeye gelmesiyle başlar. Sarkaca gördüğünde ise ondan etkilenerek “Bu kesinlik sunağının önünde nasıl diz çökmez insan?”(s.27) diyerek Belbo’yla empati kurar. Bundan sonra flusbacklerle ilerleyen romanın ilerleyen bölümlerinde görüleceği üzere “… bu düzmece kitaba inanmaya çalışıyordu Belbo; çünkü kendisinin de yazdığı gibi, gerçekten bir Plan varsa korkak, yenik, çekingen olmayacaktı artık.”(s.705) Bunun arkasında yatan etmeni anlayabilmek için Belbo’yla köyüne dönmemiz gerekmektedir: Belbo henüz çocuktur. Köyü partizanlar tarafından kurtarılmış ve herkes neşe içindedir. Bunu kutlamak ve şehitler için tören yapmak için köyün tepesinde bulunan mezarlığa yürümeye başlanır. Birçok çocuk yarı yolda bıraksa da Belbo tepeye kadar çıkar ve çok istediği borazanı alıp hiç bilmediği bir marşı tüm nefesiyle çalmaya başlar. O anda, Belbo için her şey durmuştu: kuşlar gökyüzünde asılı kalmış, mezara toprak atan adamın elinde kürek havada kalmış ve diğer herkes donup kalmıştır. “O gün Jacopo Belbo, Gerçeğin gözlerinin içine bakmıştı. Ona bağışlanacak biricik gerçeğin; çünkü öğrenmekte olduğu gerçek, gerçeğin çok kısa sürdüğüdür (sonrası yorumdur sadece). Bu yüzden zamanın sabırsızca akışını durdurmaya çalışıyordu,” ama bunu başaramaz ve o an kaçar gider. Ve Belbo kısa süren gerçekliği yaratmak ister ama usta bir editör olmasına karşın bu yetenekten yoksundur. Ta ki Plan’a dek ve romandaki akıbeti bize, onun farkında olmadan yaratıcılığın zirvesine çıktığını gösterir.

    Belbo, cennetten kovulan veya kopan Adem’in romandaki karşılığıdır. Kaybedilen cennet, çocukluğundaki borazan çaldığı o andır. Bunun, hiçbir şeyin kendisine mutlak ve mükemmel surette benzemeyen Ein Sof olduğunu fark edemeden Malkut’tan Keter’e doğru giderek çıkışı aramıştır. Keter’e geldiğinde ise acı gerçeği fark etmiştir. Plan diye bir şey yoktur. İnsan, kendisini kimse sürgüne göndermemiş olmamasına rağmen bir sürgünde yaşamaktadır, üstelik var olmayan bir yerden (s.703) ve bu absürd durumla mücadele etmek için tanrıyı icat etmiş, sonra onu icat ettiğini unutmuştur; çünkü “Sanırım, öyle bir an gelir ki, inanıyormuş gibi yapmaya alışmakla, gerçekten inanmaya alışmak arasında bir ayrım kalmaz.”(s.625) Sonra da farkında olmadan yavaş yavaş her bir gelişiminde, tanrının bir parçasını kopardı. Nihayetinde elimizde görünmeyen, boyutsuz bir nokta kaldı ondan ve o noktaya tutunarak sallanmaya başladı. İşte bu sarkacın adı Absürd Sarkacı’dır. Albert Camus tarafından, insanın, hatırladığı bu büyük absürd gerçekle mücadele edebileceğini kanıtlamak için tasarlandı ve ilk defa halka açık bir deneyle bunu sınadı. Ancak Leon Foucault kadar şanslı değildi. Halbuki bütün mesele şundan ibarettir: “İnsanlık, dünyanın, rastgele, yanlışlıkla, kaygan bir karayolunda dört beyinsiz atomun çarpışması yüzünden doğduğu düşüncesine katlanamıyor. Bu yüzden, evrensel bir gizdüzenin ortaya çıkarılması gerekiyor: Tanrı, melekler, şeytanlar.”(s.435) Hayır, olmaz öyle saçma şey dediğinizi duyar gibiyim. Bunca düzen (mi acaba?), bunca mükemmellik (mi acaba?) boşuna mı diyor olabilirsiniz. Bazılarınız “düşünüyorum, öyleyse varım,” de diyebilirler lakin bir pire düşünmeden de varlığını sürdürebiliyor. Ancak, yarın insanlık olarak yok olsak, dünya da evren de var olmaya devam edecekler, evet hem de bizsiz! Ne kadar kibirli varlıklarız değil mi? Aklımızın bir türlü almadığı kadar geniş bu evrenin merkezinde, gelmiş geçmiş her şeyin ama her şeyin (dinozorlar, pangea, milyarlarca yıldız, milyarlarca gezegen, kara delikler, solucanlar, bok böcekleri, virüsler, bakteriler vb) bizler için, bizlerin sınavında birer araç olduklarına inanıp duruyoruz. PLAN’lar kurduk, kuruyoruz ve hep kurmaya devam edeceğiz. Ama bir gün Belbo gibi yeterince ileriye gidersek acı gerçekle yüzleşeceğiz. O AN’a asla dönemeyeceğiz, yokluktan varlığa ilk geçişimize, yani “kozmik aptallığın”(s.103) ilk anına…


    Son olarak birkaç hususa daha değineceğim ve bitireceğim. Kitap, Eco’nun taramalı tüfek gibi bilgi sağanağına tutması nedeniyle okunması zor bir eser diyebiliriz. Bundan dolayı çevirmen de kitabın sonunda ek/ön okuma için pek çok kitap önermiştir. Bunlardan birkaçı şunlardır:
    A.Adnan Adıvar, Bilim ve Din
    Fatma Erkman Akerson, Göstergebilime Giriş (Okudum, ama garip bir bilime benziyor. Daha çok okuma yapmam lazım anlamak için, ilgilenenler faydalanabilirler)
    Francis Bacon, Yeni Atlantis (Okudum, romanda Bacon’ın adı sık sık anılıyor ekibimizin komplo teorilerinde, bu kitapla birlikte Bacon’ın kim olduğunun araştırılması daha faydalı olabilir.)
    Roland Barthes, Göstergebilim İlkeleri
    Ömer Rıza Doğrul, Yeryüzündeki Dinler Tarihi
    Macit Gökberk, Felsefe Tarihi
    Stephen Knight, Biraderlik-Masonların Gizli Dünyası
    Malinowski, Büyü, Bilim ve Din (Okudum, gayet iyi bir çalışma, yazarı bizzat yerlilerin arasına giderek gözlemler yapmış. Bu konuda başka kitapları da bulunmaktadır.)
    İlhami Soysal, Dünyada ve Türkiye’de Masonluk ve Masonlar (Yarıda bıraktım, sıkıldım)
    Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi
    J.L. Borges, The Kabbalah
    Kitabı Mukaddes (“Başvuru Kitabı”) vb

    Ben bunlardan çoğunu okumadım. Çevirmenin önerdiği konu başlıklarına uygun formatta okuduklarımdan bazı önerilerden bulunabilirim naçizane:
    Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi
    Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş (Dinler tarihi serisi de var, onları henüz okumadım ama onlar da okunulabilir tabiki)
    Malcolm Barber, Tapınak Şövalyelerinin Tarihi: Kitabın güzel yanı akademisyen tavrıyla gerçeklere bağlı kalınarak yazılmış, Olumsuz yanı, çok detaylı olduğu için sıkabilir, en azından ben sıkıldım)
    Kürşat Demirci, Yahudi Mistisizmi ve Kabalacılık: Kısa bir kitap. İncelemede Kabala ile ilgili kısımları yazarken buradan faydalandım.

    Aman bu kitabı kim okuyacak diyor olabilirsiniz, yani bir kitap için neden bu kadar uğraşayım. Bu da bir tercihtir tabi ki. Şahsen okurken çok haz aldım. Başlarda adeta bilgi bombardımanına uğradım ama bulmaca gibi olan kitaplar, beni bir yerden başka bir yere gönderen kitaplardan hoşlanıyorum. Hiç hazzetmediğim komploculuğu mükemmel şekilde hicvetmesi ve analiz ederek altında yatan etkenleri ortaya koyması ve kurguyu da başka bir komplo üzerine bina etmesi ayrıca hoşuma gitti. İnceleme yazarken kendi yorumlarımı yaparken ve okurken aklımdan Eco’nun bombardımanından vakıf olduğum bilgilerden hareketle tahminler ya da kendi Plan’ımı yaparken kendimi Belbo gibi duyumsamam yazarın büyük başarısıdır diye düşünüyorum. Belki de hepimize “kozmik aptallığımızı” gösterdiği içindir. Bununla birlikte, bence Eco çok bilgi veriyor diye kitaptan soğumayın derim, çünkü bence, romanın ele aldığı bazı temel konular var; bunları anayollara benzetirsek, verilen bilgiler anayolun yanındaki ağaçlar, sincaplar, yer yer trafik tabelaları vb’dir. Evet, tamamen onlarsız olmaz ama hepsine de vakıf olmaya mutlak surette gerek yok. Eğer öyle olsa, bu kitabı Eco’dan başkası okuyamaz ve hiçbir şey anlayamazdı. Ben tabi ki, Eco’nun anlatmak istediği her şeyi anladığımı iddia etmiyorum. Çünkü, Eco tarihten bir sürü ismin sözlerinden yola çıkarak kelime oyunları, göndermeler, bağlantı kurmalar vb işlemler yapıyor. Ama bunlar bizim gözümüzü korkutmamalı diye düşünüyorum. Çevirmeni naçizane eleştireceğim tek husus, eski Türkçe kelimeleri kullanacağım diye yer yer çok zorlamış. Örn: aranızda özengen kelimesini daha önce hiç duymuş ve anlamını bilen var mı? Amatör demekmiş. Bunun gibi çok kelime kullanılmış. Genel olarak okumamı sekteye uğratmadı ama sırf öztürkçe olacak diye kimsenin bilmediği kelimeler kullanmanın bir manası yok. Çünkü, bu tarz kelimeler ne kadar çok yer alırsa bir eserde, o eserle okurun organik bir bağ kurması da bir o kadar zorlaşıyor. Bir diğer husus çok fazla dipnot var, arkaya bakmaktan sıkılabilirsiniz. Açıkçası, bazı cümlelerin akışta Fransızca, Latince yer alıp Türkçelerinin dipnotta verilmesindense tam tersinin yapılmasını daha mantıklı ve faydalı buluyorum. Kapanışı da kitaptan çok beğendiğim bir paragrafı alıntılayarak yapmak istiyorum:

    “İnsanlar, dökülen saçların yeniden çıkmasını sağlayan losyon satıcısına inanırlar. Onun, bir arada bulunması olanaksız gerçekleri bir araya getirdiğini, mantıklı olmadığını, iyi niyetten yoksun olduğunu içgüdüleriyle sezerler. Ama onlara, Tanrı'nın karmaşık, derinliğine varılamaz olduğu söylenmiştir, bu yüzden de onların gözünde tutarsızlık, Tanrı'ya en yakın olan şeydir. En olmayacak şey, mucizeye en çok benzeyen şeydir. Siz, dökülen saçların yeniden çıkması için bir losyon icat ettiniz. Hiç hoşuma gitmiyor bu; çirkin bir oyun.”(s.718)


    Keyifli okumalar..
  • Ayşe* tekrar paylaştı.
    336 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Kendine has hoş bir üslubu ve harika detayları ile bende iz bırakacak olan bu kitabı zevkle okudum. Aklımda kalanları, sevdiğim detayları ve bende bıraktığı etkileri anlatmak istedim bu yüzden.

    Yazarın üç cilt olarak yayımladığı serinin bu ilk cildinde başlagıcından 1950'li yıllara kadar roman serüvenimiz irdeleniyor.

    Kendisinin de belirttiği gibi yazar, bir edebiyat tarihi yazmayı düşünmediği için bütün romancıları ele almamış. Çünkü yazara göre romanımızın belli bir gelişim çizgisi var ya da odaklandığı belli bir mesele. Bu meselenin adı bazen Batılılaşma, bazen Eski-Yeni bazen de Doğu-Batı çatışması. Bu yüzden şu sekiz romancının ayrıntıları ile ele alınması tesadüf değil:

    Ahmet Mithat Efendi
    Recaizade Mahmut Ekrem
    Halit Ziya Uşaklıgil
    Hüseyin Rahmi Gürpınar
    Halide Edip Adıvar
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    Peyami Safa
    Ahmet Hamdi Tanpınar

    Bu romancıların ortak yönü belli bir kalıpla yazmalarıdıydı. Temel soru şu gibiydi sanki: Ne derece Batılılaşmalıyız? Her bir yazar kendine göre bu olguyu işlemisti romanlarında.

    Ahmet Mithat Efendi, yanlış batılılaşmayı işler daha çok, kahramanları iki kutbu temsil eder ve Doğu'yu temsil eden kahramanları idealize edilir. Yanlış Batılılaşmış, züppe ve boş tipleri kullanır.

    Recazide Mahmut Ekrem, Araba Sevdası 'nda Batı'yı yüzeysel anlamış züppe tipini devam ettirir.

    Hüseyin Rahmi'de geleneklere, dine yerleşmiş sorunlarıyla bir Doğu ve akla, bilime dayanan yönüyle bir Batı karşıtlığı vardır. Züppe tipi devam eder ama onun züppeleri biraz daha okumuş-yazmış kurnaz kişilerdir.

    Peyami Safa Doğu'nun Batı'ya üstün olduğunu kanıtlamak istediği için buna göre tipler yaratır.

    Halide Edip'in kahramanları Batı'yı tanıyan ama Doğu'nun da maneviyatını yitirmeyen kişilerdir.

    Tanpınar, soruna başka bir açıdan yaklaşır. Sorun Doğu-Batı değil gerçeklik-sahtelik sorunudur. Batı yeni bir yol çizmek için örnek alınmalı, Doğu terk edilmemelidir. Yani yeni bir yol çizilmelidir.

    Hangi yazarın bu sorunları ne derece ele aldığı, anlatımında başarılı olup olmadığı, kendiyle çelişip çelişilmediği detaylıca ele alınıyor.

    İncelenen on iki roman sadece bu yönüyle değil çok çeşitli açılardan eleştirilmiş sadece odak noktaları ortak. Romanlar o kadar didik didik edilmiş, o kadar detaylı işlenmiş ki hayran olmamak elde değil. Berna Moran'ın kimi karakterleri yazarından bile iyi tanıdığını hissettiğim oldu ara ara. Örneğin: Kiralık Konak'ki Senih'anın kendiyle çelişen bir karakter olduğunu anlattığı kısımda Seniha'nın aynı konu üzerine farklı yerlerde farklı şeyler düşünmesinin anlatıldığı bölümler gerçekten etkileyiciydi.

    Gerçekten kimi romanların detaylı eleştirileri okumak kendilerini okumak kadar kıymetli ve zevkliydi.

    Aşk-ı Memnu , bu zamana kadar üzerine en çok okuduğum, bilgi sahibi olduğum ama kendisini henüz okumadığım için üzüldüğüm bir eserdir. İyi ki de okumamışım dedim neredeyse çünkü çok farklı bakış açısıları edindim. Bundan sonra eminim daha bilincli bir okuma gerçekleştireceğim.

    Huzur'u öyle bir anlatışı vardı ki eleştirmenin kitap yanımda olsaydı şuan tekrar okurdum. Huzur'u seven herkes bu deneyimi mutlaka yaşamalı.

    Ama ben en çok Şıpsevdi'nin anlatılışını sevdim. Çünkü hayran olduğum bu eserin aslında ne söylemek istediği ile ilgili güzel detaylar barındırıyordu. Hüseyin'in Rahmi'nin gerçek fikirlerini dönem şartlarında dile getiremediği için dolaylı yoldan dile getirdiklerini okumak çok keyifliydi.

    Eserin genelinde en çok aklımda kalanlar:

    Ahmet Mithat Efendi'nin meddahlık geleneği ve Batı'daki romansları birleştirerek yeni bir roman ortaya çıkarması ve bu sayede halka ulaşmada başarılı olması. "Romanın akışını kesip ara girme" meselesi biraz daha yerine bu sayede yerine oturması,

    Recaizade Mahmut Ekrem'in Bihruz karakteri ile dünya romancılığında ilk kez "iç konuşma tekniği"ni kullanmış olabileceği,

    Hüseyin Rahmi'nin evlilik kurumuna olan takıntısının, insanı daha çok kötü yönleriyle göstermesinin altında yatan Darwin ve Schopenhauer etkilerinin açıklanması ve böylelikle Hüseyin Rahmi'nin romanlarında hiç "mutlu çift" olmaması ve insanın daha çok kötü yönleriyle ele alınması konusunun yerine oturması,

    Halide Edip'in Batılı eğitim almış ama geleneksel Doğulu özelliklerini de yitirmemiş kadınlarda hep kendisini yaşattığı,

    " Yaban, köylüyü tek yönlü mü anlatıyor? Kötü mü gösteriyor?" sorularına cevabın evet olması ve romana karşı sevgim ve ilgim eksilmese de eleştirilerin sağlamlığının dikkat çekiciliği,

    Peyami Safa'nın kadınlara olan takıntısı, hatta onları yalnız erkek karakterlerle anlamlı görmesi, Doğu kültürünü açıkça savunmasına rağmen roman kadınlarının hep Batılı kültürle yetişmiş olması,

    Hasan Mellah'ta Monte Cristo Kontu – Ciltli, Araba Sevdasi'nda Don Quijote, Aşk-ı Memnu Anna Karenina, Huzur'da Ses Sese Karşı esintileri olduğunu görmek ...

    Bunun dışında eleştirmenin ilk romanlarımızdaki kadın tiplerini "kurban tipi" ve "ölümcül kadın tipi" olarak sınıflayıp anlattığı kısım ve romandaki "ikincil karakterler"in asıl işlevlerinin anlatıldığı kısımlar muazzamdı gerçekten. Bu kısımlar neden dikkatimi çekti?

    Çünkü ben eleştirmenin kurban tipi dediği güzel yüzlü, melek kapli, pasif kadın karakterleri ( Dilaşup- İntibah, Diber- Sergüzeşt vs.) yıllardır hiç sevemedim.

    Ve bazen aradan yıllar geçtiğinde bir romandaki başkarakteri unuttuğum oldu ama ikicil, üçüncül karakterler tüm canlılığıyla kafamdaydı. Eleştirmenin ikincil karakterlerin önemini Şıpsevdi'deki unutulmaz karakterlerimden Zerafet Kalfa'nın üzerinden vurgulaması da beni benden aldı ayrıca.

    Eleştirmenin Genel Tutumu:

    Akademik ve ciddi ama aynı zamanda kendini okutan samimi bir anlatımı var bana göre. Bu kadar ciddi bir anlatımda ara ara mizahi bir tavır sergilemesi de ayrı bir başarı. Rakım Efendi'nin cimriliğini, her şeyi kuruşu kuruşuna hesaplamasını, Hüseyin Rahmi'nin kahramanlarındaki aldatma takıntısını, Peyami Safa'nın Batılı kültürde yetişmiş ama Doğu'lu gibi düşünen kızlarının neden sürekli öksüz-yetim kalması gerektiğini okurken gülümsemeden edemedim.

    Satır aralarında, yazarın kimi eserlere olan sevgisi hissediliyordu ama "bu eser çok iyidir, şu eser çok kötüdür, bu yazar iyi bir romancıdır, şu yazar çok kötü bir romancıdır" gibi keskin ifadeler hiç yoktu. Olumsuz gördüğü konuları detaylıca anlatarak bazen diğer eleştirmenlerin görüşleriyle de destekleyerek açıklıyordu. Konunun sınırlarını aşmamaya çalıştığı, edebi bir disiplin ile haraket ettiği her zaman anlaşılıyordu.

    Temelde ele aldığı sekiz romancı olsa da konunun gidişatına göre zamanın diğer romanlarına da değiniyordu.

    Benim eksikliğini en çok hissettiğim romancı Reşat Nuri Güntekin oldu. Her ne kadar eleştirmenin belli bir çerceve çıkarmak için belli yazarları seçtiği görülse de Reşat Nuri'siz bir ilk roman serüveni eksik kaldı benim için. Ayrıca, Berna Moran'dan bu kitapla beraber çok sevdiğim kendine has üslubuyla bir Reşat Nuri romanı incemesi okumak isterdim. Mesela Reşat Nuri'nin kadın kahramanları erkeklere göre neden daha kötü sorusunun cevabını dinlemek iyi olurdu.

    İster daha önce okuduğunuz bir romana göz atmak için ister okumadığınız romanlara ön hazırlık için isterseniz de ilk bir asırlık romanımızın kaynağını ve genel çizgisini görmek için bu kitabı okumanızı öneririm.
  • %30 (170/567)
  • 128 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
  • Ayşe* tekrar paylaştı.
    196 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10 puan
    Bir kitabın görevi okura sorular sordurmaktır. O halde görevini layıkıyla yerine getiren Ada’nın bende bıraktığı izleri sizlerle paylaşmak vaktidir. Zihnimde onlarca cümle uçuşup birbirine karışırken, bu pandemi döneminde sosyal bağlarımızın ne kadar önemli olduğunu anlamaya müsait ruh halimle, kitap hedefini 12’den vurdu diyebilirim. Ketebe Yayınları oldukça iyi bir kitabı dilimize kazandırmış ve değerli Selman Ç. bana muhtemelen fark etmeyeceğim bu kitabı hediye ederek kitaplığıma bir değer daha katmıştır.

    Elime kalem aldıran kitapları ayrı bir kıymette görüyorum. Çünkü bu benim için; okuru harekete geçirmek, onu rahatsız etmek, sorgulatmak, bazen bir sancı vermek ve sonucunda aydınlığın doğmasına vesile olmak demektir. Kalemimle zihnim aynı hızda olsaydı eğer daha fazla düşünceyi not edebilirdim; lakin şimdi yakalayabildiklerimle yetineceğim.

    ***
    İhtiyaçlar ve Okumak

    İnsan, ihtiyaçlarının çokluğu ile yaşar. Fiziksel ve psikolojik olarak ayırdığımız bu ihtiyaçlarda, hepimizin bildiği gibi öncelik bedenimizin ihtiyaçlarıdır; doymak, ısınmak, su içmek. Örtünmek ve barınmak güvende hissettirir, doyunca başımızı kaldırır ve dünyayı algılarız. Peki, ısındık-doyduk, bitti mi? İnsan için sohbet, bülbül için ötmek gibidir; bülbül güle olan aşkını şakımasa ölürmüş. İnsan da duygularını paylaşamasa zaman içinde ölüyor. Ruhu doymamış ve artık açlığının ıstırabı kalbini kavuran insanlar derin bir ümitsizliğe düşerler. İki lokma ekmeği bölüşmek, bir tas çorbayı dahi birlikte içmek güzeldir. Gözden göze akan enerji o kadar değerlidir ki yeter ki biri görsün bilsin diye bugün sosyal medyada fotoğraflar uçuşmakta. Bencilce de olsa dostça da olsa insan görülmek, bilinmek, var olmak ister. Varlığının farkında olsunlar ister. Paylaşmak bir diğerinde öyle ya da böyle var olmaktır.

    Peki neden okuruz? Bende konu dönüp dolaşıp bu noktaya geliyor; çünkü okumak doyurur, buldurur, gördürür. Okumak, bir vakti değerli geçirmekten çok daha fazlasıdır. İnsan bir kitaba elini uzattığında, aslında aradığı anlamlı bir sestir. Soğuk bir bilgiye, ruhsuz bir romana yöneliş değildir; kendi cinsinden olan başka bir varlığa, bir insanadır bu uzanış. ‘’Karanlık hep vardır, ısrar eden ışıktır.’’ Okumak meşaledir. Ruhunu, zihnini, kalbini doyuranlar içsel olarak daha aydınlık daha güçlü olurlar. Herkesin yaşadığı müddetçe bir ışığı olur; kiminin içinde mum yanar kiminin içinde meşaleler, o kutlu kişilerdir ki ruhlarından fışkıran ışık güneş gibidir ve çevrelerini her manada aydınlatırlar. Yazar; sese ses, cana can olmaya gelendir. Bu yüzden insanın hayatla ilişkisidir okumak. En iyi hissettiğim zamanlar zihnimdeki okuma planlarını hayata geçirdiğim ve okuduklarımı paylaşabildiğim, konuşabildiğim insanların olduğu zamanlarmış meğer. Hepimizin aradığı bir mana var; en cahilimizin de en bilginimizin de peşinde olduğu hakikattir. Bunları söyleme sebebim; bu kitapla hayatımı ve diğer hayatları, adeta bir süzgeçle yeniden gözden geçirmiş olmamdır. Anladım ki insanın özünde ihtiyaç duyduğuyla dışa yansıttığı çok başka. Yalnızlığın seçilmiş olanı güzeldir. Fazlası kalbi çöle döndürür.

    ***
    Bir Issız Ada Çizeriz

    Ada metaforu birçok kez kullanılmış, üstünde düşünülmüş, hatta anketler yapılmış ve sorulmuştur: ‘’Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey nedir?’’ [Ben adada su olacağını varsayarak patates, tuz ve çakmak alırdım. :)] Bu adaysa ıssız değil; insan içindeyken insandan uzakta olmanın, hem simgesel hem gerçekçi bir tutumla anlatımını sunarak, bize eylemlerimiz ve ilişkilerimiz arasında gidip gelen bir soru yağmuru bırakıyor. İnsanın diğer insanlardan soyutlanmış bir hayat yaşaması bir yere kadar mümkün olsa da, bir yerden sonra zihin değirmen taşının içindeki bir buğday tanesi gibi, gün be gün kendisini öğütüyor. Ayrıca çalışmanın hayati önemi de işlenmiş kitapta. Basında da ünlü kişilerden şu sıralar sık sık duyduğum ve kitapla ilişkilendirdiğim ifadeler var: Çalışan, üreten insan olmak… Hayatı izlemek değil, hayatın tam içine karışmak. Ölene kadar öyle ya da böyle insana meşgale ve ilişkiler gerek. İnsan işe yaramadığını hissettiği an yaşamak önemini yitiriyor. Bu yüzden bir sese de işe de ölene değin ihtiyaç var. Yaşlı olup eş derdine düşen erkeklere çoğumuz küçümseyen gözlerle bakarız. Ama anlamak gerek, evden gelecek olan bir sesin bir soluğun farkında o insanlar. Genelde yaşlı kadınlar yaşlı adamlara nazaran çocuklarının yanında daha kolay yer bulurlar, bu yüzden koca derdine düşmezler. (Eh toruna bakacak, yemek yapacak, bir de üstüne bundan para almayıp gocunmayacak kim var?) Birlikte içilecek bir çaydır hayatı bu kadar katlanılır kılan. İşte kitaptaki çiftimiz hem insanın evlilik içindeki varlığının önemini hem de sohbetin değerini bize usul usul akan bir sakinlikte anlatıyor. Bazen sessizlik de kulakları yırtabilir. Seçtikleri hayatı çıldırmayacak kadar yalnız, ölmeyecek kadar birlikte yaşayan insanlar...

    ***
    Değinmek istediğim konulardan biri evlilik üzerine. Erkek karakter soğuk ve sığ, kadın karakter renksiz ve sığ ve tabak çanak der gibi sevgilim diyen bir hanım. (İngilizceye ‘’honey’’ diye çevrilmişse çok gülerim.) Eşiyle yılları birlikte geçirseler de bende uyanan düşünce en başından beri hiç birlikte olmadıkları yönünde. En başında evlilik teklifinde meymenet yoktu ki: ‘’Evlenelim mi?’’, ‘’Fakat tanışmıyoruz.’’, ‘’Olsun evlenince tanışırız.’’, ‘’Tamam.’’ Ne kadar gerçekçi bir başlangıçları olduğu tartışılır ki tam olarak puan kırdığım noktadır ilişkilerindeki bu ruhsuzluk; ilerleyen sayfalarda adamın soğukluğunun, kadının metaneti ve pasifliğinin aralarındaki ilişkinin yapısını ve son durumunu belirlediği bir gerçek. Hem evliliklerinde yalnızlar hem kendi ailelerine karşı çok ilgisizler. Komşum bana selam vermedi diye düşünenler, kaç kere selam vermeyi denediklerini de düşünmeliler. Bu çiftimiz oturdukları yerde bir gün biri gelir de hal hatır sorar mı diye bekliyor. En sonunda da ümidi kesiyor. Şehirdeki hayatlarında da durum aynı, adadaki hayatlarında da. Akşama kadar iskambil kağıdıyla oynayacağına komşuna birkaç meyve götür bir selam ver. Tamam yokluk var fakat elinden gelen neyse odur, yarım elma gönül alma. Bunlar kendilerini her şeyden soyutlamış, akrabalarından bihaber olan (insan kardeşinin çocuğunu öpöz yeğenini bilmez mi), akşama kadar ancak ye iç güneşlen yat, arada bahçeyi belle tavukları yemle, akşam iki patates haşla anlayışında olan, kendi aralarında dahi doğru düzgün sohbeti olmayan bir çift. Neden peki? İnsan kendisini herkesten bu kadar soyutlarsa elbette konuşacak laf bulamaz. Ne anlatacaksınız ki? Kitap yoktuysa yürüyüş de mi yapamıyordunuz? Pandemi vardı da hes kodunuz yoktu diye köyün içine mi inemiyor, her kapıdan döndürülüyordunuz? Paralarının bereketi yoktu bereketi! Kadının varlığından haberi olmadığı yeğeni geldiğinde, çiftimiz apaçık yatıracak yerimiz yok dedi. Delikanlı girişken bir karakter olduğu için bunlara olan kısa ziyaretinde kendisine yer buldu ve çiftimiz belki yıllar sonra ilk defa yaşadıklarını fark ettiler. Çünkü sohbet edebildiler. İnsanların aklını pazara çıkarmışlar, herkes dönmüş kendisininkini satın almış derler. Evet kendi aklımız güzeldir, iyidir, hoştur ama başka insanların fikirleri, bakış açıları, anıları, karakterleri paletimizde olmayan farklı renkler gibidir. Delikanlı bunlara üniversitedeki eğitiminden, ülkeden, Dostoyevski’den, başka yazar ve kitaplardan bahsettikçe ikisi de o kadar mutlu oldular ki, adeta solukları denizin altında kesilmiş de sudan kurtulmuşçasına nefes aldılar. Bu kısım ''Yaşlı Mandarin Ölmeli Mi?'' bölümünde işlenmişti. En beğendiğim bölümlerden biri oldu. Sosyoloji öğrencisi olan bu konuşkan, sıcak ve dokunaklı gencin, alelade bir tavırla söyledikleri, çoğunu anlamasalar dahi sırf kendileriyle konuştuğu için hoşlarına gidiyor, her şey aynı olmasına rağmen çok şey farklıymış gibi geliyordu. İşte bu yüzden sohbetin değeri altındır.

    ***

    Çiftin arasındaki ilişki kasvetli olmamakla beraber ruhsuz, gün doldurmak için yaşanan, erkek karakterin olduğu kısımlarda yalnız yaşamaktan her türlü iyidir diye görülen bir anlayışta sürüyordu. Kadın içinse; koca işte, iyi bir şey olsaydı adı koca olmazdı, insanı gocatır gibisinden sürüyordu. Bir insanı yanınızda istemenizin sebebi sadece sizin menfaatlerinize katkısı olmamalı. İşte bu ilişkiyi ikisine de tat vermez hale getiren buydu. Yıllar devrildikçe eşler birbirinin bir uzvu gibi kanıksanabilir, alışılabilir. Kendi elimiz ayağımız nasıl bizi heyecanlandırmazsa elbette eşler de heyecanı gençlikte bırakabilirler. Ama nasıl ki elimiz çatlamasın diye krem süreriz, nasıl ki bir yerimiz yaralanınca pansuman yaparız, bir nevi ilişkiler de bir tatlı kelamla bakımını yapar diyebiliriz. Heyecanlar, gizemler, meraklar bir yere kadar. Zaten birçok çiftin de yaşayıp gördüğü üzere sefalet kapıdan girdi mi mutluluk bacadan çıkıp gidiyor. Bütün devletlerin halkların mutluluğunu düşündüğü bir çağda, ayçiçek yağının fiyatıyla meşgul olan evlerde edilecek sohbet de yine para yine para.

    ***

    Diğerleri

    Kitap iki ana karakter ekseninde şekillense de, bazen bir insan bazense bir hayvan karakterin hikayeye dahil olmasıyla, sıkıcılıktan uzak ve ilgiyi taze tutan bir yapıda ilerlemiş. Kitabı bu yüzden de çok sevdim. Her biri farklı anılarıyla, farklı ruh halleriyle, farklı mesajlarıyla okura o kadar iyi düşünceler sağlıyordu ki, bunu ancak bu kitabı okuyanlar bilebilir.

    Tek bir ömrümüz var, bunu sadece kendimizi biyolojik olarak ayakta tutarak kullanmak hem kendimize hem diğerlerine haksızlıktır. Ben bir insanın iyi olmasının onun görevi olduğuna inananlardanım. Komşumuza bir tebessüm etmek, hal hatır sormak, asansöre binerken merhaba demek evet görevdir. Allah ağız vermiş, herkes trafikte küfrederken çok bonkör ama selam vermeye gelince cırcır böceklerinin ıslık çaldığı sahne. Bir hayvanın önüne iki kap yemek koymak, su vermek evet görevdir. Yaşamak ve sadaka iç içedir. İçinizde tuttuğunuz canın sadakasını vereceksiniz! Ruhsuz binaları gökyüzünü çalarak diken kapitalist düzene inat hepimiz evlerimizde balkonlarımızda daha çok çiçek yetiştirelim ki, yoldan geçenin gözünden kalbine huzurlu hisler aksın. Evet diğerleri önemlidir. Çünkü biz de bir başkası için diğeriyiz.

    ***

    Yalnızlığın da Bir Sınırı Olmalı

    Güzel olan seçilmiş yalnızlıktır. Yalnızlığa mahkum edilmek çok büyük bir cezadır. Basit denebilecek bir hastalık insanı yıkabilirken, çok ağır bir hastalık da çevremizden gelen destekle aşılabilir. Manevi güç insanın sadece kendine özgüveni ile açıklanamaz. İnsanı güçlü yapan sevgidir. Kalabalıklar içinde huzursuz hissettirense sevgisizliktir. Herkes ama herkes en az bir kişi tarafından sevilmelidir ki içinde yaşama gücü olsun. Esirgediklerimizi bir gün bizden esirgediklerinde şapkayı önümüze eğip düşünme vakti geldi demektir. Kitapta bir karakter öldükten üç gün sonra evine giren hırsız tarafında bulunuyor. Ne ironik değil mi? Ancak kendisinden menfaati olan biri tarafından ölü bulunmak… Hani derler ya ölürken bir bardak su uzatanınız olsun. Ama suyu uzatan da bunu yüksünmeden yapsın. Bu yüzden gençliğinde kahrımızı çeken ana babalarımıza hürmetimizi esirgemeyelim. Elbette herkesin annesi babası mükemmel ya da merhametli değil biliyorum, ama zalim insanlar değilseler, hakları vardır demektir. Yaşlı ve yalnız olanları görünce hissettiğim duygu tamamen utanç.

    ***

    Yan karakterlerden biri adada lüks bir evde yaşayan bir aile. Daha doğrusu karı-koca ve kocanın teyzesi. Koca mı daha patolojik bir vakaydı teyzesi mi bilmiyorum ama okurken bir kısımda epey güldüm, kalan kısımda da afakanlar geçirdim desem yeridir. Hani sürekli konuşan, mütemadiyen haklı, karşılıklı bir konuşmanın mümkün olmadığı, içindeki sevgisizliğin yüzüne bir karalık olarak oturduğu, halkımızın nursuz diye isimlendirdiği, yaşam enerjisini yanındaki insanların ruhlarını emerek yaşayan, bir naneye yaramayan tipler vardır, ‘’Konu ne olursa olsun her konuda her zaman o haklıydı. İnsan onu ya öldürmek ya da dinlemek zorundaydı. Üçüncü bir seçenek yoktu.’’ (Sy 134.) İşte o ruh emiciyi Harry Potter görseydi bayılmaz doğrudan ölürdü. Teyzeden sonra adamdan bahsetmek istemiyorum. Burada kadın karakter iki ruh emiciyle yaşarken fonda ‘’Her şeyin bedeli var, güzelliğinin de. Bir gün gelir ödenir, öde Firuze’’yi dinliyoruz.

    ***

    Eşek ve köpeğin olduğu bölümler, yine insanın merhametsizliğinin ve benciliğinin davranışlarına nasıl yansıyabileceğini, oldukça etkileyici bir biçimde anlatarak okuru sarsıyor. Hangisine daha çok üzüleyim bilemedim. Sanırım köpeğe bir tık daha fazla içim yandı. Dili dişi olmayan, size derdini gözleriyle birkaç küçük hareketle anlatan varlıklardır hayvanlar. Etmeyin eylemeyin, merhamet edin, ne olur sanki? İnsan ki vefasını insandan esirger, Allah’ın bizlere emaneti olan bu güzel varlıklara neler etmez?

    ***

    Oğullar, gelinler, kalanlar ölenler her birine değinmeye güç yetmez. Son olarak kilise gibi bir ibadethanenin toplumu bir arada tutmak için nasıl değerli olduğu, insanların birbirleriyle ilişki kurmak için bir konuya ihtiyaç duymaları, bazen vazgeçmenin bazense inat etmenin önemi, en çok da hal hatır ne demek bunun çok güzel işlendiği bir kitap okudum.

    Yalnızlık Allah'a mahsustur.
    Herkese keyifli okumalar diliyorum.
Bizim hayata karşı duyduğumuz yabancılaşma, canlı hayattan tiksinecek, onun ismini bile duymak istemeyecek seviyededir.
•Dostoyevski
353 kütüphaneci puanı
2408 okur puanı
24 Mar 2017 tarihinde katıldı.
2021
1/77
2%
1 kitap
128 sayfa
2 alıntı
5 günde 1 kitap okumalı.

Şu anda okudukları 5 kitap

  • Aydaki Adam Tanpınar
  • Hece Dergisi - Özel Sayı 36 (Sayı: 258/259/260)
  • Ruhlar Dükkanı
  • Mumyalar, Yamyamlar ve Vampirler
  • Budala

Okuduğu kitaplar 387 kitap

  • Fatih Harbiye
  • Bir Akşamdı
  • Yeniden Çarmıha Gerilen İsa
  • Kızıldere
  • Çizgilerle Lenin
  • Kabil
  • Son İstanbul
  • Hulki Bey ve Arkadaşları
  • Hayatı Emen Karanlık
  • Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Okuyacağı kitaplar 324 kitap

  • Günlüklerin Işığında Tanpınar'la Başbaşa
  • Türkiye'nin Bütün Ağaçları ve Çalıları
  • Hamamname
  • Önceki Günün Adası
  • Metastaz 2
  • Efsanevi Yerlerin Tarihi
  • Dahiler ve Aşkları
  • Faust
  • Yanlış Tercihler Mahallesi
  • Gül Gibi Zabıta Dururken Kızını Çöpçüye Veren Adam

Kütüphanesindekiler 664 kitap

  • Dirilen İskelet
  • Masallar
  • Kiralık Konak
  • Aydaki Adam Tanpınar
  • Türkiye'nin Bütün Ağaçları ve Çalıları
  • Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Casanova, Stendhal, Tolstoy
  • Metastaz 2
  • Yeniden Çarmıha Gerilen İsa
  • Önceki Günün Adası
  • Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti

Beğendiği kitaplar 213 kitap

  • Aydaki Adam Tanpınar
  • Budala
  • Yeniden Çarmıha Gerilen İsa
  • Suskunlar
  • Kızıldere
  • Harita Metod Defteri
  • Felsefenin Kısa Tarihi
  • Son İstanbul
  • Peyami
  • Yazışmalar

Beğendiği yazarlar 64 kitap

  • İhsan Oktay Anar
  • Roza Hakmen
  • Nihal Yalaza Taluy
  • Beşir Ayvazoğlu
  • Avi Pardo
  • Mihail Şolohov
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu
  • Enver Gökçe
  • Honore de Balzac
  • Peyami Safa (Server Bedi)
Okur takip önerileri
Daha fazla