Bu eserde Ayşe Şasa'ın kendi dilinden hayatına ortak oluyoruz. Bizzat şahsım kitabı okurken
Ayşe Şasa 'nın çocukluğuna sarılmayı çok istedim. Çünkü hayatı bütün pedagojik hataların silsilesi şeklinde ilerlemiş. Yalnızlığı, sevgisizliği en derin şekilde yaşamış.
Kitapta bir yerde geçen özellikle içimi burkan bir cümlesi vardı şöyle yazıyor "Adeta Dickens romanlarında yetimhanedeki çocuklara yapılan zulüm altındaydım, kendi evimde yetim gibiydim"
Ben çok yalnız bir çocuğum, bu şişeyi bulan lütfen beni arasın!" diye bir not yazıyorum... Şişeyi denize atıp, rıhtımdan uzaklaşmasını seyrediyorum.
Bunlar sadece birkaç cümle bunun gibi kitabın içerisinde boğazı düğüm düğüm eden cümleleri yani yaşanmışlıkları mevcut...
Hayatını okurken içimden ona sarılmak, acısını ve çocukluğunda yaşadığı bütün acıları dindirmek istedim hep...
Herkese bilinçli ebeveynler, sevgi ve şefkat dolu bir yuva nasip olmuyor. Yıpratıcı bir çocukluk, sancılı bir gençlik ve hepsinin neticesi şizofreni...ve bütün bunların ardından yaşanan bir ruh macerası...
Nasıl vahşi ve acımasız olmayayım ki onlar işgal askerleriydi? Doğru, askeri üniforma giymiyorlardı, ancak casusluk eylemleri işgal ordusunun eylemlerinden daha az tehlikeli değildi. Casus Hakim'in kardeşimin yerini göstermek için bir cihaz yerleştirdiği arabada yanmış haldeki şehit kardeşimin bedenini çıkardıktan sonra nasıl kalpsiz olmayayım?... Kalpsizim, çünkü kalpsiz bir düşmanla savaşımda kalbime ihtiyacım yok. Kana, Sabra, Şatilla ve burada, Gazze Şeridi'nde en korkunç katliamları gerçekleştiren bir düşman... Gazze Şeridi halkının bedenlerini, merhamet veya acıma olmaksızın fosfor bombalarını attığında yanan parçalara dönüştüren bir düşman...
Gözyaşlarımı ve bir volkan gibi patlayan öfkemi bastırdım ve Resulullah'ın sözlerini hatırladım: "Acele etmek güçlü olmak değildir, güçlüler öfkelendiklerinde kendilerini kontrol edenlerdir."