1984 (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört)

·
Okunma
·
Beğeni
·
90.724
Gösterim
Adı:
1984
Alt başlık:
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Baskı tarihi:
Ocak 1984
Sayfa sayısı:
352
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750718533
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Nineteen Eighty-Four
Çeviri:
Celal Üster
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır. 

Can Yayınları, bu "bütün zamanların kitabını" Celâl Üster'in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum
1984 alıntılarını yorumladığım video:
https://www.youtube.com/watch?v=dK1thKZa9ik

"Who are you to wave your finger?
You must have been out your head!"
"Sen kim olduğunu sanıyorsun da bana parmağını sallıyorsun?
Kafayı sıyırmış olmalısın!" Tool*

UYARI : Bu inceleme yazılırken hiçbir kitap yakılmamış, haplanmamış veya fiziksel şiddet görmemiştir.

https://image.ibb.co/fETD4e/1.jpg

1984 : Evet beyler, uzat kolları, uzat kolları. Aranızda konuşmayın. Ben izin vermediğim sürece siz konuşamazsınız. Burada otorite benim. Nerede olduğunuzun farkında olun. Sabah içtimasında konuşan birisi olursa hayatta en korktuğunuz şeylerin gerçek olduğu 101 Numaralı Oda'da bulursunuz kendinizi. Sayımız 8 olmalı, Fahrenheit 451 nerede?

https://image.ibb.co/epdkHz/2.jpg

F451 : Buradayım efendim! Geldim, yetiştim işte! Umberto Eco'nun meşhur Gülün Adı kitabı için büyük bir kitap yakma töreni düzenledik biraz önce. Geç kaldığım için özür dilerim hem sizden hem Büyük Birader'den.

1984 : Bir daha böyle şeyler istemiyorum, herkes vaktinde burada sıraya geçmiş olacak!

F451 : Emredersiniz.

https://image.ibb.co/dbAXxz/3.jpg

1984 : 1,2,3,...8. Tamam sayı doğru, rahat oturuş pozisyonuna geçebilirsiniz. Parti'nin geleceği, onun sonsuz iktidarının sürekliliği ve sizlerin kesintisiz refahı için birkaç şey anlatmam gerekli.

https://image.ibb.co/cNHCxz/4.jpg

1984 : Öncelikle, içinde bulunduğunuz distopik dünyanın ve panoptikonun farkında olun. Bu bir rica değil, emirdir. Hepiniz birer distopya kitabısınız ve bağlı olduğunuz bu türün tanımlarını bilmek zorundasınız.

Distopya, anti-ütopya demektir. Ütopya Yunanca'da olmayan yer, güzel yer anlamlarına gelebilirken distopya ise bunun tam tersidir. Genellikle distopyalar geleceğe duyulan kaygıdan dolayı yazılmış olumsuz senaryolardır, baskıcı bir sistem ve totaliter bir devlet modeli bulunmaktadır.

Yaşamakta zorunlu olduğunuz bu dünya içerisinde renkler sadece bana aittir, sizi bir panoptikonun içerisinde yaşadığınızı unutturmamak adına elimizden geldiği kadar renklerinizden ve duygularınızdan arındırmaya çalışırız. Arkamda gördüğünüz Büyük Birader adındaki liderimize sınırsız ve sorgusuz itaat bekleriz. Panoptikon, mahkumların görülebileceği duygusu nedeniyle davranışlarını kurallara uygun yapmasına sebep olduğu modern bir hapishane modelidir. Evet, şu anki insanların çağdaş sandığı hayatları ve sizin renksiz hayatlarınız kelimenin tam anlamıyla bir panoptikondur diyebiliriz. Burada bulunduğunuz distopyanın müdürü ise Büyük Birader'dir. O her zaman sizi izler. O her zaman sizin 2x2'nin sonucunun 5 olduğuna sınırsız itaat etmenizi ister. Çünkü Parti böyle dediyse bu böyledir.

Bu arada görevleriniz tam olarak neydi bana hatırlatın.

F451 : Ben sabah akşam tür fark etmeksizin kitap yakarım. İnsanların kitap okuyamaması için elimden geleni yaparım. Çünkü kitap insanı cahilliğinden arındırır ve bu eylem 1984'ün içinde geçen "CAHİLLİK GÜÇTÜR." ilkesine ters düşer.
Büyük Birader'in emirlerinin dışına çıkarsam ceza alacağımı, fobilerin gerçek olduğu 101 Numaralı Oda'yı boylayacağımı bilirim.

Cesur Yeni Dünya : Ben insanları Ford Sistemi adını verdiğim, Tanrı'nın Ford olduğu ve doğan her yeni bebeğin ebeveyn bilincinden yoksun, şartlandırılarak doğduğu bir model içerisinde yönetirim. Soma adlı bir mutluluk hapını bir distopyanın içinde olduklarını unutsunlar diye onlara içiririm ki hiçbir zaman bu acımasız durumun farkında olamasınlar. Benim dünyamda da kitap okumak yasaktır, bebekleri ürettikten hemen sonra bebekler bir kitaplığa doğru emekletilir, kitaplara tam ulaşacağı sırada onlara elektrik verilir ve bu bireyler bir daha kitaplara hayatları boyunca dokunamaz.

Otomatik Portakal : Ben şiddetin meşrulaştırıldığı yerin tam kendisiyim. Fiziksel ya da manevi her şekilde, her saniyede halkın gözü önünde ve çekinmeden şiddet uygularım.

Çarpışma : Ben teknolojinin, arabaların, makineleşmenin distopyasıyım. Makinenin verdiği haz ve hızın, arabaların birbirleriyle çarpışmasının bana cinsel mekanizmaları hatırlattığı bir senaryoda anlatırım her şeyimi.

1984 : Tamam, tamam! Kes, kes. Yeter bu kadar! Hadi, herkes görevlerinin başına! Mesai vakti!

https://image.ibb.co/b5CCxz/5.jpg

F451 : Seni yakmak istemiyorum NA1, kitap okuyanları anında yakalayan Mekanik Tazı'dan zorla kaçtım da buraya geldim, seni kesinlikle yakamam ben. Umarım 1984 bizi görmez.

NA1 : Başımız belaya girecek.

1984 : Benden ve Büyük Birader'den asla kaçamazsınız! Ona sınırsız itaat etmeli ve sonsuz sevgi duymalısınız. Aynı askerde size öğretildiği gibi, itaat et, rahat et felsefesi geçerlidir! Bu sistemde eğer bir hatanız olursa siz Büyük Birader'i sevecek hale gelene kadar cezayı, işkenceyi hak etmiş olursunuz.

https://image.ibb.co/e6qAje/6.jpg

C.Y.D. : Abi kafam çok güzel. Birkaç Soma hapı attım bir distopyanın içerisinde olduğumu unutayım diye. Kafam güzel ama nasıl güzel, o kadar güzel ki, o kadar güzel ki. Nasıl böyle... Neyse Havva'nın Üç Kızı, biliyorsun ki 1984 distopyasının içerisinde sadece Parti'nin soyunu devam ettirebilecek verimli döllere izin verilir, yani bu işi Damızlık Kızın Öyküsü ile yapmam gerekiyordu ama artık bu kafanın da etkisiyle senle olmuş oldu, bunu Büyük Birader ve 1984'ün kesinlikle duymaması gerek.

Havva'nın Üç Kızı : Ah, kesinlikle bir skandal olacak, hem de büyük bir skandal, ateizm, günah, bombalı patlamalar, laiklik, tarikat, Mevlana, bekaret, yobaz, falan filan.

1984 : Ne yazık ki, kadere bak, kadere bak. Kimler kimlerle beraber yan yana geliyor!! Büyük Birader sizi her yerde, her zaman izler. Yaşamış olduğunuz Okyanusya içerisinde izinsiz cinsel ilişkiye ve Parti'den olmayan insanlarla takılmaya nasıl cüret edersiniz! Bu sınırlar içerisinde böyle bir ilişki kesinlikle yasaktır. Elif Şafak'la kimse takılmayacak bundan sonra! Derhal 101 Numaralı Oda'ya!

https://image.ibb.co/e8934e/7.jpg

O.P : Tamam kardeşlerim, kaçmayın artık lütfen. Efendim, kaçmayın sizi dövmeyeceğim. Kendimi riske atıyorum ama bu işten gerçekten sıkıldım artık kardeşlerim.
1984 : Senin görevin şiddeti meşrulaştırmaktır, sen bunun için distopyasın! Derhal 101 Numaralı Oda'ya!

https://image.ibb.co/ewoKcz/8.jpg

Çarpışma : Hayır yani, arabaların çarpışmasının, makineleşmenin erotizmi nasıl bir distopyadır? Arabalar yollarında gitsin, herkesi işine ve evine getirsin götürsün işte...
F451 : Çok suçluyum, artık hiçbir kitabı yakmak istemiyorum.
C.Y.D. : Bu distopyanın artık net olarak farkındalığındayım, Soma hapı atıp bunu görmezden gelmek istemiyorum.

1984 : İtaat edin, rahat edin! Genellikle disiplinden dolayı olsa da bu iktidarın içerisinde disiplinin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır! Unutmayın. Hepiniz birer distopyasınız, özellikle de F451'i 2.kez uyarıyorum zaten. Şimdi doğru hepiniz 101 Numaralı Oda'ya!

Beyler, beyler... Sizi anlamakta güçlük çekiyorum gerçekten. 302. sayfamda da belirttiğim gibi; "Eski reformcuların hayalini kurduğu o enayi, zevk düşkünü ütopyaların tam tersi bir dünya." içerisindesiniz. Enayi mi olmak istiyorsunuz yani gerçekten?

https://image.ibb.co/g021qK/9.jpg

Ütopya, Devlet : Merhaba, biz bugünkü toplantı için gelm...
1984 : Siz de kimsiniz enayiler?! Çıkın dışarı, yanlış kapı! Yoldaş olmayan kimse buraya giremez!
Ütopya : Arkadaşlar, bu Büyük Birader dedikleri 2 boyutlu kağıt parçasından başka bir şey değil, görmüyor musunuz bunu gerçekten? Bunu göremeyecek kadar at gözlükleriyle mi dolaşıyorsunuz? Biraz içinde bulunduğunuz hayatı, benliğinizi sorgulay...
1984 : Muhafızlar çıkarın dışarı bunları, hemen!

https://image.ibb.co/bRG5Hz/10.jpg

1984 : Ben mimarlığın, cinselliğin, yaşamanın, iktidarın, etimolojinin distopyasıyım. Konuşacağınız duygu yoksunu kelimeleri bile ben belirlerim. Dün söylediğim şey bugün geçerli olmayabilir. Bugün doğru bildiğiniz gerçek, bir bakmışsınız yarın bambaşka bir gerçeklik haline dönüşmüş. Bellek deliğine onun evrağını attım mı bu dünyadan o bilgi silinir gider. Her söylediğimi halkımın 1 gün sonra hemencecik unutması bu sayededir. Düşmanımızın bugün Goldstein olduğunu söylüyorsam, bu kişi yarın başka birisi olabilir ve siz bunu hatırlamazsınız, hatırlasanız bile kanıtınız kalmamış olur. İktidar için yapmayacağım şey yoktur, gerekirse dini satın alır size tekrar satarım, Tanrılık rolünü Büyük Birader'e veririm, her türlü hırsızlığı ve kötülüğü yaparım ama siz yapamazsınız!

Ayrıca istediğim kadınla da takılırım, kim söylemiş takılmanın yasak olduğunu? Zaten sen kim olduğunu sanıyorsun da bana parmağını sallıyorsun, bana itaat etmiyorsun? Kafayı sıyırmış olmalısın!

O anda, fobilerin gerçek olduğu 101 Numaralı Oda'dan gürültülü sesler yükselmekteydi. Renksizlik, duygusuzluk, sınırsız ve sorgusuz itaat ilk günkü gibi hüküm sürmekteydi. Tek fark ise bütün distopyaların ortak özelliğinde olduğu gibi umut olmayan geleceğin kaygı duyulan senaryosunun esas gerçeklik olmasıydı. Bu yaşamın içinde hayatta kalabilmek sorgusuz itaate ve Büyük Birader'i koşulsuz sevmeye bağlıydı. Onlar Büyük Birader'in götünün kılıydı!

https://image.ibb.co/eNGGPe/11.jpg

Umut varsa halkın %85'ini oluşturan proletaryaya -yani alt sınıfa- aitti. 252. sayfada dendiği gibi, birbirlerinin varlığından ve gücünden habersiz olan bu topluluk, düşünmeyi hiçbir zaman öğrenmedikleri halde yeryüzünün dört bir yöresinde, aralarına nefret ve yalan duvarları girmiş de olsa bir gün dünyayı alt üst edebilecek gücü yüreklerinde, içlerinde biriktirmekteydi. Umut, varsa eğer, proleterlerdeydi!

Tam da o anda, dışarıdan geçen onlarca arabanın oluşturduğu görgüsüz, sayısızca maganda içeren konvoyun önündeki kamyonetten bu gürültüyü bastıran daha ikna edici bir vaat işitiliyordu :

"SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR."

*Epigrafta bahsi geçen şarkı : https://www.youtube.com/watch?v=R2F_hGwD26g
Hayatımın her döneminde okuyabilecağim kitaplar arasındadır 1984. Diktatörlüğü ve iktidarın kendi çıkarları için yapabileceklerini en iyi anlatan kitaptır sanırım. George Orwell, bu kitabında ütopik bir dünya kurmuş gibi görünsede bana göre büyük öngörü sahibiymiş. Okurken sürekli olarak bu dönemle kıyasladım kitabı.

Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya yaşanan savaşlar sonucu üçe bölünmüş ülkelerdir. Ülkenin dört bir yanında posterleri olan, despot lider Big Brother' in yönettiği Okyanusya, yasaklar ve korkularla sindirilmiştir. Her evde bulunması zorunlu olan tele ekran ( bir çeşit televizyon) ile özel hayat ortadan kaldırılmıştır. Bu tele ekranlar sayesinde parti propaganda yapıyor, isyankarlara karşı nefret aşılıyor insanlara. Aynı zamanda bu ekranlar sayesinde insanların yaptığı her şey görülüp, dinleniyor. Bangır bangır eşitlikten bahseden yöneticiler ve halk arasındaki yaşam kalitesi uçurumlar kadar. Ama yozlaştırılıp, uyutulan halk bunun bilincinde dahi değil. Sistemin ( partinin) insandan önemli olduğu bir dönem yaşanıyor. Sorgulamak, düşünmek, aşık olmak, yakın arkadaşlık kurmak...sistemin istemediği ve sisteme zarar verecek her türlü duygu ve düşünce yasak. Bu duygu ve düşüncelerin yasak olduğu Okyanusya' da aksi bir durum olursa Düşünce Polisi tarafından yakalanıp, idamla ya da işkenceyle cezalandırılıyor insanlar. Sevginin olmadığı kendi anne, babasını Düşünce Polisine şikayet eden çocukların ülkesi haline gelmiştir Okyanusya. İşte insanların robotlaştırıldığı bu ruhsuz ve totaliter rejime karşı olan Winston Smith' in aşkını ve isyanını anlatan olağanüstü bir kitap.
  • Satranç
    8.7/10 (9.789 Oy)9.745 beğeni27.401 okunma2.019 alıntı126.676 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.973 Oy)9.240 beğeni30.372 okunma918 alıntı147.164 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.940 Oy)6.048 beğeni20.742 okunma933 alıntı107.821 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (8.288 Oy)9.281 beğeni27.743 okunma2.969 alıntı122.207 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (5.266 Oy)5.708 beğeni18.341 okunma1.170 alıntı64.214 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.767 Oy)8.234 beğeni22.422 okunma4.711 alıntı137.635 gösterim
  • Olasılıksız
    8.6/10 (6.404 Oy)7.131 beğeni20.941 okunma798 alıntı117.454 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.963 Oy)9.495 beğeni26.769 okunma1.833 alıntı136.748 gösterim
  • Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
    8.6/10 (6.422 Oy)6.119 beğeni18.160 okunma2.315 alıntı96.894 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (4.645 Oy)4.127 beğeni13.732 okunma1.551 alıntı56.718 gösterim
1984

Ne demeli şimdi?

Kitaplar bu yüzden sevilir aziz dostum. Azınlık tarafından benimsenmesi, bir kuble "yarardan" değildir. İnsanın bedenine vuran aydınlığın, karanlıkla buluşan ekinoks çizgisinde saklıdır cevheri. Ve bu cevher ki her zihinde aynı etkiyi yaratmaz.

"Ya beyazsındır ya da kara." Öyle bir şey yok aziz dostum! İnsan gridir. Kimisi karaya yakın kimisi beyaza.

1984...
Kitabın içeriğine dair inceleme yapmayı , insanların merakını gidermekten öteye geçmediğini farkettiğimden beri, daha çok kitabın üzerimde yarattığı etkiyi dile getirmeyi daha doğru buluyorum fakat burda ufak bir atıfta bulunup "senztez" in buharından faydalanarak küçük bir istisna yapmak istiyorum.

Açıkçası, klasik olarak evreni simülasyondan ibaret olarak düşünmek ya da yapay boyut dedğimiz adeta bilgisayar yazılımı gibi kurgulamak fikri birçok "cesur yeni insan" tarafından düşüncesinde dile getirilmiştir. 1984' ün bana en büyük getirisi, en çokta da bu noktada geçmişin ne derece değiştirilebileceği düşüncesi olmuştur. Ve tabi ki yeni bir dil yaratmanın sıfır zihin üzerine ne derece etki edebileceği...

Düşünün bi, üç beş bilim insanı bir araya geliyor ve kısıtlı bir dil yaratıyor. Kişiler 100 kelime hazinesiyle düşünebiliyorlar. Ve bu 100 kelimenin 80' i itaat, boyun eğmek, saygı göstermek, söyleneni yapmak, kurallara uymak, gelmek, gitmek v.s.

Kısıtlı düşünen insanın davranışları da kısıtlı olmaz mıydı?

Hoşgörü, sevgi, mutluluk, iyi, güzel, yakışıklı, saadet gibi duyguların tanımlaması olmadan kişiler ne kadar özgür düşünebilirdi? Benlikleri kendileri tarafından ne derece günümüz insanları gibi biliçli bir şekilde kabul görürdü? Benlik kişinin kendisine özgü düşünceleri değil midir?

Acı...

Bir insanı seviyorsunuz... Anne gibi, kardeş gibi, sevgili gibi, eş gibi, hayvan sevgisi gibi...

Onun beyinlerini günlerce aç bırakılmış farelerin kemirmelerini düşünmeyi sevebilir misiniz?
İzlemek?
Ya da İSTEMEK?
Öyle ya istemek?

İşte bunun cevabını da sürekli düşünmekle beraber, yapılan Nazi deneyleri ve 1984 sayesinde Koca bir Evet olduğunu bilmek, bizi ahlak ile etiği tekrar sorgulamanın yoluna götürmesi beni de üzüyor aziz dostum.

Sınırsız veya sınırlı olan tek bir şey varsa o da zihin midir?

Öyle midir?

Neden olmasın?
Daha önce pek çok kitapta karşımıza çıkan yöneten-yönetilen ilişkisinin doğası “Bin dokuz yüz seksen dört” ün de ana sorununu oluşturuyor. Yazar “oligarşik kollektivizm” olarak tanımladığı yönetim şeklinin, kitleleri nasıl pasifize ettiğini, onları nasıl sömürdüğünü ve bilinçlerini nasıl egemenlik altına aldığını göstermeye çalışıyor bizlere. Bilim ve teknolojik ilerlemeye karşı olan yönetim, bireylerin dış dünyayla ve geçmişleriyle olan bağlarını da her gün biraz daha fazla kopartıyor. Küçük ve ayrıcalıklı bir azınlığın büyük bir çoğunluğu yönettiği yönetim şekli olan oligarşi, yeni bir sosyalizm, kitaptaki adıyla ingsos (ingiliz sosyalizmi) olarak karşımıza çıkıyor. Fakat sosyalizmin evrensel ilkelerini hiçe sayan bir sosyalizm bu. Dolayısıyla da ne eşitlikten ne de özgürlükten bahsetmek mümkün. İşte Orwell da Marx’ta olduğu gibi umudun ve kurtuluşun proleterlerde olduğunu düşünüyor ve bu sınıfın bilinçlenip örgütlendiği aşamada devrimin gerçekleşeceğini söylüyor.
“Bin dokuz yüz seksen dört” ü mutlaka okuyun. Okuyun ki, bireyler arası eşitliğin, özgürlüğün, bilimin, bilinçlenmenin, etrafımızdaki gerçekliği farkında olmanın, düşünce ve konuşma özgürlüğünün aslında hayatımızda ne kadar da önemli bir yer teşkil ettiğini farkedin.
İlgiyle ve merakla okuduğum bir kitap oldu, çoğu okuyucunun söylediği gibi yazarın "Hayvan Çiftliği" kitabının genişletilmiş versiyonu gibi...

Kitabı okumaya başlarken kitabın özetinde yazdığı gibi ütopik bir hikaye okuyacağımı düşünmüştüm ama okudukça aslında olayların günümüzde fazlasıyla yaşandığını fark ettim. Özellikle şu günlerde mutlaka her okuyucunun okuması ve dersler çıkarması gereken bir roman olduğunu düşünüyorum.

Kitapta insanlar üzerinde kullanılan "Geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder, şu anı kontrol eden geçmişi de kontrol eder." yöntemi sanki günümüz dünyasının yöneticileri tarafından çok iyi öğrenilmiş ve uygulanıyor gibi... Okuyun mutlaka, okuduktan sonra bireyselliğin ve özgürlüğün önemini daha iyi anlayacaksınız ama asıl soru şu: İki kere iki kaç eder?
Kitabı bitirdikten sonra aklıma babamla diyaloğumuz geldi. Bu sene ben de sınava gireceğim görürsün bak coğrafya ve tarihi tama yakın yapacağım özellikle tarihi dedi :D o kadar tv dizileri izliyorum diye de ekleyiverdi.
Dayanamadım önüne deneme koydum haydi çöz çöz diye tempo tuttum okurken yavaş yavaş okuyuşu donuk bakışları arada kendi kendine yorumları bu nasıl sorular diye :D velhasılkelam kontrol ettik en çok yanlışı tarihtten yapıverdi felsefesi de oldukça iyiydi kendisi de şaşırdı:D hikayem bu kadardı ^_^

Tvdekilerle araştırmadan, okumadan olmuyor, babama da bir şey diyemedim çünkü yeterince tarih bilgisine sahip değilim yavaş yavaş anlamaya çalışarak özellikle bu kitaptan sonra bağlantıları yakalayabilmek için merakım arttı tarihe.


Kitaba dönecek olursak derin bir totaliterizm işlenmiş, distopya tarzında lakin günümüze ışık niteliğinde diye düşünüyorum. Vay canına böyle miymiş ne kadar da uykudayız diye sorgulatan bir George Orwell amca klasiği.
Özellikle aklımda kalan iki kısımcıktan bahsetmek istiyorum


Baş karakterimiz Winston’un güncesine yazdığı yazıda bir umut varsa proleterde diyordu.( Halkın %85ini oluşturan, ikinci sınıf, karın tokluğuna çalışan, parti ideolojilerinden bi haber topluluk) Winston bir gün yolda yürürken yüzlerce kişinin bağrışmaları söz konusuymuş özellikle kadın sesleri baskınmış, heyecanlanmış, yüreği pır pır imiş isyan mı bu ? proleterler zincirlerini kırdılar mı diye düşünmüş lakin bir bakmış ki üç yüze yakın kadın Pazar yerinde tencere tava için adeta savaşıyorlarmış. ‘’Bir tava için mi tüm bunlar efenim demiş .Winston düşünmüş ( zaten düşünen , sorgulayan, gerçekleri gün yüzünde çıkarmaya çalışan biri) ve nedeen nedeeen gerçekten mühim sorunlar söz konusu olduğunda böyle haykırmıyorlar demiş. ( kendi dilimde yazdım bu hikayeyi azcık üslubumu katıverdim ^_^Celal Üster oldukça güzel çevirmiş ) etkilendim ve günümüzde de benzer problemleri düşündüm .

İkincisi piyango ile mevzu.
‘’Winston yine bir olaya tanık olur .Birileri yine kavgaya hazır ağız dalaşı ediyorlar imiş birtakım numaralardan bahsediliyor imiş, sonu 7 ile biten hiçbir numaranın 1 buçuk yıldır kazanmadığını tek tek kaydığını tuttuğunu dile getiriyormuş anlaşıldığı üzre piyangodan bahsediliyormuş. Her hafta proleterlerin dikkatle takip ettikleri, izledikleri tek toplumsal olaymış, piyangodan başka eğlenceleri, zihinsel uyarıları, amaçları yokmuş. Piyango söz konusuysa cahiller bile çetrefilli hesapları çözebiliyormuş, tahminlerle, tılsım tarzı şeyleri satarak kazanç da elde ediyorlarmış. Sistemin derinine indiğimizde ikramiyelerin çoğunlukla hayali olduğunu yalnızca küçük ikramiyelerin ödenip büyük ikramiyeyi kazananların gerçekte var olmayan kişilerden olduğundan bahsediyor.’’
Bunu okuyunca aklıma yine babam geliverdi. Annem söyler 20 yıla yakındır oynuyor diye uyarırız lakin dinlemez. Sokaklarda o biletleri gördükçe hepsini ateşe veresim geliyoyoyoyyo . Harcanan kağıtlara mı üzülsek, insanlarımızın uyutulmasına mı, aldıklarındaki sahte gülüşlerine tanık oluşumumuza mı , bana çıkar umudu gibi saçmalıklara mı bilemedim…


Daha bir sürü derinlere inen, parti, iktidar meseleleri, uyutulma mevzuları gibi sorgulatan, araştırma şevkini artıran ve bi o kadar da tedirgin eden acaba izleniyor, dinleniyor muyum diye paranoyaklaştıran okumamız gereken eser.
Kitapta sıkıldığım kısımlarda mevcuttu değinmeden geçemeyeceğim ^_^ Winston ve Julia’nın aşkı ile ilgili kısımlarda fazlaca uzatılmış ve nedense aşklarına dair bir şey hissedemedim duygu ve manevi yönden zayıf buldum.

Çevirmen Celal Üster’in yorumunun arkada olması da oldukça mesud etti ve kitaba dair yorumları çok yerinde..
Bir de Orwell amcanın betimlemelerini çok sevdim *-* akılda kalıcılık sağlıyor.

http://canyayinlari.com/...kitap-cok-kapak-1984 farklı kapak tasarımları belki ilginizi çekebilir :)
http://listelist.com/dort-distopya/ çook iyi yorumlanmış kitabı okuduktan sonra taşlar yerine daha iyi oturuyor efendim.
The Beatles'tan https://www.youtube.com/watch?v=DJQtozWKCyg *-*
keyifli okumalar dilerim.
Esenle kalın.
İlk kitap incelemem. :) İnşallah güzel ve  kaliteli bir inceleme olmuştur. Yorumlarınızı bekliyorum :)
(Çok uzun ve genel olarak kitaptan alıntılardan oluşan bir inceleme oldu kusura bakmayın.)
Kitabı geçen yıl okudum.  Fakat ilk okuduğumda kafamda soru işaretleri kaldığı için bir kez daha okumak istedim.
Kitaptaki alıntıları ve incelemeleri için Celâl Üster'e minnet duyuyorum.


Öncelikle sizelere kitaptaki alıntılarla   kitabı birazcık tanıtmak istiyorum.


Neden 1984? 
Orwell'ın romanı, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adını taşıdığı için, 1984 yılı, yıllar öncesinden bir söylence olup çıkmıştı. 
Oysa Orwell, başlangıçta, öykünün geçtiği yıl olarak 1980'i seçmiş, kitabın tamamlanması biraz da hastalığı yüzünden uzadıkça ilkin 1980'i 1982 olarak değiştirmiş, daha sonra da 1984'te 
karar kılmıştı.1
Sonradan, romanına 1984 yılını tarih biçmesinin nedenini yakın dostu, yazar Julian Symons'a açıklarken, 
"Kitabın yazımını 1948 yılında tamamladığım için, 1948'in son 
iki rakamının yerlerini değiştirmeye karar verdim," diyecekti.


1984'te anlatılmak istenen toplum düzen:


Büyük gözaltı 
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te anlatılan toplum düzeni, bir 
"büyük gözaltı"dır. Güç ve iktidarın sınırsızca uygulandığı, bellek, düşünce, dil ve aşkın iğdiş edilerek özgürlüklerin tümden 
ortadan kaldırıldığı bu "büyük gözaltı"nı en sağlıklı yorumla-yanlardan biri de, kanımca, Erich Fromm'dur: 
"George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü, bir ruh 
halinin dile getirilmesi ve bir uyarıdır. Dile getirilen ruh hali, 
insanoğlunun geleceğine ilişkin handiyse bir umarsızlık, uyarı 
ise, tarihin akışı değişmediği sürece dünyanın dört bir yanındaki insanların en insani niteliklerini yitirecekleri, ruhsuz 
otomatlara dönüşecekleri, üstelik bunun farkına bile varmayacaklarıdır. (...)


Aykırı düşünen buharlaşır! 
Kuşkusuz, bir de "düşüncesuçu" vardır. Sözgelimi, günce 
tutmak bile tehlikeli bir suçtur. Düşünce Polisi sürekli ensenizdedir. Tutuklamalar her zaman geceleyin yapılır. Ansızın irkilerek uyanırsınız, hoyrat bir el omzunuzu sarsar, gözlerinize 
ışıklar tutulur, yatağınızı acımasız yüzler çevreler. Çoğu zaman 
ne yargılama olur ne de bir tutuklama raporu tutulur. Ortadan 
kayboluverirsiniz. Adınız kayıtlardan silinir, yaptığınız her şeyin kaydı yok edilir, bir zamanlar var olduğunuz bile yadsınır, 
sonra da tümden unutulur. Kökünüz kazınır, külünüz havaya 
savrulur; onların deyişiyle "buharlaşırsınız"... 
Duvarlara asılı posterlerdeki Büyük Birader'in gözü hep 
üstünüzdedir. Ama yalnızca posterlerden bakan o yüz değil. 
Her eve yerleştirilmiş olan tele-ekranlar, aynı anda hem yayın 
yapabilir hem de görüntü ve sesleri kayda alır. Tele-ekranın görüş alanı içinde bulunduğunuz sürece hem işitilebilir hem de 
görülebilirsiniz. Gel gör ki, ne zaman izlenip ne zaman izlenmediğinizi anlamanız olanaksızdır. Düşünce Polisi'nin, kimi 
ne kadar sıklıkla izlediği bilinemez; alıcıyı istedikleri zaman 
çalıştırabilirler. Daha da ürküncü, söylediklerinizin her an işitilebileceği, karanlıkta olmadığınız sürece her hareketinizin görülebileceği varsayımı içgüdüsel bir alışkanlık olup çıkar, artık 
hep bu varsayımla yaşamak zorundasınızdır ve yaşarsınız da...


Erotizm tehlikesi! 
Okyanusya'da, insanlara getirilen en ağır baskılardan biri 
de cinsellik alanındadır. Parti'nin amacı, yalnızca kadınlarla erkekler arasında sonradan denetleyemeyeceği bağlılıkların oluşmasını önlemek değildir. Asıl amaç, sevişmekten zevk almayı 
tümden yok etmektir. Erotizm "düşman" olarak görülür. Parti 
üyeleri arasındaki evliliklerin bir kurul tarafından onaylanması 
gerekir. Gerçi bu kural hiçbir zaman açıkça dile getirilmez, ama 
birbirlerini fiziksel olarak çekici buldukları izlenimi uyandıran 
çiftlerin evlenmesine de izin verilmez. Evliliğin kabul gören 
tek bir amacı vardır, o da Parti'ye hizmet edecek çocuklar dünyaya getirmektir. O yüzden, cinsel ilişkiye, "lavman yapmaktan 
farksız, hiç de iç açıcı olmayan sıradan bir işlem" olarak bakılır. 
Üstelik bu da açıkça dile getirilmez, çocukluklarından başlayarak dolaylı bir biçimde Parti üyelerinin beyinlerine işlenir.


Bu kitabı okumadan önce kafamın içerisinde dönüp dolaşan, ayaklanmaya çalışan bir fikir vardı. Ama ben bu fikri tam olarak yansıtmıyor ve de dile dökemiyordum. Ta ki çok sevdiğim bir hocamızın gelip bana bu kitabı önermesine kadar. 
Dediğim gibi ilk okuduğumda kafamda bir sürü soru işareti bırakan bir kitap olmuştu. Ama daha sonraki okuyuşlarımda yapboz parçaları tam olarak yerleşmeye başlamıştı.
Bu kitap sayesinde kafamda dolaşan fikir tam anlamıyla toparlanmış ve benim için bir model oluşturmuştu.  
Eğer ben şuan bir fikri, görüşü savunabiliyorsam bu kitap sayesinde oldu. Diktatörlüğün ve iktidarın insanlar üzerindeki baskısını en güzel ve en iyi anlatan kitap sanırım. Orwell kitapta ütopik bir dünyayı ele almış olsa da nedense ben okurken sürekli günümüzle kıyaslayarak okudum.  Kitap hakkında tek olumsuz düşüncem, hayatı uğruna verdiği, aşkı uğruna verdiği bir savaşa baş kahramanın sonunda yenik düşmesidir. Bu kadar çaba,

direniş, ayaklanma  nedendi o zaman ? Sonunda bu çabanın ve direnişin bir karşılığı olmalıydı bence. Ama yine de her zaman için baş ucu romanım olacak. Kesinlikle ve kesinlikle gelmiş geçmiş en iyi romanlardan birisi. Ölmeden önce muhakkak okunmalı. :)
Bu sabah her zaman olduğu gibi aynı saatlerde uyandım. Bir süre kendime gelmeye çalışırken, kurduğum alarmdan önce uyandığımı anladim. Zor da olsa yataktan çıktım ve telefonun alarmını kapattım. Bir süre daha bekledikten sonra, kahvaltı yapmak için mutfağa yöneldim. Masaya oturunca bir şey yemek gelmedi içimden. Boş bir şekilde tabağıma bakıyordum. Yine de bir şeyler atıştırdım. Yerimden kalktım ve gözüme çarpan ilk şey bende bir heyecan uyandırdı. Yıllardır içtiğim sade kahve. Sanki ilk kez içiyormuşum hissi... muazzam kokusu... işte o anda anladım bir şeyler yapmam gerektiğini. Odama geçtim... bitireli 2-2,5 hafta olan 1984 kitabını önümde buldum. İşte dedim. İşte yapmam gereken şey. Bu duygular ile incelememi yapmak istiyorum...

George Orwel'ın okuduğum ilk kitabı 1984.
Kitap; daha ilk sayfalarında beni kendine esir etti. Her an aklımda, her saniye gözümün önünde!
Kitap, konu olarak hepimizin gayet iyi anlayabileceği ve düşünce bakımından bize bir şeyler katabilcek niteliktedir.
O dönemin kapitalist sistemi ve sömürücü ( düşünceyi, düşünmeyi imkansız kılan ve kayıtsız şartsız itaat isteyen) yönetimin çok iyi bir şekilde kaleme alındığını söylemeden edemem. Buna örnek olaraka Parti'nin (iktidarın) sözleri;
SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR

Kitabın başrol karekteri olan Winston bende ayrı bir yer etti. Özellikle de düşünme isteği diyebilirim. Sonraları tanıştığı Julia ise biraz kopuk bir şahıs izlenimi bıraktı. Fakat asıl önemli olan konuydu zaten. Her ne olursa olsun düşünmek ve özgürlüğü daim kılmak. Bunun tam tersi istikametinde yol alan Büyük Birader (iktidar) ise sadece hayal ürünü olmasına rağmen insanlar ve zihinleri üzerinde yarattığı etki korkunç! Ama Parti her zaman haklıdır! Büyük Birader yanılmaz! Tabii kitabı okunyunca bunların ne kadar yanlış olduğunu anlayacaksınız..

Daha falaz bilgi vererek kitabın içeriğini dökmek istemiyorum o yüzden biraz kısa keseceğim için Üzgünüm.
Bu eseri mutlaka okunması ve zihin dünyamızda bir yerlere yerleşmesi gerekmektedir.

Not: okuyun, anlayın, hissedin. Özellikle de düşünün!...
EVREN, İLK BAKIŞTA DÜŞÜNEBİLECEĞİNDEN ÇOK DAHA ZENGİN VE ÇOK DAHA EKSİKSİZ.

Türkiye ne garip bir ülke değil mi? Genel anlamda sorgulamaktan, düşünmekten, kritik yapmaktan kendimizi soyutlamışızdır. Hazır olanı alıp kafamıza yerleştirirken de bir gram rahatsızlık duymamışızdır. Evet 1984 ülkemizde Kürk Mantolu Madonna'dan sonra en çok okunan kitap. Belki istatistiki anlamda yanlış bir bilgidir ancak en çok okunanlar arasında yer aldığı kesin. İnsan düşünmeden edemiyor sorgulamaktan, düşünmekten uzak bir milletin bu kitaba bu kadar ilgi göstermesi biraz garip değil mi? Garip. Tamam okuduk, beğendik, denizin kenarında kahve ile resim çekip İnstagram'lara yükledik, sonuç olarak ne anladık? Ne anladığımız ortada sanırım :) Popülarite tanrısına hizmetlerimizi sunduk ve kitabı bitirdik. Gerisini popülarite düşünsün. Lanet olsun Amerika'nın oyunları! Hayınlarrr! Bu kitabı okuyanların en azından dönüp gerisin geri bir bakması lazım.
Düşün ey Türkiye! Var olmak istediğinizi biliyorum :)

Örtbasçılık! Böyle bir kavramı ilk duyduğunuzda bir şeylerin yanlış gittiğini bilirsiniz. Totaliter Okyanusya rejiminin bağrında bir adam var Winston Smith. Örtbasçılık memleketinin kıdemli bir üyesi (!) Travenian'ın Şibumi adlı kitabında 'Şişko' adında bir sistem var. Yeryüzünde ne kadar insan var ise duygularına kadar bilen bir sistem. Bu sistem sayesinde büyükbaşların kurulu düzenine asla zeval gelmez. Yıl 1973'ler! Burada da herkes tele-kartör sistemi tarafından dinleniyor. Ulu Big Brother'ın yıkılmazlığını sağlamak birincil şart. Hepimiz hayatlarımız adına özgür kararlar alan insanlarız değil mi? Eveeeet! dediğinizi duymaz gibiyim. Çünkü değiliz! Emrah Serbes'in Hikayem Paramparça adlı kitabında da dediği gibi ''Kendimizi özgür zannediyoruz oysaki sadece ipimizi biraz uzun bırakmışlar. Sınırlara gelince fark ediliyor bu. Dışarı çıkmak isterken kendini cama vurup duran yarı delirmiş kara sinekler gibiyken. Sadece geceleri, yapayalnız ve yalınayakken anlaşılabilecek şeyler var.” Çok severim bu alıntıyı.

Kitabın göreceli olarak yaşlandığını, açık bir şekilde tüm düzeylerde değil, evrenin temeli ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bunu düşündüren şey ise kitabın toplumun işleyişi ve sonuçlanabilecek suistimaller hakkında harika, parlak, zengin ve vizyoner bir yapıya sahip olması. Argümanlanmış, geliştirilmiş, sentezlenmiş ve üzerinde milyonlarca akıl eskitilmiş olduğuna inandığım bir kitap. Bir polisin (CIA ajanı olduğunu iddia edenler var) distopyası.

1984, bizim ile ortak olan bazı noktalara sahip bir toplumun portresidir, bu da bilfiil bizi yansıtan kitaba olan yakınlığımızı açıklar ama diğer yandan bu yakınlık varsayımsal bir bulanıklığın alanıdır ve oldukça açık bir şekilde bu yakınlığa ulaşmamız noktasında bizi ikilemde bırakır. 1948'lerin kabusları hem geçmişi, hem de geleceği simgeler. Asla uyanmadığınız bir kabusun ortasındayızdır.

Kitap hakkında o kadar söylenecek şey var ki, yine ne desem yarım kalacak. George Orwell'ı Hayvan Çiftliği kitabından tanıyorum. Bu kitabı CIA mi yazdırdı bilmiyorum. Tek bildiğim bugünümüze ışık tutması. İçimizde sorgucu kişiliğin karanlığın içinden bir iki adım ileri çıkıp sesini yükseltmesi. Derinlerden gelen eleştirilerimize mikrofon tutması. Kitabı okuduğumda 20 ya da 21 yaşında idim. Hala ben de derin izlere bırakmasıyla her zaman yeri farklı olacak.
Ciao Big Brother!
https://www.youtube.com/watch?v=66VnOdk6oto
Spoiler içerebilir.

Yıl 1984. Dünya üzerinde üç büyük devlet bulunmakta. Okyanusya, Avrasya ve Doğuasya. Winston Smith isimli bir Okyanusya vatandaşının ana karakteri olduğu kitabımız yine bu ülke sınırları içinde geçiyor. Büyük Birader önderliğinde var olan iktidar yani Parti'nin hayatın her alanında baskısını son raddeye kadar hissettirdiği bir ortamda; insanların, evlerindeki tele-ekranlar aracılığıyla her hareketlerinin, en ufak bir yüz ifadelerinin dahi izlendiği bir ortamda, zihninde var olan -ölümüne neden olabilecek- düşünceleriyle birlikte yaşam savaşı veren Winston ile tanışıyoruz 1984'te. 1984 için bir tanımlama bulmak durumunda olsaydım bu tanımlama sanırım, "Dünyanın, insanın; dününe, bugününe ve yarınına dair korkunç bir senaryoya sahip; yaşanmış, yaşanmakta olan ve yaşanacak ürkütücü olayları içinde barındıran mükemmel bir distopya," olurdu. Evet gerçekten mükemmel bir kitap okudum, kusur bulmakta zorlandığım bulduğum kusurlarla dahi kusursuz bir kitap 1984. 1984 tarzında yazılmış kitaplar yerine daha farklı tarzda kitaplar okuyan biri olmama ve kitaba başlarken beğenip beğenmeyeceğime dair kafamda soru işaretleri olmasına rağmen bitirdiğimde bu kitabı okumakla ne kadar doğru bir karar verdiğimi anlamış oldum. Olaydan ziyade durum ağırlıklı bir kitap olmasına ve görece ağır bir konuyu ele almasına karşın kitabı okurken sıkıldığımı hatırlamıyorum diyebilirim. Aksine George Orwell neredeyse her sayfada bana "İnanamıyorum, tam da öyle!" dedirtti. Ana karakterin zihninde yaşanan gelgitlerin anlatılmasındaki ustalık ve Parti'nin gerçekleştirdiği tüm o baskıyı sizin de üzerinizde hissetmeniz yazarın okuru etkilemek konusunda ne kadar usta olduğunun da bir diğer göstergesi. Ayrıca her on sayfada bir mutlaka can alıcı bir cümleyle karşılaşıyorsunuz, bu durum okur açısından kitabı çok daha ilgi çekici hale getiriyor.

Bir yazar düşünün, 1948 yılında yazımını tamamladığı bir kitapla hem yüzyıllar öncesine, hem yazıldığı döneme ışık tutmuş, hem de yüzyıllar sonrasına ışık tutacak son derece usta bir yazar. İşte George Orwell tam olarak böyle bir yazar; insan denen varlığın aslında ne denli kolay bir şekilde manipüle edilebildiği, iktidarın asıl amacının ne olduğu, savaş adı verilen güç gösterisinin kökeninde var olan şeylerin neler olduğu, savaşların, iktidarların dünleri ve bugünleri arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar olduğuna dair birçok gerçeği elli yılı aşkın bir süre önce yazılmış bir kitapla insanın yüzüne vuran bir yazar. Şimdi de, kendisine Büyük Birader adını veren, sokakta yürürken, evinizde uyurken, bacaklarınızı uzatmış dinlenirken, işe giderken, işten gelirken anlayacağınız günlük hayatınızın her anında gözlerini üzerinde hissettiğiniz bir figür düşünün. Paraların üstünde, sokaklarda bulunan pankartlarda, iş yerlerinde her yerde bu kişinin fotoğrafı mevcut ve şu şekilde bir de yazı: BÜYÜK BİRADER'İN GÖZÜ ÜSTÜNDE. İnsan doğası gereği çeşitli konularda gizliliği olmasını isteyen, zihninde düşüncelerin dönüp durduğu, binbir farklı duyguyu yaşayabilen bir canlı ancak Orwell'in 1984'ünde bu durum söz konusu bile olamaz, televizyon izlerken haberlere nasıl tepkiler verdiğiniz önemli, Parti adına konuşma yapan birini dinlerken surat ifadenizdeki değişimler önemli, bir kağıt parçasına yazdıklarınız, çizdikleriniz, okuduklarınız önemli, neden mi? Çünkü Büyük Birader'in Gözü Üstünüzde. İşte 1984 böylesi korkunç bir senaryoya sahip çünkü bu dünyada en ufak bir tebessümünüz, yüzünüzdeki bir kızgınlık ifadesi, aşık olmanız, evlenmek istemeniz gibi daha sayamadığım birçok nedenle kabusu yaşayabilirsiniz, gerçi bunları yapmasalar dahi bu insanlar kabusu yaşıyor. Winston Smith de bu insanlardan sadece biri, neye inanıp neye inanmaması gerektiği konusunda yaşadığı iç çekişmeyle, suçluluklarıyla, pişmanlıklarıyla ve yaşadığı her türlü duyguyla güçlü Parti'nin karşısında var olan bir insan.

1984 Okyanusya'sında her şey Parti'nin kontrolü altında. Öyle ki dil bile günden güne eritiliyor ve buna Yenisöylem deniyor. Peki nedir Yenisöylem? Parti'nin Devrim'in ardından ülkenin resmi dili haline getirmeye çalıştığı bu dil, bireylerin düşünmelerini düşünseler dahi dile getirmelerini engellemek amacıyla gerçekleştirilen uygulamalardan sadece biri. Eskisöyleme ait kelimeler en aza indiriliyor, dil ortadan kaldırılıyor çünkü insanlar düşünmemeli, düşüncelerini dil aracılığıyla rahatlıkla ifade etmemeli! Düşünce Polisi adı verilen ve dört bir yanda düşünce suçlusu arayan -evet yanlış duymadınız düşünce suçlusu- kişiler bile mevcut bu ülkede. Bir konu hakkında fikriniz var ve bırakın bunu dile getirmeyi bunu aklınızdan geçirmeniz dahi suç. Çünkü hiçbir şey Parti'ye karşı olamaz, her şey ama her şey, ne düşüneceğiniz bile parti kontrolünde olmalı. Bu bırakın hakkı hukuku insanın doğasına aykırı değil de nedir? İyiye iyi, kötüye kötü demesine engel olmak hiç kuşkusuz insana yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri. Kitabı okurken, okuduktan sonra aslında insan-devlet-iktidar gibi olguların hiçbir zaman farklı bir hale bürünmeyeceğinin farkına bir kez daha varıyorsunuz. İktidarın aslında insanlar için değil kendisi ve bünyesinde barındırdıkları için var olan bir örgütlenme olduğu gerçeği su götürmez bir şekilde çıkıyor insanın karşısına. 1984'te evet Parti insanların somut benliklerine hükmediyor ancak daha korkuncu zihinlerine hükmediyor ve bunu son derece başarılı bir şekilde yapıyor. Gücü ele geçiren, o gücü her zaman kendi devamlılığı için kullanıyor ve bunu yaparken kitlelere verdiği zararın farkında olmuyor. Kitabımızda Parti adı verilen iktidar, tüm yazılı organları ustalıkla manipüle ediyor ve insanları her şeyin Parti'nin söylediği gibi olduğu konusunda ikna ediyor. 1984'te sağınızda solunuzda mutlaka görebileceğiniz insan tiplemeleri karakter olarak yansıtılmış. Winston doğrunun ne olduğunu bulmaya çalışan ancak ulaştığı sonuçlar nedeniyle içten içe korkan, görece sorgulayan bir karakter, komşusu Bay Parsons hayatını Parti'ye adamış, iktidarın her yaptığını doğru kabul eden biri, Winston'ın daha sonradan tanışacağı Julia ise bu konular üzerinde düşünmek istemeyen, politik konular açıldığında sıkılan, Parti'nin uygulamalarının yanlışlığının farkında olan ancak bana dokunmayan yılan bin yaşasın düsturuyla hareket eden biri. Evet kendimiz de dahil, hayatımız bu üç insan tipi tarafından çevrelenmiş durumda.

Sonuç olarak Parti öylesine güçlü ki bu gücünü suç işleyen insanları direkt olarak ortadan kaldırmak için kullanmıyor bunun yerine öncelikle o insanın zihnini alt üst ediyor; işkencelerle, şoklarla o insanın zihnine kendi doğrularını yerleştiriyor. Öyle ki bu güç, Parti'yi sorgulayan ve insanların bir araya gelseler aslında neler başarabileceklerinin farkında olan, Parti'yi alaşağı etmek için birçok şeyi yapmayı göze alan Winston'a dahi kitabın sonunda 2+2=5 yazdırabiliyor veya kazanıp kazanmadıkları belli olmayan bir savaşın sonucu Parti yanlısı bir şekilde ekrandan aktarıldığında heyecanla kendini sokağa atıp Büyük Birader'i çok sevdiğini düşündürtebiliyor. Evet o her şeyden çok nefret ettiği ve her şeyini elinden alan Büyük Birader'i.
İnsan kitabı bitirince bir duruyor böyle, ne düşüneceğini şaşırıp resmen kitapta kayboluyor. Belki de okuduğum en iyi kitaptı diyebilirim. Kitaplığımda uzun zamandır duran, okumayı hep ertelediğim bir kitaptı. Ertelememin sebebi ise kitap hakkındaki yorumlardı. Böyle bir kitabı kendimi çok iyi hissettiğim bir zaman okumak istedim ve sonunda bu muhteşem kitabı okumak kısmet oldu.
Öncelikle Celâl Üster'e teşekkür etmek gerekiyor sanırım.. Böyle güzel bir eseri bize kazandırdığı için. Emekleri için kendisine sonsuz teşekkürler..
Yazarın bu kitabı verem hastalığıyla savaşırken yazdığını kitabın sonundaki açıklamalardan öğrendim ve kitaba, yazara olan ilgim daha da arttı açıkçası. Hastalıkla uğraşırken, hem de o zamanın şartlarıyla, kaleme aldığı eser taktire şayan.. Anlatımı, kurgusu, zekâsı yadsınamaz şekilde muhteşem.. Hayatımın her döneminde okuyabileceğim, ara sıra rastgele bir sayfasını açıp kaybolabileceğim bir kitap.. Kitapta ciddi uyarılar var aslında. Günümüz şartlarına ve geleceğe yönelik.. Yarım yüzyıl önce yazılmasına rağmen bize hâlâ hitap edebiliyor hatta geleceğe hitap edebiliyorsa, diyecek çok da bir şey yok aslında.
Herkesin hayatında bir kere bile olsa okuması gerektiğini düşünüyorum. Şimdiden keyifli okumalar..
Merhaba, yaptığım ne kadar doğru bilmiyorum fakat burada sizlerle kitap incelemesinden ziyade kitabın hayatımda tuttuğu yeri anlatmak istiyorum. Zaten sitede içeriğine dair yeterince inceleme bulabiliyoruz ve kitaplara hakim olan pek çok insan da bu distopyaya dair biraz fikir sahibi. Ben de bunun için ciddi etkisi altında kaldığım bu kitabın bana dair olan kısmını paylaşmak istiyorum, umarım kendimi net ifade edebilirim.

Öncelikle şunu söylemeliyim: Henüz 17 yaşındayım ve olaya siyasi olarak yaklaşmıyorum çünkü bu konularda yeterli donanıma sahip değilim. Elbette ki belli fikirlerim var ama yine de bir görüşü savunmadığımı belirtmeliyim; yani olaya sosyalizm veya kolektivizm gibi görüşler üzerinden yaklaşmayacağım. Kitabın çevirmeni Celal Üster de ön sözde kitabı üç kez okuduğunu, ilkinin gençlik döneminde olduğunu ve her okumasının hayatında farklı etkiler yaptığından bahsetmiş. Ben de ilk olarak gençlik döneminde yoğun heyecan ile okudum, inşallah yıllar sonra bambaşka çerçevelerden bakarak okuyacağım. Bu arada çeviriye de bayıldığımı söylemeliyim, bütün o "yenisöylem" terimlerini bile ustaca kullandığı için George Orwell kadar çevirmen Celal Üster de bir efsane benim gözümde.
Bilirsiniz kitapların içine çekme anları vardır, okuduğunuz şeyleri idrak etmek gibi hani... Benim için 1984'ü idrak ettiğim an ürperticiydi. Ben üniversite sınavına hazırlandığım için hafta sonları da dahil günlerimi dershane ve okul arasında bitiriyorum. Yine bir cumartesi sabahın körü, aşırı kasvetli bir havada dershaneye gitmek için otobüsteyken okuyordum 1984'ü, bilirsiniz ya hani yola bakmak için kitaptan kafanızı kaldırıp çevreyi bir süzmek vardır. İşte aynen öyle bir anda elimdeki kitapla çevremin ürkütücü uyumunu düşündüm. Sabahın ilk saatleri berbat bir havada işine/dersine yetişmek için kalkmış, gerginlikleri duruşlarından bile belli olan, mutsuz, bir otobüs dolusu insan.... Bu andan itibaren okumam çok daha gerçekçi oldu, her şeyi çevremle karşılaştırdım. Hepimiz bize dayatılan sorumluluklar içinde adeta robot gibi yaşıyor, kan bağımız olan insanlara bile güvenemeyecek kadar korkuyor, bencil olmaya itiliyoruz adeta. Sevgi, sadakat, paylaşımcılık, inanç, aşk ve daha sayısız bir sürü "insanca" özellikler günden güne yok oluyor.
Kitabın bir korku senaryosu olduğunu ısrarla herkes söylese de ben hep umut besledim, son sayfaya kadar hep düzelecek umudunu taşıdım. Maalesef korkunçtu, bunu okumayanlara ifade etmem çok zor olur. George Orwell karakterlerinden birinin ağzından şöyle özetliyor 1984 dünyasını: "Eski reformcuların hayalini kurduğu o enayi, zevk düşkünü ütopyaların tam tersi bir dünya" (sf 302) Artık Winston Smith benim en sevdiğim kitap karakteri, adeta bir arkadaşım, insanca olan bütün duyguları sahiplenirken ve savunurken cesaret kaynağım..

Umarım kendimi yeterince ifade edebilmişimdir, içinde bulunduğum günlerin tekdüzeliği öylesine bunalttı ki kinimi çok azcık da olsa burada anlayabileceğini düşündüğüm kişilerle paylaşmak istedim. Adeta bir yarış atı muamelesi gördüğümüz şu sınav senemde, günde çözmem için dayatılan bilmem kaç yüz soru arasında uzun bir süremi aldı bu kitabı okumak. Hatta ki bu sabah yaptığım deneme sınavım yapmam gerekenin çok altında olduğu için de incelemeye ayıracağım vakitte gidip biraz daha mı soru çözsem dedim... Sonra hatırladım ki: ÖZGÜRLÜK İKİ KERE İKİ DÖRT EDER DİYEBİLMEKTİR!
" insan insana nasıl hükmeder ,Winston?
Winston biraz düsünüp "Acı çektirerek " dedi.
George Orwell
Sayfa 302 - Can yayinlari
Biz düşmanlarımızı yok etmek için uğraşmayız, onları değiştiririz. Bilmem, anlatabiliyor muyum ?
Atıp tutmak kolay.
Bendeki dertler sende olaydı görürdüm seni.
George Orwell
Sayfa 94 - Can Yayınları 61.Basım

Kitabın basım bilgileri

Adı:
1984
Alt başlık:
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Baskı tarihi:
Ocak 1984
Sayfa sayısı:
352
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750718533
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Nineteen Eighty-Four
Çeviri:
Celal Üster
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır. 

Can Yayınları, bu "bütün zamanların kitabını" Celâl Üster'in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.

Kitabı okuyanlar 17.781 okur

  • Gülperi Celep
  • Melis Çoban
  • Burcu Kuzucu
  • Ertan Maviş
  • Fatmic
  • Zeynep Köksaldı
  • Merve Aslan Aydın
  • Nusret Erzi
  • Sedat Bayer
  • Nihat balan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%34.6
14-17 Yaş
%11.5
18-24 Yaş
%17.6
25-34 Yaş
%14.8
35-44 Yaş
%12.8
45-54 Yaş
%4.9
55-64 Yaş
%1.3
65+ Yaş
%2.6

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%55.4
Erkek
%44.6

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%41.7 (2.638)
9
%28.6 (1.805)
8
%17.4 (1.101)
7
%6 (379)
6
%2.3 (143)
5
%1.2 (73)
4
%0.5 (32)
3
%0.3 (16)
2
%0.2 (13)
1
%0.3 (22)

Kitabın sıralamaları