Bence en kısa zamanda askıda sevgi uygulaması başlatmalıyız. Ekmekten sudan çok ihtiyacı var insanın sevmeye, sevilmeye. Çünkü sevgisizliğin insanı götürdüğü son durak askıda kalmak, asılı kalmak ve bir taburenin yere düşmesiyle birlikte asılmış olmak sevgi eksikliğinden.
Polisler ikna etmeye çalışmalı.
-Dur, yapma!
+Neden?
-Sevilme ihtimalin kalmayacak da ondan.
+Hhh. Çivisi çıkmış bir tablo gibi benim sevgim. Aynı boşluğa farklı çivi soksan ne yazar. Yine yere düşüp parçalanacak kalbim. Bir dolabın üstüne koymalı, bir koltuğun altına sıkıştırmalı hatta belki de Sabahattin Ali'nin dediği gibi: "Her şeyi, her şeyi bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı." Çünkü hassas kalpler için bir cehennemdir dünya ölene dek içinden çıkılamayan.
-Peki ya tablo çok değerliyse? Belki de onu gerçekten anlayacak ziyaretçisine denk gelmemiştir. Bilirsin ki zaman geçtikçe değerlenir bazı şeyler. Tarihi eserler de böyledir. Pratik hayatta belki kullanımı yoktur fakat bir birikmişlik taşır kendisiyle birlikte. İnsanlara asla göremeyecekleri yüzleri, gülüşleri, hisleri aksettirir üzerindeki tozlarla, çizgilerle.
+Evet ziyaretçi! Günde onlarca yüz gelip geçer önünden. Her detayını inceler fakat yüreğim çıplak kalmış gibi utanır bu göz hapisliğinden. Örtülüp saklanmak ister onu anlamayan ellerden. Ona, onun eksik kalmış parçası gerek onlarca çift gözden. O gözler değdiğinde gözlerine, açılır değerli madenlerle dolu mağaranın kapısı birden. Ve bir taraf zengin olduğunu görürken madden, değeri anlaşılan da zengin olmuştur manen. Hem sorarım size;
Neden sevilmez insan, çölde kalan bir yudum su gibi uzatırken sevgisini karşısındakine hakikaten? Neden hep incelik kırılır en sağlam tellerinden?
Neden anlayışlı olmak el üstünde tutulmaz bunca gürültü arasında sıkışıp kalmışken?
Neden
kabukları koparılmış iki kaplumbağa yavrusu olduğumuzu düşünüyordum, iki kabuksuz kaplumbağa gibi birbirimize sokuluyor, birbirimize sığınmaya uğraşıyorduk. Eğer koparılmamış olsaydı kabuklarımız birbirine çarpar, birbirimize sokulmamızı önlerdi, hikayelerimizi bu kadar çabuk anlatmazdık. Biz anlatmamak üzere eğitilmiştik, kimliğimizi sırtımıza yazarlar, kabuğumuzu sıkıca üstümüze kapatırlardı, böylesine çabuk ele vermezdik kendimizi.