Muzaffer Akar'ın Kapak Resmi
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 5 saat önce
mehmet pak, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okumayı düşünüyor

- Bizim Kürtlerden de söyleyenler oldu . Çok yakınlık gösteriyorsunuz Kürtlere !
-Acı çektirilen bir halka nasıl uzak dururum kızım ? Komünistim ben ,Türk 'üm, ama insanım önce ! Ermenilere , Süryanilere ,Alevilere de yakınlık duyuyorum . Biliyorum ki , onlara acı çektirenler , Türk de içinde , herkese çektiriyorlar . Onlar kurtulmazsa bize de kurtuluş yok.

Kayıp Romanlar, Vedat Türkali (Sayfa 214 - Everest Yayınları)Kayıp Romanlar, Vedat Türkali (Sayfa 214 - Everest Yayınları)
Muzaffer Akar, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 8/10 puan

...
Ve büyük yalnızlığım var
Biliyorsun hani o
Rüzgarın gözüne karanlık bir yelken gibi açtığım
İçimsıra vahşi bir kadın gibi taşıdığım
Yalnızlığım
...

Yağmur Kaçağı, Attila İlhan (Sayfa 19)Yağmur Kaçağı, Attila İlhan (Sayfa 19)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 7 saat önce
Onur Erol, bir alıntı ekledi.
19 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Nefsime hakim olacağım diye uğraşmıyorum. Nefse hakimiyet, tinsel varlığımdan saçılan sonsuz sayıda ışınların rastgele bir yerinde etkili olmayı istemektir.

Aforizmalar, Franz KafkaAforizmalar, Franz Kafka
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 7 saat önce
milena, bir alıntı ekledi.
 7 saat önce

"Zaten bütün yaratıklar görselerdi, duysalardı savaşı, bütün yaratıklar duyabilselerdi savaş çığlıklarını bu dünyada savaş olamazdı. Savaşın iğrençliği bilinmeyen bir şeydir de... Savaşın kötülüğü saklanan bir şeydir de, yaratıklar onun için kabul edebiliyorlar savaşı."

Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca, Yaşar Kemal (Sayfa 14 - Yapı kredi yayınları)Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca, Yaşar Kemal (Sayfa 14 - Yapı kredi yayınları)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 13 saat önce
Rogojin, Karabasan'ı inceledi.
 22 Şub 21:18 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · Puan vermedi

Wulf Dorn'un geçen yıl okuduğum ve hiç beğenmediğim Oyunbaz kitabından sonra açıkçası bu sefer biraz isteksizce aldım Karabasan'ı. İyiki almışım. Beklentilerimizin düşük olduğu kitaplar bazen bizi şaşırtır ya hani, biraz beklentimizin düşük olmasındandır bu şaşırma hissi, bazen de gerçekten güzel bir sürprizdir hani söz konusu olan, işte bu sefer beni bir sürpriz bekliyordu. Dört güne ve çoğunlukla gecelere yayılan okumalarım beni çocukluk korkularıma çağırdı bir yandan, bir yandan da o yalnızlık ve kimsesizlik hissi ara ara yokladı beni. Kitapta Simon adlı genç karakterimiz korkunç bir kazada anne ve babasını çok kötü bir şekilde kaybediyor, kendisi ise aynı kazadan yaralı kurtularak beş ay psikiyatri kliniğinde yatacak şekilde büyük bir travma yaşıyordu. Eve döndüğünde onu eski hayatı bekliyor muydu ama? değişen birşeyler var mıydı? Meselâ abisi, meselâ halası, mesela beş ay önceki hayatı aynen olduğu gibi onu bekliyor muydu, yoksa Simon yaşının küçüklüğü, hayat tecrübesizliğiyle omuzlarına yüklenen bu yükü beş aydır yaşadığı korkunç kâbusları sürdürerek taşımak zorunda mı kalacaktı?

Kitap bir gerilim kitabından beklenen klişelerin çoğunu es geçerek ya da bunları daha az kullanarak bizi özellikle Simon'a yönlendiriyor. Sayfalar boyunca bu kimsesiz kalmış gencin giderek daha kimsesiz kalmasını okurken, bir yandan da kâbuslarının ısrarla ona ima ettiği şeyi ve gece kurtlarındır sözünün korkunçluğunu öğrenmeye başlıyoruz. Gece kurtlarındır sözüyle bizi dışardaki düşmanlara bakmaya çağırırken yazar, bir yandan da kurdun sadece dışarıda değil içerde de yaşayabileceğini, ve zihnimizin bizi en korkunç kâbuslarla darmadağın edebileceğini de anlatıyor. Bu anlamda Karabasan aslında bir zihin terörü gibi, Simon'ı felç dahi edebilecek bir korkular silsilesi ile kıskıvrak yakalarken öte yandan onu yüzleşmeye, kâbuslarında anne babasını kaybettiği yolun ortasında durduğunu gördüğü kapının arkasına bakmaya ve orada olan neyse onun gözlerinin içine bakmaya zorluyor, buna çağırıyor.

Kitabı okurken bazı yerlerde tüylerim hakikaten diken diken oldu. Simon'ı kâbuslarında öfkeli gözleriyle takip eden bir kurt olduğu için, şu an yazarken olduğu gibi , okurken de küçük odamda, annem uyumuş, dodim uyumaya çalışarak sağa sola dönerken yatağımda, evin bütün ışıkları sönmüş, sadece odamdaki loş ışıkla bakıyordum kitaba ve bu kurt bana çok ama çok tanıdık geliyor ve tüylerim ürpererek ara veriyordum. Çocuk muyum ben, diye söyleniyordum, ama banyoya geçmek ya da kendimce küçük bir cesaret örneği sergileyerek mutfağa gidip bir bardak su içeceksem karanlığa bakarak, sanki hiç birşey olmuyormuş gibi yürümek, ışığı açşam dahi her yere sinen karanlığın bir kaç saat önceki aşina, bildik duvarları gizlediğini görerek, hatta içerde simsiyah ve artık hiç de dost gibi durmayan kütüphanem ve kitaplarım bana bu uğursuz havanın kötü olayların habercisi olduğunu düşündürüyordu.

Sayfalarca okudum. Simon'ın kederli hayatına düşen parça parça ışıkların odama düşmesini ümit ederek, ama öfkeli gözleriyle loş ışıklı odamın az ötesinde, koridorda, avluda ya da büyük salonda kurdun beni beklediğini bilerek, hayâl gücüm çocukluğuma dek uzanıp bana hatırlatınca suadiye atlantis sinemasını, sene diyorum, sene 1980'lerin başı ya da ortası, ama altı arkadaş okulu kırmış ve sinemaya gitmişiz, ve sinemada kurt adamlı bir film oynuyor, ama sinemada bizden başka çok az seyirci var ve hayatımın en büyük hatalarından birisini o gün yaptığımı sonradan anlamak üzere filmi izlemeye başladığımızda başıma geleceklerden habersizim. Sinemadan çıktığımda hayatım temelli değişmiş durumda. Gece yatamıyorum, annem kızıyor bağırıyor, yanına yatıyorum ve Yasin okuyor bana, Yasin koruyacak çünkü, evet o gecelik karanlıkta beni bekleyen bir kurt adam ya da kurt yok ama bu ne ki? O yaşımdan bu yaşıma, yani otuz sene belki de daha fazla zamandır, ne zaman bir kurt adam filmi ya da kurtlarla ilgili bir film izlediysem aynı akıbetin koynunda buldum kendimi: ışığı söndür, yatağa gir, korkma, bunların hepsi film. Ne kâbuslar, ne korkular.

Bu kurt kimdi gerçekten, kimdi, bunca sene hayatıma musallat olmuş bir çocukluk korkusu değil miydi, nasıl olur da buna izin verebildim, diye düşünerek yirmi sene kadar önce bir daha izledim filmi, ve sonuç korkunçtu. Rahmetli babam bana çok gülmüş, hatta dalga geçmişti. Simon için ormanlarla kaplı kasabasının ıssız otellerinde onu izleyen, kâbuslarında onu öldürmek için öfkeyle bakan gözlerini ona diken ve rüyalarında yol ortasında gördüğü kapının ardından üzerine atlayarak öldüren pençesini ve parçalayan dişlerini boğazına daldıran bir kurttu o. Benim kurdum neydi, kimdi peki? Geceleri beni de öldürmek için bekleyen, uykularımı kaçıracak denli beni huzursuz eden kimdi? Kitabı elime alana dek benim için hep bildik, kırk beş senelik bir aşinalıkla her köşesini bildiğim evimi birdenbire yabancı ve bana düşman kılan bu gölgeli, karanlıklı, kasvetli düşman kimdi? Gündüz vakti her yere baktım ve hiç birşey göremedim. Kitaplar ve kütüphanem aynıydı, raflar daha boş, ama daha güzel; masalar, koltuklar, dodinin oyuncakları ve duvarda rahmetli babamın resimleri; annemin küçük odasında lila renkli duvarlarda asılı çok çok eski resimler: solmuş, paslanmış renkli köy resmi, az ötesinde babamın gençlik fotoğrafı, hemen yanında annem siyah beyaz fotoğrafta melek yüzüyle bakıyor hayata, bilmeden nice sürprizin onu beklediğini, bakarak resmini çeken kişiye. Hemen yanında kendi odam, odamda yine kitaplar, bilgisayarım, dodinin yatağı, güzel perdeler, duvar saati ve üzerinde babamın hemen ölmeden önce çekilmiş güzel, güler yüzünü seçebildiğim küçük fotoğrafı, arkada köy arazimiz, çay bahçeleri, bir çok dalı neşeli kıpırdanmış ağaçlar...hani nerde? Kurt nerede, hani? Arıyorum bulamıyorum. Bu odada değilse hangisinde, şu içerdeki küçük odada mı? Orada bohçalardan başka ne var ki, ya da mutfakta, kap kacaktan başka? Arasam da bulamıyorum ve o zaman anlıyorum ki gündüz değil, gece kurdu bu, sadece geceleri çıkıyor ortaya, aynen Simon'ın kurdu gibi; hep kaçmak istediğim ama kaçamadığım, nihayetinde dişlerini boğazıma daldıracağı âna dek bekleyecek olan, öfkeli gözlerini bana dikmiş, korkunçluğu ödümü patlatan bir gece kurdu o.

Benim kurdum geceleri beni uykudan uyandıran ve karanlıkta bana ölümümü düşündüren şeydi işte.. Boğazımda dişlerini hissettiğim, pençesi yüzüme basan bu kurt bana ısrarla aynı akıbeti hatırlatıyordu. Herşeyi odamda, duvar saatinin altındaki aynada kendimi görünce anladım: gözlerimin altındaki torbalar, orta okul sıralarından beri saçlarımın her yanına yayılmış beyazlarıyla bu ürpermiş, yorulmuş, giderek babasının kaderini üstlenmiş bedenim aslında bir alışkanlıkla korkarken bir yandan o kurdun rahmetine de selam ediyor gibi, çünkü bir abartıyla titrerken bedenimiz ve kendimizi sakınırken o mel'un andan, sanki az daha sabredip ve cesaretle bakabilsek belki öfkeli, düşman ve vahşi bir kurdun dişlerini değil, kurt maskesi takmış bir güzel köpeğin havlaması ya da oyunu gibi akıbetimizi göreceğiz. Bir büyüğün Eyüp mezarlığına bakarak söylediği gibi, bu şehir binlerce kez doldu boşaldı, yani evet gerçekten misafiriz hepimiz, ve evet, gidiciyiz, bunu bilsek de bir kurt gecelerce rüyalarımızı kâbusa çevirmeye çalışarak kendini hatırlatır durur, nice geceler hatırlamadan, gölgesi zihnimize uzak uzak düşer ve yine de oyalanıyoruz bir şekilde. Akıbet ister maltepe'deki sanatoryumda bekleyerek, aynen hayâl ettiğin gibi gençliğinden beri, ister âniden gelsin, ya da ortalık kan gölü ve herkes şiddetle celâllenmiş ve delirmişken, herkes herkesin düşmanıyken, asla görünüşe aldanma mı diyor, korkmadan, uzat boynunu kurdun dişlerine ve bırak bitsin, çünkü bir ümitle inanıyoruz, bu değildi, bu değil sonu ebedi olana susayan içimizin, gerçekten böyle mi? Yoksa bütün bu karanlık gecelerde, sıcakta ya da soğukta, kitaplarımın arasında, hayâllerle anarken nice kaybettiğim insanı ve sokak kedilerimi, odamı geceyarısı loş ışık zar zor aydınlatırken, her bir edebiyat hikâyesiyle, her yaprakta biraz daha teselliyle kendimi avuturken, yoksa hepsi bir avuntu muydu, sadece kendimizi oyalıyor ve karanlıkta korkmamak için kendimize masallar mı anlatıyoruz? O âna dek sürecek, avutacak ve kollayacak bir teselli ümidiyle o halde, edebiyata ve kitaplara sığınmaya devam...

Muzaffer Akar, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u inceledi.
 16 saat önce · Kitabı okumadı · Beğendi · Puan vermedi

Bir küçük kitap; ben tabletten okuyorum ama satın alıp kütüphanemin baş köşesine koyacağım ki edebiyatın gücünü her bakışımda bana hatırlatsın, en başta olmalı ki, günlük koşturmalarla geçen sıradan yaşamımızın değerini 19-20 yaşında ömürleri savaşlarda harap olmuş kişilerle karşılaştırıp değerini bilelim.

Kitabın daha yarısını okumadım ama karşı konulamaz bir yorumlama ihtiyacı duydum hatta kitabın her satırını her parağrafını alıntı yapmak bir yere not etmek tekrar tekrar okumak ihtiyacı duydum. İşte şimdi bu ritüel okuma değil! İşte bu, kitaplarda aradığım “şey”. işte bu his, bu haz bu duygu yüklenmesi edebiyata doyamama nedenim.

Çok açık söylüyorum ki son yıllarda ağlama yetimi kaybettim, çok hüzünlenip çok üzüldüğüm zamanlar bile ağlayamam ama bu gün, bu kitabın satırlarında kaybolunca, ben fark etmeden gözümden yaş tabletimin üstüne düştü, gözyaşımın altındaki yazılar bulanıklaştı. İşte oldu, gözyaşı fakirini ağlattı bu yaşanmışlık.

Hadi dur, hadi kendini engelle de yazma, bu duygu doyumunu ölümsüzleştirme.

Her zaman savaşın anlamsızlığını, kazananın olamayacağını ama insanlığın sürekli savaşlarla kaybedeceğini savundum ve savunacağım. Ben ki sadece zorunlu askerliğimi kısa dönem olarak İzmir’de yaptım. Yazar savaşı tüm korkunçluğuyla yaşamış, herşeyiyle hissetmiş, bedeni sağ kalmış olabilir ama ruhu tedavi edilemez yaralar almış ve bu şaheseri yazmış.
Bu kitabı yorumlamak veya puanlamak haddim değil, ancak hislerimi yazabilirim!

Muzaffer Akar, bir alıntı ekledi.
17 saat önce

... O, şimdi ondokuz yıllık küçük ömrüyle yapayanlız ve ağlıyor, bu ömür onu bırakıyor çünkü.

Gördüğüm ayrılışların bende akıl komayan, en zor olanı bu.
...

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque (Sayfa 20 - ( E kitap ))Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque (Sayfa 20 - ( E kitap ))
Muzaffer Akar, bir alıntı ekledi.
18 saat önce

Kırılmadık, alıştık. Başka bazı şeylere katlanmamızı güçleştiren yirmi yaşımız, bu işte bize yardım etti. Ama en önemlisi, içimizde sağlam, pratik bir dayanışma duygusunun belirmesi oldu. Bu duygu, cephede harbin yarattığı şeylerin en iyisini meydana getirdi: Arkadaşlık!

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque (Sayfa 17 - ( E kitap ))Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque (Sayfa 17 - ( E kitap ))
Muzaffer Akar, Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu'yu inceledi.
 19 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Selim İleri son 150 yıllık Türk edebiyatını iyi bilen birisi. Yazar; sevdiği ve beğendiği 229 Türk romanının incelemesini bu kitapla yapmış. Romanların basım yılına göre sıralanmış incelemeler kitap ve yazar hakkında kısa bilgiler içeriyor, çok kısa olarak romanın konusu ve ilerlemesi anlatılıyor ve her incelemenin sonunda kitaptan kısa bir alıntı yapılmış.

Selim İleri'ye hep mesafeliyim zira kitap zevklerimiz pek uymuyor, yazar; aşk, entrika ve dramların iç içe girdiği, İstanbul konaklarında yaşanan Türk romanlarıyla ilgilenirken ben daha toplumsal sorunları içeren, sosyolojik bilgiler ihtiva eden veya gerçek Anadolu insanının yaşamını ve duygularını anlatabilmiş romanları seviyorum(Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal).

Yazarı her ne kadar eleştirsem de bu çalışması başarılı olmuş, ben incelemeleri sayfa sırasıyla okudum pek olmadı, okuyacaklara tavsiyem kitabı bölerek ve zamana yayarak okumalarıdır.

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 19 saat önce

Damızlık Kızın Öyküsü, yazarın okuduğum ilk kitabı. Bu hafta sahafta görene kadar böyle bir kitabın varlığından dahi haberim yoktu malesef. Ama adımımı içeri atar atmaz ilk gözüme çarpan, beni kendine doğru hızlı adımlarla çeken bir kitap oldu. Başlamak için eve gitmeyi bile bekleyemedim. Kendimi bir kafeye atıp, okumaya başladım hemen. Kitap öyle gerçekçi ve etkiyeciydiki beni tamamen içine çekti, kapatıp bir türlü kafeden çıkamadım. Her seferinde tamam bu son sayfa, sonra kalkacağım diye kendi kendimle anlaştım. Ama kalktığımda neredeyse kitabı yarılamıştım.

Hepimiz bir distopyayı anlatan kitaplar okumuşuzdur. En basitinden 1984 ' ü bilmeyen yoktur herhalde. Bu tür kitaplarda genelde kahramanımız bu dünyanın içine doğmuştur, sonradan böyle bir dünyada bulmamıştır kendini. Bu yüzden geçmişi özleyip yad etmez, bu kadar acı çekmez. Ama bu kitap bunun tam aksi işte.

Hikayeyi damızlık bir kızın ağzından dinliyoruz. Bir zamanlar özgür, istediğini giyinen, aşık olan bir kızın, bir sabah bambaşka bir dünyaya gözünü açmasıyla başlıyor. Bu feminizm üzerine yazılmış karanlık distopya, ABD hükümetinin yerine geçen totaliter bir dünyada yaşanıyor. Terörist saldırılar sonucu hükümet dağılıp, kendilerine Yakup ' un Oğulları diyen bir grup yönetimi ele geçirmiştir. Kadınların hakları tamamen ellerinden alınmıştır. Çalışmaları, kendilerine para verilmesi, okuma yazmaları, aşık olmaları yasak. Ya hizmetçi, köle, fahişe ya da komutanlara, komutan eşleri gözetiminde evlat verecek damızlık kızlar olacaklar. Gruplara ayrılmış olan kadınlar; yeşil, kırmızı, kahverengi...gibi kıyafetler giymek zorundadırlar. Bu kıyafetler onların hangi görev ve sınıftan olduğunu temsil ediyor çünkü. İntihar etmelerini engellemek için bomboş odalarda yaşıyor, isyan etmesinler diye cahil ve çaresiz bırakılıyorlar.

Kitabı bitirdikten sonra oturup düşündüm uzun uzun. Öyle gerçekçi bir anlatım ve betimlemeler varki kitapta, sanki gerçekten bunlar varmış gibi korkuttu beni. Gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir kitap...