Muzaffer Akar'ın Kapak Resmi
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 22 Tem 21:27

Sigara yakmanın cezası 75 TL,
Tribünde meşale yakmak 1750 TL,
Sivas'ta 37 kişiyi diri diri yakmanın
CEZASI YOK.
#unutMADIMAKlımda

Muzaffer Akar, bir alıntı ekledi.
22 Tem 21:05 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Yok, utanmazdık birbirimizden, birbirimize sığınırdık. Yıllar sonra, kocaman kahkalarla andık o günleri. Büyümüştük - öyle sanmıştık. Geride kalmıştı bir dolu macera. Maceranın adı, tanımı değişmişti.

Gün Ortasında Arzu, Behçet Çelik (Sayfa 17)Gün Ortasında Arzu, Behçet Çelik (Sayfa 17)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 19 Tem 08:28
Zagor, bir alıntı ekledi.
19 Tem 01:50 · Kitabı okudu · Puan vermedi

İyi bir roman bir kez okunduktan sonra, elimizin altından ayırmak istemeyeceğimiz, yer yer, sayfa sayfa, bir daha bir daha okuyabileceğimiz kitaptır.

Etiler Mektupları, Necati Cumalı (Sayfa 42 - Tekin Yayınevi 1.Basım Ocak 1982 / "Büyük Kitaplar" başlıklı bölümden)Etiler Mektupları, Necati Cumalı (Sayfa 42 - Tekin Yayınevi 1.Basım Ocak 1982 / "Büyük Kitaplar" başlıklı bölümden)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 19 Tem 08:24
Ayçagül Akar, bir alıntı ekledi.
 19 Tem 00:31 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yaşamak için doğru söylemek zorunda bile kalsan 'doğruna sahip çık'. İçinde bir yerlerde hep koru onu. Bazen içini yaksa bile çekip atma. Yuhalansan, aşağılansan, yok sayılsan da sımsıkı sarıl ona.
Çünkü o doğru senin kalbinde durdukça, yalancıların hiçbirine rahat yok.
Bu kadar basit işte. Tıpkı bir çocuk masalındaki gibi... En son kişi de 'yalancı' olmadıkça hiçbir sahtekar huzur içinde uyuyamayacak. Hiçbiri yalanlarının içinde keyif çatamayacak. Hiçbiri.
En son kişi sensin. Başarının sırrı sensin. Kıymetini bil.
Kendini koru!"

Yavşaklık Virüsü, Ateş İlyas Başsoy (Sayfa 51 - Başarının Sırrı)Yavşaklık Virüsü, Ateş İlyas Başsoy (Sayfa 51 - Başarının Sırrı)

Çilingir sofrası.
Bu günkü okumalarım hem doyurucu hem de güzeldi. Akşam serini çöktü klima kapanıp camlar açıldı şimdi. Ne güzeldir yaz akşamlarının esintileri. Şimdi kendimi okuma zamanı galiba, yüreğimin kilitlerini açarak dökme ve anlamlandırma zamanı biriktirdiklerimi. Çilingir sofrası da bunun için değil mi? Kurduk bakalım sofrayı bir başına, aç ulan çilingir şu kilitleri dök bir bir içinde birikenleri ortaya! Sağlığınıza dostlar..

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 16 Tem 22:07

***
Mavi bir kelebek olmak istiyorum. Yeşil ile mavinin karışımı bir renk. Kanatların bitiştiği gövde, bu iki rengin karışımından oluşan, fakat daha çok maviye yakın, tatlı bir renk... Kanatlara doğru her ilerleyişinde bir ton daha koyulaşmaya başlayan ve uçlarına yanaştığında laciverte dönüp siyahlaşan bir renk. İçteki vurdumduymaz mavinin küçük, ince siyahlarla sınırlanışının ifadesi. Ya da içerdeki siyahın temsili. Kimisi sınırlayan siyahlar, kimisi pelerin… Gizlenmeye, saklanmaya yardım eden sihirli pelerin…

Siyahlarla kayboluş... Kayboluş ve gizleniş… Gizlenişi seviş...

Maviden siyaha akan güzel kanatlarım ve minik bedenimle uçmak istiyorum gökyüzünün maviliğine doğru… Uçmak, uçmak, uçmak. En yukarıya, kuşların, yırtıcı kuşların, kartalların yanına… Sonra, kendimi serbestçe boşluğa bırakmak. İçimdekini, boşluğu, tenimde hissetmek istiyorum… Koskocaman bu boşlukta süzülmek istiyorum... Ahh, ne güzel şey süzülmek. Akıp gitmek. Erir gibi sanki… Boşluğu en içte, en derinde hissetmek…

Süzülüyorum… Süzülüyorum, süzülüyorum. Hiçbir şey yapmadan, öylesine… Bu zamana kadar hep; keşke yollar hiç bitmese ve ben hep yürüsem diyordum. Şimdiyse gökyüzünün hiç bitmemesini diliyorum… Gökyüzü hiç bitmese ve ben hep süzülsem…

Fakat belki de, kendimi boşluğa ansızın bıraktığım vakit süzülemem de rüzgarın şiddetli gücü ve benim düşüşüm ile kanatlarım parçanır, nefesim kesilir belki… Rüzgar; gücü ile kanatlarımı, benim kanatlarımı yönetir olur da ben, karşı koyamam. Kontrolsüz bir şekilde kanatlarımın hızlı hızlı açılıp kapanışlarını seyrederim. Minik kanatlarımla ucu bucağı olmayan rüzgarın gücüne kafa tutar kanatlarımın kontrolünü geri almaya uğraşırken sonunda pes ederim… Onun benimle oynayışının sonunu bekler dururum ümitsiz ve yorgunluktan bitkin düşmüş bir halde…

Ya da bu şiddetli düşüşün aksine küçüklüğüm ve hafifliğim yerçekimine meydan okur da ağır ağır süzülür giderim gökyüzünden… Daha doğrusu yer çekimi bu küçük, değersiz bedeni görmezden gelir ve ben de görünmez olmanın huzuruyla rahat rahat süzülürüm. Doyasıya… Sadece süzülür ve süzülürüm. Kendimi düşüşün kollarına atar düşünürüm. Yürüdüğüm zaman gelen istemsiz düşünceler süzülürken de bırakmaz peşimi, yine onların içine dalar ve kaybolurum... Gördüğüm her şey yavaş yavaş silinmeye başlar. Ne kadar süzüldüm, daha süzülecek ne kadar boşluk var, geride bırakıp karşılaştığım kuşlar nasıldı, kaç tanelerdi, kaç çeşitlerdi?.. Her şey; hiçbirinin cevabını veremeyeceğim bir şekilde yok olur ve ben düşüncelerimle baş başa kalırım… Fakat hayır, bu sefer her seferki gibi olsun istemiyorum… Hayatımın en güzel yollarını en ince ayrıntılarıyla görmek, boşluğu, süzülüşü iliklerime kadar hissetmek ve sadece boşluğu, süzülüşü düşünmek istiyorum… İlk defa şimdiyi ve burayı bu kadar çok istiyorum…

Düşüncelerim uzaklaşmaya başlarken bakmaya, hissetmeye doyamadığım mavi ağır ağır belirmeye başlıyor etrafımda. Mavilikten başka bir şey yok mu burada diye düşünüyorum o an, fakat yok. Benden ve yukarımdaki sonsuz maviden başka hiçbir şey yok. Ne bir bulut ne bir kuş ne de güneş ışınlarının göz alıcı sarısı, hiçbiri yok… Yalnızca mavi… Baharın veya yazın parlak mavisi gibi değil, kışın göz alan beyazını hiç andırmıyor, güzün grisi de değil, laciverti de anımsatmıyor… Fakat biraz koyuca, hüzünlü bir mavi… Yine içine girip kaybolmayı isteyebileceğim tatlı fakat, bir vedayı andıran hüzün kadar da hüzünlü…

Birden bire yağmuru hatırlatıyor bu hüzün bana, kokusu yağmur kokusunu… Yağmur yağsın istiyorum o an yüzüme yüzüme. Kanatlarımı ıslatıp ağırlaştırsın… Sahi, kanatlarım hafifliyor sanki… Gerçi böylesi çok daha iyi, bu minik kanatlar bile ağır geliyor bazen, her uçmak isteyişimde onları çırpmak zor geliyor… Ne de güzel süzülüyorum şimdi oysa… Hiçbir şey yapmadan sadece süzülüyorum. Arkam yeryüzüne dönük, önümde sadece gökyüzü… Bir de yağmur olsa… Ve gözlerimde bir damla. Sonra burnumda. Sonra yüzüm, hafifleyen kanatlarım. Tüm bedenim. Yağmur… Ilık... Hafif soğuğa yakın, içimi diri tutuyor… İnce ince dokunuşlarla ıslanıyorum. Her şeye veda etmeden önceki son dileğin kabulü misali, hiç bulutu olmayan gök benim göremediğim yükseklerden yağmurlarını sunuyor ve ben teşekkür ediyorum ona bu cömertliğinden ötürü.

Her güzel şey gibi o da son buluyor sonra, bu kadarmış cömerliği, artık yüzümü öpen yağmur damlaları gelmiyor, ansızın bir bölme çekilmiş gibi üzerime sanki. Duruyor.

Artık sadece süzülürken içimdeki boşlukla bütünleşen göğün boşluklarını hissediyorum... Ne güzel şey süzülmek. Ne de güzel akıyorum, yoksa düşüyor muyum, bilmiyorum ama hiçbir şey yapmadan kendimi bırakmış olmanın keyfini sürerken yüzümde tatlı, küçük bir tebessümle gözlerimi kapıyorum. Kapattığım vakit boşluğu içimin en derininde hissediyorum… Bu nasıl bir düşüştür, sanki içimi okşar, sanki boşluk içimdedir. Bu nasıl bir düşüştür ki sanki ben artık düşüş’ün kendi olmuşum, ben artık ben değilim… Sanki onun ile bütünleşmiş bir eylemim… Ben; düşüş… Bakıyorum da süzülüş olarak ifade ettiğimin yerini zamanla düşüş almış… Ne kadardır bu eylemi bir düşüş olarak hissediyorum?.. Süzülmek mi düşmek mi, bilmiyorum, ayırdına varamıyorum, belki de akıyorum?.. Bilmiyorum… Sadece boşluğu ve hiçliği hissediyorum… Giderek hafifliyorum. Kanatlarım… Kanatlarımda acı veren minik batmalar hissediyorum… Rüzgara sürtünmekten olsa gerek, kanatlarımdan küçük küçük parçaların kopuşunu seyrediyorum… Süzülüyorum… Yeryüzüne yaklaşmış olmalıyım, iğrenç kokusunu duymaya başlıyorum… Her ne kadar iğrenç de olsa içindeki en sevdiğim çiçeklerin misliğini ayırt edebiliyorum… Daha da yaklaşıyor olmalıyım, ahh, istemiyorum… Bitmesin bu düşüş, bu süzülüş hiç…

Aslında rüzgarda giderek parçaları kopup dağılan bedenimin yeryüzüne vardığını görebileceğimi de pek sanmıyorum… Sevinçliyim. Bu içimi hoş eden, bir yandan da buruk, kırgın eylemin tatlı acısını duyuyorum… Daha da acısın istiyorum. Biraz daha acı…

Süzülüyorum, düşüyorum. Rüzgar… Boşluk… Hissediyorum giderek yok olmaya başladığımı… Sürtünmenin koparıp vücudumdan aldıkları artıyor ve ben giderek azalıyorum. İçimde kendimi tamamen bırakışımın ve serbestliğimin, bir de sona yaklaşıp her şeyin biteceğini biliyor olmanın huzurlu tatlılığı ve o sona yaklaşımın farkındalığıyla, alışılmışlığa veda ederkenki hüznün acılığı varlığını hissettiriyor…

Vücudumdaki açıklıkların boşluğa sürtündüğüm her vakit daha da açıldığını ve varlığımın inceldiğini hissediyorum… Yeryüzüne daha da yaklaşıyorum ve iğrenç kokusunun keskinliği artıyor… Fizik kurallarına göre boşluklar azaldıkça ve yere yaklaştıkça hız da artar mı, azalır mı bilmiyorum. Fakat hissettiğim; giderek daha da hafiflediğim ve hareketlerimin yavaşlayıp yoklaşmaya daha da yaklaştığı. Yoklaşıyorum giderek… Daha az hissediyorum varlığımı… Parçalanışım daha da kolaylaşıp hızlanıyor ve yok oluyorum… Tüm parçalarım dağılıp yayılıyor. Dağılıyor. Dağılıyorum. Yayılıyor. Yayılıyorum. Yok oluyorum. Yoklaşıyorum, yoklaşıyor ve yoklaşıyorum…

Yok.

Muzaffer Akar, bir alıntı ekledi.
16 Tem 20:40

İnanmanın kolaylığı, korkunç ölçüdeki güç kolaylığı içinde kendini düşünmemiş gibi hiç... Yalnız, bir çeşit öfke biriktirmiş yüreğinde... Patlak vermek için önemli bir anı bekleyen, öyle küçük küçük olaylarda kendini harcamağa yanaşmayan, ama olayın önemlisin bir türlü gelmiş sayamayan bir öfke.

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu (Sayfa 47)Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu (Sayfa 47)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 13 Tem 18:08
Yasemin, Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens'i inceledi.
13 Tem 18:07 · Kitabı okudu · 17 günde · 7/10 puan

Bu kitabı okumaya karar verdiyseniz ve üstüne biraz araştırma yaptıysanız, genel olarak belirli tabulara sahip olan kişilerin kitabı okumaması hakkındaki yorumlara rastlamışsınızdır.

Kitabın konusu; özetle insanın dünya üzerinde nerden nereye geldiğini ve bundan sonraki akıbetini konu alıyor.
Londra Doğa Tarihi Müzesi’ni gezme şansını yakalamış; Charles Darwin’in çalışmaları ve bulmuş olduğu kalıntıları görmüş biri olarak, kitabın ilk 100 sayfasını ilgiyle okudum. Evrimleşme sürecini bilimsel olmasının yanı sıra yalın bir dille anlatmış.

Kitapta, insanoğlunun yerleşik hayata geçişiyle birlikte ihtiyaçlarının, beklentilerinin ve yaşam standartlarının değişimi uzun uzadıya anlatılıyor. Buğday hakkında birçok çarpıcı gerçeği açıklıyor. Vejetaryen olmaya yatkınsanız muhtemelen bu kitabı okuduktan sonra kesinlikle vejetaryen olma kararı verirsiniz. Çünkü, insanoğlunun tüm doğayı nasıl kendi çıkarları için telef ettiğini tane tane yazmış. Aşağıda yer alan animasyonu aylar önce izlemiştim. Bu kitabı okuyunca o animasyon canlandı gözümde. Animasyonu https://goo.gl/dDhX1e linkten izleyebilirsiniz.

Paranın hayatımıza girmesini konu aldığı bölümler ve paranın hayatımıza katmış olduğu kredi, banka konularının ele alındığı bölümleri okurken biraz sıkıldığımı itiraf edebilirim. Seneler önce okuduğum ders kitaplarımı hatırlattı bana. Tabii konuya aşina olmayan kişiler için güzel bir bilgi aktarımı olmuş.

Kitabın ilk 300 sayfası hep bizden önce yaşananları konu almış. Aman canım geçmiş, geçmişte kalmıştır diyorsanız ve okuduklarınız sizi etkilemediyse son 100 sayfayı daha dikkatli okumanızı tavsiye ederim.
İnsanoğlunun şu anda yaşadığı içsel kaosu ve geleceğinin belirsizliği var son 100 sayfada. İnsanın Siborglara dönüşümü hakkında enteresan bilgilere yer verilmiş. İnsan ırkının tamamen değişeceği ve Siborgların artık insan değil, hatta organik bile değil, tamamen farklı bir şeye dönüşebileceğinin sinyaller veriyor.
Gılgamış Destanı’ndaki ölümsüzlüğe duyulan özleme, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında yer alan mutluluğun en üst düzeyde olmasına ve George Orwell’in 1984’ün ünlü “Büyük Birader”inden de bahsetmiş olması hoşuma gitti. Yazar Frankenstein’in kehanetine de yer vermiş kitapta. Şimdilerde aslında üzerinde kafa patlatılan dijital keşiflerin ve robot üzerine yoğunlaşan çalışmaların belkide insan ırkının sonu getirebileceğini anlatmış. İnsanlığın sadece gelişebilmek adına soylarını tükettiği bir çok canlı türü ile aynı kaderi paylaşabileceği gerçeği var. Bunlar çok ürkütücü gerçekler değil mi?

Bu kitabı okumadan önce Gılgamış Destanı’nı, Dr. Frankenstein’i, Cesur yeni Dünya’yı ve 1984’ü okumanızı tavsiye ederim. Hepsi birbirinden değerli kitaplardır.

Matrix filminin ünlü bir sahnesi vardır. Morpheus elinde iki hap ile Neo bir seçim şansı verir ve şöyle der; "Mavi hapı seçersen hiçbir şey hatırlamazsın, yatağında uyanırsın ve istediğin her ne ise ona inanırsın. Kırmızı hapı seçersen, sana gerçekleri gösteririm. “

Ben mavi hapı seçiyorum derseniz, kitabı okumak sizin için tam anlamıyla bir zaman kaybı olmasının yanı sıra işkenceye dönüşebilir. Fakat ben meraklıyım ve kırmızı hapı seçiyorum derseniz, kitaptan oldukça keyif alacağınızı söyleyebilirim.

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 12 Tem 15:07
Dilanur, bir alıntı ekledi.
 11 Tem 15:53 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Bu insanları oldukları gibi kabul etmek gerek. Parayı seviyorlar ama bu hep böyle oldu. İster deri, ister kağıt, ister bronz, ister altın olsun, insanlık parayı sevdi. Akılları bir karış havada elbette...

Üstat ile Margarita, Mihail Bulgakov (Sayfa 208 - Can yayınları 8. Baskı)Üstat ile Margarita, Mihail Bulgakov (Sayfa 208 - Can yayınları 8. Baskı)
Muzaffer Akar, Taş Bina ve Diğerleri'ni inceledi.
12 Tem 14:57 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Günümüzde çoğu okuyucu okuduğu kitabı anlatılan olayın gizemi, temposu, gerilimi ve çarpıcı sonu için okuyor. Bir de bilgilenme amacıyla okunan tarih ve akademik çalışmalar var tabi. Bunlar güzel ancak bu durum bana eksik gibi geliyor. Eksikliği yukarıda bahsettiğim nedenlerden ötürü okuyucunun edebi hazzı ıskalaması olarak tanımlayabilirim. Burada bahsettiğim edebi haz, okuyucunun kendini okuduğu metindeki kelimeler ve cümlelerin akışına bırakmasıyla, yazar ve kitapla boğuşmadan çıktığı okuma yolculuğunun keyfine varmasıyla olur. Nasıl ki çok iyi bir klasik müzik dinletisinde dinleyicinin kendini müziğin notalarına bırakması gibi okuyucunun da kendini harflerin büyülü birleşimlerine bırakması mümkün. Son zamanlarda öykü kitaplarını okumaya ağırlık verdim ve okumalarımda bu durum aklımı çok meşgul etti.

Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış öyküler ayrıca dikkatimi çekiyor ve bendeki etkisi daha kuvvetli oluyor. Türk edebiyatında da bu teknikle yazılmış harika öyküler bulmak mümkün.

Aslı Erdoğan’ın bu kitabında her ne kadar dört hikaye var denilse de ben anlatının tek bir bütün oluşturduğu kanatindeyim. Anlatının teması işkence ve işkenceci üstüne olmakla beraber bu kavramlar direkt verilmiyor, kişiler ve düşünceler okuyucuya verilirken olaylar ve sonlar açık bırakılarak sonuç okuyucunun çıkarımlarına bırakılıyor. Kitabın her cümlesinde edebi zerafet görmek beni şaşırtmadı zira yazarın kalemi çok güçlü ve bir aksilik olmazsa dünya edebiyatına çok iyi yapıtlar bırakacak gibi görünüyor.

Edebi hazzın farkında okuyucuların bu ve diğer iyi öykü yazarlarımızı ıskalamamalarını temenni ederim.

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 12 Tem 14:00
Muzaffer Akar, bir alıntı ekledi.
 08 Tem 12:18 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Elimle odamı gösterdim.
" Görüyorsun, sanki hep aynı üçboyutlu tabloyu yapıyor, kendimi içine kapatıyorum. Hayatım tek bir resmin sayısız taşbaskısı. Ağaçlar, ufuk gökyüzü...Nereye baksam, içeriye ya da geleceğe, üzerime bir taş duvar geliyor. Belki de boşluğa dayanamadığım için duvarların arasına saklanıyorum. Boşluğun dipsizliğine. Gürültüsüne.."

Taş Bina ve Diğerleri, Aslı Erdoğan (Sayfa 14)Taş Bina ve Diğerleri, Aslı Erdoğan (Sayfa 14)