Tahsin Yücel

Tahsin Yücel

YazarÇevirmen
8.1/10
7bin Kişi
·
24,9bin
Okunma
·
235
Beğeni
·
11,3bin
Gösterim
Adı:
Tahsin Yücel
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı, Denemeci, Eleştirmen ve Çevirmen
Doğum:
Elbistan, Kahramanmaraş, Türkiye, 17 Şubat 1933
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 22 Ocak 2016
Hayatı Kunduracı olan Ahment Yücel'le Nuriye Münevver Hanım'ın oğludur. İlköğrenimini Elbistan Gazi Paşa İlkokulu'nda tamamladıktan sonra 1945'te İstanbul'a gelmiştir. 1953'te Galatasaray Lisesi'ni, 1960'da da İÜEF Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi.

Fakülteyi bitirdikten sonra, İstanbul'da kalmayı tercih etti ve 1969'da doktorluk, 1972'de doçentlik, 1978'de de profesörlük ünvanlarını aldı. 2000 yılında emekliliğe ayrıldı.

Tahsin Yücel, çalışmalarına öykücülükle başladı. İlk öyküsü olan ¨Dert Çok, Hemdert Yok!¨, bir derlemede (Yeni Hikâyeler 1950) yayımlandı. Daha sonraları Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Yeryüzü, Beraber ve Mavi gibi dergilerde öyküleri yayımlanmaya devam etti. Bu dönemlerde; kullandığı yalın dil, kullandığı modern sözcükler, Anadolu insanına yaklaşımındaki tutarlılık ve anlatımındaki ustalık dikkat çekti. Behçet Necatigil gibi isimlerden yorumlar aldı.

Uçan Daireler, Haney Yaşamalı ve Düşlerin Ölümü adlı öykü kitaplarını yayımlayarak kariyerine devam eden Yücel, bu kitaplarda kendi geçmişinden bazı öğeler kullandı. Bunları ele alırken oldukça karamsardı; ancak daha sonraları bunu dönemin akımlarından etkilenerek yaptığını belirtmiştir. Bu kitaplarla daha çok tanınmaya başladı.

1970'li yıllara gelindiğinde, öncelikle "Yaşadıktan Sonra" ve "Dönüşüm" kitaplarıyla, daha sonra da "Vatandaş ve Ben" ve "Öteki" kitaplarıyla tarzında bir değişiklik gözlemlendi; daha derin kişilikler yaratıp, ¨çevreyle¨ daha az ilgilenmeye başladı. Bu kitaplarıyla karışık yorumlar alan Yücel, kariyerine Komşular adlı kitabıyla devam etti. Bu kitabın konusu, diğerlerinden farklı olarak, insanların politika hakkındaki görüşlerinin eleştirisiydi Fethi Naci, bu kitabındaki bir öyküsünü bir başyapıt olarak değerlendirdi.

Tahsin Yücel aynı zamanda bir romancıdır. Romanları (Peygamberin Son Beş Günü, Mutfak Çıkmazı, Bıyık Söylencesi) genel anlamda, halka karşı ironik eleştiriler barındırır. Bunlardan Peygamberin Son Beş Günü fazla solcu bulunduğundan dolayı politik anlamda da eleştiriler almıştır. Öykü ve roman dışındaki eserlerine bakıldığında, Yazın, Gene Yazın ve Tartışmalar adlarında iki deneme kitabı görülür. Bunlardan ilki, genellikle kendi hayatından alıntılar içerirken, ikincisi, dilsel konuları alan polemikleri konu alır. Aynı zamanda, Türkiye'ye göstergebilimi tanıttığı çalışmaları da vardır. Yurtiçi ve yurtdışında ses getiren yazınsal incelemelerinin yanı sıra, hatrı sayılır çevirileri de vardır. Öykülerinden bazıları, İsveççe ve Fransızca'ya çevrilmiştir.
İnsanlar kafamı çok karıştırdı: yeryüzünde işim ne, bilemiyorum, şu yaşadığımız yaşama bir anlam veremiyorum, insanların çoğu davranışlarına akıl erdirmekte güçlük çekiyorum..
..insanlar kafamı çok karıştırdı: yeryüzünde işim ne, bilemiyorum, şu yaşadığımız yaşama bir anlam veremiyorum, insanların çoğu davranışlarına akıl erdirmekte güçlük çekiyorum..
Ben evimde oturuyorum, tanımadığım insanlar hakkımda durmadan görüş üretiyorlar. Anlayamıyorum, gerçekten anlayamıyorum..
“Tuna hanım, neden kitap okuyorsun ki? Hâlâ okula gitmiyorsun ya?” diye sordu.
Tuna hanım şaşkınlıkla yüzüne baktı.
“Ne demek istiyorsun yani?” dedi. “İnsan yalnız okula gittiği için mi okur?”
“Başka ne için okusun ki? Sen evlenmişsin, kocan var, evin var, her şeyin tamam.”
Tuna hanım bunu hiç düşünmemişti.
“Başka ne için mi?” dedi, dalıp gitti bir süre, sonra gülümsemeye başladı, “Olduğum yerden başka yerde olmak için,” diye ekledi.
Ne yaparsın, her zaman aynı kolaylıkla katlanılmıyor yanlızlığa: gün oluyor, kurşun gibi çöküyor üzerime, soluğumu kesiyor.
160 syf.
·4 günde·8/10
Öncelikle bu kitap Albert Camus'nun 14 denemesinden oluşmaktadır. Denemelerin hemen hemen hepsinde ana konu "intihar." Kimi denemesinde açıktan açığa intihar ile ilgili görüşlerine yer vermiş, kimi denemesinde ise örtülü olarak intihar konusuna değinmiş. Kitabın hem bir deneme kitabı olması hem de konuları felsefi olarak irdelemesi dilini ve anlaşılırlığını olumsuz yönde etkilemiş. Bu sebeple kitabı okumak isteyenlerin felsefi konular ağırlıklı olmak üzere yazarın denemelerini okuyacağını ilk etapta bilmesi gerekir. Zira, asla kolay ve anlaşılır bir kitap değil.

Yazar kitabın hemen başında vermek istediği ana mesajı, "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." diyerek önümüze sermeyi tercih etmiş. Kitabın devamında da intihar konusundan sapmayarak intihar etmenin mantıklı bir eylem olup olmadığını hem örneklerle hem de ayrıntılı bir şekilde derinleştirmiş.

Camus, denemelerin birçok yerinde, kendini öldürmenin, yaşamı ve yaşamın anlamını kavrayamamaktan kaynaklandığını ifade etmiş. Hatta intihar etmenin, başkaldırının mantıksal bir sonucu olmadığını, bir nevi boyun eğiş olduğunu, önemli olanın direnmek olduğunu açık bir şekilde söylemiş. Bir adım daha ileriye atarsak, insan için ancak bir başkaldırının yaşama tam anlamıyla değer vereceğini söylemiş yazar. Katılıp katılmamak sizin tercihinizdir elbette; ama Albert Camus'nun düşüncesi bu yönde.

Peki "Sisifos Söyleni" nedir? Bulduğum bir hikayeyi sizinle paylaşayım: Olimpos Tanrıları, Zeus’un isteği üzerine Korintos Kralı Sisifos’u cezalandırmaya karar verirler. Cezası, koca bir kayayı yüksek bir tepenin zirvesine kadar çıkartarak yerine oturtmaktır. Sisifos, bazen sırtı ile dayanarak ve bazen de kolları ve de bacakları ile kayayı kucaklayarak büyük kayayı akşama doğru büyük zorluklarla tepeye çıkarır. Tam tepenin oyuğuna yerleştirecektir ki, kaya yeniden aşağıya yuvarlanır. Bu işlem her gün defalarca sürer gider. Sisifos, Homeros’un yorumu ile “yararsız ve umutsuz bir çaba ile cezalandırılmış olduğunu” anlar.

Sisifos bu cezaya karşı dirençli ve kararlı bir şekilde durarak Tanrılara karşı bir tür zafer kazanabileceğini ispat etmek üzere her gün bu kaya ile aynı şekilde boğuşmaya devam eder. Çünkü artık kendisinin varoluş nedeninin bu çabası olduğunu kabullenmiştir. Ancak hiçbir zaman Sisifos intihar etmeyi ve cezasından kaçarak kurtulmayı amaçlamaz. Zira o, bu şekilde hareket ederek Tanrılara başkaldırmaya devam etmektedir... Kitabın içerisinde yer alan denemelerden birinin adı Sisifos Söyleni olduğundan kitaba da bu isim verilmesi tercih edilmiş. Bana sorarsanız "uyumsuz" gibi bir isim verilse daha güzel olurmuş. Çünkü kitabın hemen hemen her yönünde hayat ile uyumsuz kişiliklerden bahsedilmiş...

Özetle; intihar etmeyin, çünkü bu hayata karşı asla bir başkaldırış değildir, aksine boyun eğmektir. Hayat size asla kurtulamayacağınız bir ceza (sisifos cezası) verse bile yılmayın ve inadına yaşamaya devam edin. Asıl başkaldırış yaşamak ve sorgulamaktır demek istemiş yazar. Bence son derece zor bir konuyu işlemiş ve bizlere bambaşka bir kapı açmış denemeleriyle... Yazarın her söylediğini anladığımı kesinlikle söyleyemeyeceğim size burada; ama çok zor bir konuyu işlediğini kabul etmek gerekir.
124 syf.
·7 günde
Camus'nün okuduğum ilk kitabıydı ki son olmayacağı hususunda kendime söz vermiş bulunmaktayım.

İncelememi sistemsel değil anlamsal kurguladım ve burada okuduklarınız benim çıkarımlarım, dolayısıyla siz okuduğunuzda bambaşka bir Camus ile de karşılaşabilirsiniz ve belki de uyuşur düşüncelerimiz, kim bilir.. :)

Kitap 5 hikayeden oluşuyor, ama hikayeler bildiğimiz tarzda değil, daha deneme şeklinde yazılmış. İlk hikaye yaşlılık ve ölüm üzerine ilerlerken ikinci hikaye yoksulluk ve basitlik üzerinden kurulmuş.

Üçüncü hikayenin ise rastgelelik ve sıradanlığı konu edindiğini görüyoruz, özellikle bu hikayede Camus kendi kendiyle girdiği düşünsel bir gezi dünyasına çekiyor bizi ve burada şehirler yaşantıları esir alıyor.

Dördüncü hikayede cinselliğin, yaşama arzusu ile devindiği fakat onu tam manasıyla karşılamadığı vurgulanmış. Bir güvercinin uçuşundaki huzur bir kadının dans edişindeki cazibeden daha uzun nitelikli bir basitliğe ve sürdürülebilirliğe işaret edebiliyor. Yaşam susamak gibi Camus'ye göre, bu bölümde tam olarak bu arzunun hiçbir zaman bitmeyeceğini vurgulamış. Tekerrür eden bir basitlikle yaşama aşkı, her zaman umutsuzluğun gölgesinde varlığını sürdürüyor anlaşılan.

Son bölüm ise kitaba ismini veren bölüm: Tersi ve Yüzü.
Bu bölümde ise insanın olduğu şeyle olacağı şey arasındaki çekişmeyi bize gösteriyor; yani tersini ve yüzünü..
'Zamanın kumaşından kesiyor' Camus, insanın tersini ve yüzünü. Gerçekliğin imgesinde insanlığı ve basitliği överken, ışığın cesareti körüklediğini belirtiyor, ölümden ziyade. Sanırım ben en çok bu bölümde kendimi buldum..

Kitabın geneliyle ilgili ise şunları söylemem gerekir:

Sanki Camus düşüncelerini konuşur gibi yansıtmış cümlelerine, o konuşurken biz okuyormuşuz ama tam manasıyla giremiyormuşuz gibi özüne.. Biraz daha uzun kursa cümleyi değeri kaybolacak, aklından uçup gidecekmişçesine korkarak oluşturulmuş gibi geldi bana.

Cümlelerin kısa olması ya da düşünce hızında olması yanıltmasın sizi, her biri ayrı ayrı duygu yüklü, her birinde bir acının bilinci gizli. Dehşet veren bir sadeliğin, okuyucunun gözüne çarpması gibi çarpıyor o duygular, eğer gerçekten hissederek okursanız.

Daha önce bu kadar sade ama güçlü betimlemeleri olan bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Ayrıca bu betimlemeler o kadar kuvvetli ki, bir kahvenin pis kokusunu duyumsarken aynı zamanda römorkörden gelen kalın sesi yüreğinizde hissedebiliyorsunuz. Tam o sesle gözlerinizi kapattığınızda ise dünyanın varlığı kendi varlığınızın içerisinde yeniden bir sorgulamaya tabi tutuluyor, sanatın gerçekliği alt ettiği bir kahvede, felsefeyi cümlelerine, bir aşçının son dokunuşu gibi yerleştiriyor Camus.

Ölüme bakış açısı da pek çok düşüncesi gibi bir rastgelelik taşıyor, sıradan ama bir o kadar çarpıcı bir ölüm görüyoruz hikayelerinde.. Adeta ölüm için yaşıyoruz fakat tüm yaşadıklarımız onun gerçekleşmemesi için bir araya gelmiş parçalar gibi.
Yaşam parçalanmış bir vazo, ölüm ise onun kırık dökük birleştirilmiş son hali gibi..

Açıkçası tüm bu yazdıklarım saçma olacak derecede basit ve bir o kadar da karmaşık bir kitabın içerisinden çıkardığım küçük parçalar. Çok severek okudum, sayfa sayısının azlığı sizleri yanıltmasın, her bir bölüme cilt cilt kitaplar yazılabilir...

Mümkünse bazı kısımları gözlerinizi kapayarak okuyun, kahvenin pis kokusu, müziğin sesi o zaman hissedilebilir oluyor..

Şimdiden okumayı düşünen herkese keyifli okumalar diliyorum.

Not: Okurken hissetmeyi sevenler, kesinlikle okumalı..
160 syf.
·1 günde·9/10
Albert Camus'nün Sisifos Söyleni ve Yabancı kitaplarını YouTube kanalımın kitap okuma grubunda onlarca kişiyle birlikte okuyup tartıştık: https://youtu.be/xgSvx04Dehg

Fransız fırınlarından aldıkları bagetleri koltuk altlarında taşıyan şık giyimli Batılı kadınlar ile Selefi-İslami hareketi savunan adamların Casablanca filminin etnik çeşitliliğiyle bir araya getirilmişcesine yaşadığı Cezayir'de doğmuş bir adam, neden Yunan mitolojisindeki bir başka adamla ilgileniyordu?

Hızlı bir inceleme olacak. Alıntılarla Yaşıyorum Okuma Grubu'nun ilk ayında bu kitabı okuduk ve Camus, 1913'te Fransız sömürgesi Cezayir'de doğdu. Gençliği I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı arasında geçti. Bu iki savaşın arasının çocuğu faşizm. Faşizm geldiyse hümanizm, ahlaki, dini, kültürel, entelektüel değerler gider, yerine militarizm, seçicilik, ataerkillik, güçlülerin hakimiyeti gelir. Belki de Camus, Sisifos'un sadece kendi kayasına odaklanmış olup Tanrılara meydan okumasını dönemin faşizm zihniyetinden etkilenerek yaptı. Sonra Sartre ona diss attı. Ortalık Şener Şen ile İlyas Salman'ın "Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza" ile başlayan kahvehanedeki atışmasına döndü. Sartre dedi: "Ya biraderim, iyi güzel de sen hem Tanrısızlığı savunuyorsun hem de bütün absürt ve saçma felsefeni çok Tanrılı bir inançtan baz alıp Tanrıları suçluyorsun" dedi. Tabii, Camus şok. Sonra Camus, varoluşçu filozoflardan olmadığını ve Sisifos Söyleni kitabının da sözde varoluşçu filozoflara doğrultulduğunu söyleyince Sartre, Hande Ataizi'ne tokat atan Sevda Demirel gibi "Ne dedin sen?" deyip ayağa kalktı.

Absürt kelimesinin etimolojisindeki "surdus" kelimesi, sağır, duyusuz, hissiz, tepkisiz, silik demekse Camus fiziksel bir sağırdan daha sağırdı. Matematikte + ve - sayıların arasında anlam ve eşitlik arayanlardansa Camus irrasyonel sayılardı. Ponçik ponçik filmlerdense Camus, Ingmar Bergman'ın Yedinci Mühür filminde ölümle satranç oynayan, Tanrı'ya karşı çıkan o adamdı. Ölümsüzlük iksirinden içmek isteyen Sisifos'un cezasının sonsuz olması gibi Camus de sonsuz bir saçmaydı. Hatta Sisifos'un öbür yaşamın içerisinde bulunan ölüler diyarında bu kaya cezasına çarptırılmış olması Sartre'ın yine komiğine gitti: "Ya biraderim, sen hem öbür yaşama inanmıyorsun ve ölümün insan yaşamının noktası olduğunu düşünüyorsun, hem de Sisifos miti gibi öbür yaşamda ceza çeken bir adamın varlığına inanıp onun yaptığını felsefe ediniyorsun" dedi ve Norm Ender'in Mekanın Sahibi şarkısını yayınlaması gibi masaya yumruğunu vurdu. Tabii, Camus yine şok.

Sonra Camus yabancılaştı, çok yabancılaştı, dünyalarca yabancılaştı. Zaten insan önce toplumuna, sonra kendisine, sonra da kendisine yabancılaştığı kendisine bile yabancılaşırdı. Varoluş ile ilgili sorularında kendisine göre aklın yetersiz kalışıyla bir logos karşıtlığı arzulayan Camus, bir de gidip Husserl'ın fenomenolojisindeki bilinç kavramını felsefesinin merkezine koydu. Hem logos'u reddetti, hem de sadece bilinçle saçmanın algılanabileceğini söyledi. Adam o kadar özgüvenliydi ki, bir araba kazasında ölmenin en absürt ölüm olacağını söyledi, bir araba kazasında öldü, en absürt öldü.

Kierkegaard'a diss attı. Tabii ölüler konuşamazdı, Sartre'a diss atsaydı ya kolaysa. Zavallı Kierkegaard mezarda olduğu için Camus'ye "cevab veremedi" Kierkegaard'ın varoluşçu felsefesini dinsel bir boşluk kalmaması gerektiğine bağlaması Camus'nün hoşuna gitmedi: "Ya biraderim, iyi güzel de, varoluşun dinle ne alakası var" dedi. Hatta bir Tanrı olmasa bile intihar etmemeliyiz, dedi. Guguk Kuşu filmindeki McMurphy'ye dönüştü. O da "Hepiniz buranın dayanılmazlığından yakındığınız halde dışarı çıkacak kadar yüreğiniz yok" demişti. Camus'nün de dışarı çıkmaya yüreği yoktu, onun Sisifos kayası kendi yaşamıydı.

Oğuz Aktürk'ün size tavsiyesi, bir amacınız olsun be kardeşim. Herhangi bir amaç bile olabilir. Mesela ben hiçbir zaman sonuçlanmayacağını bilsem bile ülkede kitapsız köy okulu bırakmamayı hedefliyorum. Hediye etkinliği düzenlediğim her seferde Sisifos gibi kayayı yukarıya taşıyorum ve hediyeden sonra kaya aşağı yuvarlanıyor ve yine en başta olduğumu anlıyorum. Ama olsundu be kanka, hayat bunun için güzel ya işte.

Dante'nin İlahi Komedya eserinde Araf'ta kalmış ve hayatlarında kendilerine bir amaç belirlememiş insanların peşinden koştuğu hayali bir bayrağın peşinden mi koşmak istersiniz? Frank Capra'nın Şahane Hayat filmindeki George'un dediği gibi "Keşke hiç doğmasaydım" diyenlerden misiniz? O zaman hizmet edeceğiniz bir dava olsun. Çünkü hizmet edeceğiniz bir dava ya da seveceğiniz bir insan bulup da kendinizi ne kadar çok unutursanız, kendinizi de o kadar gerçekleştirmiş olursunuz. Dostoyevski, bir amaç ve bu amaca ulaşma isteği olmadan kimse yaşayamaz dedi. Hepimiz gibi Sisifos'un da en azından bir amacı vardı, kayası. Benim kayam, köy okulları. Başkasının kayası, hayvanları mutlu etmek. Bir başkasının kayası, kayaların şekilleriyle ilgilenmek. Bir başkasının kayası, bir başkasının kayasının taşınmasına yardım etmek. Bir başkasının kayası, kitap okumak. Bir başkasının kayası, mühendis olup ülkenin refah düzeyini yükseltmek. Bir başkasının kayası, asgari ücretle geçinip gitmek. Bir başkasının kayası, avukat olup ülkede çözülmemiş dava bırakmamak. Bir başkasının kayası, gazeteci olup ülkesini habersiz bırakmamak. Bir başkasının kayası, öğretmen olup öğretmeyi öğretmek. Bir başkasının kayası, mimar olup binaların psikolojisini öğrenmek. Bir başkasının kayası, video çekip genç kitleye hitap ettikçe onları bilinçli bir okur yapabilmek. Bir başkasının kayası...

Hepimizin kendine göre kayaları var.
160 syf.
Sisifos'u incelemeye nasıl başlanır, zor bir karar. O zaman kemerleri bağlayın! Sizi etrafından dolaştırayım.
"Hayat tekrarların tekrarlarının tekrarlarından oluşur" diye über muhteşem bir söz vardır, insanoğlunun bu dünyada sayılı olan günleri çoğu zaman birbirinin tekrarı değil midir? Hatta birçok insanın hayatı bile birbirinin tekrarı sayılabilir; doğ, okulu bitir, işe başla, çevre edin, evlen, çocuk yap, dede/nine ol, öl.
İşte insanın; "var olmaya mahkum edildiği" bir dünyada kaderinin, sonsuza kadar nafile bir çabayla ağır bir kayayı dağın zirvesine çıkartmaya çalışan kadim Sisifos hikayesine bu kadar benzemesi, hayatın salt gerçeğini ne güzel özetliyor!

Camus bu oldukça ağır ve felsefi deneme türündeki kitabına:
"Gerçekten önemli olan bir tek felsefi sorun vardır; İntihar!" şeklinde çarpıcı bir başlangıç yaparken işte bizi, kendi hayat sorgulamasının ortasına böylece bırakıveriyor. Biz de kendi çevre, zeka ve birikimimiz ölçüsünde bu sorgulamaları yapıyoruz ve gündelik hayatın arkaplanında kalan bazı sorgulama anlarında yapmaya da devam edeceğiz. Mevlana'nın dediği gibi; Herkes kendi kepçesinin büyüklüğüne göre alacak ummandan. Ama unuttuğumuz bir şey var; yaşamın bu karmaşası içerisinde bocalayıp dururken zamanı, dolayısıyla kendimizi tükettiğimiz gerçeği! İçi boş dostluklar, çabuk tüketilen sevgiler ve yaşanmadan geçilen an'lar arasından savrularak geçerken gülümsemeyi de unuturuz. Oysa hayat, bu küçük an'lar şeklindeki muazzam harmoninin içerisinde gizlidir.
Belki bu dünyaya mutlu olmak için gelmedik. Ama mutluluk, çoğu zaman alt paragrafta bahsi geçen sisifosvari gülümsemede hayat bulur.

"Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir"
Hayat gerçekten de yaşamaya değer mi? Hayatın temelinin absürd olduğunu fark eden çoğu kişi bu soruyu sormuştur. Bu sorgulama hayatın olağan akışı içerisinde bir "Neden?" duraksaması ile gelir çoğu zaman. Kimilerinin yanıtı "Her şeye rağmen hayat güzel" olurken, kimilerininse "Bu kadar çok acıya karşın dünyada mutluluk ne kadar da az, uğraşmaktan yoruldum" olmuş ve içlerinden bazıları bunu eyleme döküp kendilerini ölümün bilinmez ve karanlık kollarına bırakmışlardır.
Biz de yaşanılan her şeyin en sonunda bir yerde anlamını kaybedecek olduğunu biliriz ve çok anlamlı hayatlar yaşamaya uğraşırız, bu nafile çaba, işte size en büyük absürt!
Camus'un varoluşçuluk felsefesi, Sisifos hikayesinin devamında gizlidir. Sisifos; Tanrıların bu anlamsız, amaçsız bir çabayı sürdürme şeklindeki dahiyane cezasına beklenmedik bir biçimde baş kaldırarak yanıt vermiştir. "Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos'u mutlu olarak tasarlamak gerekir." der Camus söyleninde. Sisifos, Camus'un dediği gibi Tanrıların cezasına yüzündeki hafif ama anlamlı gülümsemeyle karşılık verir.

Her zeki insanın hayatında bir kere de olsa intiharı düşündüğü gerçeğini göz önüne alırsak, bu konular hakkında düşünmekten çekinenlerin da elbet mantıklı sebepleri var. Camus'un deyişiyle "Düşünmeye başlamak için için yenmeye başlamaktır."
ve tahtakurusu tahtayı bir kere kemirmeye başladığında bir daha durmayacağı da kesindir.

Çevremize baktığımızda gördüğümüz şeyi nasıl gördüğümüz tamamen kendi gerçeklik algımıza bağlıdır. Örneğin Sartre, Sartre gibi düşünür ve evreni Sartre gibi görür. Onun kendi gerçekliği budur ve başka türlüsü de mümkün değildir.
Felsefenin kadim çağlardan beri bize öğrettiği şey, yukarıdaki sebepten dünyayı tam anlamıyla anlamak konusundaki yetersizliğimizdir. İşte Camus'un meşhur "Uyumsuz"u da bu yetersizlikten doğar. Camus 2.dünya savaşı zamanlarında çağının uyumsuz insanını anlattığı zaman aslında insanlığın temel sorununa da ışık tuttuğunun da farkındaydı.
Uyumsuz, evrenin akla, mantığa aykırılığını, devasa derecedeki tutarsızlığını anlamış, hayatın anlamını arama gibi nafile bir çabadan her şeyi olduğu gibi görme aşamasına geçebilmiş bilinçli insanı tanımlar, bu noktadan sonra ise bir gerçeğin farkına varır; yaşanan her saniye aslında bir başkaldırıdan ibarettir. Evet, intihar etmediğiniz her saniye aslında hayatın bu sürekli keşmekeşliğine meydan okuyorsunuz.
Bu noktadan sonra, 'uyumsuz eser' kavramına değinip incelemeyi 'kör eden' niteliğe büründürmek istemediğimden kısa kesiyorum. Ama bir inceleme daha yazdıracak kadar dolu bir kavram olduğunu da inkar edemem.

Sonuç olarak 160 sayfalık burada sadece az bir kısmına değinebildiğim dolu dolu bir eser Sisifos. Kırdığım birkaç puan çoklukla kitabın çevirisinedir. Bu yüzden de kitabın zorluğunu, dünyanın en garip çevirisiyle daha da zorlaştırıp anlaşılmaz kılan, ama çevirileri ödüllere boğulan Tahsin Yücel'e de, "Tahsin Yücel Türkçesi" adında bir dil yarattığı için buradan en derin 'saygılarımı' sunuyorum. Varoluşsal sancılar çeken tüm okurlara; derin okumalar.
72 syf.
·2 günde·8/10
SADECE 2 SAYFADA ALBERT CAMUS.


Öncelikle ilk eseri olduğunu ve 1935-1936 yılarında yani 22 yaşında iken,kendisinin de kabul ettiği gibi acemi olduğu zamanlarda kaleme aldığını belirtmiş.(Tabi ki acemi değil)

Kitabın baskısına 1958 de yani 23 yıl sonra önsöze şunu ekler: " Ama yaşamın kendisi hakkında, Tersi ve Yüzü'de acemice söylenenden daha fazla bilmiyorum."


Eser 5 tane kısa denemeden oluşuyor. Önsöz ve denemeler ile beraber sadece 51 sayfa,
sayfa sayısına bakıp aldanmayalım çünkü geri kalan hayatını bu 51 sayfayı açıklamakla geçiriyor.


-"Yaşama Aşkı" adlı denemesinin sadece ilk 2 sayfası üzerinden hem kitabı incelemek hem de yüzlerce sayfayı iki sayfaya nasıl sığdırdığını yani yoğunluğunu görelim.
Sadece 2 sayfayla kitap ve yazar mı incelenir diye siz tepki vermeden önce alıntılar yaparak Yazarı AZ tanıyor olduğumuda belirterek denemesine geçeyim.

==============Spoiler=================

----Palma'da gece dolaşırken bir bara giriyor:
"Bir orkestra, renk renk şişeli bir BAR ve omuz omuza, ÖLÜMÜNE sıkışmış insanlar bir MUCİZE sonucu yerleşmişlerdi."

Bar: Burda barı dünya olarak ele alıyoruz.

Ölümüne: Aslında çok basit bir tamlama  gibi dursada Ölümüne sıkışmak kelimesi Albert'in üzerinde baya bir durduğu konu.
Dünya-Ölüm ve sıkışmak aynı cümle de yani bar diye tasvir ettiği dünyadan çıkış yolu ölüm aslında


Mucize: Varoluşculara göre insan dünyaya tanrı tarafından vb. şekillerde değil amaçsızca dünyaya fırlatılmışlardır. Bu şekilde insanların rastlantısal birleşimi olan dünyaya gelişimize mucize diyor.

---------------------------------
"Tüm müşteriler erkekti. ortada iki metrekarelik bir boş yer. GARSON buradan odanın dört bir köşesine kadehler ve şişeler yolluyordu."

Garson: Öncelikle barın ortasında yani dünyanın merkezinde yer alıp bunca sıkışıklığa rağmen 4 bir köşeye yetişen ve içki dağıtıp insanları sarhoş edip bilinçsiz hale gelmesine yardımcı olan  bu Garson diye tanıttığı aslında Tanrı adına yani din adına çalışan insanlar Rahipler vs.
Dinin insanları gerçeği görmemek için sürekli uyuşturduğunu ve bilincine el koyduğunu belirtiyor ve insanlar sıkışırken 2 metrekare alanda  Dini kullananların her şeye rağmen rahat bir alanı olduğu da vurgulanmış.
--------------------------
Birdenbire bir zil sesi duyuldu, halkanın içine bir KADIN ATLADI. YİRMİ yaşındaydı.Bu kadının BOYU bir seksendi. KOCAMANDI 150 kiloya yakındı. Karnını öne doğru dalgalandırdı. Sonra  iyi bilindiği anlaşılan bir ŞARKI  istedi. 
Kadın hem söylüyor hem de SEVİŞME öyküsüne girişiyordu. Tüm salon EZİLMİŞ gibiydi. Nakarata gelince kadın göğüslerini avuçlayarak şarkısını sürdürdü.

Kadın: Garsonlar Din adına çalışanlar ise bileceğiniz üzere kadın ise Tanrı oluyor.

Atladı: Burası bar(dünya) neden atlıyor ki girmek varken çünkü Dünya da Tanrı diye bir şey yok biz tepeden düşme şekilde kendimiz kurguluyoruz dünyamıza zorla sokuyoruz demeye getiriyor.


Kocamandı: Tanrının yani dinin dünyanın çoğu yerini kapsadığını ve İnsanların dinleri abartmasından dolayı büyüdüğüne.


Boyu 1.80: Tanrının her şeyi gördüğü şekilde kurguladığımızı ve herkese tepeden baktığı için eşit olmadığına


Yirmi yaşındaydı: Yirmi yaşında yani kabul etmek gerekirse kadınlar her yaşta güzel öncelikle belirteyim :) ama bir kadının en çekici olduğu yaşlar 20 li yaşlar. Tanrıyı itici bir şekilde tipleyip (150 kilo etleri yere sarkıyor vs.) sonra 20 yaşında demesi dinin dünyada yıpranmasına, bozulmasına rağmen hala eskimeyip insanlara genç ve çekici gözüktüğünü


Şarkı:Kadın(Tanrı) burda isteği insanlardan alıyor kendisi seçip söylemiyor.Çünkü insanlara insanların kendi duymak istediği şeyleri söylemek istiyor.
Tabi ki şarkı Kutsal kitaplar anlamında oluyor.


Sevişme: Bu cinsel iç güdü insandan söküp atılamayacak kadar güçlü olduğu için Tanrıya da bu şekilde vazgeçemeyek ve bitmeyecek derecede bağlanıldığını (Daha farklı boyutlardan da bakılabilir ama geçiyorum)


Ezilmiş: Dinlerin altında insanların sıkışıp kaldığını.
--------------------------------

" Sudan çıkmış iğrenç bir tanrıça gibi, alnı bön ve dar gözleri çukurda, dizinin hafif bir TİTREMESİ ile yaşıyordu.KOŞUSUNU yeni bitirmiş atlar gibi. Yaşamın düşkün ve ÇOŞTURUCU görüntüsü gibiydi...


Dizinin titremesi ise Dinlerin düşüşünün yakın olduğunu artık daha fazla dayanamayacağını belirtmiş.

Koşusunu yeni bitirmiş at: Dinlerin yorgunluğunu ve tükenmişliği


Çoşturucu görüntüsü gibi: Sanırım burda aynı kitabın "Alay" adlı denemesine gönderme yapıp bu manzarayla çosturucu diyerek dalga geçiyor.


Bu arada barda ki herkes erkek demişti tek tip insan işlenmiş bireye indirgediğimizde cinsiyeti ortadan kaldırmış  bunlar bütün insanlar için geçerli.( Neden müşteri erkek Tanrı kadın konusuna girmek baya uzatır incelemeyi girmiyorum)

---------------------------------


İlk 2 sayfa demiştim ama sadece yarım sayfa çıkacak cümlelerden saatlerce sürecek inceleme yapılabilir.Çok uzamasın diye de kısa kestim.İki sayfa da bunlardan ayrı 15 20 simge daha var. Detaylı incelemeyi geçelim kabaca incelemek istesek bile kısa tutulabilecek bir yazar değil.


Albert Camus kitaba değil her kelimeye anlam yüklebilecek kapasitede olduğunu görüyoruz. Bazen bir paragrafında 15 20 dakika takılı kalıyorum.

Eseri tavsiye ediyorum ama önce kendisi hakkında ön bilgi edinmek gerektiğini belirtirim.

Yoksa 2 günde anlayamayacağımız bir yeri 2 dakida geçebiliriz. Yani kitabın adı gibi
Tersi ve Yüzünün neresi olduğunu anlamadan geçebiliriz



Çözümlemeler yazarın görüşlerini AZ da olsa bildiğim için kitabından kendi çıkarımlarımdır belirttiğim gibi kabaca tanıyorum kendisini yanlışım olabilir. Bu arada felsefesini sadece okuyorum ilgilenmiyorum.
234 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar en beğendiğim klasiklerinden olan ve bizim edebiyatımızı özellik de Tanzimat Döneminde derinden etkileyen bir eser olan Kamelyalı Kadın aşkı en güzel anlatan ve muhteşem bir üslupla kaleme alınmıştır.Konu olarak Fransa’da orta sınıfta bulunan bir ailenin en genç oğlu olan Armand Duval ve Marguerite Gautier’in arasında yaşayan aşk anlatılmaktadır. Marguerite Gautier şehrin en ünlü yosmalarındandır biridir kadın yaşam tarzları farklı olmasına rağmen karşılık vermesiyle başlar ve zamanla aşkı sürdüremeyeceklerini anlarlar.Kitabı okuduktan sonra keşke daha uzun olsaydı bitmeseydi diyeceksiniz.Bir solukta okudum sizlere de tavsiye ederim.
“Ömrün ne kadar uzun olursa olsun,sizin aşkınızdan daha çok yaşayacağım.”
261 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
İncelemeye kitabın isminden başlamak istiyorum. Kitabı okuduktan sonra “İklimler” kelimesinin insanın duygu değişimlerine ne kadar uygun bir tabir olduğunu farkettim. İnsan kimi zaman ilkbahar kadar coşkun, kış kadar soğuk, sonbahar kadar hüzünlü, yaz mevsimi kadar kaygısız olabiliyor. Kitabın temasıyla, isminin uygunluğunu çok yerinde buldum.

Konumuz “Aşk” kimileri masadan kalkmak ister mevzu bahis açıldığında, kimileriyse ufaktan dökülmek ister kendini dinleyecek birilerini bulduğu için. Hemen hepimizin başına gelmiştir, bir şehirde bırakmışızdır kalbimizin bir kısmını, söyleyemeden boğazımıza boncuk yapıp dizmişizdir platonik bir sevdayı, kimimizse tam yakalamışken ipin ucunu tam da mutluluğa bir kaç adım kaldığını düşünürken zemine çakılıp dönüp arkamızı küsmüşüzdür dünyaya, evrene o an çevrede bulunan her şeye(!)

Ne diyordu Masumiyet Müzesinin ilk satırlarında Kemal Füsun’a olan aşkı için ; “Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum.” Ya da Çalıkuşu Feride çok sevdiği Kamran’ı terkettiğinde; “Sen yine bir parça benimdim, bense bütün ruhumla senin..” hayır, olayı dramatik hale getirmek için değil bu alıntılar. Aşk dediğimiz ve belli bir mantığa oturtamadığımız bu karmaşık ruh hali her bünyeye farklı tesir ediyor. Ben mesela bir miktar salaklaşıyorum :) İşte bu kitap insan bünyesinde aşkın tesirlerini irdelemiş genel olarak.

Andre Maurois’in bu kitabı iki bölümden oluşuyor, birbirine sırtı dönük iki farklı yüz gibi bu bölümler. İlk bölümde karakterimiz Philippe’nin aşık olduğu uçarı, ele avuca sığmaz, dışa dönük, gezmekten, eğlenmekten, insanları etkilemekten hoşlanan özgüveni yüksek bir karakter olan sevgili Odile ile yaptığı bir miktar ızdırap dolu ama bu ızdıraptan beslenen saplantılı bir evlilik konu ediliyor.

İkinci bölümdeyse, tamamen içe dönük Odile’in taban tabana zıttı, daha muhafazakar, daha özgüvensiz, evde vakit geçirmekten hoşlanan, kalabalıktan gürültüden nefret eden, fedakar ve sadık, sevgili Isabelle’in Philippe’e olan büyük aşkı ve evlilik birliklerinin devam etmesi için elinde olan bütün tavizleri sevdiği adama veren bir kadının hayatı konu ediliyor.

Kitap 1920’lerin Paris’inde geçiyor, dönemin şuh kadınları, kokteyller, davetler, ihtişam, lüks merakı, ikili çarpık ilişkiler, Paris’in o bohem havası epey göze çarpıyor.


Kitabı çok beğendim, çok hüzünlü buldum, bende ki basım Güven Yayınları-1969 tarihinde yayımlanmış çeviride Samih Tiryakioğlu çevirisiydi gayet başarılı buldum. Kitabın sayfaları o kadar eski olduğu için muazzam kokuyor, bütün bir hafta kitabı kokladım diyebilirim :)) Bana bu kitabı hediye ettiği için de canıms Li-3’ye çok teşekkür ederim. Okuyacak arkadaşlara keyifli okumalar dilerim.
48 syf.
·1 günde·8/10
Kitabın özü, Emile Zola'nın 13 Ocak 1898 günü, bir Fransız gazetesinde Cumhurbaşkanı'na hitaben yayımladığı ve Fransız ordusuna yönelik "Suçluyorum" başlıklı mektubudur. Kitabın içerisinde Emile Zola'nın bu mektubundan önceki siyasi döneme ve sonraki siyasi döneme de yer verilerek mektubun ülkede neleri değiştirdiği anlatılmış.

Benim bu kitapla tanışmam ve okumaya karar vermem ise, Tuğba Bora'nin #26020317 incelemesi sayesinde gerçekleşti. Öncelikle kendisine teşekkür ediyorum.

Emile Zola'nın mektubuna konu olan ve tarihte önemli bir konuma sahip olan Dreyfus olayını sizlere anlatmam gerekir. Kitapta da açıkça ifade edildiği üzere, Dreyfus olayı, 19. yüzyıl sonlarında, Fransa'da, Yahudi kökenli bir subayın, Alfred Dreyfus'un, haksız yere casuslukla suçlanarak yüzeysel bir yargılama sonucunda zindana gönderilme olayıdır. Ama bu olay yalnızca bir hukuk veya ayrımcılık olayı olarak görülmez. Çünkü başta ordu ve yargı olmak üzere, ülkenin tüm kurumlarını temelinden sarsan bir olaydır.

Her şeyden önce Zola'nın son derece cesur bir şekilde Cumhurbaşkanı'na hitaben "Suçluyorum" isimli bir mektup yazması takdire şayan bir harekettir. Hele ki Fransa gibi milliyetçi bir toplum içerisinde, Yahudi bir ordu mensubunu savunma amaçlı böyle bir mektup kaleme alması oldukça saygıdeğer bir davranış olup Zola'nın kıymetini gözler önüne sermektedir. Kendimize sormamız gerekir. Acaba biz Zola'nın yerinde olsak Cumhurbaşkanı'na hitaben böylesine ağır bir mektup yazmaya cesaret edebilir miydik? Hiç sanmıyorum. İşte tam olarak bu sebeple o Emile Zola, bizse güçlü karşısında boyun eğmiş ve zulme sessiz kalan zavallılarız...

Peki sadece bizim başımıza bir haksızlık geldiği zaman mı konuşacağız? Yalnızca bizim kuyruğumuza basıldığı zaman mı acıyla etrafımızdan yardım isteyeceğiz? Göz göre göre güçlünün zayıfı ezmesine müsaade mi edeceğiz? Güçlüler ve zayıflar her yerde. Haksızlık ve zulüm ise 21. yüzyılın vazgeçilmezi olagelmiş. Basın ve yayın yoluyla haksızlıkların ve zulümlerin üzeri örtülüyor. Hissiz bir şekilde bizden daha güçlü olanların gelip kuyruğumuza basmasını beklemekten başka hiçbir şey yapmıyoruz.

Zola'nın cesurca yazdığı bu mektubu okumanızı elbette tavsiye ediyorum. Fakat mektuptan ziyade Dreyfus olayını araştırmanız sizin için çok daha yerinde bir karar olacaktır. Zira asıl mesele mektup değil haksızlığa uğrayan Dreyfus'tur. Zola'nın mektubu sadece bizi uykumuzdan uyandırmaya çalışmaktadır.
208 syf.
İklimler

Bir aşk romanına verilebilecek en güzel isimlerden biri bence. Aşkın -ya da ilişkinin- baharını, yazını, kışını ve aşkın mevsimlerinin hissettirdiği duyguları öyle güzel anlatmış ki, okuyan herkes kendisinden bir parça bulacaktır eminim.

Hem bir kadının ağzından hem de bir erkeğin ağzından okuduğumuz duygular şaşırtıcı derecede başarılı yazılmış.
Belki ilk defa hiçbir karakteri çok sevmeden, kitabın bütününü çok sevdim.

Aşk ve ilişkiler üzerine iyi bir roman okumak isterseniz bu kitabı listenize ekleyebilirsiniz.

Tahsin Yücel'in çevirisini de ayrıca çok beğendim.

Kitap hakkında daha detaylı yorumumu dinlemek isterseniz bu videoya bakabilirsiniz.
https://youtu.be/Csx1toCTiPU

Yazarın biyografisi

Adı:
Tahsin Yücel
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı, Denemeci, Eleştirmen ve Çevirmen
Doğum:
Elbistan, Kahramanmaraş, Türkiye, 17 Şubat 1933
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 22 Ocak 2016
Hayatı Kunduracı olan Ahment Yücel'le Nuriye Münevver Hanım'ın oğludur. İlköğrenimini Elbistan Gazi Paşa İlkokulu'nda tamamladıktan sonra 1945'te İstanbul'a gelmiştir. 1953'te Galatasaray Lisesi'ni, 1960'da da İÜEF Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi.

Fakülteyi bitirdikten sonra, İstanbul'da kalmayı tercih etti ve 1969'da doktorluk, 1972'de doçentlik, 1978'de de profesörlük ünvanlarını aldı. 2000 yılında emekliliğe ayrıldı.

Tahsin Yücel, çalışmalarına öykücülükle başladı. İlk öyküsü olan ¨Dert Çok, Hemdert Yok!¨, bir derlemede (Yeni Hikâyeler 1950) yayımlandı. Daha sonraları Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Yeryüzü, Beraber ve Mavi gibi dergilerde öyküleri yayımlanmaya devam etti. Bu dönemlerde; kullandığı yalın dil, kullandığı modern sözcükler, Anadolu insanına yaklaşımındaki tutarlılık ve anlatımındaki ustalık dikkat çekti. Behçet Necatigil gibi isimlerden yorumlar aldı.

Uçan Daireler, Haney Yaşamalı ve Düşlerin Ölümü adlı öykü kitaplarını yayımlayarak kariyerine devam eden Yücel, bu kitaplarda kendi geçmişinden bazı öğeler kullandı. Bunları ele alırken oldukça karamsardı; ancak daha sonraları bunu dönemin akımlarından etkilenerek yaptığını belirtmiştir. Bu kitaplarla daha çok tanınmaya başladı.

1970'li yıllara gelindiğinde, öncelikle "Yaşadıktan Sonra" ve "Dönüşüm" kitaplarıyla, daha sonra da "Vatandaş ve Ben" ve "Öteki" kitaplarıyla tarzında bir değişiklik gözlemlendi; daha derin kişilikler yaratıp, ¨çevreyle¨ daha az ilgilenmeye başladı. Bu kitaplarıyla karışık yorumlar alan Yücel, kariyerine Komşular adlı kitabıyla devam etti. Bu kitabın konusu, diğerlerinden farklı olarak, insanların politika hakkındaki görüşlerinin eleştirisiydi Fethi Naci, bu kitabındaki bir öyküsünü bir başyapıt olarak değerlendirdi.

Tahsin Yücel aynı zamanda bir romancıdır. Romanları (Peygamberin Son Beş Günü, Mutfak Çıkmazı, Bıyık Söylencesi) genel anlamda, halka karşı ironik eleştiriler barındırır. Bunlardan Peygamberin Son Beş Günü fazla solcu bulunduğundan dolayı politik anlamda da eleştiriler almıştır. Öykü ve roman dışındaki eserlerine bakıldığında, Yazın, Gene Yazın ve Tartışmalar adlarında iki deneme kitabı görülür. Bunlardan ilki, genellikle kendi hayatından alıntılar içerirken, ikincisi, dilsel konuları alan polemikleri konu alır. Aynı zamanda, Türkiye'ye göstergebilimi tanıttığı çalışmaları da vardır. Yurtiçi ve yurtdışında ses getiren yazınsal incelemelerinin yanı sıra, hatrı sayılır çevirileri de vardır. Öykülerinden bazıları, İsveççe ve Fransızca'ya çevrilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 235 okur beğendi.
  • 24,9bin okur okudu.
  • 884 okur okuyor.
  • 18bin okur okuyacak.
  • 740 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları