Muzaffer Akar'ın Kapak Resmi
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 19 Eyl 21:07

*EDEBİYAT SOHBETLERİ*
Değerli dostlar,
Öncelikle her birinize selam,sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Bu günden itibaren ,fikirlerine çok değer verdiğim birkaç dostumun da olumlu görüşleri ışığında bir etkinlik başlatmak istiyorum...
Uzun zamandır Edebiyat hakkında araştırma yapıyorum.Bu doğruntuda kendimce bazı okumalar yaptım.Birçok kitap ,dergi ve makale topladım.
İşin içine girince aslında bildiğimi sandığım bir çok konuda çok sığ bir noktada olduğumu anladım.
Geldiğim son noktada bir şeyler ortaya çıkmaya başladı.Derlediğim bu bilgileri sistematik bir şekilde sizlerle de paylaşıp bir sohbet ortamı yaratmak gayesindeyim.
Yöntem nasıl olacak derseniz;
Sanat nedir sorusuyla başlayan,Edebiyatın Güzel Sanatlar İçindeki yeri,Diğer Bilimlerle ilikisi,Edebi Metinler,Şiir,Şiirde Yapı,Dil,Edebi Metinleri İnceleme Yöntemleri,Türk Edebiyatı ve Dönemleri,Edebiyat Akımları ve Dünya Edebiyatına kadar uzanan oldukça detaylı bir serüven...
Paylaşımlarım mümkün olan en kısa ve öz haliyle tanım şeklinde olacak.Bu tanımlar ışığında görüş ve detay bilgi paylaşmak isteyen dostlarla beraberce bir öğrenme serüveni olması dileğiyle.

*Etkinlik hakkında görüşlerinizi paylaşırsanız sevinirim.
Ne dersiniz ?

Demişki birisi " kelimeler hiç bir zaman gerçeği tam ifade edemez". Değil mi ya!...

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 15 Eyl 22:54
Ferah, Kitap Hırsızı'ı inceledi.
 15 Eyl 22:48 · Kitabı okudu · 6 günde · Puan vermedi

moj dragi....

Rahmetli dedem Üsküp'lü bir boşnaktı. Boşnaklar, çoğunlukla uzun boylu, sağlam yapılı, kumral ve ela gözlü olurlar. Orada doğmuş okumuş evlenmiş ve 1965 yılında Türkiye ye göç etmişti. Üsküp, Makedonya'nın başkenti ve en büyük kentidir.
Boşnak idi. Ne midir Boşnak? Tabii güzellikleri kadar, akan kan ve gözyaşıyla kendisinden söz ettiren Balkan ülkesi halkı boşnakların, bu ismi nereden aldığına dair birçok rivayet bulunuyor.
Hakan Albayrak, bu rivayetlerden bir tanesini Ebuzer isimli kitabında şu şekilde anlatıyor:
"İgman dağının eteklerinde İsevi dervişler yaşarmış. Bunlar İncil'de bahsi geçen son Peygamberi beklerlermiş. Bir gün "Vakit tamam, artık gelmiş olmalı" deyip son peygamberi bulmak ümidiyle yalın ayak yola koyulmuşlar. Yıllarca yürümüşler. Binlerce kilometre yol katetmişler. Ayakları kana bulanmış. Derken Medîne-i Münevvere'ye varmışlar. Medine'de önlerine çıkan ilk adama "Biz Allah'ın elçisini arıyoruz. Adı Muhammed" demişler. Adam "Ne yazık ki geç kaldınız. Allah'ın elçisi dün öldü" demiş. Dervişler içli içli ağlamaya başlamışlar."Ben Hattab oğlu Ömer" demiş adam. "Elçinin yakınıydım. Buyrun mescide geçelim, biraz soluklanırsınız. Bu arada ben size elçinin getirdiği mesajı anlatırım."
Dervişler teklifi şükranla karşılayıp, Peygamber mescidini kanlı ayaklarıyla kirletemeyeceklerini söylemişler. Bunun üzerine Ömer bin Hattab onlara sarı mesler hediye etmiş. Dervişler mesleri öpüp bağırlarına basmışlar. "Bir Peygamber dostunun hediyesini ayağımıza süremeyiz" demişler."Siz kimlersiniz?" diye sormuş Ömer bin Hattab.
"Biz Igumanlarız" demiş İgumanlar.
"Geldiğiniz ülkenin adı ne?"
"Geldiğimiz ülkenin adı yok."
"Peki, sizin dilinizde yalınayak nasıl denir?"
"Bos." "O halde ülkenizin adı biraz sizin dilinizden, biraz bizim dilimizden BOSNA olsun." Yalın ayağımız."
Bu rivayetin gerçeklik payı ne kadardır onu kestirmek zor. Neden mi anlatıyorum bunları kitap ile ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Dedem o zamanki rejim şartlarından dolayı ailesi ile Türkiye ye göç etmiş, Türkiye ye gelince burada da aman hoş geldiniz diye bir karşılama tabii ki olmamış bir boşnaktı.
Çok sıkıntı çektik moj dragi der başlardı anlatmaya. (moj dragi –canım kıymetlim demektir. ) Evet dedemin en kıymetlisi idim ben, dört kız evladından sonra doğan ilk erkek evladının ilk çocuğu. Erkek değildim elbet ama oğlunun evladı idim. Pek Türkçe bilmezdi dedem, "Üç dil birbirine karışıyordu. Rusça, Almanca ve mermice..." diye anlatılıyor ya kitapta hayat tasvir edilirken bizim evde de karma bir dil vardı Boşnakça Türkçe anlaşıp yaşardık. Yıllar geçmiş olsa da '' gavur bunlar, türk değiller, müslüman değiller'' eleştirilerine defalarca tanık oldum. Dedem, Üsküp te yaşadıklarını Müslüman halkın çektiği sıkıntıları, yaşatılan eziyetleri o gün tekrar yaşıyorcasına anlatırdı. Hele bir Taşköprü yapımı hikayesi var ki, umarım başka bir kitap incelemesinde dile gelecektir. Dinlemek yetmedi bir zaman sonra okul yıllarım başlayınca ne anlatırsa yazmaya başladım. Dedemin hikayesi halen sararmış kareli bir defterin sayfalarında yılların yükünü üzerinden atmak üzere bekliyor. Tıpkı Kitap Hırsızı Liesel’in ölümden kaçmak için sığınakta saklanırken yazdığı defter gibi. Sığınakta yazılmadı dedemin anlattıkları, çalınan kitaplar tercüman olmadı yazılanlara ama onun çalınan çocukluğunun, gençliğinin, hep özlemini çektiği hicret ettirilen topraklarının hikayesiydi. Savaş öncesi Üsküp’e defalarca gittim, Seneler sonra Sırplar tarafından Boşnaklara yapılan soykırıma hayret ederek Sırp Hırvat, Boşnak, Arnavut ayrımı yapılmadan aynı binada içiçe yaşayan sadece balkan halkı denilen insanların evlerinde aylarca kaldığımı hiç unutmadım.. Neden yapılır ki katliamlar yüzlerce yıl içiçe yaşayan bir ırk neden yok edilmek istenir ki? Orada yaşayan akrabalarım var , arada Türkiye ye ziyarete gelirler. Anlattıklarını dinleme imkanınız olsa inanın ki Kitap Hırsızı nda anlatılanlardan sadece işkence yöntemi olarak farklılık var. Yıllarca hitlerin soykırım uyguladığı nazi kamplarından birinde yahudi bir kişinin gördüğü işkencelerden dolayı duvarına eğer Allah varsa onu affetmem için ayaklarıma kapanmalıdır sözü hakkında ne düşünüyorsunuz bilemem ama Srebrenitsa katliamında vurulan dört yaşında bir çocuğun ölmeden önce annesine sorduğu "Çocukları Küçük Kurşunla Öldürürler Değil mi Anne?" soru da en az diğeri kadar acı verici.
Gelelim romana;
Ölüm meleğinin ağzından savaş yıllarının anlatıldığı
Annesi tarafından bir aileye evlatlık verilen , savaşı yaşayan ve tüm sevdiklerini kaybeden "Kardeşi kollarında ölmüştü. Annesi onu terk etmişti. Ama her şey bir Yahudi olmaktan daha iyiydi." İfadesinin tüm olanları izah etmeye yettiği Tanıtılan Liesel’in hikayesi. Ölüm meleği yaşanan utanç yıllarını anlatırken Hitler’in can almakta kendisine ne kadar yardımcı olduğundan bahsederken bile hüzünlü iken bir insanın bu kadar acımasız olabilmesine hayretler içinde tanık oluyorsunuz.

‘’ İnsan mutluluğunu çalabilir miydi? Yoksa bu da aşağılık bir içsel insan hilesi miydi?’’ diyen küçük Liesel’in yolculuğuna siz de hüzünle, acıyla nefret ve ara ara umutla eşlik edin derim. Okuduğunda benim hissettiğim gibi hissedecek misiniz bilemiyorum ama inanın ki o vahşette gülen kimde yoktu, hayat ise gülenle gülmekten ibaret değil şart değil de,kimi zaman ölenle ölmek gerekiyor...
Keyifli okumalar…

Ersin Ergün Keleş - Bir Avuç Şiir
Bizim üstümüze dört duvar
kördüğüm yıllar ve kilitlerin kasveti
kaç yılın mahpusluğudur bu
kaç yılın uçurum gibi hasreti
engini de deli gönül engini
ay değil yıl değil bu ayrılık yangını
kaç ananın kaç gelinin yüreğine dökülen
bizim üstümüze gözaltı ve işkence
yüzkırkaltı eylül sehpaları ve hücre
tek tip eğitim, elbise tek tip bir gece
tek tip kişiliksizliği dökmek için benlere
allı turnam bizim ele varırsan
onur söyle, direnç söyle, dik söyle
kendi beninde direnen kişilik söyle
acının göz çukurunda büyüttük dostlukları

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 07 Eyl 00:21

Bayramlık Bir Özlem
Bir bayram telaşı değil bu yaşadığım . Bayramlar geçti artık benden sabah giyilme hayaliyle başucuna konan bayramlıklarla. Kim bilir kaç tanesi kimin eskisiydi. Ziyanı yoktu. Şekerlerle dolu hazineler görürdük rüyalarda. Altınlarla değil. Altının daha değerli olduğunu söylese biri bize, büyüklerin saçma, parlak metalleri seven garip insanlar olduğunu düşünebilirdik. Çocukluktu her şey çok güzeldi. Zamanımız özgürdü o vakit. Hiç bir Pazartesi'nin yaklaşmasını korkuyla karşılamazdık. Ve hiçbir cumartesi özlemle beklenmemişti henüz. Günler isimlere bölünmemişti. Hepsi aynı güzellikte ve hepsinde kırlangıçların yuva yapışını izleme özgürlüğümüz vardı.

Kırlangıçlar dedim de.. Çocukkendi rüyamda kırlangıç olduğumu görmüştüm. Günlerce geçmemişti içimden bir mutluluk hissi. Şimdi görünen rüyalarsa, günlerce umarım gerçekleşmez kaygısıyla hatırlanıyor. Kamuran'da rüya görürdü uyurken. Dudaklarını oynatmasından anlardım. Gördüğü rüyaları merak ederdim. Eminim oda bazen kuşlar görürdü rüyasında. Çünkü balkonda kuşları gördüğü gibi oynatırdı dudaklarını. Şimdi bu anlattıklarımı bir kedi sevmemiş olan zor anlar. Kamuran bir kedi değildi sadece daha öncede söyledim. Hem evlattı, hem çocukluğumdu. Sivas'ta sığınağımdı. Evet görünürde o benim göğüsümde yatardı ama aslında ben onun göğsünde yatardım.Kamuran çok şeydi..

Sivas... Çetin bir yanılgıdır esasen. Bu cümleden ne anlarsanız ve ne anlamazsanız odur Sivas. Korkuyla uyunan gecelerdi. Kapını hangi zalimin kıracağının hesaplarının yapıldığı. O zalimler resmî ve gayriresmi olabilirdiler. Ve 90'larda değildik. Zalimler artık racon bilmezler. Yalnızca racondan bahsetmeyi bilirlerdi. Bazen gerçek üstü gelir insana Sivas. Bir yerden nasıl hem bu kadar nefret edilir, hem nasıl bu kadar sevilir özlem duyulur ? Sürgün yerini özlemesi gibidir bir sürgünün. Çok özlemesi gibi. Ve zannedersem herkes pişman döner Sivas'tan. Kimi yaptıklarından, kimi yapamadıklarından.

Hala Atatürk Caddesinde bir acı durur dipdiri. Herkes hissedemez. Hissedende baş edemez bu acıyla. El ayak buz kesen Sivas'ta en sıcak yerdir orası. Hepimizin kalbinin cehennemidir. Ve yandı zannedilenler yanmaz orda biz yanarız. Tam orda bir yapı. Her bir tuğlasından Behçet Aysan bakar, Nesimi Çimen, canım Hasret Gültekin.. 37 candır o yapı. Sanıldığı gibi beton tuğla değildir. Ve Sivas'ın en yaşayan yeridir.

Küçük şeylerden mutlu olanlara yeter ama. Karın yağışını beklemek yeter. Şehrin bir gelin gibi süslenmesidir. Karın kalkmasını beklemek yeter. Bu bir gelinin duvağını kaldırmasıdır. Nisanı beklemek yeterdi bana. İlk fesleğen saksısını heyecanla eve götürmek için. Kamuranla bahçeye inmek için Nisanı beklemek Sivas'ta.. Ama ne olursa olsun Eylül'de Sivas'ta olmak dünyalara değişilmezdi..

Kargadan başka kuşu zor görürsün orda. Kargaları bile sevdirir adama. Bide zaten sevenler vardır kargaları. Onların işi daha kolaydır. Bayramda günlerce ekmek bulamamanın özlemidir Sivas. Böyle özlem olur mu ? Neden olmasın.? Aç kalmasakta soğukta kalma özlemidir. Soğuk diri tutar adamı. Bir nevi emanet bayramların özlemidir. Başka yerde geçebilecekken Sivas'ta geçen. Bunun mutluluğunu hangi şehir verebilir ki bilene..

Bir bayram sabahı İzmir gibi bir yerde Sivas'ı özleyerek uyanmak. Ve bu neyin deliliği diye kendine sormaktır. Akıl işi değildir Sivas.


https://youtu.be/syTNYjx9HrA

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 07 Eyl 00:14

Bizde bir radyo var. Vostok FM. Şark FM Türkçesi. Ben öyle çeviriyorum Türkçeye. Doğu demek aslında Vostok. Ama yakıştırmıyorum ben. Sanki Şark olsa daha bir cuk oturuyor. Galina hep bu radyoyu dinler. Kocası bir Türk, benim ya ondan. Sahibi bir Ermeni'dir. Türkleri sever mi bilmem. Ama bilirim ki tüm orta asyalılar bu radyoyu dinler. Ermeniler bir de. Azeriler de tabii. Çerkesler de imanıma. Gürcüler de şerefsizim. Hastası Ruslar da var. Baldızımdan bilirim.

En çok Türkçe parça çalar bu radyo. En çok bu parçalara istek olur da ondan. Yoksa niye çalsınlar ki!? Üç beş kuruş akıyorsa sahibinin cebine, işte bu Türkçe parçalardan olur diye düşünüyorum ben. Kolay mı yahu, 80 milyonluk bir milletin doğurganlığıyla 5 milyonluk bir milletin doğurganlığı? Hiç bir mi olurmuş allasen?

Her yeni günde Ağustos ayının, bu parça çalmakta. Radyo bu elamanla meşgul sanki. İstek sahiplerinin çoğu Ortaasyalı. Çerkesler, Gürcüler de var. İstek sahipleri. Dinliyorum ben de, Edik var, Ermeni, Ani bir de, Ermeni bunlar, istek sahipleri. Ani Petros'un karısı, kiracım ya ondan biliyorum.

Bu aralar İsmail Güzelsoy okuyorum. Çıt Yok, bu geceki takıntım. Yağ gibi akıyor meret. Arada cigara içiyorum. Mutfağın balkonunundan üflüyorum dumanı. Her giriş çıkışımda mutfağa, sanki aynı melodiyi duyuyor gibi hissediyorum. Ama takmıyorum kafamı. İki numaralı kızım, İlayda adı. Ruslar Lada diyor. Ben, biraz da inadına İlayda diyorum. Baba, bu şarkının sözleri ne diyor, diyor. Şarkının tanıdıkmış gibi gelmesi Galina'nın da aynı parçayı dinliyor olmasından. Çok cigara içiyorum ya ondan.

Gece Gölgenin Rahatına Bak - Çağatay Akman, parça bu. Hani dedim ya, Vostok-Şark FM'i meşgul eden eleman. Vostok FM'de her saat başı çalıyor allahsız. Sözleri ne diyor, diye soruyorlar. Gel de anlat! Derin, diyorum, bu şarkının sözleri bayağı bir derin. Bire bir, duygusuz çevirmek kolay, ama yetmez diyor. felsefe yapıyorum. Ooo diyorlar, hakkaten beğendiğimiz gibi varmış. Evet diyorum, beğendiğiiz gibi var. Beğendikleri gibi var.

Linki Tatyana'ya atıyorum. Puşkin uzmanı. Tolstoy'u, Dostoyevski'yi derin okumayı öğreten bana. Tanoçka der Ruslar, ben de öyle derim ona. Tanoçka. Bir ayağım çukurda der, kimin değil ki derim ben de. Pek sevmedim, dedi. Sen, dedim, daha çok Şark FM dinlemelisin.

Neyse daha fazla uztmayayım. Belki siz de seversiniz parçayı.

https://www.youtube.com/watch?v=aWDFlYTOAyU

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 07 Eyl 00:07

Kiraz Sapı Vakası
"Ben bir başkasıdır." der Arthur Rimbaud. Ne kısa, ne uzun bir cümle. Konuyla ilgili Vedat Türkali'nin Güven l, ll romanı kadar uzun romanlar yazılabilir. Bir odun parçasının kendini keman sanmasının tek sorumlusu, suçlusunun toplum olduğunu düşünmüyorum. Ve konu çok derin içinden çıkamam diye korkuyorum. Daha kendi kendimin Yusuf'u ve kendi kendimin kuyusu olduğumu yeni fark ettim. Ne yaptıysam bu kuyudan çıkamıyorum. İnsan kendi kendinin Yusuf'u ve kendi kendinin kuyusu olduğu gibi, kendi kendinin İbrahim'i ve kendi kendinin putu da aynı zamanda. Elime bu baltayı kim verdi İbrâhim?
Nedense Ece Temelkuran'ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar romanını okursam bana çok şey katacağını düşünüyorum. Ama sadece düşünüyorum henüz okumadım. İsminden etkilendim belki değişik batıl inançları olan biri olarak. Değişik insanlarda beni buluyor ama. Her batıl inancımın bir sebebi var. Biri geldi bir gün elinde ufak bir mendil içinde bir şey var belli. "Bunu sana vermek istiyorum"dedi. "İçinde kiraz sapı var kadınlar için çok önemli değerliymiş." Benim bildiğim tek özelliği kilo vermeye yardımcı olması. Ona da ömrüm boyunca ihtiyacım olmadı daha. Duymadım varsa başka anlamını da. Filmlerde görürüz ya büyü yapmak için ilginç şeyler kullanılır. Kiraz saplarını bana verince aklıma ilk bu geldi. "Ah canım teşekkür ederim. Bir büyü için tek eksik malzememdi" deyip aklını almak geçti içimden, sonra vazgeçtim. Bir süre çantamda taşıdım. Ne yapacağımı bulamayınca, bizim burda Nazar Köy diye bir yer var orda bir dilek ağacı gördüm onun dibine bıraktım. Herkes çaput bağlayacak diye bir şey yok ya :) Ardına da Melina Aslanidou'dan bir şarkı açtım. Ama hala merak ediyorum bir kadına neden kiraz sapı biriktirilir ? Bu kiraz sapı vakası da böylece kaldı.
Muhasebecilik yapmaya çalışıyorum :) Bu bazen sadece bir şirketin değil, ansızın ömrümün muhasebesine dönüşebiliyor. Fiş işlerken nereden alındığına takılıyor birden gözüm. Algıda mı seçicilik ? Pek tabi neden olmasın ? Yoksa niye hiç gitmediğim bir yerin ismi takılsın gözüme, onca kelime arasından. Düşün dur ondan sonra :)
Karapürçek diye bir roman okumuştum (ilginçtir). Uzun zaman oldum. Hatta çocuktum. Ama çok etkilendiğimi hatırlıyorum. İdealist bir öğretmeni anlatıyordu. Dün birden hatırladım Sunullah Arısoy'un kitabıydı. Bu kitapla ne alakası var bilmiyorum ama, kitabı hatırlayınca Kasım ( Noviembre) filmini ve final sahnesini hatırladım. Harika bir filmdi. Nereden bulurum bilmiyorum ama kitabı tekrar okumalıyım. Filmi de tekrar izliyim.
Son olarak iki gün önce İstanbul'da yağan yağmuru (doluyu), çoğu kişi gibi doğanın intikamı olarak görüyorum. Aslında intikamdan da ziyade adalet. Her zaman söyledim doğanın adaletine inanıyorum. Onunda kendi kriterleri, ölçütleri var elbette. İşine gelmeyen inanmasın.. Bi de bir şey daha var. Halkın adaleti.....

https://youtu.be/afJuwtX6nz0 - Kasım ( Noviembre)