Fahrenheit 451 (Bilim-Kurgu Klasikleri)Ray Bradbury

·
Okunma
·
Beğeni
·
29.445
Gösterim
Adı:
Fahrenheit 451
Alt başlık:
Bilim-Kurgu Klasikleri
Baskı tarihi:
Ekim 2015
Sayfa sayısı:
247
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053751670
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Fahrenheit 451
Çeviri:
Korkut Kayalıoğlu, Zerrin Kayalıoğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İthaki Yayınları
Guy Montag işini seven bir itfaiyeciydi. On yıldır kitap yakıyordu. Gecenin bir yarısında yola çıkışlarını, alevlerin kitapları yutuşunu hiç sorgulamamıştı... Hiç sorgulamamıştı, insanların korkusuzca yaşadıkları bir geçmişi anlatan o 17 yaşındaki genç kızla karşılaşana dek... Montag'ın hayatındaki bütün yanlışlar doğrularla yer değiştirir o andan sonra... İşini, eşini, yaşayışını yeni bir gözle değerlendirir. Önünü alamadığı duyguları onu, asla tahmin edemeyeceği şeyler yapmaya iter.

Sansüre, totaliter yönetimlere, kültür endüstrisine ve uzunca bir süredir sürdürdüğümüz yaşam tarzına yönelik en keskin eleştirilerden biri. Okuyun ve kendinizi yeni baştan kurun.

NOT: Kitap, 1984 yılında "Dilara Özman" çevirisiyle Başkan yayınlarından "Fahrenheitt 451" adıyla da yayınlanmıştır.
Günümüzden 500 yıl sonrası. Yanmayan evler, kapsüller, mekanik tazılar, son hız arabalar ve itfaiyeciler. Yanmayan evlerin icadından sonra itfaiyecilere yeni bir görev verildi, kitap yakmak. Sadece belirli kitapları değil ellerine geçen tüm kitapları yakmak.
Kitap yakıyorlar dediysek hemen itfaiyecilere kızmayın. Onlar toplumun mutluluğu için çabalıyorlar. Şiirler acıdır, romanlar insanı düşünmeye zorlar. Oysa düşünmeyen eğlenen insanlar mutludur. .
Düşünmeyen ,eğlence toplumu devlet baskısıyla yaratılmadı. İlk başta sansür baskı hiçbirisi yoktu. Kitap okumamayı isteyen insanların kendileriydi.
Herşey fotoğrafla başladı,sonra kamera icat edildi , sonra video ,televizyon. Televizyonun etkisi altında kalan insanlar kitap okumaya zaman bulamadılar. Klasiklerin özeti çıkartıldı, sonra özetinin özeti, sonra da özetin özetinin özeti ve en sonda bir ansiklopedi de on iki kelimeye sığdırıldı. Artık klasikleri kolayca okuyabilir , geriye kalan zamanınızda da eğlenebilirsiniz. Okullar simgesel yaratıcılar, düşünce adamları yerine atletik sporcular çıkarmaya başlamasıyla beraber entellektüel kelimesi bir küfür sayıldı. Peki bunun suçlusu kim devlet mi yoksa çağımız insanımı???
Klasiklerin özetini okuyup suç ve ceza' da çok ağırmış diyenleri, başını televizyon izlemekten kaldıramayanları, yarış atı yetiştiren eğitim sistemini eleştiren herkesin okuması gereken bir kitap.
Herkese iyi okumalar dilerim.
Distopik Kitaplar Serisi Vol 1

Özellikle kitapların öneminden bahsettiği için bende çok ayrı bir yeri olacak bir kitap keşfetmenin mutluluğunu yaşıyorum. Maddeye tapan, sadece insanlığın mutlu olmaktan ibaret olduğunu düşünen bir zihniyetin dünyaya yerleşmesini enfes bir şekilde eleştiren nadide kitaplardan. Hâlbuki insanı insan eden acılarıdır, insanın elinden bu acı çekme hakkını alırsanız, insan hiçbir zaman hatalarından ders çıkaramaz. Kitaptaki Anka kuşu benzetmesi olayı çok net özetler nitelikte; insanoğlu yaptığı hatalar ile kül olup yanıyor ama bu küllerinden yeni bir Anka kuşu doğuyor. Ama ne yazık ki hep aynı külden doğup hep aynı küle varıyoruz.
  • Satranç
    8.7/10 (7.869 Oy)7.843 beğeni20.911 okunma1.105 alıntı97.510 gösterim
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (13.312 Oy)16.548 beğeni37.007 okunma1.702 alıntı156.477 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.382 Oy)7.713 beğeni24.237 okunma526 alıntı119.474 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.386 Oy)6.872 beğeni19.023 okunma527 alıntı73.741 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.451 Oy)11.833 beğeni29.786 okunma2.177 alıntı125.462 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.150 Oy)5.407 beğeni14.060 okunma1.615 alıntı73.043 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (6.756 Oy)7.639 beğeni22.435 okunma1.279 alıntı95.480 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (4.926 Oy)5.075 beğeni17.113 okunma578 alıntı84.501 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.554 Oy)7.900 beğeni21.815 okunma973 alıntı105.881 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (3.679 Oy)3.232 beğeni10.832 okunma893 alıntı44.364 gösterim
Beni yak, kendini yak, her şeyi yak.

1954'te ilk olarak Playboy dergisinin sayfalarında boy gösteren Fahrenheit 451, bundan tam 63 yıl sonra da kitaplığımın sağ alttan 3. rafında günümüzden 500 yıl sonrasını anlatmak için boy gösteriyordu. Dile kolay 63 yıl onu hiç yaşlandırmamıştı sanki. Ebeveynlerimle tam olarak yaşıt olan Fahrenheit 451 sanki yerinde dururken bile bana o kadar yıllık deneyimiyle bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi kibritli ve alevli kapak tasarımıyla. "Beni okumazsan Sezen Aksu'dan Her Şeyi Yak parçasını açar ve sana bütün kitaplarını yaktırırım ulan!" diyordu sanki yerinden. Ve onu elime aldığımda kitaplıktaki yüzlerce diğer kitap bir tek ondan korkar oldu. Hayvan Çiftliği'ndeki hayvanlar o çok hayal ettikleri değirmeni kurmayı bırakıp yanmamak için çiftliklerine sığındılar, Küçük Prens kitabın üstündeki kibritleri gerçek sandı ve zaten küçücük olan gezegenine beğenmediği dünyadan insanları çağırarak yanmamak için ısı izolasyonu yaptırdı, Kürk Mantolu Madonna olan Maria ise yaz kış giydiği kürk mantosunun içinde zaten aşkın ateşinden patladığı için Fahrenheit sonsuz derece de olsa yanmaya hazır bekliyordu. Bir tek Umberto Eco'nun Gülün Adı kitabındaki kütüphane bu kitabı dört gözle okumamı bekliyordu.

Bir gün bütün polislerin olayları durdurmak yerine olayları çıkaranlardan olduğu, bir gün bütün ambulansların hastaları tedavi etmek yerine hastaları öldürdüğü, bir gün bütün itfaiyelerin de yangınları söndürmek yerine yangınları çıkaranlardan olduğu ters mantıkların dünyası. Bu distopyada 155'e, 112'ye, 110'a yer yok. Acil durumda aranacak ilk numara sensin çünkü.

Artık Burger King'in "Ateş seni çağırıyor!" reklamında da, yazın apaçilerin giydiği ateş desenli şortta da aklıma ilk Fahrenheit 451 gelecek. Çünkü ihtimal dahilinde bile olsa kitapların dünyada yakılmış, yakılıyor ve yakılacak olması insanın geleceğini kömür renginde karartan bir olgudur. Zaten fizikçi Pierre Curie geçmişte yakılmış her türlü kitap için şu sözü dememiş midir? : "Endülüs Kütüphanesi'nden otuz kadar kitap kurtuldu, onlarla atomu parçaladık. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı kurtulmuş olsaydı, şu anda galaksiler arasında geziyor olurduk."

Belki ne Endülüs Kütüphanesi'ne ne de Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi'ne sahip olabiliriz evet, ama distopya olarak gördüğümüz süreçleri birilerinin ütopyası olarak görmesini engellememiz bizim hayat gayemiz olmalıdır. Ağaçların rant uğruna kesilmesi kitap yakmakla eşdeğer değil midir? Onların ütopyası ağaç kestikleri alana hafriyat kamyonlarını yollamaksa bizim de ütopyamız en büyük hafriyat kamyonumuz olan ruhumuzu ve beynimizi aktif olarak kullanmaktır. Çünkü Fahrenheit 451'in başrolü Montag gibi her ne olursa olsun fikirlere kurşun işlemez. Sisteme ve medyanın Requiem for a Dream misali çekiciliğine her ne kadar savaş açarsak distopya-ütopya dengesinde de o kadar mantıklılaşır, o kadar ütopikleşiriz.

Annelerimiz yemeklerin pişme derecesini biliyor olabilir fakat biz de artık kitapların yanma derecesini biliyoruz. Bir gün 110'u aradığınızda evde sarılacağınız ilk şeyin kitaplığınız olması dileklerimle.

Çünkü kitapların ne varlığı ne de yokluğu bize yetiyor.
Son zamanlara okuduğum en etkileyici kitap olduğunu söylersem, kesinlikle abartmış olmam. Kitabın türü korku değil; korkuyorsunuz. Kitabın türü dram değil; ağlıyorsunuz. Kitabı okuduğum an etkilendim ama bundan daha fazlası olacak. Hepsi birbirinden farklı olan her bir kitabı elime aldığımda aklıma bu hikâye tekrar tekrar gelecek ve yine ürpereceğim. Üstelik bu hissin bana özgü olduğunu hiç sanmıyorum. Her kim kitaplara değer veriyorsa, bu cümlelerimin altına imzasını atacaktır. Evvela kitabın adını açıklayayım. Fahrenheit 451 nedir? - “Kitap kâğıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir." İşte şimdi ilginizi çekmeye başladı öyle değil mi?

Yaptığım araştırmalara göre, kitabın yayınlandığı yıl: 1952. Hikâyeye konu olan yıl ise: ikibinçok! Günümüzden daha ileri bir tarih üzerinden yazılmış. O yıllarda bu kitap “Bilim-Kurgu” türünde basılmış. Bilirsiniz ki bu tabir özetle, geçmişin ya da geleceğin o günün olası olmayan teknoloji ve bilim şartları gereğince kurgulanması halidir. İtiraf etmeliyim ki, bu kitabı 1952 yılında okusaydım, saçma bulabilirdim. Fakat 2018 yılında okudum. İşte türü korku olmayan bir kitaptan bu kadar korkmama neden olan şey tam da budur. Ve eminim ki; 2019’da okuyan biri benden daha çok korkacak. 2020’de okuyan ondan da fazla... Ve belki de 2021’de kimse bu kitabı okuyamayacak. İşte bu en korkuncu olacak.

Yanmayan evlerin, kapsüllerin, mekanik tazıların, adına böcek denilen son sürat araçların ve itfaiyecilerin hala görev yaptıkları bir zaman yolculuğuna çıkın. -Neyse ki 1952’ye oranla bizim yolumuz oldukça kısa. Günümüz teknolojisi ile hayal etmek daha kolay olacak.- Fakat aklınıza bir konu takıldı öyle değil mi? Mademki yanmayan evler var, o halde itfaiyeciler neden var? Hemen söyleyeyim. Bu hikâyede itfaiyeciler yangın söndürmek için değil, yangın çıkartmak için var. Devletin bir kolu olan itfaiyeciler, toplumun huzuru ve mutluluğu için gece-gündüz çalışıyorlar. Gece-gündüz demeden ülkede ellerine geçen tüm kitapları yakıyorlar! Evet, yanlış okumadınız. İtfaiyeciler, kitap yakmak için var.

İtfaiyeciler asla kötü insanlar değiller. Sakın böyle bir önyargıda bulunmayınız. İnsanlık için, vatandaş için, halk için alevlerle dans eden vatansever nefer onlar. Kişiler şiir okuyup üzülerek intihara kalkışmasınlar diye… Roman okuyup hayal güçlerini kullanmasınlar diye… Deneme okuyup düşünmek zorunda kalmasınlar diye… Bilgi kitapları okuyup, gereksiz bilgilerle kendilerini yıpratmasınlar diye… Azıcık aş, ağrısız baş olsun diye… Kafalarına hiçbir şey takılmasın ve eğlenceye daha fazla vakit ayırabilsinler, böylece hep mutlu olsunlar diye... Ülkede savaş olsa dahi, üzülmesinler, yokmuş gibi davranabilsinler, huzurları asla kaçmasın diye… Tüm iyi niyetleriyle görevlerini yapan her biri vatansever, milliyetçi birer kahraman asker onlar.

Distopik bir kurgu olduğunu düşünüyorsunuz öyle değil mi? Kesinlikle öyle. Ama detayları ayrımsamakta yarar var. İlk etapta yukardaki cümleleri okuduğunuzda aklınıza baskıcı, otoriter/ totaliter bir devlet sistemi geliyor. Ve ister-istemez insan korkmaya başlıyor. Kitabı okurken de aynı böyle oluyorsunuz. Fakat ben yazımın en başında sadece korkudan değil başka bir türden daha bahsetmiştim. Neydi o? Dram mı? Elbette dram! Kitabı okudukça, eğer korkuyu iliklerinize kadar hissedebilmişseniz, bu durumun “devlet baskısı” değil, “halk arzusu” olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Ve o hissettiğiniz korku bu görüyle beraber yerini drama bırakıyor. Sonunda kendinizi çaresiz ve gözü-yaşlı yakalıyorsunuz. Teşbih etmek gerekirse; kundaktaki bebeğini bırakıp gitmek zorunda kalan bir anne/baba olmaktan korkarken, ölüm döşeğinde olan bebeği karşısındaki çaresiz anne/baba oluyorsunuz. Bu kitabı okuduktan sonra istemsizce kitaplığınıza uzun süre uzaktan bakarak duygusallaşıyorsunuz.

Abartıyor muyum? Öyle mi? Gerçekten mi? İnsanlığın yüzde kaçı kitap okumak için vakit ayırıyor? Soruyu yanıtlamadan evvel doğru okuduğunuzdan emin olunuz. Boş vakitlerinde kitap okuyanları sormuyorum. Kitap okumak için vakit ayıranları soruyorum. “Kitap okumak” birçok insan için “boş vakitler” takısıyla kullanılan bir eylem değil mi? O zaman şuna bir bakalım:

“Nihayetinde film izlemek, kitap okumaktan daha kısa sürüyor. Eğer güzel bir eserse, biraz beklerim. Nasıl olsa filmi çekilir, ben de izlerim. Böylece kitabı öğrenmiş olurum. Ya da okuyan biri onun özetini çıkarır. Ben de özeti okurum. Böylece kitap hakkında şurada burada sohbet ederken konuşarak entelektüelliğimi ortaya koyabilirim. Hem belki teknoloji biraz daha ilerler ve özetin de özeti çıkar. Sonunda kocaman bir ansiklopedi 20 kelimeye sığar. Ben de o 20 kelimeyle bilge bilge gezerim. Üstelik bir sürü vakit yanıma kâr kalır ve ben kalan vaktimde gönlümce eğlenirim.“ Nasıl plan?

Yarın devlet kitap yasağı çıkarsa, kaçımız devleti baskıcı, otoriter/ totaliter olarak suçlayabilecek yüze sahibiz? Gücü de boş verelim. Ben yüzü soruyorum yüzü. Bu kitabı okuduğunuzda, itfaiyecilerin yaktığı kitaplar sizi korkutuyor. Halkın yaşam biçimi ise ağlatıyor. Ve korkuyla dramdan sonra işin içine son olarak üçüncü tür giriyor. Trajedi! Trajedi ne biliyor musunuz? Tüm bunlara rağmen halk sadece mutlu! İşte bu noktada trajedi başlıyor. Sonra ne mi oluyor? Okuyun ve görün.

Herkesin vakit çok geç olmadan bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Bir gün evde yalnız başımayken 110’u aramam gerekirse, hangi mobilyaya sarılacağımı ve o mobilyanın içinde neler olduğunu artık sadece ben değil, siz de biliyorsunuz.

Bu kitap: Hepimizin yemesi gereken bir tokat!
Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ikinci incelemem olacak. Fahrenheit 451 ile sınırları zorlayacağız. Etkinlik Linki: ---->>> #28996895

Dün gece inceleme yazarken Denise Kirby'nin aynı adlı romanından uyarlanmış olan “The Bookshop” filmini keşfettim. İnceleme yazmayı bıraktım ve hemen filmi açtım. İlk dakikasından itibaren film beni içine çekti ve kendimi orada hissettim, aynı zamanda yaşadım diyebilirim. Her kitap severin, kitap kurdunun ne bileyim adını ne koyarsak koyalım, kitap sevgisi yüksek olan herkesin bu filmi hemen izlemesini istedim ve istiyorum. Kendisi İngiliz yapımı bir festival filmi. Bu filmi isterseniz şu an sinemada, bir şekilde telefonunuz da, tabletiniz de, bilgisayarınız da artık nerede izleyecekseniz hemen izleyin. 451’in incelemesini yapmadan önce, böyle bir filmle karşılaşıyorum ve filmin içinde 451 Kitabı geçiyor. Filmi izledikten sonra bir kitapçıya gidip kitaplara dokunmak ya da filmin içinde geçen kitaplardan birini sipariş vermek isteyebilirsiniz. Film kasvetli İngiltere havasına sahip, yağışlı, küçük ve bağnaz bir kasaba da geçiyor. Kitapların insanlar üzerinde ki etkisine, insanların nasıl iyi ile kötü arasında gidip geldiklerine ve en güzeli de kitap sevmeyene bile kitap sevdirmenin güzelliğine şahit olacaksınız. Yağmurlu ve kapalı bir havada geçen film haliyle bolca hüzün dolu. Neyse ki akşam yağmur yağıyordu da tam bir ambiyans sağladım. Ve filmin sonu da 451’e uygun bitiyor dersem yeridir. Biraz ağır ilerleyen bir film olmasına karşın siz akışına kapılın ve sadece izleyin. Pişman olmayacaksınız.

Uzun bir giriş paragrafının ardından incelememize geçelim artık. Hazırsanız ortamı biraz ısıtalım, yakalım buraları… Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i ile kitapların ve fikirlerin yanışını hissedelim.
"Siyahi insanlar Küçük Siyah Sambo’yu sevmiyor. Yak gitsin. Beyaz insanlar Tom Amca’nın Kulübesi’nden hazzetmiyor, Yak gitsin. Biri tütün ve akciğer kanseri üstüne kitap mı yazmış? Sigara üreticileri ağlıyor mu? Kitabı yak gitsin." Sy.80

Heinrich Heine “Bugün kitap yakanlar, yarın insan da yakarlar” demişti. Pek tabi ki haklıydı. Çok uzağa gitmeyelim ve 1933-1945 arasına bir göz atalım yeter. Hitler Almanya’sı, sanata, müziğe, bilime, edebiyata ateş püskürüyordu. Pek tabii kendi kriterleri dahilinde. Tek Adam, Tek Millet, Tek Devlet, Tek Dil, Tek Bayrak, Tek Düşünce sıralamaları ile devam eden bu silsile boyunca, kendi görüşleri dışında kalan her şeyin yok olmasına razıydı. Tam da bu dönemde yakılan sanat eserlerinin, kitapların haddi hesabı yoktur. Heine’nin sözünü hatırlayalım, “Bugün kitap yakanlar, yarın insan da yakarlar” evet, tam olarak o kitapları yakanlar, gözlerini dahi kırpmadan toplu halde insanları yakmış, bacalardan yükselen küller, Almanya’ya, toplama kamplarına ve her yere yağmıştı. 1 saat önce yanınız da olan eşiniz, 1 saat sonra kül olarak üzerinize yağıyordu. Ray Bradbury’nin 451’i ise bu dönemleri anımsatsa da asıl el attığı konu Sovyet Rusya ve kapalı kutu bu ülkenin sınırlarında uygulanan sansürdü. Şimdi kitap içeriğine biraz girelim ve bu kitabın neden bu kadar çok okunduğunu ve adının neden çok duyulduğunu anlayalım.

Kitap Hakkında Kısa Bilgi:
Biraz distopik, biraz bilimkurgu, biraz edebiyat, kısacası birçok tat barındıran bu kitap bize gerçekleri sunuyor. Sesinizi çıkarmadığınız sürece cayır cayır yanmaya mahkum olacaksınız. Kitaplar sadece sizi tutuşturan bir kağıt parçası olacak. Kitabımızın hikayesi ise şu şekilde; Ray Bradbury bir gün yolda yürürken, Polis tarafından durduruluyor ve ne yaptığı soruluyor, nereye gidiyorsun, ne yapıyorsun tarzı soruya ilk önce sol, sonra sağ, sonra sol, sonra sağ ayağımı atıyor ve yürüyorum şeklinde bir cevap veriyor. Bunun akabinde polis memuru bunlar kesin bir şey yapacak diye alıp merkeze götürüyor. Bu hususun ardından, masumluğu kanıtlanınca salınıyor ve eve geliyor. Bir şey yapması gerektiğini düşünüyor bu komik durum hakkında. Bir şey yazmalı ama nasıl? Kütüphane geliyor aklına. Kütüphaneye gidiyor, saati belirli bir ücret karşılığı olan daktilo’nun başına otuyor ve ilk hikayesini yazmaya başlıyor. Dönem itibari ile ilk önce kısa halde, sonra tam metin halinde, daha sonra ise geliştirilmiş edisyonlarla ortalığı sallıyor.

Yaptığım incelemeler de kitabı ve karakterleri anlatmak yerine bana ne kattıysa, bana ne hissettirdiyse onları yazarım. Yanlarına gerçek hayattan örnekler ekler, güncel ve geçmiş yaşanmışlıklardan bir harman yaparak size sunarım. Şu an yaptığım şey de tam olarak bu olacak. Kitabın ana teması şu; olayların geçtiği yıllarda BİZ kitabında olduğu gibi, Tek Devlet hüküm sürüyor. Bu devlet insanlara SANAL mutluluk veriyor ve insanların herhangi bir şeyi düşünmesini engelliyor, çünkü onların yerine devlet düşünüyor, karar veriyor ve uyguluyor. İnsanlar Mutlu bir hayat sürüyor ama düşünmüyor, sadece yapıyor. Bu ülkemiz Amerika. Kitaplar, yıllar yıllar önce yasaklanmış, yok edilmiş ve yakılmış. Devletin kuralları gereği, kitap bulundurmak, okumak ve basmak yasak. Eğer bu kurallara bağlı kalmazsanız, bir ihbar ile evinizden alınır ve tutuklanırsınız. Evinizde ki kitaplar alınmak yerine, itfaiye ekibi tarafından yakılır ve eviniz kül haline gelir, siz de geri kalan hayatınızı yaşamak üzere hapse gidersiniz. İnsanın olduğu yerde tek tiplik hiçbir zaman olmaz. Biz kitabında olduğu gibi, insanın ruhu ve bir şeylere karşı gelme isteği her zaman uyanır.

Karakterlerin hepsini anlatmayacağım ama önemli olan iki karakterin adını verip hemen örneklemelerle incelemeye devam edeceğim. Her şey İtfaiyeci Guy Montag’in 17 yaşında ki Clarisse ile tanışması sonrası başlar. Bu ufak kız, totaliter ve baskıcı rejime düşünceleri ile karşı görüş bildirirken, Montag’in de içinde olan ama baskı altında kalmış yanını ortaya çıkarır. Clarisse’nin, Montag ile olan diyalogları içinizi ısıtacak ve farklı düşüncelere dalmanızı sağlayacaktır. Akıl dolu bir kız olan Clarisse'in karşısında ise rutin hayatında sadece kitapları yakan, kafası karışık bir itfaiye çalışanı Guy Montag. Hikaye bu ikili diyaloglarla sizi hemen içine alacaktır.

Kitabı bir kenara bırakırsak, ben neler hissettim ve sizlere neler aktaracağım ona bakalım. Hayal etmenizi istiyorum, okuduğumuz her kitap yasak, toplatılmış, yakılmış. Şiir yok, roman yok, bilimkurgu yok, yemek tarifi kitabı bile yok. İnsanlar düşünemesin, farklı fikir belirtmesin diye hepsi yok edilmiş. Kitaplar zehirli olarak atfedilmiş, insanların beynini yıkadığı ve hiçbir yararı olmadığı telkin edinmiş. Karışıklık çıkarıcı olarak lanetlenmiş. Düşünsenize tüm klasiklerin hepsi yok edilmiş ve yasaklı. Dostoyevski yok, Tolstoy yok, Shakespeare yok. Kutsal kitaplar yok(!) Bunların akabinde evlerde otomatik yayın faaliyete geçmiş, yolda, her yerde tek bir radyo frekansından tek yayın aktif hale getirilmiş. Kulağa bir cihaz ve uyutulmaya hazır bir insan topluluğu... Yazdıklarımı okuduğunuz da bile boğulmuş olmalısınız. Buna katlanmak çok zor olurdu değil mi? Fazlasıyla zor olurdu. Kitaplar dün yazıldılar, bugünü anlayıp daha az hata yapmamız için. Geçmişi not ettiler, yaşananları bilmemiz için. Kitaplar yazıldı, keyifli anlar ve saatler için, hüzün için, bilgi için, hayal gücü için. İnsanların hafızasından, zihinlerinden bunları silerseniz ve sadece Tek Devlet’in kontrolünü getirirseniz, bedenen insan olur, geri kalan kısım da ise sadece nefes alıp veren, canlı ama ruhsuz bir insan oluruz.

"Yandaki evde bulunan bir kitap, dolu bir tabancadır. Yak onu. Silahın mermisini al. Adamın zihnine zorla gir. Okumuş adamın hedefinin kim olacağını kim bilebilir?" Sy.79

İnsanların bu gibi durumlarda her zaman tek bir şeye ihtiyacı olur o da Cesaret. İnsanlar korktukları için cesaret edemezler. Ama, "...kaybedecek bir şeyin olmayınca, istediğin riske girebiliyorsun." der Guy Montag. Hikayemiz tam burada karşı atağa geçiyor ve kurgunun seyri burada değişiyor. Ateş bir şeyleri çağırıyor ama neyi çağırdığını kitabı okuduğunuz da anlayacaksınız. Hüzün dolacağınız anlar yaşayacaksınız.

Yavaş yavaş son düşüncelerimi de ekleyip, incelemeyi sonlandırayım. Kitabı okurken aklıma Tanrı’nın Kitabı (The Book of Eli) filmi geldi. Bu filmi bilenler şu an da akıllarına getirmişlerdir. Bilmeyenler ise bu distopik eseri kesinlikle izlesin diyorum. İnceleme de iki film önerdim, ikisi de kitaplarla ilgili. Kitabın önemi hayatımızda her zaman olacaktır. Dijital olarak günümüze nakledilmeye çalışılsa da, sayfaların yerini ekranlar alacak dense de başarılı olamadı, olamayacakta. Bazı şeyler filmler de olur ya, bu konu da sadece filmlerde olacak. Teknoloji her zaman geçmişe dönmek ister, asla tamamen ileri gidemez. Bugün en uç nokta teknoloji aletlerimiz olsa da, Pikap ve Plaklar Amerika’da en çok satanlarda, ülkemiz de de bu durum farklı değil. 10 yıl önce yüzüne bakmayacağımız pikaplar fahiş fiyatlarla satılıyor, plaklar ise en az 70-80 TL’den satılıyor. Kasetçalar’lar tekrardan hayatımıza girmeye hazırlanıyor. Dediğim gibi teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, geçmişe bir şekilde döner. Kitaplar biz vazgeçmediğimiz sürece, raflara kalkmayacak, yok edilmeyecek. O koku, o dokunuş, o his her zaman ayrı bir yere sahip olacaktır.

Önerdiğim iki filmi de izlemeyi unutmayın.
Bir incelemenin daha sonuna gelirken, sıkmadan kendini okutan ve bir şeyler vermiş olan bir inceleme olmuş olmasını diliyorum.

Kitabı şiddetle öneriyor, sonra okurum kelimesini hemen geri almanızı, hızlıca satın alıp okumanızı öneriyorum. Etkinliğimize uğramayı da unutmayın. ---->>> #28996895

Herkese iyi okumalar.

"Gözlerini mucizelerle doldur, hayatı on saniye sonra ölecekmişsin gibi yaşa." Sy.185
"Fahrenheit 451:
Kitap kağıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir."
Dediğinde nasıl bir kitap okuduğunuzu anlıyorsunuz aslında.
"TV oturma odasına bir tohum ektikten sonra onun sizi kavrayan pençesinden kendisini kurtaran olmuş mu? Sizi istediği biçimde yetiştirir!" ifadelerini okuduğunuzda bir durup düsünüyorsunuz.
"gerçeğin ve özgürlüğün en tehlikeli düşmanı olan, katı ve durağan çoğunluk sürüsüne ait olduğunu unutmamalısın. Aman Tanrım, çoğunluğun müthiş zulmü." ifadelerini okuduğunuzda çoğunluk mu azınlık mı olduğunuzu sorguluyorsunuz.
"Hiç kimsenin ‘suçlu’ları dinlemeyeceği zamanda ben her şeyi çekinmeden yüksek sesle söyleyebilecek suçsuz insanlardan biriydim, fakat ben de sustum ve kendim de suçlu durumuna düştüm." ifadelerini okuduğunuzda susmanın büyük sıkıntılara nasıl sebep olabildiğini farkediyorsunuz.
"Hayır, hiçbir şey konuşmuyorlar. Çoğunlukla, arabaların, elbiselerin ve yüzme havuzlarının isimlerini sayıyorlar ve ne kadar harika olduklarını söylüyorlar. Hiç kimse diğerlerinden farklı bir şey söylemiyor." ifadelerini okuduğunuzda bunlar gerçek olabilir mi diyorsunuz.
"Ne yaptığın önemli değil, derdi, yeter ki sen ellerini onun üstünden çektiğin zaman, ona dokunduğun zamanki halini değiştiren bir şey yapmış olasın. Otları sadece biçen bir adamla, gerçek bir bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır" ifadesini okuduğunuzda yapılan küçücük bir hareketin neleri değiştirebildiğini anlıyorsunuz.
Fahrenheit 451:
Kitap kağıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir.
Her cağda yakılmış kütüphaneler kitaplar vardır. Okunması birilerince zararlı görülen kitaplar her çağda olagelmiştir. Fakat unutulan: kitaplar yakılsa da, yasaklansa da, okunmaz diye kenara atılsa da birilerinin mutlaka dikkatini çekecek ve okunacaktır.
Mükemmel bir gündü. Babam aşırı mutluydu. Ben de -her zamanki gibi- bu mutluluğu fırsat bilip, ''Baba, internetten almam gereken bir- iki kitap var'' dedim. O da '' Tamam oğlum, al '' dedi. Tabi ki bir-iki ile bırakmadım, aç bir okur olarak önüme ne geldiyse sepete dizdim ( babama da haber verdim tabikide ama ben bunu niye şimdi buraya yazma gereği duydum ki ? ) Tam işi bitiriyordum... Gözüme bir şey çarptı: Fahrenheit 451.

Ömründe sadece Fahrenheit'ı okuyan arkadaşım, okumam için durmadan ısrar ediyordu. Bende aklıma geldiği gibi ekledim sepete.

2 gün sonra kargo geldi ve o gün bugündür kendisine sıranın gelmesini bekliyordu. Ta ki Murat Ç'nin düzenlemiş olduğu Bilim-Kurgu(#28996895) etkinliği gelip çatana kadar...

Fahrenheit 451, Kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir. Şuanki yaşadığımız zaman diliminde bu kelime size gereksiz gibi gelebilir ; ancak, ya itfaiyecilerin evimizi basıp, sizinle beraber kitaplarınızı ateşe verdiği bir zamanda yaşıyor olsaydık, o zaman için de bu geçerli olur muydu ?

***************************************************************
Konuyu merak eden arkadaşlar için çok kısa, spoilersız bir şekilde kitabı anlatayım :

Guy Montag, psikopat itfaiyecilerden biridir. 10 yıldır düzenli olarak kitap yakıyor ve hayatı sorgulamadığı için de işinden memnundur. Bir gece yarısı mutlu kitapları yaktıktan sonra, Clarisse ile tanışır. Clarisse, Montag'ı düşünmeye sevk eder. Yavaş yavaş Montag'ın beynı basmaya başlar ( zahmet oldu).
Ve olanlar olur ...

***************************************************************

Açık açık konuşmak istiyorum. Evet, şuanda psikopat itfaiyecilerimiz yok ; ancak Fahrenheit'ın etkileri gözükmeye başladı. Kitap okumayan insanlardan bazıları okuyanlara '' Ula bundan ne anlıyon ? Psikopat gibi gözlerini dikiyon bi işe yaradığı da yok . Acıyom he valla sana bi şey olacakmış gibi okuyon şunları. Kaç lira verdin bi de buna ? 40 mı !!!!! La ben o kadar paraya 3 paket cigara alırım'' demeye başladı ( Tecrübeyle sabittir). İnsanlar her geçen gün kitaplardan kaçıp, televizyona, telefona , internete, kurgusu uyduruk evlilik programlarına yada sörvayvıra dadanmaya başladı. Klasik eserlerin değeri her geçen gün azalıyor. Her okulda artık eskisi gibi kitap okuma zorunluluğu yok; ama telefona bir şey diyende yok... Ne diyebilirim ki ?

Ray Bradburry, televizyonların artık büyüdüğünü, renklileşmeye başladığını, kanal seçeneklerinin arttığını ve insanların kitaplardan kopup, televizyon denen bu illete dadanmaya başladığını görünce ''Bu böyle devam ederse...'' diye düşünüyor ve en sonunda kolları sıvayıp bu romanı yazıyor. İyikide yazıyor

''Kitap aşırı güzeli, elimden bırakamadım, karakterler harikaydı!'' gibi bir ifade kullanamam; ama. bir insanın ömründe okuması zorunlu olan 20 eserden biri de Fahrenheit'tır(bence). Niye ? Aşırı mı güzel ? Yoo, böyle dememin en büyük sebebi:

Kitapsız bir dünyada yaşam olmadığını anlaman için.

Kitapsız toplum IQ'su tavana vurduğu için.

Kitabın en yakın arkadaşın olabileceğini anlaman için.

Yarın bir gün kıymetli eserlerimizi yok etmeye çalışıcak bebelerle savaşman için.


Sonuç olarak; Anlaşabildiğiniz sürece kitap sizin en yakın arkadaşınızdır, dostlar. İşin neresinden bakarsanız bakın; Bir yerde bir ilim öğreniliyorsa, onun kökeni bir kitaba dayanır. Kitaplarda tecrübeyle sabittir zaten. Bu yüzden kitapsız ve okursuz bir dünya düşünemiyorum. Siz eğer bu dünyanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız , Fahrenheit'ı bir okuyun derim.

Ama söylemeden edemicem;

DÜNYA HER GEÇEN GÜN DAHA MI FAHREİNHEİT'A DÖNÜŞÜYOR SANKİ ?
Tutuşma sıcaklığını gösteren derecedir Fahrenheit 451... 

Ekranlarla kaplı evlerde yaşayan insanların  beyinleri, yayımlanan reklamlarla, dizilerle, çöp kültürle  yıkanmaktadır.  Kitap okumayanlar, öğrenmeyenler. bilgisizler kitapları yakmayacaktır.Ama herşeye rağmen, bu düzene başkaldıran bir avuç insan kitapları ezberleyerek  kültürü taşıyacaktır.

“Bilgi güçtür.” Çok kereler de fazla bilginin hayati sonuçları olabilir.

Hayatında eksik olan bir şeylerin farkına vardığını anlatıyor. Herkes bir iki saatini kitap okumaya ayırsa hayatın daha güzel olacağına inanıyor. Sadece kitap okumanın yetmeyeceğine dikkat çekiyor; marifetin kitapları kuru kuru okumakta değil, onların içindeki ayrıntıları keşfedebilmekte olduğunu belirtiyor. Kitaplar “yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler”, yani yaşamın tozpembe HAYALLERDEN olmadığını insanların yüzüne vuruyor.

Her adam bir kitaptır artık. Her kitap bir adamdadır. Isının en yükseldiği, baskının en yoğunlaştığı dönemde bile insanoğlunun direniş gücü, kitaplardaki mirası korumaya YETIYOR.

Eser, sadece kitapseverlere değil, herkese hitap ediyor. Rahatlıkla okunabilen, insanı düşündüren bir kitap.
ÜTOPYACI BİR DİSTOPYA ÇÜNKÜ EVET, YARINLAR ŞARKI SÖYLEYEBİLİR !!!

TEK KULLANIMLIK MENDİLLERİN ÇAĞINDAN SELAMLAR!

İyi niyetli spoilerlar içerir. Yine de kitabı okuduktan sonra gelmenizde fayda var.

1950'lerde yazılmasına rağmen, distopya türünün sütunlarından biri olan Fahrenheit 451, zamanımızla garip bir şekilde yankılanır.

Toplumun kitle eğlencesini, Ray Bradbury korkunç kehanetlerle vurgular. Bir hiper-tüketim toplumunun gücü için çağın fikirlerini ayakta tutmak adına kitap yakan bir itfaiyecinin köşe başında değişen hikayesini anlatmaktadır bu kitap.

Montag itfaiyecilik yapıyordu. Ancak amacı yangın söndürmek değil yangın çıkarmaktı. Ve ne yazık ki bunu kitaplar üstüne uyguluyorlardı. Kitapların yakıldığı bilgisiz tekdüze bir dünya. Ah tam anlamıyla hiçliği temsil ediyor.

Kitap yakmanın başka bir yolu da, karanlığı netleştirerek ve kompleksi basitleştirerek bunları çevirmektir. Toplumun her kısmında meşhur masallar söylenir. Toplum odaklı cepçiler, ideolojik yaratıklar.

Fahrenheit 451, her şeyden önce, kültür, sanat, felsefenin insanlığa getirdiği önem üzerine bir düşünceyi destekleyen şiirsel bir yazıdır; sansürün tehlikelerini anlatır. İyi niyetle yapılsa bile (otosansür dahil olmak üzere) sansür tehlikelidir. Rad Bradbury, bulutlu bir gökyüzüne düşen yıpranmış bir peruğu görünen bir sonuçla yeryüzüne indirmiyor.

Ayrıca şahsi görüşüm romanın asıl karakteri her ne kadar Guy Montag olarak görünse de Clarisse Mc Cellan'dır. Eğer köşe başında Montag'ı görüp amcasından öğrendiği bilgileri Montag'a aktarmasaydı romanın muhtevası anlamsız kalırdı.

Etraflıca bakılacak olursa, medyanın, emperyalizmin, kamusallığın (!) oyunların, dizilerin, televizyonda yayınlanan “bilgi”nin gerçekleştirdiği büyük tahakküm meselesi de vardır. Bradbury'nin dediği gibi, "bir kitabı yakmanın birden fazla yolu vardır," bunlardan biri, belki de en şiddetli olanı, insanların atrofi (involüsyon) tarafından okuyamamasıdır. Edebi bir şeye, zihinsel tembellikle ya da basit yanlış bilgilendirmeye olan ilgisi de cabası!

O zamana kadar bir kitabı yakmak mum yakmaktan daha zor olmamıştı. Yine kitap yakmak üzere yola çıkan polisler ve itfaiyeciler önce geldi, kurbanı bantla ağlattı ve onun ışıltılı uğurböceklerine (ingilizce metinde ladybugs diye geçiyor) bağlı olmasını sağladı, böylece oraya geldiğinde boş bir ev vardı. Kimseye zarar verilmedi, sadece bir şeyleri incittiler. Bir şey hissetmediler, Her şey bilinçli idi. Eziyet geldi sonra, çığlık ve şikayet. Sadece kitaplarıyla yanan kadın dışında. Çığlık atmıyor, homurdanmıyor veya uzamıyor. Pyromaniac (Yakma hastalığı olan kişi)'lar sadece temizlik yapıyordu. Korunması gereken olgu adına!

Ölümün iyi tarafıdır; Kaybedecek bir şeyiniz olmadığı zaman, herhangi bir risk almaya hazırsınız.

Sonsuza dek acıları sessizce büyüyenler, ne kadar sürdürecek ay parlaklığını, yıkılmaz sanılan dev şatolar, hükümetler, egolar, sönen hayatların içindeki gölgeler, kimseler anladı mı? Anlamadı!

https://www.youtube.com/watch?v=LNUqzOlV0zw

Muhteşem filminin fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=mNKwe9k55fs

#28996895 nolu etkinlik ve sevgili Murat Ç' nin etkinliğiyle beraber öne aldığım bu kitabı iyi ki de okudum. Distopia ve bilim kurgu okumaya tam gaz devam!
Fahrenheit 451...Bir grup itfaiyecinin ülkenin selameti ve huzuru için (!) problemle yüzleşmek yerine yakmayı ,yikmayi ve yok etmeyi tercih ederken kitapların ateşte sayfa sayfa çırpınışlarıni ,boguluslarini zevkle seyredislerini bunun yani sira çok çok azınlık insan da bu kullerden medeniyeti ,hakikati nasıl sirtlarinda omuzladiklarini,"tulumban al yetiş yangın var " misali yangını "söndürmek"için gayret sarfetmeye gönül vermiş kahramanın hikayesini konu alır .

Distopik eserlerle yeni tanışmış bir insan olarak bir eser bu kadar mı etkiler bir insanı.Içim sizlayarak,yüreğim acıyarak okudum.Okuduklarım arasında kalbime en çok dokunani hiç şüphesiz "Fahrenheit 451" oldu.Hayatı kalbinde yaşayan birisi olarak bilmiyorum belki de kitaplara fazla anlam yüklüyorum.Bibliyoterapi misali adeta kitaptaki bir kahraman gibi oluyorum bazen .

Kitabın bana hissettirdiklerine geri dönersek kitabın başında "itfaiyeci " demişim özür dilerim itfaiyeci kafanızda gayet naif ,gayet hoş bir vasıf bırakıyor değil mi,kafanizdaki imaja zarar vermeyeyim "kitap celladlari" onlar.Yapmadıkları için yikicilik kanlarina işlemiş.Kitapları acımasızca katlederek geleceği ,geçmişi ,şimdiki anı hunharca tüketen "leş yiyiciler" onlar.Kargadan bile ders alamayan ahlaki kötü ,sinesi dar Kabil'ler misali öyle kimselerdir ki
gayzlarini,nefretlerini,hiddetlerini koskocaman dünyada bile gomecek bir mezar bulamadiklari için ,ülkeyi mezaristana çevirerek kötülüğün yanginini büyütmeyi maharet sayan zihinleri kurulu saat misali konumlandirilan masabaşi tik-tak'ları.Hayatın gerçeklerine dokunan iyi insanlara ,kitap okuyan entellektüel kimselere tahammulleri yok.Kendileri de biliyorlar ki hatta korkuyorlar ,korkudan tir tir titriyorlar ki güzel ahlakla (adalet,dogruluk) donanmis bir sine cehenneme bile konsa tavrını değiştirmez ,korku imparatorluguna boyun eğmez.Başına ne gelirse gelsin geniş bir yürekle karşılar.Biat
eden,düşünmeyen,okumayan,
araştırmayan,sorgulamayan insanlar lezzet aldıkları en büyük aziklari.Bundandır gerçeğin üstünü örtmek için ,seyircilerin nabzını tutmak için haberlerle ,reklamlarla,oturumlarla hipnotize ettikleri , günlerce haftalarca papağan misali hep ayni cizirtiyi,aynı miriltiyi sasmadan,sasirmadan tekrarlattiklari bütün evlerin duvarlarında aynı mekanik bir canavar (!) vardı .Konuşan bir duvar vardı ilişkilere ket vuran ,arkadaşlıkların dostlukların arasına tuglalar ören,şehrin en küçük gurultusunun bile giremeyecegi kadar tecrit edilmiş vurdumduymaz yasamlar...
Betonarme olunca ilişkiler,
başkasına temas edemeyince,
duvarla yatıp, duvarla sabahlayinca kaba bir tabirle duvarla yekvucut olunca merhamet de kalplerden sökülmüş,duygular uyusturulmus ,
hisler de dondurulmuş oluyordu kitapların dokunamadigi gönüllerin dev ekraninda(!).

Fareli Köyün Kavalcisi misali yalanlarını insanların menfaatlerine kılıf uydurarak öyle tatlı ,oyle güzel ses cikariyormus gibi korkunun borazanligini yaparak ufledikleri calgiyla insanları akın akın peşlerinden surukluyorlardi.Yoksa yaşlı teyze kitaplarıyla beraber mi yakılmış,Mehmet Amca kitapları yakilmasin diye akıl hastanesine mi yatırılmış,ihtiyar İngiliz Profesörü Faber'in mesleği elinden mi alınmış kimin umrundaydi ?!...
Hisssst...Uyumaya pardon seyretmeye devam (!).Başlarını duvardan cevirirlerse büyünün bozulacagindan korkuluyordu.
Günün birinde seyretmeyenlerin seyredilecek duruma dusecekleri kafalara mıh gibi çakilmisti maalesef.Sadece kukla gibi davranirlarsa,kendilerinden beklenen role ayniyla sadık kalirlarsa "İyi bir
hayat",hayatlarında başkasına yer vermedikleri,en değerli olarak gördükleri kendilerinin olacaktı.

Ama bilmiyorlardı ki ne alavere dalavere cevirseler de gayzlariyla yanginlarini buyutseler de hiçbir zaman doğruluğu
yakamayacaklarini.Haksızlığa karşı sessiz feryad eden bir azınlık da olsa birilerinin güzel bir hayat için değil güzel bir ölümün peşinde kostuklarini.Bilmiyorlardı ki kitaplar yakilsa bile Montag'ın tabi olduğu profesorler misali birilerinin hakikati ve gerçekleri kayıt altında tuttuklarini.Birilerinin Hansel ve Gretel misali üvey annelerinin zulmünden kaçıp evlerinin yollarını kaybetmemek için yollara serptikleri ekmek parçaları misali izlerle dogrulugun fikir kırıntılarını sancıyla adım adım adimladiklarini,cümle cümle yaşadıklarını.Ateşe ususen pervaneler misali hakikatin alevinin yükselmesi için yakmamak için yanmayı tercih ettiklerini ,girdikleri ateşi gün gelecek biriktirdikleri çoğalan bilgileriyle gül bahçesine cevireceklerini nerden bilebilirlerdi ki ? Her kelimenin bir mevsimi var diyor ya yazar susmanin da ,konuşmanın da ,gerçekleri haykirmanin da.Bundan dolayı kitaplasarak ,yeryüzünde bin çeşit olum kol gezse de canlı ve tetikte bekleyerek gerçeklerin ,tarihin,kayıtların saklanması gerekiyordu tarihi yagmalayan bir düzine talihsize rağmen .

Son olarak yazar "— Büyükbabam derdi ki, ölen herkes ardında bir şeyler bırakmalıdır. Bir çocuk, kitap, ev... herhangi bir şey. Ya da ekili bir çiçek bahçesi. Elinin dokunduğu bir şey bırakmalı. Ona dokunan kimse senin varlığını hissetmeli." diyor ya geriye baktığımızda sahi ne verdik,ne eser bıraktık hiç düşündük mü? Yasak zihniyetlere rağmen bizlere arsivlik yapan,duygu,neşe,hüzün stoklayan,günümüze kadar ulasabilen kıymetli eserlerin değerini bildik mi ?Yaşayan kitaplar misali okuduklarimizla yetinmeyip varligimizla başka hayatlara ince dokunuşlar yapabildik mi ? Yoksa kitapların kapağından öteye gidemeyerek kelimelerle yapılan seyahatten mahrum mu bıraktık benligimizi ?Sahi ne verebilirdik ? Kül mü ,kocaman bir hiic mi ? Yoksa dolastiginiz yerlere rayihalar sactiginiz,yeserttiginiz güzel bir çiçek bahçesi mi ?

Keyifli okumalar ...
Ray Bradbury'nin, kitabın yazıldığı 1953 senesinden günümüzü gördüğü, distopya türündeki romanı olup geleceğe bir uyarıdır.

Kitap, sıkça George Orwell'ın 1984'ü ile kıyaslansa da kanaatimce o seviyeye erişememiştir. Zira yazarın dili edebilikten yoksun bir dil olup akıcı bir olay örgüsü de yok. Buna rağmen 1953 yılında yazılmış olmasıyla ve içeriğinde yer alan müthiş fikirlerle birlikte değerlendirildiğinde okunması gereken, hatta tek oturuşta okunsa daha güzel olacak bir romandır.

Kitapta müthiş bir şekilde ilgimi çeken bir tespit yer alıyordu. Değinmeden geçemeyeceğim. Bu tespit, kitaptaki insanların evlerinde, duvarların tamamını kaplayan televizyonlar yer almasıydı. Bu televizyonlar aracılığıyla, insanları aptallaştırıp uyuşturmak için tek kanallı ve sürekli bir takım öğütler veren yayınlar yapılıyordu. Televizyon yayını başladığı anda hipnotize olmuş gibi herkes yayında yer alan bilgileri tekrarlamaya başlıyordu. Bu şekilde son derece itaatkar bir toplum modeli ortaya çıkarılıyordu.

Sonra televizyonların hayatımızdaki yerini düşündüğümde yazarın gerçekten de 60 küsür sene öncesinden bugünü gördüğünü fark ettim. Gerçekten de hepimizin salonunda kocaman televizyonlar yer almaya başlamadı mı?

Ülkemizde çok değil 10 sene öncesine kadar aptal kutusu olarak adlandırılan tüplü televizyonların, şimdilerde duvarlarımızın neredeyse yarısını kaplayan plazma tv'ler haline gelmesi ile yazarın kitabında yazdığı gibi yakın zamanda televizyonların duvarımızın tamamını kaplayıp kaplamayacağı sorusu tarafımca merak konusu haline geldi. Umarım bu kadarı da olmaz ve daha fazla bağımlısı olmadan televizyonu hayatımızdan çıkarmayı başarabiliriz. Yoksa tehlikeli bir dönem insanları bekliyor olabilir...
Güzel bir kitap, kötü bir gelecek... İnsanların düşünmesi, hissetmesi, şuurlu farkındalık geliştirip sorgulaması, kitap okuması yasak. Kitaplar ve kitap okuyanlar ateş ile cezalandırılıyor. Böyle bir "matrix" dünyasında "uyanma" ve yaşam mücadelesi veren bir itfaiyeci hikayesi. Kahramanımızın adı Montag. Kitabı okurken sizde Montag ile birlikte anlamaya çalışacak, sorgulayacak, sıkılacak, bunalacak ve kaçacaksınız. Ama o kasvetli havayı hep hissedeceksiniz. Güzel, okunması elzem bir distopya kitabı.
İyi yazarlar genellikle hayatın gerçeklerine dokunurlardı. Bu bakımdan kitaplardan neden bu kadar nefret edildiğini, korkulduğunu anlıyor musunuz? Hayatın gerçek yönlerini veriyorlar.
Kitaplar bize ne tür eşekler ve aptallar olduğumuzu hatırlatmak içindir. Kitaplar, tören alayı büyük bir gürültü içinde caddede ilerlerken, Sezar'ın kulağına "Unutma sende ölümlüsün," diyen pretoryen muhafızlarıdır. Çoğumuz dünyayı dolaşıp herkesle tanışamayız, bütün şehirleri göremeyiz. Bunun için zamanımız, paramız ve bu kadar çok arkadaşımız yoktur. Aradığın şeyler, Montag, dünyada, fakat vasat bir insan için onların yüzde doksan dokuzunu görmenin yolu kitaplardan geçer.
"Demek yürüyorsunuz?" dedi polis memuru, "Sadece yürüyor musunuz?"
Başımla onaylayarak açık gerçeği hazmetmesini bekledim.
"Pekala," dedi polis memuru, "Bir daha yapmayın!"
Ray Bradbury
Sayfa 8 - İthaki, 7. Baskı, Yazarın Önsözünden
Ne kadar çok insan var, diye düşündü. Bizim gibi milyarlarca insan var, ne kadar fazla. Kimse kimseyi bilmez.
Ray Bradbury
Sayfa 39 - İthaki Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Fahrenheit 451
Alt başlık:
Bilim-Kurgu Klasikleri
Baskı tarihi:
Ekim 2015
Sayfa sayısı:
247
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053751670
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Fahrenheit 451
Çeviri:
Korkut Kayalıoğlu, Zerrin Kayalıoğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İthaki Yayınları
Guy Montag işini seven bir itfaiyeciydi. On yıldır kitap yakıyordu. Gecenin bir yarısında yola çıkışlarını, alevlerin kitapları yutuşunu hiç sorgulamamıştı... Hiç sorgulamamıştı, insanların korkusuzca yaşadıkları bir geçmişi anlatan o 17 yaşındaki genç kızla karşılaşana dek... Montag'ın hayatındaki bütün yanlışlar doğrularla yer değiştirir o andan sonra... İşini, eşini, yaşayışını yeni bir gözle değerlendirir. Önünü alamadığı duyguları onu, asla tahmin edemeyeceği şeyler yapmaya iter.

Sansüre, totaliter yönetimlere, kültür endüstrisine ve uzunca bir süredir sürdürdüğümüz yaşam tarzına yönelik en keskin eleştirilerden biri. Okuyun ve kendinizi yeni baştan kurun.

NOT: Kitap, 1984 yılında "Dilara Özman" çevirisiyle Başkan yayınlarından "Fahrenheitt 451" adıyla da yayınlanmıştır.

Kitabı okuyanlar 3.280 okur

  • Nurlan Mammadov
  • KelimelerKafi
  • Sahra Altun
  • Zülfikar Yamaç
  • semra güvenilir
  • Saadet Aydın
  • Sibel yeşilbaş
  • Elif Nur Uckan
  • Efe İbrahim Atasoy
  • Bilge Bayrakdar

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8.4
14-17 Yaş
%9.3
18-24 Yaş
%29.6
25-34 Yaş
%30.3
35-44 Yaş
%15.6
45-54 Yaş
%4.2
55-64 Yaş
%0.5
65+ Yaş
%2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%62.6
Erkek
%37.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.6 (391)
9
%23.8 (350)
8
%26.1 (383)
7
%14.3 (210)
6
%5.4 (80)
5
%1.8 (26)
4
%0.8 (12)
3
%0.5 (7)
2
%0.5 (7)
1
%0.1 (2)

Kitabın sıralamaları