Muzaffer Akar'ın Kapak Resmi
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 6 saat önce
Nisanur, bir alıntı ekledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kısmet ha... Vay kısmet... Yere batsın kısmet...

Kuşlar da Gitti, Yaşar Kemal (Sayfa 78 - YKY)Kuşlar da Gitti, Yaşar Kemal (Sayfa 78 - YKY)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 15 saat önce
sezen, bir alıntı ekledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Umuda açlık ve umutkıranlar
Çünkü insan ve insanlık kurtuluş umudu olduğu müddetçe en korkunç felaketlere, en acımasız kıyımlara, en büyük baskılara dayanabilir ve direnebilir. İnsana boyun eğdirmenin tek yolu umudunu kırmaktır. Ama umudu yaşanan yenilgiler ya da çekilen acılar, yani düşman kılıcı değil ihanetler, boşa düşen güven ve emeklerin sonuçsuz kalması kırar. Bu yüzden umutkıranlar daima dost kılığındadır. Yardım eder gibi görünür ama en kritik anda ortadan kaybolurlar; rehberlik ettikleri insanları bataklıklara, çıkmaz sokaklara sürüklerler. Güzel görünen ama ilk depremde çökecek evler yapar; tatlı dille ölümün ne kadar korkunç olduğunu anlatıp sıtmaya razı ederler. Ve bunlar kendilerini hep "halkın dostları" diye tanıtırlar.

Bilmiyorlar, Ama Yapıyorlar, Nevzat Evrim Önal (Sayfa 123 - Yazılama Yayınevi)Bilmiyorlar, Ama Yapıyorlar, Nevzat Evrim Önal (Sayfa 123 - Yazılama Yayınevi)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 16 saat önce

Birinci Ankara Kitap buluşması.
18 Şubat Pazar günü saat 15:00'da Çukurambar'daki http://www.limankitap.com kitap kahvede buluşuyoruz. Sohbete konu kitabımız Boyalı Kuş

Toplantı tanışma ile başlayıp sonrasında kitap ve yazar hakkında sohbet edilecek ve gelecek toplantı için kitap belirlenecektir. Toplantı mekanında sıcak içecekler ve yemek mevcuttur.

Katılımcı kitap dostları aşağıdadır, ismi görünmeyen varsa lütfen mesaj ile bildiriniz.

Zafer K.
sueda reyyan ( İhtimal )
Tuco Herrera
Kübra A.
AsiRuh
Gülümseee
kübra
Duygu
Lavin
Rümeysa
Fatih Karakaya
Beyza
Uğur
belo belo ( İhtimal )
A.rahim Kara
D.Şehnaz
T.D.
Hesna S.
Rümeysa Moğol
Nephren Ka
Ayfer Kadife (AYIŞIĞI)
Hatice
Murat Sezgin
mustafa tamer akder
Beyhude
Muzaffer Akar
Yasin Uslu
ceren
Esra Kirik
Burak ( Trabzon'dan katılıyor )
ibiaryu
Zafer
mihrunnisa ersöz
SEMRA AKÇAY DÜZENLİ
Haydar Zaitsev
kirmizicekic
Beyza Alar
sophokles
Saliha
Yakup Ertuğrul

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 20 saat önce

Insan Vefalı Olmalı
İnsanın hayatı anıları kadardır derler. Bence haklılar.

Bu iletim Semih dostuma ithaf edilmiştir.

https://www.youtube.com/watch?v=vwBYVGEhUnI

Belki yaşımdan, kopmaz bir bağım vardı. 2015 senesiydi, haziranın ikisiydi. Zaten izini sürüyordum merhumun. Göçtü Behiye Aksoy. Ne acı günler geçirdi yarabbim. Ne yalnız günler, göz yaşlarını içine akıttığı? Felçli dudaklarından sızmıştı içtikleri. Utanıp ağlıyormuş. Sonra tamamen unutmuş her şeyi. Kendini bile. Göçmüştü işte.

Hemen uçağa atlayıp geldim Teşvikiye camisine. Göçme zamanı, 82 yaşına denk gelmişti. Bir kenarında durdum ben de cenazesinin. Ertesi gün döndüm yine buralara. Sıkıntılıydım. Bir öykü düşündüm merhuma. Kurmaca işte. Adını Mahinur koydum. Yaşar Kemal'in Kuşlar da Gitti, novellasıyla birleştirip bir öykü kaleme aldım. Lido havuzu vardı o zaman. Çok havuza girmişliğimiz vardı Lido'da. Merhum da girmişti. Bilen bilir. Sonra Reina oldu orası. Reina'nın bir öyküsü varsa orada illaki Behiye Aksoy da vardır.

<<<<<Başı eşarplı, alnının üstüne taşmış saçları simsiyah, otuz, otuz beşlerinde, yakası kürklü bir manto giymiş, sağ elini göğsünün üstüne koyup hafifçe sağ yanına dönüp poz vermiş bir kadın fotoğrafı. Oldukça eski, siyah beyaz bir fotoğraftan çoğaltılmış olmalı. Hem fotoğrafın hem de basıldığı yaka pulunun üstü sarı-kahverengi lekelerle dolu. Sepya bir fotoğraf.

Seçebildiğim kadarıyla güzel bir yüzü varmış merhumenin. Gözleri gülüyor. En üstünde, acı kaybımız, fotoğrafın altındaysa, A. Mahinur Gülnihal 1908-1982, yazıyor.

“İyi tanıdınız fotoğrafı vallahi. Çok genç hali zira, öldüğünü bilmiyor muydunuz,” diyorum.

“Salonunda asılıydı bu fotoğraf. Yok, bilmiyordum. Aslında tahmin ediyordum. Vefasızlık işte bizimki,” diyor, sonra da, “Fotoğrafta ayı, günü yazmıyor, ne zaman öldü,” diye sahafa soruyor. Sahaf dudaklarını şöyle bir buruşturuyor. Gözlerini kısıyor. Yetmiyor, tık tık tezgaha vuruyor.

“Vallahi hatırlamıyorum evladım. 1982’nin kışıydı galiba. Yağmur lekeleri var ya, kış diye öyle tahmin ediyorum. Fatih Camisinde bulduğumu not etmişim ama.” diyor, “Akraban mı, komşu falan mı yoksa?”

“Arada bir sürü cami var. Evinin dibinde bile. Niye Fatih Camisinden kaldırdılar cenazeyi acaba,” diyor genç. Sonra biraz daha kalınlaştırdığı sesiyle, “Onu ilk gördüğümde, Draman Caddesi’nde bir bakkaldan çıkmıştı.”

Gencin kurduğu cümle hem bende hem de yaşlı sahafta merak uyandırıyor. Bunu o da fark etmiş olmalı ki, rahat rahat devam ediyor anlatmaya.

“İki elinde iki dolu fileyi usul usul ve zorlanarak taşıyordu. Sürüklüyordu dersek daha doğru olur. Öyle de sıkı sıkı tutuyordu ki, sanırsınız ki poşetlere ömrünü paylaştırmış da onu taşıyordu. Tökezlemeden zor yürünen Arnavut taşlarından ayırmadan gözlerini, taşların en geniş yerlerine dikkatli dikkatli basıyordu. Haline acıdım, eşyalarını taşımak geldi içimden. Zaten, sevabı da çoktur.

Yaşlılar hem aciz hem de korkaktır. Eşyalarının çalınacağını mı düşünürler artık, taşıtmak istemezler. Koluna gir, ses çıkarmaz, caddeyi geçir, hatta sırtına al çıtları çıkmaz, ama eşyasına dokunma!”

Gülümserken tespitine onay bekler gibi gözlerimize bakıyor. Bu kendine güvenin arkasına gizlenmiş bir utangaçlık seziyorum sanki. İlk anlardaki kendine güven de zamane gençlik pervasızlığı da kaybolmuş. Ortadaki bu olağanüstü durum olmasa, bu kadar cesaretli olamayacaktı belki de. İçinde bir günah duygusu, bir pişmanlık var da, ondan kurtulmak için yakaladığı fırsatı değerlendiriyordu galiba. Biz sahafla tebessüm ediyoruz.

“Yardım teklif edeceğim zamanı kollayarak, yavaşlığına ardından eşlik ettim. Beni fark edip yüzünde beliren tedirginliği boşa çıkarmak için, yumuşak bir sesle, taşıyayım teyze, ver ver. Korkma, dedim.”

“Hamlemle daha da tedirgin oldu, yüzü ekşidi. Bu fileleri verirse bir daha iade etmeyeceğime emin olmuştu sanki. Yine de filelerden küçük olanını, belki de çaresiz uzattı. Ben de yanıldığını, benden zarar gelmeyeceğini göstermek isteyen bir tavırla, yanına iyice yaklaşıp onunla yürüdüm. Ne daha hızlı ne daha yavaş, aynı adımlarla…Hey yavrum hey, bu hızla biter mi bu yollar,” derken yine gülümsüyordu genç. Kocaman açtığı ağzını hava doldurup, üfleyip devam ediyor.

“Filenin birini aldım ya, vücudu, boş koluna doğru kaykılıp iki büklüm oldu zavallının. Yüzünü ter basmıştı. Muhtemelen bedenini de. O terledikçe burnuma gül suyu kokusu geliyordu. Önünde durdum. Diğer fileye de yapışıp gözlerine sevecenlikle baktım. Ver yahu ver, onu da ben taşıyayım. Bak, eşek gibi kuvvetliyim ben, dedim.”

“Çaresiz uzatırken ince ince gülüyordu eşek lafıma. Beraber bahçeli evinin kapısına dek yürüdük. İki katlı, küçük bir taş ev. Atikali’de. Bu yaşlı haliyle, oradan kalkıp da, ta Draman’a kadar niye giderdi ki? Alışkanlık herhalde. Kapıya varır varmaz durdu. Teşekkür ederim yavrum. Ver şimdi, ben taşırım, dedi.

‘Olmaaaz’ dedim. ‘Taşırım ben.’

‘Yok, yok. İçerde köpek var, çok azgın, engelleyemem, ısırır seni.’

Beni, elimden aldığı iki file iki elinde, uzun zamandır bakım görmemiş on, on beş metrekarelik bahçenin kapısının ardında, hanımellerinin kokularıyla baş başa bırakıp evin kapısına doğru yürüdü. Arkasından seslendim,
‘Senin köpekler kaçmış teyzeciğim. Şu kara kedi senin mi?’

Durdu, fileleri yere bırakıp bana doğru döndü. Yanakları al al olmuştu.
‘Yok evladım, benim kedim yok.’

“Bu senaryo, özellikle sıcak yaz günlerinin nispeten serinlediği saatlerde, ona sık sık rastladığım Draman’daki çarşıyla Atikali arasında, ta ki beni evine davet edinceye kadar sürdü.”

“Artık, ben onun için bu sıcak yaz günlerinin en müstesna misafiriydim. O bana, benim zıpırlıklarıma, ben de ona, bana oldukça sarı gelen, ellediğimde yapış yapış hissi veren eşyalarla dolu evine, garip ve baharatlı kokularıyla birlikte alışmıştık.”

“Her evine geldiğimde, hoşuma gidip gitmediğini umursamadan, hemen pikaba bolca çizilmiş, cızırtılı bir plak yerleştirip çalmaya başlardı. Niye yalan söyleyeyim, salonundaki masanın bir köşesinde, hazırladığı nefis limonataya taze nanenin, lezzetli üzümlü keke de bu hüzünlü müziklerin eşlik etmesi hoşuma giderdi. O mutfaktayken aşırdığım eşyalar ben de hiçbir yarar ya da oyun duygusu yaratmazdı. Sonra bu eşyaları, yerlerini hatırlamadığımdan, başka yerlere koyardım.”

“O, bunu, belki de her eşyası yıllarca aynı yerde durduğundan belki de eşyasız yerler solduğundan fark ederdi. Eşyaları eski yerine taşırken hırsızlığın ne kadar günah olduğunu hadislerle anlatırdı. Sonra limonata içip koca dilim keki iki lokmada mideme indirişimi memnuniyetle seyrederdi.”

“Salonun iki duvarı kitap doluydu. Çoğu eski yazı kitapları karıştırır, aralarında nadiren bulduğu yeni yazılı olanları okumam için bana verirdi. Bunu yaparken de, bol bol iadenin erdeminden bahsederdi.”

“Bir keresinde, beni komşusunun çinkodan mamul su drenaj borularını araklarken görmüş, ama bundan ne bana ne de komşusuna söz etmişti. Benim de olduğum bir gün, komşusu, boruları çalan hırsızlardan bahsederken o, yüzünde soran bir ifade, gözlerini bana dikmiş, benim de kek boğazıma dizilmişti. O an anlamıştım ki, bu ihtiyar, o hırsızın ben olduğumu biliyordu.”

“Hatta, bir komşusunun bir kızı vardı gördüğüm. Yanaklarını kapatan perçemleriyle uzun koyu kahverengi saçları vardı. Perçemleri yüzünün en güzel yerlerini gizliyordu. Kocaman, kahve mi ela mı olduğunu anlayamadığım gözleri bir de. Hüzün vardı o gözlerde, şimdi farkına vardığım. Başkaca da hiçbir yerine bakamamış, ama ne çok düşünü kurmuştum yarabbim. Neyse”

“Kış geldi, çarşıya çıkmaz oldu. Erzaklarını bakkalların çırakları götürüyordu herhalde. Aylarca görmedim onu. Yolum her düştüğünde içimde yeşeren görürüm umuduyla, nafile geçtim evinin önünden. Pencerelerin ahşap kepenkleri sıkı sıkıya kapalıydı. Bahçesinin terk edilmiş havası daha da artmış, yaban otları kapısının önünü bile kaplamıştı.”

“Bu özlediğim yaşlı kadının adını bile bilmiyordum. Hep teyze demiştim. O da söyleme gereği duymamıştı. Borularını çaldığım komşu kadın, o ayıplı gün, adıyla seslenmişti, eminim. Ama, aptal kafam bir türlü hatırlayamadı. Gerçi adını bilip bilmemem neyi değiştirirdi ki? Bir yere mi gitmişti acaba? Belki de yaşlılar evine yerleşmiştir, gibi iç rahatlatıcı düşünceler. Komşularına sormak da geçmedi içimden.”

“Duyacaklarımın korkusundan herhalde. Üniversite giriş sınavı, dersler...Sadece istemeyle olmuyor bu işler, emek vermek lazımmış. Keşke bir gün kapısını çalsaydım. Sonra soğudu gönlüm, daha az gelmeye başladı aklıma.”

İşte cesaretinin kaynağı bu suçluluk duygusu olmalı. Olabilir mi ki. Yok daha neler. Soğudu gönlüm, dedi ya. Bu hüznün bu heyecanın bu paylaşma isteğinin sebebi kadın değil, kendi mazisi elbette. Gencin anlattıklarına ilgim arttıkça, taraf olmak için kafamda uçuşan yargılayıcı duyguları fark ediyorum. Şaşırıyorum.

“Yalçın, ben dışardayım ha,” diye sesleniyor kapıdan biri. Kısa boylu, çakır gözlü, açık kahverengi saçlı, kızıl-sarı bıyıklı. Ardında bir yığın çocuk var. Çünkü, omuzunda alıcı bir kuş taşıyor. Şahin, Atmaca gibi kocaman bir avcı kuş.

“Ona burada, hem de bunca yıl sonra rastlayacağım hiç aklıma gelmezdi. Bu fotoğraflardan birini bana satar mısınız,” diye soruyor sahafa. Sonra da kapıdaki gence dönüp,

“Tamam Semih, geliyorum şimdi,” diyor.

Ben de yaşlı adam da kapıdaki gence bakıyoruz şaşkınlıkla. Yalçın, biraz da mahcup bir tonla, “Bu, diyor, Semih. Kuşları çok sever. Mahalleden arkadaşım. Biz Fatihliyiz. Zamanında, Florya düzlüğünde kuş avlamışlığımız oldu beraberce. İskete, Saka maka, küçük kuşlardan. Azat buzat için satardık.”

“Ha, diyor sahaf gülerek. Bu devirde hem de İstanbul’un göbeğinde boşuna taşımıyor o kuşu demek ki. Gerçi, kuşlar da gitti, diyorlar. Gelmiyorlarmış artık.” Derin bir iç çekip, “Ne satması, al birini evladım. Bende yedeği var. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın Mahinur Hanım,” diyor.

Başsağlığı diliyorum ben de. Yalçın, fotoğrafı özenle bir kitabının arasına yerleştirip çıkıyor sahaftan. Meraklı çocukların arasından geçip Semih’in yanına varıyor. Ben, içimi işgale hazır, bu ilişkideki taraf olma, yargılama duygusuyla artlarından bakıyorum. İkisi, Semih’in omuzunda alıcı kuş, arkalarında bir sürü meraklı çocuk, sahaf dükkanlarının arasında kayboluyorlar. Herkes gitmiş. Kimse kalmamış dükkanda. Bir sahaf bir de benim kalan. Kapıya doğru yöneliyorum ben de. “Hoşça kalın efendim,” diyorum. Acaba bu yaşlı sahafın fotoğrafını da koyarlar mı o kutuya, diye geçiyor aklımdan. Allah geçinden versin. >>>>>

Muzaffer Akar, bir alıntı ekledi.
 Dün 01:09 · Kitabı okuyor

Bu çok önemli bir noktadır; cins bir köpek bile, yediği tekmelerden rahatsız olmaksızın, yerini yemek masasının altında arar, bunu da köpekçe bir alçalmadan ötürü değil, fakat bağlılıktan ve sadakatten ötürü yapar; her şeyi soğukkanlılıkla hesaplayabilen insanlar bile, hayatlarında, kendilerine yarar sağlayan insanları ve koşulları gerçekten derinliğine doyumsayabilenlerinkinin yarısı kadar bile başarı kazanamazlar.

Niteliksiz Adam 1, Robert Musil (Sayfa 86 - undefined)Niteliksiz Adam 1, Robert Musil (Sayfa 86 - undefined)