1984 (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört)George Orwell

·
Okunma
·
Beğeni
·
73.088
Gösterim
Adı:
1984
Alt başlık:
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Baskı tarihi:
Ocak 1984
Sayfa sayısı:
352
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750718533
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Nineteen Eighty-Four
Çeviri:
Celal Üster
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır. 

Can Yayınları, bu "bütün zamanların kitabını" Celâl Üster'in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.
Distopik Kitaplar Serisi Vol 7

George Orwell'in kaleminden nadide bir eser daha. Distopik kitapların dalgalarına kapılmışken, 1984'ü okumamak ayıp olurdu. Orwell'in kalemini hem yaptığı mükemmel sistem eleştirileri, hem de insana dair yaptığı psikolojik tahlilleri sayesinde çok seviyorum. Hayvan Çiftliği kitabında da olduğu gibi, her ne kadar herkes Hayvan Çiftliği kitabına Komünizm/Sosyalizm eleştirisi dese de, benim gözümde adam akıllı bir sistem ve siyaset eleştirisidir.

1984 kitabında önümüze serilen distopik dünya ile yine siyaset eleştirisini çok güzel dile getirmiş Orwell. Üç büyük devletin ki bunlar: Okyanusya, Avrasya ve Doğuasya. Sürekli birbiriyle savaş halinde olan bu devletlerden Okyanusya'nın Londra şehrinde yaşayan, yılı tam olarak kestiremese de 1984 olarak tahmin eden baş karakter Winston Smith ile başlıyoruz olaylara. Halkın %85'i proleterlerden oluşuyor ve de kimse proleterlerin ne yaptığına pek karışmıyor. Geriye kalan %15 Parti üyelerini oluşturuyor. Tabi bunlar da ikiye ayrılıyor iç parti ve dış parti üyesi diye. Ana karakterimiz Winston Smith bir dış parti üyesi. Onun gibi her dış parti üyesi evlerinde, sokaklarda, parti binasında sürekli tele-ekranlar tarafından izleniyor. İzlenme sebepleri ise düşünce suçu. Yani Parti'nin size sunduğu en küçük bilgiye dahi şeksiz şüphesiz inanmanız gerekiyor. Zaten düşünce suçuna yakalanmamak oldukça zor iş. Çünkü parti size geçmişi hep değiştirerek sunuyor. Üretim noktasında size yüzde onbeş gibi bir hedef vaad etti diyelim. Yıl sonunda büyüme yüzde on mu oldu, hiç sorun değil. Çünkü belgelere bakacak olursanız yüzde on beşin silinip yerine yüzde beşin yazıldığını göreceksiniz. Partinin sunduğu hizmet bununla da bitmiyor, Yenisöylem diye bir dil de sunuyor size. Bu yeni dilde kelimeler azaltılmış durumda ve böylelikle geniş çaplı düşünmeniz daha kolay engellenmiş oluyor.

Yapı itibariyle böyle bir dünyanın içinde buluyorsunuz kendinizi. Kurgu olarak kitap akıcı ilerliyor. Sadece Parti'nin SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CAHİLLİK GÜÇTÜR sloganının açıklandığı yer bir miktar sıkıcı olabiliyor. Geriye kalan kısmı merak uyandırıcı bir şekilde sürükleyici devam ediyor.

Distopik dünyamızı tanıtıp, kitabımızın kurgusunu da anlattığımıza göre gelelim kitapta verilmek istenilen meseja. Sadece bir kaç cümle ile dile getirmek isterim. Yönetime gelen kim olursa olsun, getirdiği sistem ne olursa olsun insanın içindeki kötülük yapma kapasitesi yüzünden sistemler daima bozulma ihtimalini kendi içinde barındırır. Baskıcı rejimi ortadan kaldırmak için adalet diyerek gelenler başa geçtikten sonra kendi baskıcı rejimini kurar. İktidar olmanın tadını aldıktan sonra kapitalist sisteme uyup halkı sömürmek bir vicdan meselesi olmaktan çıkıyor maalesef. Ve asıl gücü oluşturan proleterler, yine iktidarın elinde olan tarih, medya ve eğitim ile, eskisine oranla daha mutlu bir hayat sürdüğüne inandırılır, başkaldırması engellenir.

Siyaseti ve dünya üzerinde sadece azınlık bir kısma saadet kazandıran günümüz ekonomisini eleştiren, benim nadide distopik kitaplarım içinde yerini alan bir kitaptır 1984. Okunması şiddetle tavsiye edilir.
1984

Ne demeli şimdi?

Kitaplar bu yüzden sevilir aziz dostum. Azınlık tarafından benimsenmesi, bir kuble "yarardan" değildir. İnsanın bedenine vuran aydınlığın, karanlıkla buluşan ekinoks çizgisinde saklıdır cevheri. Ve bu cevher ki her zihinde aynı etkiyi yaratmaz.

"Ya beyazsındır ya da kara." Öyle bir şey yok aziz dostum! İnsan gridir. Kimisi karaya yakın kimisi beyaza.

1984...
Kitabın içeriğine dair inceleme yapmayı , insanların merakını gidermekten öteye geçmediğini farkettiğimden beri, daha çok kitabın üzerimde yarattığı etkiyi dile getirmeyi daha doğru buluyorum fakat burda ufak bir atıfta bulunup "senztez" in buharından faydalanarak küçük bir istisna yapmak istiyorum.

Açıkçası, klasik olarak evreni simülasyondan ibaret olarak düşünmek ya da yapay boyut dedğimiz adeta bilgisayar yazılımı gibi kurgulamak fikri birçok "cesur yeni insan" tarafından düşüncesinde dile getirilmiştir. 1984' ün bana en büyük getirisi, en çokta da bu noktada geçmişin ne derece değiştirilebileceği düşüncesi olmuştur. Ve tabi ki yeni bir dil yaratmanın sıfır zihin üzerine ne derece etki edebileceği...

Düşünün bi, üç beş bilim insanı bir araya geliyor ve kısıtlı bir dil yaratıyor. Kişiler 100 kelime hazinesiyle düşünebiliyorlar. Ve bu 100 kelimenin 80' i itaat, boyun eğmek, saygı göstermek, söyleneni yapmak, kurallara uymak, gelmek, gitmek v.s.

Kısıtlı düşünen insanın davranışları da kısıtlı olmaz mıydı?

Hoşgörü, sevgi, mutluluk, iyi, güzel, yakışıklı, saadet gibi duyguların tanımlaması olmadan kişiler ne kadar özgür düşünebilirdi? Benlikleri kendileri tarafından ne derece günümüz insanları gibi biliçli bir şekilde kabul görürdü? Benlik kişinin kendisine özgü düşünceleri değil midir?

Acı...

Bir insanı seviyorsunuz... Anne gibi, kardeş gibi, sevgili gibi, eş gibi, hayvan sevgisi gibi...

Onun beyinlerini günlerce aç bırakılmış farelerin kemirmelerini düşünmeyi sevebilir misiniz?
İzlemek?
Ya da İSTEMEK?
Öyle ya istemek?

İşte bunun cevabını da sürekli düşünmekle beraber, yapılan Nazi deneyleri ve 1984 sayesinde Koca bir Evet olduğunu bilmek, bizi ahlak ile etiği tekrar sorgulamanın yoluna götürmesi beni de üzüyor aziz dostum.

Sınırsız veya sınırlı olan tek bir şey varsa o da zihin midir?

Öyle midir?

Neden olmasın?
  • Satranç
    8.7/10 (7.872 Oy)7.851 beğeni20.935 okunma1.106 alıntı97.597 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.391 Oy)7.724 beğeni24.274 okunma519 alıntı119.564 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (4.932 Oy)5.081 beğeni17.130 okunma581 alıntı84.557 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (4.338 Oy)4.677 beğeni14.768 okunma654 alıntı51.483 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (6.764 Oy)7.642 beğeni22.455 okunma1.281 alıntı95.549 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (5.821 Oy)7.011 beğeni18.987 okunma2.413 alıntı111.695 gösterim
  • Olasılıksız
    8.5/10 (5.647 Oy)6.302 beğeni18.064 okunma539 alıntı103.386 gösterim
  • Sefiller
    9.1/10 (3.927 Oy)4.594 beğeni15.357 okunma2.187 alıntı98.305 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.563 Oy)7.908 beğeni21.837 okunma971 alıntı105.960 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (3.684 Oy)3.236 beğeni10.844 okunma893 alıntı44.420 gösterim
Daha önce pek çok kitapta karşımıza çıkan yöneten-yönetilen ilişkisinin doğası “Bin dokuz yüz seksen dört” ün de ana sorununu oluşturuyor. Yazar “oligarşik kollektivizm” olarak tanımladığı yönetim şeklinin, kitleleri nasıl pasifize ettiğini, onları nasıl sömürdüğünü ve bilinçlerini nasıl egemenlik altına aldığını göstermeye çalışıyor bizlere. Bilim ve teknolojik ilerlemeye karşı olan yönetim, bireylerin dış dünyayla ve geçmişleriyle olan bağlarını da her gün biraz daha fazla kopartıyor. Küçük ve ayrıcalıklı bir azınlığın büyük bir çoğunluğu yönettiği yönetim şekli olan oligarşi, yeni bir sosyalizm, kitaptaki adıyla ingsos (ingiliz sosyalizmi) olarak karşımıza çıkıyor. Fakat sosyalizmin evrensel ilkelerini hiçe sayan bir sosyalizm bu. Dolayısıyla da ne eşitlikten ne de özgürlükten bahsetmek mümkün. İşte Orwell da Marx’ta olduğu gibi umudun ve kurtuluşun proleterlerde olduğunu düşünüyor ve bu sınıfın bilinçlenip örgütlendiği aşamada devrimin gerçekleşeceğini söylüyor.
“Bin dokuz yüz seksen dört” ü mutlaka okuyun. Okuyun ki, bireyler arası eşitliğin, özgürlüğün, bilimin, bilinçlenmenin, etrafımızdaki gerçekliği farkında olmanın, düşünce ve konuşma özgürlüğünün aslında hayatımızda ne kadar da önemli bir yer teşkil ettiğini farkedin.
İlgiyle ve merakla okuduğum bir kitap oldu, çoğu okuyucunun söylediği gibi yazarın "Hayvan Çiftliği" kitabının genişletilmiş versiyonu gibi...

Kitabı okumaya başlarken kitabın özetinde yazdığı gibi ütopik bir hikaye okuyacağımı düşünmüştüm ama okudukça aslında olayların günümüzde fazlasıyla yaşandığını fark ettim. Özellikle şu günlerde mutlaka her okuyucunun okuması ve dersler çıkarması gereken bir roman olduğunu düşünüyorum.

Kitapta insanlar üzerinde kullanılan "Geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder, şu anı kontrol eden geçmişi de kontrol eder." yöntemi sanki günümüz dünyasının yöneticileri tarafından çok iyi öğrenilmiş ve uygulanıyor gibi... Okuyun mutlaka, okuduktan sonra bireyselliğin ve özgürlüğün önemini daha iyi anlayacaksınız ama asıl soru şu: İki kere iki kaç eder?
Bayadır aldığım fakat okumaya bir türlü fırsat bulamadığım ama okumak için de her zaman fırsat kolladığım bir kitaptı. Bla bla bla...
Büyük bir beklentiyle başladım ve aynı heyecanla bitirdim. Sağ olsun hayal kırıklığına uğratmadı.
Orwell'in ütopyası; geçmişin kontrol altına alındığı, karanlık, baskıcı bir yönetim ve bu yönetimin yaptıklarını bilen ve buna kabullenen insanlar...
Çok sağlam bir kurgu ve zekice dizayn edilmiş ayrıntılar...
Okurken sürekli günümüzle bağlantılar kurmaya çalıştım.
Kafka'nın da dediği gibi "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?"
Gerçekten herkesin ölmeden önce okuması gereken bir kitap çok beğendim tek kötü tarafı heyecanla okudum ve hemen bitti.
Kitabı bitirdikten sonra aklıma babamla diyaloğumuz geldi. Bu sene ben de sınava gireceğim görürsün bak coğrafya ve tarihi tama yakın yapacağım özellikle tarihi dedi :D o kadar tv dizileri izliyorum diye de ekleyiverdi.
Dayanamadım önüne deneme koydum haydi çöz çöz diye tempo tuttum okurken yavaş yavaş okuyuşu donuk bakışları arada kendi kendine yorumları bu nasıl sorular diye :D velhasılkelam kontrol ettik en çok yanlışı tarihtten yapıverdi felsefesi de oldukça iyiydi kendisi de şaşırdı:D hikayem bu kadardı ^_^

Tvdekilerle araştırmadan, okumadan olmuyor, babama da bir şey diyemedim çünkü yeterince tarih bilgisine sahip değilim yavaş yavaş anlamaya çalışarak özellikle bu kitaptan sonra bağlantıları yakalayabilmek için merakım arttı tarihe.


Kitaba dönecek olursak derin bir totaliterizm işlenmiş, distopya tarzında lakin günümüze ışık niteliğinde diye düşünüyorum. Vay canına böyle miymiş ne kadar da uykudayız diye sorgulatan bir George Orwell amca klasiği.
Özellikle aklımda kalan iki kısımcıktan bahsetmek istiyorum


Baş karakterimiz Winston’un güncesine yazdığı yazıda bir umut varsa proleterde diyordu.( Halkın %85ini oluşturan, ikinci sınıf, karın tokluğuna çalışan, parti ideolojilerinden bi haber topluluk) Winston bir gün yolda yürürken yüzlerce kişinin bağrışmaları söz konusuymuş özellikle kadın sesleri baskınmış, heyecanlanmış, yüreği pır pır imiş isyan mı bu ? proleterler zincirlerini kırdılar mı diye düşünmüş lakin bir bakmış ki üç yüze yakın kadın Pazar yerinde tencere tava için adeta savaşıyorlarmış. ‘’Bir tava için mi tüm bunlar efenim demiş .Winston düşünmüş ( zaten düşünen , sorgulayan, gerçekleri gün yüzünde çıkarmaya çalışan biri) ve nedeen nedeeen gerçekten mühim sorunlar söz konusu olduğunda böyle haykırmıyorlar demiş. ( kendi dilimde yazdım bu hikayeyi azcık üslubumu katıverdim ^_^Celal Üster oldukça güzel çevirmiş ) etkilendim ve günümüzde de benzer problemleri düşündüm .

İkincisi piyango ile mevzu.
‘’Winston yine bir olaya tanık olur .Birileri yine kavgaya hazır ağız dalaşı ediyorlar imiş birtakım numaralardan bahsediliyor imiş, sonu 7 ile biten hiçbir numaranın 1 buçuk yıldır kazanmadığını tek tek kaydığını tuttuğunu dile getiriyormuş anlaşıldığı üzre piyangodan bahsediliyormuş. Her hafta proleterlerin dikkatle takip ettikleri, izledikleri tek toplumsal olaymış, piyangodan başka eğlenceleri, zihinsel uyarıları, amaçları yokmuş. Piyango söz konusuysa cahiller bile çetrefilli hesapları çözebiliyormuş, tahminlerle, tılsım tarzı şeyleri satarak kazanç da elde ediyorlarmış. Sistemin derinine indiğimizde ikramiyelerin çoğunlukla hayali olduğunu yalnızca küçük ikramiyelerin ödenip büyük ikramiyeyi kazananların gerçekte var olmayan kişilerden olduğundan bahsediyor.’’
Bunu okuyunca aklıma yine babam geliverdi. Annem söyler 20 yıla yakındır oynuyor diye uyarırız lakin dinlemez. Sokaklarda o biletleri gördükçe hepsini ateşe veresim geliyoyoyoyyo . Harcanan kağıtlara mı üzülsek, insanlarımızın uyutulmasına mı, aldıklarındaki sahte gülüşlerine tanık oluşumumuza mı , bana çıkar umudu gibi saçmalıklara mı bilemedim…


Daha bir sürü derinlere inen, parti, iktidar meseleleri, uyutulma mevzuları gibi sorgulatan, araştırma şevkini artıran ve bi o kadar da tedirgin eden acaba izleniyor, dinleniyor muyum diye paranoyaklaştıran okumamız gereken eser.
Kitapta sıkıldığım kısımlarda mevcuttu değinmeden geçemeyeceğim ^_^ Winston ve Julia’nın aşkı ile ilgili kısımlarda fazlaca uzatılmış ve nedense aşklarına dair bir şey hissedemedim duygu ve manevi yönden zayıf buldum.

Çevirmen Celal Üster’in yorumunun arkada olması da oldukça mesud etti ve kitaba dair yorumları çok yerinde..
Bir de Orwell amcanın betimlemelerini çok sevdim *-* akılda kalıcılık sağlıyor.

http://canyayinlari.com/...kitap-cok-kapak-1984 farklı kapak tasarımları belki ilginizi çekebilir :)
http://listelist.com/dort-distopya/ çook iyi yorumlanmış kitabı okuduktan sonra taşlar yerine daha iyi oturuyor efendim.
The Beatles'tan https://www.youtube.com/watch?v=DJQtozWKCyg *-*
keyifli okumalar dilerim.
Esenle kalın.
Bu sabah her zaman olduğu gibi aynı saatlerde uyandım. Bir süre kendime gelmeye çalışırken, kurduğum alarmdan önce uyandığımı anladim. Zor da olsa yataktan çıktım ve telefonun alarmını kapattım. Bir süre daha bekledikten sonra, kahvaltı yapmak için mutfağa yöneldim. Masaya oturunca bir şey yemek gelmedi içimden. Boş bir şekilde tabağıma bakıyordum. Yine de bir şeyler atıştırdım. Yerimden kalktım ve gözüme çarpan ilk şey bende bir heyecan uyandırdı. Yıllardır içtiğim sade kahve. Sanki ilk kez içiyormuşum hissi... muazzam kokusu... işte o anda anladım bir şeyler yapmam gerektiğini. Odama geçtim... bitireli 2-2,5 hafta olan 1984 kitabını önümde buldum. İşte dedim. İşte yapmam gereken şey. Bu duygular ile incelememi yapmak istiyorum...

George Orwel'ın okuduğum ilk kitabı 1984.
Kitap; daha ilk sayfalarında beni kendine esir etti. Her an aklımda, her saniye gözümün önünde!
Kitap, konu olarak hepimizin gayet iyi anlayabileceği ve düşünce bakımından bize bir şeyler katabilcek niteliktedir.
O dönemin kapitalist sistemi ve sömürücü ( düşünceyi, düşünmeyi imkansız kılan ve kayıtsız şartsız itaat isteyen) yönetimin çok iyi bir şekilde kaleme alındığını söylemeden edemem. Buna örnek olaraka Parti'nin (iktidarın) sözleri;
SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR

Kitabın başrol karekteri olan Winston bende ayrı bir yer etti. Özellikle de düşünme isteği diyebilirim. Sonraları tanıştığı Julia ise biraz kopuk bir şahıs izlenimi bıraktı. Fakat asıl önemli olan konuydu zaten. Her ne olursa olsun düşünmek ve özgürlüğü daim kılmak. Bunun tam tersi istikametinde yol alan Büyük Birader (iktidar) ise sadece hayal ürünü olmasına rağmen insanlar ve zihinleri üzerinde yarattığı etki korkunç! Ama Parti her zaman haklıdır! Büyük Birader yanılmaz! Tabii kitabı okunyunca bunların ne kadar yanlış olduğunu anlayacaksınız..

Daha falaz bilgi vererek kitabın içeriğini dökmek istemiyorum o yüzden biraz kısa keseceğim için Üzgünüm.
Bu eseri mutlaka okunması ve zihin dünyamızda bir yerlere yerleşmesi gerekmektedir.

Not: okuyun, anlayın, hissedin. Özellikle de düşünün!...
Spoiler içerebilir.

Yıl 1984. Dünya üzerinde üç büyük devlet bulunmakta. Okyanusya, Avrasya ve Doğuasya. Winston Smith isimli bir Okyanusya vatandaşının ana karakteri olduğu kitabımız yine bu ülke sınırları içinde geçiyor. Büyük Birader önderliğinde var olan iktidar yani Parti'nin hayatın her alanında baskısını son raddeye kadar hissettirdiği bir ortamda; insanların, evlerindeki tele-ekranlar aracılığıyla her hareketlerinin, en ufak bir yüz ifadelerinin dahi izlendiği bir ortamda, zihninde var olan -ölümüne neden olabilecek- düşünceleriyle birlikte yaşam savaşı veren Winston ile tanışıyoruz 1984'te. 1984 için bir tanımlama bulmak durumunda olsaydım bu tanımlama sanırım, "Dünyanın, insanın; dününe, bugününe ve yarınına dair korkunç bir senaryoya sahip; yaşanmış, yaşanmakta olan ve yaşanacak ürkütücü olayları içinde barındıran mükemmel bir distopya," olurdu. Evet gerçekten mükemmel bir kitap okudum, kusur bulmakta zorlandığım bulduğum kusurlarla dahi kusursuz bir kitap 1984. 1984 tarzında yazılmış kitaplar yerine daha farklı tarzda kitaplar okuyan biri olmama ve kitaba başlarken beğenip beğenmeyeceğime dair kafamda soru işaretleri olmasına rağmen bitirdiğimde bu kitabı okumakla ne kadar doğru bir karar verdiğimi anlamış oldum. Olaydan ziyade durum ağırlıklı bir kitap olmasına ve görece ağır bir konuyu ele almasına karşın kitabı okurken sıkıldığımı hatırlamıyorum diyebilirim. Aksine George Orwell neredeyse her sayfada bana "İnanamıyorum, tam da öyle!" dedirtti. Ana karakterin zihninde yaşanan gelgitlerin anlatılmasındaki ustalık ve Parti'nin gerçekleştirdiği tüm o baskıyı sizin de üzerinizde hissetmeniz yazarın okuru etkilemek konusunda ne kadar usta olduğunun da bir diğer göstergesi. Ayrıca her on sayfada bir mutlaka can alıcı bir cümleyle karşılaşıyorsunuz, bu durum okur açısından kitabı çok daha ilgi çekici hale getiriyor.

Bir yazar düşünün, 1948 yılında yazımını tamamladığı bir kitapla hem yüzyıllar öncesine, hem yazıldığı döneme ışık tutmuş, hem de yüzyıllar sonrasına ışık tutacak son derece usta bir yazar. İşte George Orwell tam olarak böyle bir yazar; insan denen varlığın aslında ne denli kolay bir şekilde manipüle edilebildiği, iktidarın asıl amacının ne olduğu, savaş adı verilen güç gösterisinin kökeninde var olan şeylerin neler olduğu, savaşların, iktidarların dünleri ve bugünleri arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar olduğuna dair birçok gerçeği elli yılı aşkın bir süre önce yazılmış bir kitapla insanın yüzüne vuran bir yazar. Şimdi de, kendisine Büyük Birader adını veren, sokakta yürürken, evinizde uyurken, bacaklarınızı uzatmış dinlenirken, işe giderken, işten gelirken anlayacağınız günlük hayatınızın her anında gözlerini üzerinde hissettiğiniz bir figür düşünün. Paraların üstünde, sokaklarda bulunan pankartlarda, iş yerlerinde her yerde bu kişinin fotoğrafı mevcut ve şu şekilde bir de yazı: BÜYÜK BİRADER'İN GÖZÜ ÜSTÜNDE. İnsan doğası gereği çeşitli konularda gizliliği olmasını isteyen, zihninde düşüncelerin dönüp durduğu, binbir farklı duyguyu yaşayabilen bir canlı ancak Orwell'in 1984'ünde bu durum söz konusu bile olamaz, televizyon izlerken haberlere nasıl tepkiler verdiğiniz önemli, Parti adına konuşma yapan birini dinlerken surat ifadenizdeki değişimler önemli, bir kağıt parçasına yazdıklarınız, çizdikleriniz, okuduklarınız önemli, neden mi? Çünkü Büyük Birader'in Gözü Üstünüzde. İşte 1984 böylesi korkunç bir senaryoya sahip çünkü bu dünyada en ufak bir tebessümünüz, yüzünüzdeki bir kızgınlık ifadesi, aşık olmanız, evlenmek istemeniz gibi daha sayamadığım birçok nedenle kabusu yaşayabilirsiniz, gerçi bunları yapmasalar dahi bu insanlar kabusu yaşıyor. Winston Smith de bu insanlardan sadece biri, neye inanıp neye inanmaması gerektiği konusunda yaşadığı iç çekişmeyle, suçluluklarıyla, pişmanlıklarıyla ve yaşadığı her türlü duyguyla güçlü Parti'nin karşısında var olan bir insan.

1984 Okyanusya'sında her şey Parti'nin kontrolü altında. Öyle ki dil bile günden güne eritiliyor ve buna Yenisöylem deniyor. Peki nedir Yenisöylem? Parti'nin Devrim'in ardından ülkenin resmi dili haline getirmeye çalıştığı bu dil, bireylerin düşünmelerini düşünseler dahi dile getirmelerini engellemek amacıyla gerçekleştirilen uygulamalardan sadece biri. Eskisöyleme ait kelimeler en aza indiriliyor, dil ortadan kaldırılıyor çünkü insanlar düşünmemeli, düşüncelerini dil aracılığıyla rahatlıkla ifade etmemeli! Düşünce Polisi adı verilen ve dört bir yanda düşünce suçlusu arayan -evet yanlış duymadınız düşünce suçlusu- kişiler bile mevcut bu ülkede. Bir konu hakkında fikriniz var ve bırakın bunu dile getirmeyi bunu aklınızdan geçirmeniz dahi suç. Çünkü hiçbir şey Parti'ye karşı olamaz, her şey ama her şey, ne düşüneceğiniz bile parti kontrolünde olmalı. Bu bırakın hakkı hukuku insanın doğasına aykırı değil de nedir? İyiye iyi, kötüye kötü demesine engel olmak hiç kuşkusuz insana yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri. Kitabı okurken, okuduktan sonra aslında insan-devlet-iktidar gibi olguların hiçbir zaman farklı bir hale bürünmeyeceğinin farkına bir kez daha varıyorsunuz. İktidarın aslında insanlar için değil kendisi ve bünyesinde barındırdıkları için var olan bir örgütlenme olduğu gerçeği su götürmez bir şekilde çıkıyor insanın karşısına. 1984'te evet Parti insanların somut benliklerine hükmediyor ancak daha korkuncu zihinlerine hükmediyor ve bunu son derece başarılı bir şekilde yapıyor. Gücü ele geçiren, o gücü her zaman kendi devamlılığı için kullanıyor ve bunu yaparken kitlelere verdiği zararın farkında olmuyor. Kitabımızda Parti adı verilen iktidar, tüm yazılı organları ustalıkla manipüle ediyor ve insanları her şeyin Parti'nin söylediği gibi olduğu konusunda ikna ediyor. 1984'te sağınızda solunuzda mutlaka görebileceğiniz insan tiplemeleri karakter olarak yansıtılmış. Winston doğrunun ne olduğunu bulmaya çalışan ancak ulaştığı sonuçlar nedeniyle içten içe korkan, görece sorgulayan bir karakter, komşusu Bay Parsons hayatını Parti'ye adamış, iktidarın her yaptığını doğru kabul eden biri, Winston'ın daha sonradan tanışacağı Julia ise bu konular üzerinde düşünmek istemeyen, politik konular açıldığında sıkılan, Parti'nin uygulamalarının yanlışlığının farkında olan ancak bana dokunmayan yılan bin yaşasın düsturuyla hareket eden biri. Evet kendimiz de dahil, hayatımız bu üç insan tipi tarafından çevrelenmiş durumda.

Sonuç olarak Parti öylesine güçlü ki bu gücünü suç işleyen insanları direkt olarak ortadan kaldırmak için kullanmıyor bunun yerine öncelikle o insanın zihnini alt üst ediyor; işkencelerle, şoklarla o insanın zihnine kendi doğrularını yerleştiriyor. Öyle ki bu güç, Parti'yi sorgulayan ve insanların bir araya gelseler aslında neler başarabileceklerinin farkında olan, Parti'yi alaşağı etmek için birçok şeyi yapmayı göze alan Winston'a dahi kitabın sonunda 2+2=5 yazdırabiliyor veya kazanıp kazanmadıkları belli olmayan bir savaşın sonucu Parti yanlısı bir şekilde ekrandan aktarıldığında heyecanla kendini sokağa atıp Büyük Birader'i çok sevdiğini düşündürtebiliyor. Evet o her şeyden çok nefret ettiği ve her şeyini elinden alan Büyük Birader'i.
İnsan kitabı bitirince bir duruyor böyle, ne düşüneceğini şaşırıp resmen kitapta kayboluyor. Belki de okuduğum en iyi kitaptı diyebilirim. Kitaplığımda uzun zamandır duran, okumayı hep ertelediğim bir kitaptı. Ertelememin sebebi ise kitap hakkındaki yorumlardı. Böyle bir kitabı kendimi çok iyi hissettiğim bir zaman okumak istedim ve sonunda bu muhteşem kitabı okumak kısmet oldu.
Öncelikle Celâl Üster'e teşekkür etmek gerekiyor sanırım.. Böyle güzel bir eseri bize kazandırdığı için. Emekleri için kendisine sonsuz teşekkürler..
Yazarın bu kitabı verem hastalığıyla savaşırken yazdığını kitabın sonundaki açıklamalardan öğrendim ve kitaba, yazara olan ilgim daha da arttı açıkçası. Hastalıkla uğraşırken, hem de o zamanın şartlarıyla, kaleme aldığı eser taktire şayan.. Anlatımı, kurgusu, zekâsı yadsınamaz şekilde muhteşem.. Hayatımın her döneminde okuyabileceğim, ara sıra rastgele bir sayfasını açıp kaybolabileceğim bir kitap.. Kitapta ciddi uyarılar var aslında. Günümüz şartlarına ve geleceğe yönelik.. Yarım yüzyıl önce yazılmasına rağmen bize hâlâ hitap edebiliyor hatta geleceğe hitap edebiliyorsa, diyecek çok da bir şey yok aslında.
Herkesin hayatında bir kere bile olsa okuması gerektiğini düşünüyorum. Şimdiden keyifli okumalar..
İlk kitap incelemem. :) İnşallah güzel ve  kaliteli bir inceleme olmuştur. Yorumlarınızı bekliyorum :)
(Çok uzun ve genel olarak kitaptan alıntılardan oluşan bir inceleme oldu kusura bakmayın.)
Kitabı geçen yıl okudum.  Fakat ilk okuduğumda kafamda soru işaretleri kaldığı için bir kez daha okumak istedim.
Kitaptaki alıntıları ve incelemeleri için Celâl Üster'e minnet duyuyorum.


Öncelikle sizelere kitaptaki alıntılarla   kitabı birazcık tanıtmak istiyorum.


Neden 1984? 
Orwell'ın romanı, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adını taşıdığı için, 1984 yılı, yıllar öncesinden bir söylence olup çıkmıştı. 
Oysa Orwell, başlangıçta, öykünün geçtiği yıl olarak 1980'i seçmiş, kitabın tamamlanması biraz da hastalığı yüzünden uzadıkça ilkin 1980'i 1982 olarak değiştirmiş, daha sonra da 1984'te 
karar kılmıştı.1
Sonradan, romanına 1984 yılını tarih biçmesinin nedenini yakın dostu, yazar Julian Symons'a açıklarken, 
"Kitabın yazımını 1948 yılında tamamladığım için, 1948'in son 
iki rakamının yerlerini değiştirmeye karar verdim," diyecekti.


1984'te anlatılmak istenen toplum düzen:


Büyük gözaltı 
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te anlatılan toplum düzeni, bir 
"büyük gözaltı"dır. Güç ve iktidarın sınırsızca uygulandığı, bellek, düşünce, dil ve aşkın iğdiş edilerek özgürlüklerin tümden 
ortadan kaldırıldığı bu "büyük gözaltı"nı en sağlıklı yorumla-yanlardan biri de, kanımca, Erich Fromm'dur: 
"George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü, bir ruh 
halinin dile getirilmesi ve bir uyarıdır. Dile getirilen ruh hali, 
insanoğlunun geleceğine ilişkin handiyse bir umarsızlık, uyarı 
ise, tarihin akışı değişmediği sürece dünyanın dört bir yanındaki insanların en insani niteliklerini yitirecekleri, ruhsuz 
otomatlara dönüşecekleri, üstelik bunun farkına bile varmayacaklarıdır. (...)


Aykırı düşünen buharlaşır! 
Kuşkusuz, bir de "düşüncesuçu" vardır. Sözgelimi, günce 
tutmak bile tehlikeli bir suçtur. Düşünce Polisi sürekli ensenizdedir. Tutuklamalar her zaman geceleyin yapılır. Ansızın irkilerek uyanırsınız, hoyrat bir el omzunuzu sarsar, gözlerinize 
ışıklar tutulur, yatağınızı acımasız yüzler çevreler. Çoğu zaman 
ne yargılama olur ne de bir tutuklama raporu tutulur. Ortadan 
kayboluverirsiniz. Adınız kayıtlardan silinir, yaptığınız her şeyin kaydı yok edilir, bir zamanlar var olduğunuz bile yadsınır, 
sonra da tümden unutulur. Kökünüz kazınır, külünüz havaya 
savrulur; onların deyişiyle "buharlaşırsınız"... 
Duvarlara asılı posterlerdeki Büyük Birader'in gözü hep 
üstünüzdedir. Ama yalnızca posterlerden bakan o yüz değil. 
Her eve yerleştirilmiş olan tele-ekranlar, aynı anda hem yayın 
yapabilir hem de görüntü ve sesleri kayda alır. Tele-ekranın görüş alanı içinde bulunduğunuz sürece hem işitilebilir hem de 
görülebilirsiniz. Gel gör ki, ne zaman izlenip ne zaman izlenmediğinizi anlamanız olanaksızdır. Düşünce Polisi'nin, kimi 
ne kadar sıklıkla izlediği bilinemez; alıcıyı istedikleri zaman 
çalıştırabilirler. Daha da ürküncü, söylediklerinizin her an işitilebileceği, karanlıkta olmadığınız sürece her hareketinizin görülebileceği varsayımı içgüdüsel bir alışkanlık olup çıkar, artık 
hep bu varsayımla yaşamak zorundasınızdır ve yaşarsınız da...


Erotizm tehlikesi! 
Okyanusya'da, insanlara getirilen en ağır baskılardan biri 
de cinsellik alanındadır. Parti'nin amacı, yalnızca kadınlarla erkekler arasında sonradan denetleyemeyeceği bağlılıkların oluşmasını önlemek değildir. Asıl amaç, sevişmekten zevk almayı 
tümden yok etmektir. Erotizm "düşman" olarak görülür. Parti 
üyeleri arasındaki evliliklerin bir kurul tarafından onaylanması 
gerekir. Gerçi bu kural hiçbir zaman açıkça dile getirilmez, ama 
birbirlerini fiziksel olarak çekici buldukları izlenimi uyandıran 
çiftlerin evlenmesine de izin verilmez. Evliliğin kabul gören 
tek bir amacı vardır, o da Parti'ye hizmet edecek çocuklar dünyaya getirmektir. O yüzden, cinsel ilişkiye, "lavman yapmaktan 
farksız, hiç de iç açıcı olmayan sıradan bir işlem" olarak bakılır. 
Üstelik bu da açıkça dile getirilmez, çocukluklarından başlayarak dolaylı bir biçimde Parti üyelerinin beyinlerine işlenir.


Bu kitabı okumadan önce kafamın içerisinde dönüp dolaşan, ayaklanmaya çalışan bir fikir vardı. Ama ben bu fikri tam olarak yansıtmıyor ve de dile dökemiyordum. Ta ki çok sevdiğim bir hocamızın gelip bana bu kitabı önermesine kadar. 
Dediğim gibi ilk okuduğumda kafamda bir sürü soru işareti bırakan bir kitap olmuştu. Ama daha sonraki okuyuşlarımda yapboz parçaları tam olarak yerleşmeye başlamıştı.
Bu kitap sayesinde kafamda dolaşan fikir tam anlamıyla toparlanmış ve benim için bir model oluşturmuştu.  
Eğer ben şuan bir fikri, görüşü savunabiliyorsam bu kitap sayesinde oldu. Diktatörlüğün ve iktidarın insanlar üzerindeki baskısını en güzel ve en iyi anlatan kitap sanırım. Orwell kitapta ütopik bir dünyayı ele almış olsa da nedense ben okurken sürekli günümüzle kıyaslayarak okudum.  Kitap hakkında tek olumsuz düşüncem, hayatı uğruna verdiği, aşkı uğruna verdiği bir savaşa baş kahramanın sonunda yenik düşmesidir. Bu kadar çaba,

direniş, ayaklanma  nedendi o zaman ? Sonunda bu çabanın ve direnişin bir karşılığı olmalıydı bence. Ama yine de her zaman için baş ucu romanım olacak. Kesinlikle ve kesinlikle gelmiş geçmiş en iyi romanlardan birisi. Ölmeden önce muhakkak okunmalı. :)
Merhaba, yaptığım ne kadar doğru bilmiyorum fakat burada sizlerle kitap incelemesinden ziyade kitabın hayatımda tuttuğu yeri anlatmak istiyorum. Zaten sitede içeriğine dair yeterince inceleme bulabiliyoruz ve kitaplara hakim olan pek çok insan da bu distopyaya dair biraz fikir sahibi. Ben de bunun için ciddi etkisi altında kaldığım bu kitabın bana dair olan kısmını paylaşmak istiyorum, umarım kendimi net ifade edebilirim.

Öncelikle şunu söylemeliyim: Henüz 17 yaşındayım ve olaya siyasi olarak yaklaşmıyorum çünkü bu konularda yeterli donanıma sahip değilim. Elbette ki belli fikirlerim var ama yine de bir görüşü savunmadığımı belirtmeliyim; yani olaya sosyalizm veya kolektivizm gibi görüşler üzerinden yaklaşmayacağım. Kitabın çevirmeni Celal Üster de ön sözde kitabı üç kez okuduğunu, ilkinin gençlik döneminde olduğunu ve her okumasının hayatında farklı etkiler yaptığından bahsetmiş. Ben de ilk olarak gençlik döneminde yoğun heyecan ile okudum, inşallah yıllar sonra bambaşka çerçevelerden bakarak okuyacağım. Bu arada çeviriye de bayıldığımı söylemeliyim, bütün o "yenisöylem" terimlerini bile ustaca kullandığı için George Orwell kadar çevirmen Celal Üster de bir efsane benim gözümde.
Bilirsiniz kitapların içine çekme anları vardır, okuduğunuz şeyleri idrak etmek gibi hani... Benim için 1984'ü idrak ettiğim an ürperticiydi. Ben üniversite sınavına hazırlandığım için hafta sonları da dahil günlerimi dershane ve okul arasında bitiriyorum. Yine bir cumartesi sabahın körü, aşırı kasvetli bir havada dershaneye gitmek için otobüsteyken okuyordum 1984'ü, bilirsiniz ya hani yola bakmak için kitaptan kafanızı kaldırıp çevreyi bir süzmek vardır. İşte aynen öyle bir anda elimdeki kitapla çevremin ürkütücü uyumunu düşündüm. Sabahın ilk saatleri berbat bir havada işine/dersine yetişmek için kalkmış, gerginlikleri duruşlarından bile belli olan, mutsuz, bir otobüs dolusu insan.... Bu andan itibaren okumam çok daha gerçekçi oldu, her şeyi çevremle karşılaştırdım. Hepimiz bize dayatılan sorumluluklar içinde adeta robot gibi yaşıyor, kan bağımız olan insanlara bile güvenemeyecek kadar korkuyor, bencil olmaya itiliyoruz adeta. Sevgi, sadakat, paylaşımcılık, inanç, aşk ve daha sayısız bir sürü "insanca" özellikler günden güne yok oluyor.
Kitabın bir korku senaryosu olduğunu ısrarla herkes söylese de ben hep umut besledim, son sayfaya kadar hep düzelecek umudunu taşıdım. Maalesef korkunçtu, bunu okumayanlara ifade etmem çok zor olur. George Orwell karakterlerinden birinin ağzından şöyle özetliyor 1984 dünyasını: "Eski reformcuların hayalini kurduğu o enayi, zevk düşkünü ütopyaların tam tersi bir dünya" (sf 302) Artık Winston Smith benim en sevdiğim kitap karakteri, adeta bir arkadaşım, insanca olan bütün duyguları sahiplenirken ve savunurken cesaret kaynağım..

Umarım kendimi yeterince ifade edebilmişimdir, içinde bulunduğum günlerin tekdüzeliği öylesine bunalttı ki kinimi çok azcık da olsa burada anlayabileceğini düşündüğüm kişilerle paylaşmak istedim. Adeta bir yarış atı muamelesi gördüğümüz şu sınav senemde, günde çözmem için dayatılan bilmem kaç yüz soru arasında uzun bir süremi aldı bu kitabı okumak. Hatta ki bu sabah yaptığım deneme sınavım yapmam gerekenin çok altında olduğu için de incelemeye ayıracağım vakitte gidip biraz daha mı soru çözsem dedim... Sonra hatırladım ki: ÖZGÜRLÜK İKİ KERE İKİ DÖRT EDER DİYEBİLMEKTİR!
Kitabı okurken George Orwell'ın bilinçaltının sınır tanımazlığı karşısında hayrete düşüp,özgüvenine hayranlık duymaktan kendimi alamadım.Yazarın 2.dünya savaşı sonrası kaleme aldığı romanını ;Savaşın ezici gücünün ve bilinçaltında onarılması inkânsız travmaların yazınsal izdüşümü olarak değerlendiriyorum.
1946 Ingiltere"sinde,neredeyse her ağzını açan komünist yaftasıyla tanışırken,George Orwell da bu fişlemelerden nasibini alıyor.Ingiliz hükümeti : "Aşırı komünist bir adam,göz önünde tutulmalı"diyerek hayatını mercek altına alıyor.Bu baskılar onu yazma eyleminden alıkoymuyor,Aksine, (Prophecies of fascism)Faşizm'in kehanetleri başlığında derlenen 12 bölümden oluşan metinler yazıyor.Yine Faşizm'e tepki olarak yazdığı,1945 yılında basılan"Hayvan çiftliği' ile totaliter rejimleri hicvetmiş ve 1950 de yazar'ın Tüberküloz'dan ölümü sonrası dünya çapında tanınmış.

Ütopik romanı 1984 içerik bakımından oldukça zengin.Yazar'ın hayâl gücünün yarattığı bu ütopya'nın gerçek olabilme ihtimali hiç de uzak değil gibi geldi bana.Zaten bir reportajında,proleterlerler(işçi sınıfı)ezilmekten vazgeçip bir şeyler yapmazsa,buna benzer yaşamlar yaşanabilir diyor.
Paragrafların içinde bazen nefesinizi tutmuş ilerlerken,karanlık,izbe bir binada penceresiz kaldığınızı hissettiğiniz anlarda,yazar bunu öngörmüş olacak ki ;büyük bir nezaketle,size düş dünyasından pencereler inşaa ediyor.Umut ile korkunun kol kola gezdiği olaylar silsilesinde böyle bir denge oluşturmuş yazar.
Umutsuzluk içinde umuda tutunuyor sanki Aşık olduğunda.Gerçek bir Aşk ve ona bağıntılı süregelen cinsellik düşlemek imkânsız gibi.Yazar,kitabında bunu şu cümlelerle anlatıyordu : "Tüm kadınlar,partinin amaçladığı gibi ulaşılmazdı.Istediği sevilmekten çok,ömründe bir kez de olsa,bu erdem duvarını yıkmaktı.Cinsel eylem başarıyla yerine getirilirse başkaldırmak demekti.Birisini istemek bir düşünce suçuydu."
Aç karnını doyurabilmek için bir parça ekmek çalan çocuk gibi ensesine biniyorlar.Tutuklanıyor roman kahramanımız Winston Smith,sevdiği kadın ile birlikte.
Bu süreçte,film senaryolarına konu olan 101 numaralı odada,Ortaçağ'dan kalma,fiziksel ve zihinsel işkenceler silsilesi başlıyor...
2 x 2=5 ettiğini öğretiyorlar belleğini boşaltıp çiftdüşün tekniğiyle.
"Büyük birader" Big brother,iktidarın gerçek mi sanal mı belli olmayan lideri.Tele-ekranlardan sisteme başkaldırabilecek insanları izliyor.herşey kontrol altında.Çocukların ajan olarak yetiştirildiği ütopik ama gerçek olması imkânsız olmayan bir dünya ülkesi (Okyanusya)...düşüncesuçu,yüzsuçu gibi icat edilen dikta suçları da cabası...

Kitap yayınlandıktan 32 yıl sonra komünizm propagandası yapıyor suçlamasıyla yasaklanarak,tarihteki onurlu yerini alıyor.

Çoğu paragrafı manifesto niteliğinde olan romanda öğrendiklerimden biri de şudur : "Asla zaaflarını ve korkularını kimseye deşifre etme.Çünkü onları sana karşı kullanabilirler"
Ingsos partisi(ingiliz sosyalizmi) Bireyselliğin ve özgür düşüncenin kelime anlamını bilmeyen nesiller yaratmak istiyorlar (yenisöylem) ile.
Sosyalist söylemlerle iktidara gelip despot,totaliter bir rejim uygulayan Okyanusya'da sistemin kölesi insancıklar arasında geçmişten bir iz bulmaya çabalayan Winston"ın acı hikâyesini 70 yıl sonra Celâl Üster'in başarılı çevirisi sayesinde ilgiyle ve sıkılmadan okudum.Kitabın kapağındaki gözbebeğine benzeyen lâbirentlerdeki farelere bir anlam verememiştim.Kitabı okuyunca Onca farenin neden cirit attığını,hayat dersi niteliği taşıyan bir olay ile öğreniyorsunuz.

Bu dikta çemberini,saksıda fotosentez yapan bir bitkinin kırmasının imkânsızlığı gibi,Winston"ın içine düştüğü düşsel kör kuyularda,bir ışık hüzmesi ararken,faşizm'in acımasız gücünü,güçlü bir anlatımla hissediyorsunuz...

Öyle ya : Yarın nasıl bir Dünya'ya uyanacağımızı kim bilebilir ?
" insan insana nasıl hükmeder ,Winston?
Winston biraz düsünüp "Acı çektirerek " dedi.
George Orwell
Sayfa 302 - Can yayinlari
Biz düşmanlarımızı yok etmek için uğraşmayız, onları değiştiririz. Bilmem, anlatabiliyor muyum ?
Atıp tutmak kolay.
Bendeki dertler sende olaydı görürdüm seni.
George Orwell
Sayfa 94 - Can Yayınları 61.Basım

Kitabın basım bilgileri

Adı:
1984
Alt başlık:
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Baskı tarihi:
Ocak 1984
Sayfa sayısı:
352
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750718533
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Nineteen Eighty-Four
Çeviri:
Celal Üster
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır. 

Can Yayınları, bu "bütün zamanların kitabını" Celâl Üster'in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.

Kitabı okuyanlar 14.076 okur

  • Tolunay Dündar
  • Ahmet İnal
  • Salih Çelikel
  • Tuğbanur Özer
  • Onur Güney
  • Hasan Kul
  • Cihat Erdoğan
  • CİHAN KOYUN
  • Lilo
  • Saniye Kaya

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%31.5
14-17 Yaş
%13.8
18-24 Yaş
%14.8
25-34 Yaş
%16.8
35-44 Yaş
%13.7
45-54 Yaş
%5.5
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%3.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%55.6
Erkek
%44.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%42.5 (2.189)
9
%29 (1.496)
8
%17.6 (908)
7
%6.1 (314)
6
%2.3 (116)
5
%1.1 (57)
4
%0.5 (26)
3
%0.3 (15)
2
%0.3 (13)
1
%0.4 (20)

Kitabın sıralamaları