Muzaffer Akar'ın Kapak Resmi
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 4 saat önce
Hakan S., bir alıntı ekledi.
24 May 22:53

Vakit bol bundan sonra. Vakit çok. Ölmek için de, bir şeyler yapmak için de, vakit bol, çok, çok bol. Bolluğun değeri, anlamı olmayacak ölçüde bol. Ne yapmalı bu vakti? Bir şeyler yapmalı, bir şeyler kurmalı. Ama kurmak... Kurmak için, kurmak gücünü bulmak için...

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu (Sayfa 9 - Metis Yayınları)Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu (Sayfa 9 - Metis Yayınları)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 4 saat önce
Ferah, bir alıntı ekledi.
 25 May 01:19 · Kitabı okudu · Puan vermedi

mektuplarda kalanlar
" bende tarçın sende ıhlamur kokusu
yürürüz başkentin sokaklarında

bir nehir şu tutuk konuşan cumartesi
üstünde iki yonga: çarşamba, bir de cuma

ayrılık lafları etme sevgilim
önümüz temmuz önümüz ağustos nasıl olsa ''

Sevda Sözleri, Cemal SüreyaSevda Sözleri, Cemal Süreya
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 21 saat önce
KörKalem, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okuyor

İçimin bir köşesinden diğer köşesine, çılgınlar gibi palas pandıras koşuyorum sözgelimi, uçuyorum kendimle karşılaşıp kendime tutunabilir miyim diye...

Bin Hüzünlü Haz, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 8 - Everest Yayınları)Bin Hüzünlü Haz, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 8 - Everest Yayınları)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 21 saat önce

Öncelikle sabrınız için çok teşekkür ederiz sevgili okurlar. Son 24 saatte hiç yemek yemeden toplamda 5 saatlik uykuyla yazıyoruz bu iletiyi. Aslına bakarsanız veri kaybı olacak şekilde dün gece bile siteyi açabilirdik. Fakat bizim için verileriniz her şeyden daha önemli. Siteden bile. Açıkçası 1 hafta kapalı kalması gerekseydi bile veri kaybı olmaması için bunu yapardık.

Velhasıl hiçbir veri kaybımız yok, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Tabi daha dikkatli, yeni tedbirler alarak: Yerli firmaya alternatif olarak yurt dışından bir firmadan 2. bir sunucu aldık. Yedekleme periyodunu artırdık. Bu tür acil durumlar için yedek bir b planı oluşturacağız.

Sabrınız için gerçekten çok teşekkür ederiz sevgili okurlar. Sitenin aktif olması üzerinden 60 sn geçmeden aktif okur sayısı bir anda 176 olunca son 24 saatin bütün yorgunluğunu üstümüzden attık. :)

İyi okumalar dileriz.
1000kitap ekibi

Muzaffer Akar, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okumayı düşünüyor

Ben çocukken (ne zaman çocuk olmuştum!) görünmeyen adam olup pasta yemek isterdim. Ne kıtmış tutkularım.
Gidiyor musunuz?
Güle güle.
Kapıyı iyice kapayın.
Sizden üşüdüm.

Parasız Yatılı, Füruzan (Sayfa 18)Parasız Yatılı, Füruzan (Sayfa 18)
Muzaffer Akar, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okumayı düşünüyor

Misafir odalarındaki eşyalara yabancınınmış gibi dokunulmaz, birileri gelince temiz bir naftalin kokusu sarar her yanı.

Öğretmen tırnaklara bakacak, oysa kemirilmiş, sıskacık ellerimi saklayacak yer de yok, okul önlüğüm gittikçe soluyor, soluyor; öğretmen sevgisiz, soğuk, yorgun.

İlkokulun o Tanrısal öğretmenleri nasıl da korktuklarımız, saydıklarımızdı, nedense göğün bitimine doğru yok olup giderlerdi ders süresince.

Parasız Yatılı, Füruzan (Sayfa 10)Parasız Yatılı, Füruzan (Sayfa 10)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 24 May 22:13

Cümleyi tam hatırlamıyorum (zaten hep böyledir bendeki durum; cümlenin zihnimde yer edişi, onda bulduğum şeyden geçer,) ama bir yazar ya da eser hakkında ne denli fikir sahibi olabiliriz diye düşündürmüştü bana. Hele kitap böylesi bir kitapsa işim daha da zorlaşıyor.

Yaklaşık bir aydır hikayelere daldım, üvey evlat yazımlara… Türklerden gidiyorum. Bir kısmında mest olurken bir kısmında da ukalalık yapıp ben daha iyi yazardım diyorum ama uzun uzun düşününce hayır yazamazdım diyorum. Yılların birikimini ve estetiğini görebiliyorum hikayelerde. Özellikle az okunan yazarlar seçiyorum ki bu kitap bolluğunda neleri kaçırıyorum görebileyim. Ömür biter, kitaplar bitmez...

Bora Abdo kırk yaşında, bir ara yazmış sonra on iki sene hiç yazmamış, biriktirmiş. Biriktirdiklerinin bir kısmını kitabı okuyunca gördüm. Eserden sonra iki keskin düşünceden birine sahip olacaksınız; seveceksiniz, tiksineceksiniz. Ben sevdim, hem de fazlasıyla sevdim. En son Bin Hüzünlü Haz’da böyle hissetmiştim. Toptaş’ın kelimelerle bizleri mest ettiği o güzelim kitaba benzettim bu kitabı. Anlamsız gibi gözüken şeylerin birbirine girdikçe anlam kazandığı bir eser olmuş.

Geçen akşam tam uyuyacakken geçti kelimeler zihnimden. Kalk Hakan yaz bunları dedim, uyku daha tatlı geldi, hem Sherlock da ayak ucuma kıvrılmış horluyor, elleyemedim. Çok unutkan bir insan olduğum için zihnimden ne geçtiğini sabahına unuttum ama sanırım kelimelerle alakalı bir şeydi. Uçuşan, çarpışan ve her çarpışmada değerlenen ve anlam kazanan kelimelerle alakalı bir şeydi. Tek başına hiçbir anlam ifade etmeyen ama kendisine yarenlik edecek dostlarını bulunca ışıldayan kelimelerle alakalı bir şeydi. Aynı gün bu kitabı okumaya başladım. Abdo gece yatmadan önce zihnimden geçenleri ifade edecek en güzel şeyi yazmış zaten dedim kendi kendime. Kelimeler… Çok güzeller…

Sait Faik Ödülü’nü almış bir eser. Pusuda yatan kalemşörler hemen devreye girmiş, kitap hakkında neler yazmışlar neler… Sağolsun Metin hocam da yolladı birkaç yazı, okudum. Paragraf paragraf incelemiş cümleleri insanlar. 'Şimdi bu ne alaka burada' tarzı cümlelerle dolu bütün yazılar. Bütüne hiç bakmamışlar, parçaların içinde boğmuşlar yazılarını. Kafalarını kaldırıp, görebilseler bütünü sevecekler kitabı ama…

Ölümle bitiyor bütün hikayeler. Kim kimi neden öldürdü bilinmiyor. Konuşan kim o da pek anlaşılmıyor ama dedim ya kelimeler çok güzel. Okudukça şenleniyor insan. Çoğu da uzun. Ensest ilişki gibi anılması bile sakıncalı olan durumları ele almış ve insanın yıkılmaz duvarlarını tekmelemiş yazar; belki kıramamış ama oldukça zedelemiş. Maskeleşen ifadelerin altında yatanları açığa çıkarmış. İnsanı yazmış anlayacağınız, yine… Bazen sıkılmış, kesmiş cümleyi yarıda hatta kelimeyi… Okur tamamlasın demiş gerisini, her şeyi ben mi yazacağım. Aslında doğru yapmış, yazarın görevi her şeyi alenen ortaya dökmek midir? Okur ne diye var o zaman? Boşluk doldurmaca gibi bir yazım....

Sabahattin Ali okudum bundan önce, toplumsal çarpıklıkları ne güzel işlemiş; çok seviyorum Ali’yi. Onun gibiler sayesinde toplum biraz da olsa ayakta ya… Peki bu gibi yazarların görevi nedir? Yazımların hiçbirinde toplumsal bir irdeleme yok. O zaman okunmaz şeyler midir? Yorumu size kalsın...

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 24 May 21:04
Mathemazel, bir alıntı ekledi.
 24 May 16:50 · Kitabı okuyor

ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR
Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,
       Kınama ve ayıplamayı öğrenir.

       Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,
       Kavga etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
       Sıkılıp, utanmayı öğrenir.

       Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,
  Kendini suçlamayı öğrenir.

       Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse,
       Sabırlı olmayı öğrenir.

       Eğer bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse,
       Kendine güven duymayı öğrenir.

       Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,
Takdir etmeyi öğrenir.

       Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
       Adil olmayı öğrenir.

       Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,
       İnançlı olmayı öğrenir.

       Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,
       Kendini sevmeyi öğrenir.

       Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,
Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir. (Nolte, 1975.)

Yeniden İnsan İnsana, Doğan Cüceloğlu (Epub)Yeniden İnsan İnsana, Doğan Cüceloğlu (Epub)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 24 May 14:47
Mithril / Luthien, bir alıntı ekledi.
24 May 14:41 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Görünüşe bakma genç kız
Yüreğe bak.

Genç, yakışıklı bir adamın yüreği sıklıkla boştur.
O yürekler aşkı muhafaza edemez.

Genç kız, köknar kavak kadar güzel değildir,
Ama kışın yaprraklarini dökmez.
Yazık! Bunları söylemek neye yarar?
Güzel olmayanın yaşamaya hakkı yok;
Güzellik yalnızca güzelliği sever,
Nisan, ocağa sırtını döner.
Güzellik mükemmeldir,
Güzellik her şeye kadirdir,
Güzellik her şeyi eksiksiz olan tek şeydir.

Karga yalnız gündüz ucar,
Baykuş yalnız gece uçar.
Kuğu gece gündüz uçar.

Notre-Dame'ın Kamburu, Victor Hugo (Sayfa 414 - Quasimodo)Notre-Dame'ın Kamburu, Victor Hugo (Sayfa 414 - Quasimodo)
Muzaffer Akar, Kadınsız Erkekler'i inceledi.
24 May 10:54 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Aldatılmış, terkedilmiş öyle bir başına bırakılmış erkeklerin yedi ayrı öyküsü bu kitap. Evet konuya göre çok az kalır sayfaları ama yazar öykülerin ucunu açık bırakarak okuyucuya bırakıyor işin zor kısmını, iyi de yapıyor zira çok düşünmek kafa yormak lazım bu konuya.

Dünya kurulalı beri en zor meselelerden biri de kadın erkek ilişkileri değil mi? Konu yanlızca kadınsız kalan erkek değil ki asıl konu eşini bulamamış ya da bulup kaybetmiş kişi. Ne çok kitap yazılmıştır bunun üstüne, ayrılığın yani, bir başına kalmanın, terkedilmemin üstüne ne çok şiir yazılmış türkü yakılmıştır, haksız da değil hani öyle bir acı söyletir tabi hissedeni. Belki de onun için şiiri türküyü çok sevmem, bu yaşanmışlıkların ardına yakılan ağıtlar öyle içten öyle samimi.

Çok türkümüzde “ölüm allahın emri ya şu ayrılık olmasa” denir ya bu istek de olası değil, ayrılık da ölüm de hayatın gerçeği ve ikisinin de çaresi yok. Anlıyoruz ki, her ırk, kültür ve din farklı farklı olsa da dünyanın öbür ucunda japonyada, afrikada ve de çini maçinde de olsa ayrılığın, bir başına kalmanın acısı aynı demek. Derler ya dert söyletir diye, bu öyküleri daha çok okuruz gibi görünüyor.

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 22 May 22:53
Hakan S., bir alıntı ekledi.
22 May 21:55

Kendi içimizde, kendimize dair bilmediğimiz o kadar çok şey var ki...

Sırça Köşk, Sabahattin Ali (Sayfa 109 - YKY)Sırça Köşk, Sabahattin Ali (Sayfa 109 - YKY)
Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 22 May 21:14

Telefon Görüşmesi ve Hisler...
Oğlum bak kimi veriyorum dedi annem. Anne zaten telefonda konuşmayı sevmiyorum bir de telefonu başkasına verip onu tanımamı istiyorsun, ne diyeyim sana.
Alo Hakan, yeğenim benim Ahmet abin. Tanıdın mı Rauf’un gardaşı len. Beni tanımadıysan Rauf’u kesin tanırsın.
Ardına sevimsiz bir gülümseme… Ahmet abi kimdi? Rauf’un ağabeyiymiş. Rauf kimdi be? Ulan ne boktan işler bunlar. Biliyorum annem arkadan pis pis gülüyor, bilemeyecek kesin diyerek ağabeyimin omuzunu çürütüyor dirseğiyle. Ev ahalisi tek vücut olmuş, benim cevabımı bekliyor.
Tanıdım elbette Ahmet abi nasılsın? diyorum.
Yalan, tanıyamadım. Arkadan gelen gülüşmeleri duyuyorum. Ağabeyim, tanıdı ulen ben sana demedim mi anne, nişlersin hindi, diyerek gülüyor. Annemin sesi gelmiyor ama biliyorum mahcup, kırmızılaşmış çocuksu suratıyla bakınıyor etrafına. Konuştukça tanırım herhalde diye düşünüyorum ama bir türlü tanıyamıyorum. Sonra telefondan hapşırma sesi geliyor. Rauf da böyle hapşırırdı. Evet tanıyorum bu sesi. Proust yine devreye giriyor, tahayyüllerin ete kemiğe bürünmüş hali olan Proust, yazdıklarıyla hayatımı şekillendirmeye devam ediyor. Kim biliyor ki bu devirde Proust’u... Geçenlerde bir edebiyat öğretmenine sordum, Proust okudun mu hocam hiç diye. Daha önce duymadım hocam dedi ve hiçbir şey olmamış gibi başka konuya geçti. Proust başka konulara mağlup olacak yazar mıdır?

Rauf, ayakkabısız Rauf… Hiçbir zaman ayakkabı giymeyen, bu sebepten dolayı toynak gibi ayak tabanlarına sahip, küçücek ama kaslı vücuda sahip Rauf… Hani bazı insanlar vardır, gösterdiklerinden daha fazlasıdır, işte Rauf da öyleydi. Dışarıdan ufakça bir insan görürdünüz ama bu cüsse, iki un çuvalını tek koluyla kaldırabilirdi. Hayatında hiç hazır gıda tüketmemiş bir insandı Rauf. Isırgan otu kavurması, kölle, keşkek, hibeş ve türlü sebze meyveyle büyümüştü. Kokulu Antalya domatesi, yıllardan beri kokusunu alamadığım hıyar, kabak çiçeği, adaçayı, kan portakalı, yer elması, bal kabağı, bakla... Taş gibi pazuları vardı, ellesen parmakların kırılır o derece. Ayakkabısız gezmeye alışmış ayakları, normal insan ayaklarından daha büyük gözükürdü göze. Ona bakan insanda, kirlilik hissi uyanırdı. Yeşil gözlerini ise kıskanmayan yoktu. Konuştuğunun çoğu anlaşılmazdı. İşte o zaman devreye ağabeyi girerdi ve Rauf’un ne demek istediğini aktarırdı bize, gerçi onun dediğinin yarısı da güme giderdi ama... Hiç unutmam bir gün mahalle maçına gelmek istemişti. O haftaki maç çok iddialıydı. Yakup, takım kaptanıydı ve Rauf’un ısrarları değil de tehditkar bakışları üzerine oyuna almaya karar vermişti onu. Ayakkabısız bir insanla futbol oynamak çok zordur, hele ki karşıdaki insan Rauf ise bu daha da zordur. Adamda acıma hissi yok. Kramponlarımızın dişleriyle ayağına basıyoruz, bizim canımız yanıyor. Bir de gelip, garip bir surat ifadesiyle bir şeyimizin olup olmadığını soruyor. Şaşırıp kalıyor insan. Rauf ayağın kanıyor oğlum istersen çık oyundan, bak Veli kaç aydır yedekte bekliyor laflarına bile aldırış etmiyor, önüne geleni biçiyor. Onun sayesinde - çünkü karşı takımın yarısını sakatlamıştı - kazanmıştık maçı da bir tepsi baklava yemiştik, gerçi tepsinin yarısını Rauf yemişti ama helalı hoş olsun.

İşte telefonun karşısında kendisini tanımamı bekleyen Ahmet, Rauf’un ağabeyi olan Ahmet’ti. O an daha samimi bir dille konuşmaya başladım. Ahmet ağabey de onu yeni tanıdığımı anladı ama beni mahcup etmemek adına konuşmasını hızlandırdı. Rauf’u hiç anlamazdık, Ahmet ağabeyin de dediklerinin yarısını anlayabilirdik (demiştim sanırım.) Çok hızlı konuşurdu. Son derece efendi bir insandı. Naif bir sese sahipti.
E abi ne var ne yok Kaş’ta? Anlat bakalım.
Bu cümlemden sonra söylediği hiçbir şeyi duymadı kulaklarım çünkü zihnim karşımdaki insanın masumiyeti karşısında büyülenmişti. Bu masumiyeti tatmayalı ne uzun zaman olmuş bir bilseniz. Onca senelik okul ve iş hayatımda hiç bu kadar samimi ve mahcup insanla karşılaşmadım. Her insanda yeni bir kurnazlık öğrendim. İçten davrandığım insanların basiretsizliği sonucu oluşan şaşkınlığımı atalı uzun zaman oldu. Böylesine bir çocukluktan sonra karşılaştığım onca saçma davranış, beni büyüten etmenlerden biri oldu sanırım. Büyümek buyduysa hiç istemezdim bunu inanın. Ahmet’in, Rauf’un, Ali’nin, Tuncay’ın var olduğu bir dünyada büyümüştüm ben ve hep orada kalmak isterdim. Birbirimize kızsak bile, ailelerimizden aldığımız azıcık harçlığı paylaşacak kadar cömerttik, birbirimizin yerine ahırı temizleyecek kadar da özverili. Patlak ayakkabılarımızı birlikte onarırdık, bize sataşan çocukları beraber korkuturduk, denize birlikte inerdik. Tozlu vücutlarımızın suya girdiği yerde bıraktığı kahverengiliği bir tek biz dert edinmezdik. Yerde bulduğumuz parayı bölüşürdük. Beraber girerdik muşmula bahçelerine, geven keserdik kış için, kaçak sigara tüttürürdük içimize çekmeden, ormanda piknik yapardık annelerimizden yiyeceğimiz dayağa rağmen kaçırdığımız piknik tüpleri ve kap kacakla.

O anda yaptığım konuşmanın bitmesini hiç istemedim ama Ahmet ağabey, sıkmadım ya yeğenim seni diyerekten anneme verdi telefonu. Yok Ahmet abi ne sıkması allasen, ne güzel oldu konuştuğumuz, sürekli ara… Annem:
Pişi kızarttım çoççam, onu yiyecez birazdan, eline sağlık gönderdiğin çay güzelmiş, hadi Allah’a emanet ol, dedi ve benden herhangi bir cevap beklemeden kapattı telefonu.
İnsanın ailesi gibisi yok inanın. Kendinize kurduğunuz yeni ailelerin, eskinin yerini tutması imkansız. Büyüdüğün yerler unutulmuyor velhasıl...

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 22 May 20:42

Adnan Yücel
Hangi türküye uzansam suskunum sana 
Ağıt ağıt, özlem özlem suskun 
Tut ki vurulmuşum 
Aşktan ve kandan bir damla olmuşum 
Bir saçlarının rüzgarına 
Bir de ağzının kıyılarına konmuşum 
Hangi dalga silebilir beni senden 
Hangi kasırga koparabilir 
Ben saç tellerinde bir ezgi olmuşum 

Muzaffer Akar tekrar paylaştı. 22 May 11:01
Muzaffer Akar, bir alıntı ekledi.
07 Nis 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Demek şiir seviyorsunuz. Duyguları güçlü, iç dünyaları zengin ve zeki insanlar sever şiiri. Çünkü onlar şiirin içinde bir yerlere saklanan duyguları bir bir keşfetmeyi, yakalamayı, bu farklı renkteki duyguları tanımayı bilirler.

Günahın Üç Rengi, Gülseren Budayıcıoğlu (Sayfa 136)Günahın Üç Rengi, Gülseren Budayıcıoğlu (Sayfa 136)