Muzaffer Akar profil resmi
GÜMRÜK MÜŞAVİRİ
ÜNİVERSİTE
İSTANBUL
ORDU
261 kütüphaneci puanı
1463 okur puanı
09 Nis 2015 tarihinde katıldı.
  • Muzaffer Akar tekrar paylaştı.
    Her meyvenin bir kurdu olduğu gibi, her insanın da yüreğinin derinliklerini kemiren bir tutku vardır.
    Alexandre Dumas
    Sayfa 750 - İthaki Yayınları
  • Tuhaf şey acı. Kuşu avlayan kedi, trafik kazası, yangın.... Acı gelir, GÜM, ve oradadır. üzerinize oturur. Gerçektir. Ve başkalarına bir ahmak gibi görünürsünüz. Birden bire aklınızı yitirmişsiniz gibi. Neler hissettiğinizi anlayan, nasıl yardım edileceğini bilen birini bulmaktır tek ilaç.
  • Muzaffer Akar tekrar paylaştı.
    Erhan Bey yine hikaye etkinliği açmış, bu adamın da hiç işi gücü yok mu? Oyda verdim belirlenmiş konulara. Yazar mıyım? Denerim, olduğu kadar. Yolculuk ve empati. Yolculuğu deneyeyim gayet açık ve geniş kapsamlı. Yolculuk? Nereden nereye? Otobüs, tren, vapur, uçak, zeplin, uzay gemisi. Geçelim çok somut. Zihinsel yolculuk, boyutlar arası geçiş? Zihnimin içinde ilerliyormuşum sonra kayboluyorum. İnception. Yapabilir miyim? Bu konuda bilgim yok. Altyapı ister. Bunu bir fizikçi yazsın. Zamansal yolculuklar? Şimdi buradan kalkıp 1980’e gidiyormuşum. Yok 80 olmaz darbe zamanı. Farklı bir zamana gitmeliyim. Neyle gideceğim? Bir film vardı, yaşlı bir adam ile gencin. Zamanlarası geziyorlardı. Neydi o? Heh, Geleceğe Dönüş. Onların arabasındaymışım, mağara zamanına gidiyormuşum. AROG. Yok bu da olmadı. Uzanmalı biraz böyle gezinerek bir şey bulamayacağım.

    Empatiyi denemeliyim. Empati, empati. İletişim. Bir film sahnesi vardı Haluk Bilginer’in, arkadaşı ile meyhanede, gençten bir garson ile diyaloğu. Ne diyordu orada? “Evladım şunun tadına bakar mısın?” “Değiştireyim hemen efendim” “Evladım şunu tadına bir bakar mısın?” Arkadaşı araya giriyordu sonra, rahat bırak çocuğu değiştirsin işte diyerek. Haluk Bilginer “İnsanlar adam gibi dinlemiyor birbirlerini. Cümleyi bitirmeden otomatik cevap.. Her şey otomatik zaten. Sonra anlaşamıyoruz! Anlaşamazsın tabi..” diyordu. Buna benzer bir şeyler olmalı? Müşteri Hizmetlerini aramışım, sorunun ne olduğunu öğrenmeye çalışırken operatörde onu suçladığımı zannederek kendini savunuyormuş.
    Empati, yolculuk , soyut yolculuklar, iletişim, empati, birbirimizi dinlemiyoruz….

    Dedem ile tarlaya gidiyormuşuz, toprak yolun üzerinde durup elime bir kürek veriyormuş, kazmaya başlıyormuşum. İki kürek kazmamla önümüzde bir ev oluyormuş biriketten. Füsun gelip evin içine giriyormuş kimseye bir şey demeden. Sonra patronum çıkıyormuş evden, beni azarlamaya başlıyormuş. Dedem patrona kızıp eve değneğiyle vuruyormuş. Ev olduğu gibi yıkılıyormuş. Füsun’un abisi Cemil gelip bana bir yumruk atıyormuş.

    Off neredeyim ben. Evde. Uykuda iyi gelmiş, tatlı tatlı. Ne biçim bir rüyaydı o yahu. Cemil nereden çıktı? Saat kaç? Telefonum nerede? Buradaymış. 7 cevapsız arama, kim aramış, Füsun. Mesajda gelmiş, 3 tane. “Hayatım Napıyosun?” “Neredesin?” “Canın cehenneme hep aynı hareketler.” Aramalı bir kızı. Aaa, açmadı gitti.
    -Neredesin sen?
    -Nerede olacağım Hayatım evdeyim.
    -Kaç kere aradım seni??
    -Yedi kere aramışsın.
    -Dünyada sadece sen varmışsın gibi davranmayı bırak.
    -…
    - Sen niye böyle yapıyorsun ya???
    -Ben bir şey yapmıyorum Hayatım.
    -İyi, sen böyle davranmaya devam et.

    Bip bip bip.. Hiç utanmıyor da telefonu yüzüme kapatmaya. Bu kız niye böyle hırçınlaştı ki? Ne olmuş sanki telefonu açmadıysam. Benim de işim olamaz mı, kendimle kalmak isteyemez miyim? Alışamadı gitti bana. Kaç kere konuştuk aynı konuları. Hep aynı dert, sen neredesin neredesin, dünya senin çevrende dönmüyor, insanlara dilediğin gibi davranamazsın, sorumsuzsun, umursamazsın, keyfin yerinde olduktan sonra dünya yansa umurunda değil, hikaye yazıyorsan da insan arada bir telefonuna bakar, şu telefonu sessize almaktan vazgeç, sen hiç özlemez misin bir kere de sen ara…

    Niye böyle yapıyor bu kız ya? Çene çene çene. İlk tanıştığımızda da böyle miydi? Ne güzel günlerdi. Biz nerede tanışmıştık ki? Üniversiteden sınıf arkadaşım. Anlaşamayacağımız dört yıl boyunca hiç konuşmamızdan belliymiş aslında. Atamam onun bulunduğu şehre çıktığında duygusal boşlukta mıydım? İlk çağırdığım da gelmişti, beni önceden mi beğeniyordu. Sanmam. Evde yalnızdı kız koca gün boyunca. Hem arkadaşı gelmiş başka şehirden. Arkadaş? Ne güzel eğleniyorduk ilk günlerimiz de. Hep makara boş muhabbetler, kahkahalar, sinemalar, tiyatrolar, kitaplar.. İşe başlayınca bir haller oldu bu kıza. Aklını mı karıştırıyorlar? Yok canım daha neler koca iki yıl.

    Yok, dur olmadı. Burada bir sıkıntı var. “Atamam onun bulunduğu şehre çıktığında duygusal boşlukta mıydım?” dramatize mi ediyor durumu? Hikaye de çok sıradan sanki. Nasıl yapmalı?

    Niye böyle yapıyor bu kız ya? Çene çene çene. İlk tanıştığımızda da böyle miydi? Ne güzel günlerdi. Biz nerede tanışmıştık ki? Eski iş yerimden. Benden sonra başlamıştı. Dört erkeğin arasında bir kadın. Nasıl etkilenmiştim görünce. Diğerleri evli, nişanlıydı helesi. Bir de mücadele olsa işim zordu. Kim bakar bana. Nasıl da ilgi göstermiştim. “Füsun Hanım çay içer miydiniz?” “Sigara içmeye ineceğim de siz de gelir misiniz?” “Aaa ne okuyorsunuz? Ben de çok severim Ayşe Külin’i”. Yok artık, daha neler. Hayatında hiç Ayşe Külin mi okudun sen mendebur, ayaklara bak. Doğum gününde eski baskı bir kitap hediye etmiştim. İş çıkışları beraber biraz yürüyebilmek için yolu uzatmalar. Ne güzel eğleniyorduk ilk günlerimiz de. Hep makara boş muhabbetler, kahkahalar, sinemalar, tiyatrolar, kitaplar..

    Niye böyle oldu ki şimdi? Artık aynı şehirde de değiliz sorun bu mu? Hem o mendebur patron niye kovdu ki beni işten? Neymiş efendim kafama göre işyerine girip çıkamazmışım. Gözümü vardı yoksa kız da, yok canım daha neler? Bıktı mı yoksa benden? Bıksa neden beraber olsun ki, katlansın bu kadar katlansın bana. Belki sevmemiştir, yanındayken beraber geçirdiğimiz zamanlardan hoşlanıyordur. Belki bir arkadaş belki biraz da alışkanlık. Nasıl yapsam da gönlünü alsam? Yanına mı gitsem en yakın zamanda. En iyisi gitmek. Özledim de. Bir de hediye aldım mı tamamdır çözülür bu iş. Çiçek de almalı, anlamlı bir de not.

    Bilmem beni anlıyor musunuz?

    Oldu heralde. Biraz kısa oldu sanki. Uzatmalı mı biraz. Yok canım etki düşer. Neyse bu şekilde paylaşmalı. Kalanına okur karar versin.
  • Muzaffer Akar tekrar paylaştı.
    Bakmayın İstanbul'da buluştuğumuza, Doğu'daydı kalplerimiz o gün. Bakmayın bedenlerimizin faniliğine, Doğu'daki çocuklarla birlikte biz de öldük o gün.

    Umursamazlık, vurdumduymazlık, çaresizlik, soğuk, ölüm, şiirsel betimlemeler ile romanın birleşimi temaları altında ortaklıklar yakaladığımız bir kitap olan Hakkari'de Bir Mevsim'i beraber konuşabilmek için oturmuştuk masaya.

    Öğretmen arkadaşlarımız anlattı, biz de dinledik onların Doğu'daki öğretmenlik görevi yıllarını. Bu kitaba karşı bir öğretmen bakış açısı vardı, bir de öğretmen olmayanların bakış açısı. Öğretmen olup Doğu görevinde bulunmuş olanlar kitaptaki empati duygusunun boşluğunu ve çağrısını, çaresizliği ve o yılları bize çok net ifadelerle anlatmıştı. Hepimizin yüzünde bir donukluk ifadesi vardı, o günkü hava yüzünden değildi pek sanki. Yüzümüze Hakkari soğuğu mu vurmuştu yoksa?

    Dışarıda kapalı havada geçen bir pazar gününü ardı arkası kesilmeyen boş muhabbetlerle geçiren güruh yerine biz o gün devleti, ulaşılamazlığı, imkansızlıkları, Ferit Edgü'nün biyografisini, sosyolojiyi, köy enstitülerini, öğretmenleri ve öğrencilerini, Doğu'daki umursanmayan ve önü kesilemeyen ölümleri, devletlerin bireyin sorunlarına yaklaşımlarını konuştuk. Açıkçası bu kitap ve onla birlikte Ferit Edgü de Türkiye'de diğer yazarlarla karşılaştırılacak olduğunda o kadar tanınmış değillerdi. Aynı Hakkari gibi, değil mi?

    Peki siz hâlâ 1k İstanbul Buluşması'na katılmadınız mı? Çok şey kaçırıyorsunuz diyebilirim. Ayda 1 kere de olsa bir pazar gününüzün 4-5 saatini bir kitabı derinlemesine ve bambaşka bakış açılarıyla irdelemek isterseniz bekleriz.

    Bir sonraki toplantımız 06.01.2019 tarihinde olacak. Bu sefer de kışın yakıştığı ülke olan Rusya'ya gideceğiz, Rus Edebiyatı'nın demirbaşlarından ve öncülerinden Puşkin'le tanışacağız. Bizim okuma grubunda işler böyle ilerliyor. Bir ay Hakkari'deyiz, diğer ay Rusya'dayız. Seçtiğimiz kitap: Yevgeni Onegin

    Toplantıya katılan arkadaşlar:
    Muzaffer Akar
    Anıl
    Oğuz Aktürk
    Ebru Ince
    Osman Y.
    Bengü
    Turhan Yıldırım
    özlem
    Yağmur.
    Ezgiperest
    mecdbrs
    Ayça
    Fırat İnan SARIÇİÇEK
    Yaz
    Esra Özbek
    Harun mert
    Ümit K.
    Roquentin
    Esra Koç
    D-503
    Gözde
    Ahmet
    https://1000kitap.com/bulent872
    Esas Adam
    Şevval Erdemir
    Melike
    Hercaiokumalar /Ayşe

    Eksik olan arkadaş varsa bildirirse ekleme yapabilirim.

    Toplu fotoğraf:
    https://i.hizliresim.com/QLA4dv.jpg
    https://i.hizliresim.com/XMvDz0.jpg

    Toplantı sonrası ve diğer fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/dv5WV7.jpg
    https://i.hizliresim.com/y6MAO9.jpg
    https://i.hizliresim.com/GmYprN.jpg
    https://i.hizliresim.com/5adoOD.jpg
    https://i.hizliresim.com/bV5goG.jpg

    Ebru Ince olmasa biz ne yapardık temalı fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/7akVGP.jpg
    https://i.hizliresim.com/MVEPMk.jpg
    https://i.hizliresim.com/qdYmXB.jpg
    https://i.hizliresim.com/9a49Bo.jpg
    https://i.hizliresim.com/gr541Z.jpg
    https://i.hizliresim.com/P1qYb6.jpg
    https://i.hizliresim.com/4jgZJp.jpg
    https://i.hizliresim.com/ADm0lz.jpg
    https://i.hizliresim.com/JZY7gW.jpg
    https://i.hizliresim.com/Wqn6OP.jpg
    https://i.hizliresim.com/36D145.jpg

    Bir sonraki buluşma
    Okunacak Kitap: Yevgeni Onegin
    Tarih: 6 Ocak 2019 Pazar
    Saat: 13:30
    Mekan: Okkalı Kahve Kadıköy
    Adres: Rasimpaşa Mahallesi, Halitağa Cd. No:42 Kadıköy/İstanbul
  • Muzaffer Akar tekrar paylaştı.
    CELLAT


    Bir çift yeşil göz... Dalıp gidiyorum yeşiline. Ama gittiğim yerde hiçbir şey yeşil değil. Kuş kadar pencere, iki dirhem ışık... Yırtık çarşaf, pis kokan yastık… Kireci dökülmüş duvar, kırık ayna… Bozuk musluk, sararmış tuvalet… Bir de anamı ağlatan, imanımı da gevreten köpoğlu soğuk…

    On gündür beni bağrına basan kirli yatağın, bağrından kalkıp, oturuyorum. Başım,  ellerimin arasında. Gözlerim, nasırlı ayaklarımda. Otuz yıldır, istisnalar hariç beni istediğim her yere götürdü bu ayaklar. Bugün yine istisna bir durum için istemediğim bir yere götürecekler.

    Kalkıp tıraş oluyorum. İlk ve son adam akıllı abdestimi alıyorum. Niyet… Besmele… üç ağza, üç burna… Diğer sıralamayı hatırlamıyorum. Kafama göre… Temiz olayım da gerisi mühim değil.

    Benim için özel olarak getirdikleri beyaz kıyafeti giyiyorum. Sünnet olduğum zaman giydiğim uzun gömlek geliyor aklıma. Daha şimdiden hayatım, gözümün önünden film şeridi gibi geçmeye başladı. Hâlbuki bu son an da olması gereken bir şeydi, niye şimdiden başladı ki? Az ömre çok şey sığdırdığım için mi?

    Kapı açılıyor. Cüppeli, sarıklı bir imam giriyor içeriye. Açıyor Kur'an-ı Kerim'i… Euzu Besmele… Yasin…  Sadakallahul azim… Bir şeyler daha söylüyor ama anlamıyorum. Kulaklarım uğulduyor. Bu da en son olması gereken bir şeydi ama o da erken başlıyor.

    İmam çıkıyor, iki adam giriyor içeriye. Vakit geldi, gidiyoruz diyorlar. Sesleri boğuk, çehrelerinde tutulan bir yasın kederi var. Benim yasım mı bu? Bunun için de erken değil mi?

    Kalkıyorum. Ellerimi arkadan bağlıyorlar. Çıkıyoruz hücreden. Karanlık bir koridordan geçiyoruz.
    Kesif bir koku… Rutubet… Ciğerlerimi çürüten, sinsi düşman!

    Son koridordan da geçiyoruz, son kapı da açılıyor. Avludayım. Beyaz bir ışık delip geçiyor gözlerimi. Hava da çok soğuk,  şamar gibi çarpıyor suratıma rüzgar.
    Ne istiyor benden doğa? Ne yaptım ki ona? İklimin  dengesini mi bozdum? Atmosferi mi deldim? En fazla denize işemişimdir. Onun intikamı da böyle olmamalıydı.

    Yürüyorum. Dar ağacı karşımda. Protokol sağda. Yas tutan adamlar iki yanımda. Meraklı gözler pencerede. Martılar havada. Canım burnumda.

    Celladım gözlerime bakıyor. Ne görmeyi umuyor ki? Hissettiklerimi, hissedebileceğini mi sanıyor avel!

    Kolumdan tutup götürüyor beni dar ağacına. İtina ile ilmeği geçiriyor boynuma. Son duamı ediyorum. Kelime-i Şehadet… Eşhedü… Tekme… Ayaklarım yerden kesiliyor. Havadayım ama uçmuyorum. Nefes alamıyorum ama hala yaşıyorum. Çırpınmaya başlıyorum. Hırıltılar çıkıyor. Boğazım acıyor. Ciğerim gövedeme sığmıyor. Kanım kuruyor. Ayaklarım üşüyor. Daha çok çırpınıyorum. Hücrelerim ölüyor. Gözlerim yuvalarından çıkıyor. Kulaklarım uğulduyor. Yüzüm seğiriyor. Dişlerim kasılmaktan kırılıyor. Ama bir türlü can çıkmıyor.

    Sakinleşiyorum. Çırpınmıyorum artık. Gözümün önünden geçen hayatımı izliyorum. İlk kavgam. İlk aşkım. İlk öpüşüm. İlk ağlayışım. İlk cinayetim. Son günüm.

    Hafifliyorum yavaş yavaş. Ruhum çekiliyor. Bedenim tek kalıyor. Ölüyorum sanırım. Cellat… Martı… Soğuk… Işık… Karanlık…


    Öldü. Daldığım gözlerden çıkıyorum. Kan yürümüş, artık yeşil değil gözleri.
  • Muzaffer Akar tekrar paylaştı.
    Birbirlerimizden nice hüzünler gizliyoruz...
  • Muzaffer Akar tekrar paylaştı.
    18 Kasım, Sait Faik'in doğum günü. Bu gezi yazısı benden Sait Faik'e ve sevgili 1000 kitap okurlarına hediye olsun:
    " Dünyayı güzellik kurtaracak.” (Sait Faik)
    Sait Faik, “Bir Sonbahar Akşamı” adlı hikayesinde “Sonbaharda bulutlar turunç renklidir. Sonbaharda yapraklar konuşur. Lodoslu İstanbul denizi ne baş döndürücü şeydir! Bir lodoslu günde vapura atlayıp her ipin, her madenin ıslık çaldığı bir vapurda adalara gidip gelirim.” diyor ya ben de bir sonbahar sabahı Kadıköy’den vapura atlayıp yaklaşık 45 dakika süren bir yolculuktan sonra Burgazada’ya ulaştım. Yazının devamını fotoğraflar eşliğinde okumak için:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...ikleri-kesif-yazisi/
  • Muzaffer Akar tekrar paylaştı.
    Sinop Cezaevi’ni müze olarak gezerken duvarlara sinmiş yaşanmışlığı her zerremde hissederken kendimden geçtim ve orada, görmeden okumanın ne kadar eksik kaldığını bir kez daha anladım. Burada yatmış iki ünlü yazarımız Sabahattin Ali ve Kerim Korcan’ı yeni okumuştum, ama görmek, dokunmak, koklamak, oraya sinen ruhu ruhunda hissetmek bambaşka bir histi. O sebeple bu yazıda benden çok fotoğraf, şiir ve şarkılar konuşacak. Fotoğrafların bazılarının içeriği görünmediği için altlarına yazı ekledim. Umarım bu yazıyı okuyup bitirdiğinizde siz de Sinop Cezaevi Müzesi’ni gezmiş kadar olursunuz:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...e-dair-izlenimlerim/
  • Muzaffer Akar tekrar paylaştı.
    Yazacaklarımı okumasanız da olur. O kadar güzel yaşanmışlıklar ortaya döküldü ki benim şimdi burada yazacaklarım onların yanında ne derece hissiyatımı yansıtır bilemiyorum. Lakin yine de bir şeyler karalamak istedim. Evet, bir öğretmen değilim (aslında öğretmenim) -parantez içi bir kenarda dursun… anlatacaklarım, o yöne doğru aksın istemiyorum- bu sebeple kitaba, bir öğretmen gözü nazarıyla yaklaşamayacağım yahut okurken onların gözyaşlarının neden bende yer etmediğine dair açıklamalar da yapmayacağım. Sadece yazacağım… Yine de bu yazıyı okumaya devam etmek istiyorsanız buyurun…

    Okur, kitapları da dostlarını seçer gibi seçmelidir. (Bu başlangıç, yazı özelinde oldukça mantıklı bir gaye olabilir yani okurun kitap seçimine ya da dostunu belirlemesine veya fikir edinmesine yardımcı olacak bir gaye/gaye temennisi.) Her okurun, kitaptan beklentisi pekâlâ farklı olabilir. Bu beklentiler, edebi lezzetten tutunda atmosferin yoğunluğuna yahut kitabın açıklılığına kadar çeşitlilik doğurabilir. Yazarlarımız ise bu çeşitlilikleri kendilerine; az-az, az-çok ya da çok-çok edinerek bir üslup edinirler ve bir zaman sonra okur, bir alıntı gördüğünde veya bir paragrafa tesadüf ettiğinde der ki; İşte bu yazım filanca yazarındır imkânı yok başkası olamaz. Okur nezdinde, üslubun varlığını hissettirdiği dışa vurumlardır bunlar. Sonrasında okur, okuya okuya kendine yakın üslupları arar olur ya da üslup seçiciliği hastalığına tutulur mu demeli emin değilim. Kimisi postmodern yazımları okuyamaz, kimisi ise halk edebiyatı yazımlarını sıkıcı bulur. Birde şiir dünyası vardır ki orası apayrı bir dünya, bilhassa en doğru kelimeleri seçecek ve oldukça kısa vaziyetiyle birleştirecek ama aksi istikamette bütünüyle geniş anlamlar doğmasını sağlayacaksın. Hiçte kolay bir iş gibi gözükmüyor.

    Sanırım konuya dönmem için şu açıklama ile yazıya devam etmem gerekiyor; Yukarıda roman ve şiir ile alakalı bir takım bilgilendirmelerde bulundum kendi zihnimdeki halleriyle… Birisi çıkar, hayır filanca verdiğin bilgi doğru değildir aslı şöyledir derse şaşırmam ona kızmam da doğruyu belirttiği için teşekkür bile ederim ama anlatmak istediğim farklı bir husus. Farklı bir yazarı farklı bir anlatı ile tanıtmak istedim belki de...

    Ferit Edgü.

    Muzaffer abimiz bakın ne demiş yazar özelinde; “Kelimeleri seçen, işleyen, onlarla oynayarak yerlerini belirleyip cümle ile istediği anlamı veren, kelime ustası kişidir yazar.”

    Kelimeler seçilmiş, işlenmiş, onlarla oynanıp bir cümle ile meram okura nakşedilmiş usta kişisi tarafından. Hem şiir hem de roman(gibi gibi az biraz şiir, biraz az roman). Akıcılığa anlam derinliğine, az sayıda kelime ile yoğun hislere boğmasıyla bir bakıma şiir, atmosferin yoğunluğu, anlatımın ve betimlemelerin detayları ile de bir roman. Yeni bir tür mü acep? Adı konmuş mu ki ola? Benim rast gelmediğim bir tür böylesine başka bir yazım varsa yazın lütfen. Yazarı anlatmayı burada bırakayım yoksa ucu nerelere varacak kestiremiyorum da işin içinden çıkamam diye korkuyorum…

    Kitaba yazarın Hakkâri’ye seslenişi ile başlıyoruz... esasen geçmişe özlemi de denebilir. Bir denizcinin, bir dağ başına kaza sonucu savrulması ise bir nevi metafor gibi algılanmalı şeklinde düşünüyorum. Denizlerin özgürlüğü, tepelerin, yükseklerin inişe de çıkışa da izin vermeyen karlı kışlı engelleriyle de bir anlamda tutsaklığı ifade ettiğini düşünebiliriz.

    Bu tutsaklıkta neler oldu onlara tanık oluyoruz, okurun okuma aksiyonunda, anlatımın çeşitliliği ve tatlılığı ise itici bir kuvvet görevinde. Kötü şeyler oluyor ya da kötü şeylerin olmasına engel bir şeyler yapılmıyor, elden gelen de bir şey yok. Karamsar bir hava, öğretmen ha kaçtı ha kaçacak ya da kendine bir şey yapacak beklentisi ile okuduğunuz bir kitabın keyfini doruklarda yaşıyorsunuz! Sebebi ise bütünüyle yazarın başarısı mı? Kötü hatta çok kötü olayları okuyarak keyif alınması! Sizce de garip değil mi? Hayır hayır bu yazımda yazar gibi sorular sorarak ona öykünmeye çalışmayacağım ya da şiirimsi öykümsü bir inceleme yazarak da bunu yapmayacağım yalnızca bırakacağım ve bu yazım türü ona özel kalacak…

    İşte böyle bir yazım ve yazar sizi bekliyor onu dost edinecek misiniz size kalmış, benden bu kadar.
GÜMRÜK MÜŞAVİRİ
ÜNİVERSİTE
İSTANBUL
ORDU
261 kütüphaneci puanı
1463 okur puanı
09 Nis 2015 tarihinde katıldı.

İkinizin de okuduğu 3 kitap

  • Denemeler
  • Çocukluğun Soğuk Geceleri
  • Bir Geyşanın Anıları

Okuduğu kitaplar 939 kitap

  • Fırtınada Yanacaksın
  • Yok Oluş
  • Kurma Kız
  • Elveda Alyoşa
  • Bu Ölümsüz
  • Gecede
  • Uyanan Güzel
  • Sarsıntı
  • Unutulmayanlar
  • Bir Yudum İnsan

Okuyacağı kitaplar 455 kitap

  • Yeşil Mürekkep
  • Asmalımescit 74
  • Ben Buradayım...
  • M. S. 2150 - Bir Makro Felsefe Klasiği
  • Kağıt Gemiler
  • Ruhun Gökkuşağı
  • Hüznün Fiziği
  • Kurt Ali
  • Kırk Yedi'liler
  • Sevdadır Şiirler

Kütüphanesindekiler 2 kitap

  • Benim Sinemalarım
  • Yaşlı Adam ve Deniz (İhtiyar Balıkçı)

Beğendiği kitaplar 72 kitap

  • Tatar Çölü
  • Benim Sinemalarım
  • Sevgili Arsız Ölüm
  • Gömüyü Arayan Adam
  • Beni Asla Bırakma
  • Yüksek Gerilim
  • 1Q84
  • Bazen Hayat
  • Taş Bina ve Diğerleri
  • Kuşlar Yasına Gider

Beğendiği yazarlar 30 kitap

  • Latife Tekin
  • Hasan Ali Toptaş
  • Ali Şeriati
  • Adalet Ağaoğlu
  • José Saramago
  • Ali Nesin
  • Ahmed Arif
  • Doğan Cüceloğlu
  • Vedat Türkali
  • Zülfü Livaneli