Tahsin Yücel

Tahsin Yücel

YazarÇevirmen
8.2/10
3.375 Kişi
·
11.548
Okunma
·
117
Beğeni
·
6.260
Gösterim
Adı:
Tahsin Yücel
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı, Denemeci, Eleştirmen ve Çevirmen
Doğum:
Elbistan, Kahramanmaraş, Türkiye, 17 Şubat 1933
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 22 Ocak 2016
Hayatı Kunduracı olan Ahment Yücel'le Nuriye Münevver Hanım'ın oğludur. İlköğrenimini Elbistan Gazi Paşa İlkokulu'nda tamamladıktan sonra 1945'te İstanbul'a gelmiştir. Burda; 1953'te Galatasaray Lisesi'ni, 1960'da da İÜEF Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Fakülteyi bitirdikten sonra, orda kalmayı tercih etti ve 1969'da doktorluk, 1972'de doçentlik, 1978'de de profesörlük ünvanlarını aldı. 2000 yılına kadar burda kaldıktan sonra emekliliğe ayrıldı. Şu anda İstanbul'da yaşamaktadır. Katkıları Tahsin Yücel, çalışmalarına öykücülükle başladı. İlk öyküsü olan ¨Dert Çok, Hemdert Yok!¨, bir derlemede (Yeni Hikâyeler 1950) yayımlandı. Daha sonraları Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Yeryüzü, Beraber ve Mavi gibi dergilerde öyküleri yayımlanmaya devam etti. Bu dönemlerde; kullandığı yalın dil, kullandığı modern sözcükler, Anadolu insanına yaklaşımındaki tutarlılık ve anlatımındaki ustalık dikkat çekti. Behçet Necatigil gibi isimlerden yorumlar aldı. Uçan Daireler, Haney Yaşamalı ve Düşlerin Ölümü adlı öykü kitaplarını yayımlayarak kariyerine devam eden Yücel, bu kitaplarda kendi geçmişinden bazı öğeler kullandı. Bunları ele alırken oldukça karamsardı; ancak daha sonraları bunu dönemin akımlarından etkilenerek yaptığını belirtmiştir. Bu kitaplarla daha çok tanınmaya başladı. 1970'li yıllara gelindiğinde, öncellikle Yaşadıktan Sonra ve Dönüşüm kitaplarıyla, daha sonra da Vatandaş ve Ben ve Öteki kitaplarıyla tarzında bir değişiklik gözlemlendi; daha derin kişilikler yaratıp, ¨çevreyle¨ daha az ilgilenmeye başladı. Bu kitaplarıyla karışık yorumlar alan Yücel, kariyerine Komşular adlı kitabıyla devam etti. Bu kitabın konusu, diğerlerinden farklı olarak, insanların politika hakkındaki görüşlerinin eleştirisiydi Fethi Naci, bu kitabındaki bir öyküsünü bir başyapıt olarak değerlendirdi. Tahsin Yücel aynı zamanda bir romancıdır. Romanları (Peygamberin Son Beş Günü, Mutfak Çıkmazı, Bıyık Söylencesi) genel anlamda, halka karşı ironik eleştiriler barındırır. Bunlardan Peygamberin Son Beş Günü fazla solcu bulunduğundan dolayı politik anlamda da eleştiriler almıştır. Öykü ve roman dışındaki eserlerine bakıldığında, Yazın, Gene Yazın ve Tartışmalar adlarında iki deneme kitabı görülür. Bunlardan ilki, genellikle kendi hayatından alıntılar içerirken, ikincisi, dilsel konuları alan polemikleri konu alır. Aynı zamanda, Türkiye'ye göstergebilimi tanıttığı çalışmaları da vardır. Yurtiçi ve yurtdışında ses getiren yazınsal incelemelerinin yanı sıra, hatrı sayılır çevirileri de vardır. Öykülerinden bazıları, İsveççe ve Fransızca'ya çevrilmiştir.
Ne yaparsın, her zaman aynı kolaylıkla katlanılmıyor yanlızlığa: gün oluyor, kurşun gibi çöküyor üzerime, soluğumu kesiyor.
“Tuna hanım, neden kitap okuyorsun ki? Hâlâ okula gitmiyorsun ya?” diye sordu.
Tuna hanım şaşkınlıkla yüzüne baktı.
“Ne demek istiyorsun yani?” dedi. “İnsan yalnız okula gittiği için mi okur?”
“Başka ne için okusun ki? Sen evlenmişsin, kocan var, evin var, her şeyin tamam.”
Tuna hanım bunu hiç düşünmemişti.
“Başka ne için mi?” dedi, dalıp gitti bir süre, sonra gülümsemeye başladı, “Olduğum yerden başka yerde olmak için,” diye ekledi.
Gene bunca yozlaşma tek bir sözcükle açıklanabilirmiş gibi, "Yaşam," deyip çıktılar işin içinden.
Aradığı bir şey var. Akşamdan beri arıyor, bulamıyor. Bazı bazı bulduğunu sanıyor, sonra hemen anlıyor ki, yanılmış. Bir eksiklik, bir boşluk, öyle bir şey. İçinde bir şeyler köpürüp taşar, dipdiri duyarsın da söyleyemezsin hani, öyle işte.
Tahsin Yücel
Sayfa 25 - Can Yayınları
Kaba gücü bir noktaya dek anlarım, ancak kaba mantığa katlanılamaz.
Tahsin Yücel
Sayfa 52 - Yapı Kredi Yayınları - 7. Baskı
… doğaötesel düzlemde soyut öncüllerden yola çıkılarak somut çıkarımlara varılması ne denli doğalsa, somut verilerin sonucu olan somut (tarihsel, dilbilimsel, toplumbilimsel) bir durumu bu somut verileri yok sayarak ya da onlara yan çizerek soyut çıkarımlarla açıklamaya kalkmak da o denli saçmadır.
Tahsin Yücel
Sayfa 15 - Yapı Kredi Yayınları - 7. Baskı
… bilgi yalnızca üniversitelerde edinilen hazır düşünce ve edim kalıpları değildir: yaşamın değişik deneyimleri, hatta yoklukları da bilgilendirip yönlendirir insanı.
Tahsin Yücel
Sayfa 83 - Yapı Kredi Yayınları - 7. Baskı
72 syf.
·8/10
SADECE 2 SAYFADA ALBERT CAMUS.


Öncelikle ilk eseri olduğunu ve 1935-1936 yılarında yani 22 yaşında iken,kendisinin de kabul ettiği gibi acemi olduğu zamanlarda kaleme aldığını belirtmiş.(Tabi ki acemi değil)

Kitabın baskısına 1958 de yani 23 yıl sonra önsöze şunu ekler: " Ama yaşamın kendisi hakkında, Tersi ve Yüzü'de acemice söylenenden daha fazla bilmiyorum."


Eser 5 tane kısa denemeden oluşuyor. Önsöz ve denemeler ile beraber sadece 51 sayfa,
sayfa sayısına bakıp aldanmayalım çünkü geri kalan hayatını bu 51 sayfayı açıklamakla geçiriyor.


-"Yaşama Aşkı" adlı denemesinin sadece ilk 2 sayfası üzerinden hem kitabı incelemek hem de yüzlerce sayfayı iki sayfaya nasıl sığdırdığını yani yoğunluğunu görelim.
Sadece 2 sayfayla kitap ve yazar mı incelenir diye siz tepki vermeden önce alıntılar yaparak Yazarı AZ tanıyor olduğumuda belirterek denemesine geçeyim.

==============Spoiler=================

----Palma'da gece dolaşırken bir bara giriyor:
"Bir orkestra, renk renk şişeli bir BAR ve omuz omuza, ÖLÜMÜNE sıkışmış insanlar bir MUCİZE sonucu yerleşmişlerdi."

Bar: Burda barı dünya olarak ele alıyoruz.

Ölümüne: Aslında çok basit bir tamlama  gibi dursada Ölümüne sıkışmak kelimesi Albert'in üzerinde baya bir durduğu konu.
Dünya-Ölüm ve sıkışmak aynı cümle de yani bar diye tasvir ettiği dünyadan çıkış yolu ölüm aslında


Mucize: Varoluşculara göre insan dünyaya tanrı tarafından vb. şekillerde değil amaçsızca dünyaya fırlatılmışlardır. Bu şekilde insanların rastlantısal birleşimi olan dünyaya gelişimize mucize diyor.

---------------------------------
"Tüm müşteriler erkekti. ortada iki metrekarelik bir boş yer. GARSON buradan odanın dört bir köşesine kadehler ve şişeler yolluyordu."

Garson: Öncelikle barın ortasında yani dünyanın merkezinde yer alıp bunca sıkışıklığa rağmen 4 bir köşeye yetişen ve içki dağıtıp insanları sarhoş edip bilinçsiz hale gelmesine yardımcı olan  bu Garson diye tanıttığı aslında Tanrı adına yani din adına çalışan insanlar Rahipler vs.
Dinin insanları gerçeği görmemek için sürekli uyuşturduğunu ve bilincine el koyduğunu belirtiyor ve insanlar sıkışırken 2 metrekare alanda  Dini kullananların her şeye rağmen rahat bir alanı olduğu da vurgulanmış.
--------------------------
Birdenbire bir zil sesi duyuldu, halkanın içine bir KADIN ATLADI. YİRMİ yaşındaydı.Bu kadının BOYU bir seksendi. KOCAMANDI 150 kiloya yakındı. Karnını öne doğru dalgalandırdı. Sonra  iyi bilindiği anlaşılan bir ŞARKI  istedi. 
Kadın hem söylüyor hem de SEVİŞME öyküsüne girişiyordu. Tüm salon EZİLMİŞ gibiydi. Nakarata gelince kadın göğüslerini avuçlayarak şarkısını sürdürdü.

Kadın: Garsonlar Din adına çalışanlar ise bileceğiniz üzere kadın ise Tanrı oluyor.

Atladı: Burası bar(dünya) neden atlıyor ki girmek varken çünkü Dünya da Tanrı diye bir şey yok biz tepeden düşme şekilde kendimiz kurguluyoruz dünyamıza zorla sokuyoruz demeye getiriyor.


Kocamandı: Tanrının yani dinin dünyanın çoğu yerini kapsadığını ve İnsanların dinleri abartmasından dolayı büyüdüğüne.


Boyu 1.80: Tanrının her şeyi gördüğü şekilde kurguladığımızı ve herkese tepeden baktığı için eşit olmadığına


Yirmi yaşındaydı: Yirmi yaşında yani kabul etmek gerekirse kadınlar her yaşta güzel öncelikle belirteyim :) ama bir kadının en çekici olduğu yaşlar 20 li yaşlar. Tanrıyı itici bir şekilde tipleyip (150 kilo etleri yere sarkıyor vs.) sonra 20 yaşında demesi dinin dünyada yıpranmasına, bozulmasına rağmen hala eskimeyip insanlara genç ve çekici gözüktüğünü


Şarkı:Kadın(Tanrı) burda isteği insanlardan alıyor kendisi seçip söylemiyor.Çünkü insanlara insanların kendi duymak istediği şeyleri söylemek istiyor.
Tabi ki şarkı Kutsal kitaplar anlamında oluyor.


Sevişme: Bu cinsel iç güdü insandan söküp atılamayacak kadar güçlü olduğu için Tanrıya da bu şekilde vazgeçemeyek ve bitmeyecek derecede bağlanıldığını (Daha farklı boyutlardan da bakılabilir ama geçiyorum)


Ezilmiş: Dinlerin altında insanların sıkışıp kaldığını.
--------------------------------

" Sudan çıkmış iğrenç bir tanrıça gibi, alnı bön ve dar gözleri çukurda, dizinin hafif bir TİTREMESİ ile yaşıyordu.KOŞUSUNU yeni bitirmiş atlar gibi. Yaşamın düşkün ve ÇOŞTURUCU görüntüsü gibiydi...


Dizinin titremesi ise Dinlerin düşüşünün yakın olduğunu artık daha fazla dayanamayacağını belirtmiş.

Koşusunu yeni bitirmiş at: Dinlerin yorgunluğunu ve tükenmişliği


Çoşturucu görüntüsü gibi: Sanırım burda aynı kitabın "Alay" adlı denemesine gönderme yapıp bu manzarayla çosturucu diyerek dalga geçiyor.


Bu arada barda ki herkes erkek demişti tek tip insan işlenmiş bireye indirgediğimizde cinsiyeti ortadan kaldırmış  bunlar bütün insanlar için geçerli.( Neden müşteri erkek Tanrı kadın konusuna girmek baya uzatır incelemeyi girmiyorum)

---------------------------------


İlk 2 sayfa demiştim ama sadece yarım sayfa çıkacak cümlelerden saatlerce sürecek inceleme yapılabilir.Çok uzamasın diye de kısa kestim.İki sayfa da bunlardan ayrı 15 20 simge daha var. Detaylı incelemeyi geçelim kabaca incelemek istesek bile kısa tutulabilecek bir yazar değil.


Albert Camus kitaba değil her kelimeye anlam yüklebilecek kapasitede olduğunu görüyoruz. Bazen bir paragrafında 15 20 dakika takılı kalıyorum.

Eseri tavsiye ediyorum ama önce kendisi hakkında ön bilgi edinmek gerektiğini belirtirim.

Yoksa 2 günde anlayamayacağımız bir yeri 2 dakida geçebiliriz. Yani kitabın adı gibi
Tersi ve Yüzünün neresi olduğunu anlamadan geçebiliriz



Çözümlemeler yazarın görüşlerini AZ da olsa bildiğim için kitabından kendi çıkarımlarımdır belirttiğim gibi kabaca tanıyorum kendisini yanlışım olabilir. Bu arada felsefesini sadece okuyorum ilgilenmiyorum.
160 syf.
·4 günde·8/10
Bu siteye girmeden önce Albert Camus'nun Sisifos Söyleni isimli bir kitabı olduğunu dahi bilmiyordum. Sitedeki incelemeler ve yorumlardan sonra okuma kararı aldım. Özellikle https://1000kitap.com/lwoH/Duvar/'un şu #26655783 incelemesi beni bir hayli etkiledi ve neticede okumaya karar verdim.

Öncelikle bu kitap Albert Camus'nun 14 denemesinden oluşmaktadır. Denemelerin hemen hemen hepsinde ana konu "intihar." Kimi denemesinde açıktan açığa intihar ile ilgili görüşlerine yer vermiş, kimi denemesinde ise örtülü olarak intihar konusuna değinmiş. Kitabın hem bir deneme kitabı olması hem de konuları felsefi olarak irdelemesi dilini ve anlaşılırlığını olumsuz yönde etkilemiş. Bu sebeple kitabı okumak isteyenlerin felsefi konular ağırlıklı olmak üzere yazarın denemelerini okuyacağını ilk etapta bilmesi gerekir. Zira, asla kolay ve anlaşılır bir kitap değil.

Yazar kitabın hemen başında vermek istediği ana mesajı, "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." diyerek önümüze sermeyi tercih etmiş. Kitabın devamında da intihar konusundan sapmayarak intihar etmenin mantıklı bir eylem olup olmadığını hem örneklerle hem de ayrıntılı bir şekilde derinleştirmiş.

Camus, denemelerin birçok yerinde, kendini öldürmenin, yaşamı ve yaşamın anlamını kavrayamamaktan kaynaklandığını ifade etmiş. Hatta intihar etmenin, başkaldırının mantıksal bir sonucu olmadığını, bir nevi boyun eğiş olduğunu, önemli olanın direnmek olduğunu açık bir şekilde söylemiş. Bir adım daha ileriye atarsak, insan için ancak bir başkaldırının yaşama tam anlamıyla değer vereceğini söylemiş yazar. Katılıp katılmamak sizin tercihinizdir elbette; ama Albert Camus'nun düşüncesi bu yönde.

Peki "Sisifos Söyleni" nedir? Bulduğum bir hikayeyi sizinle paylaşayım: Olimpos Tanrıları, Zeus’un isteği üzerine Korintos Kralı Sisifos’u cezalandırmaya karar verirler. Cezası, koca bir kayayı yüksek bir tepenin zirvesine kadar çıkartarak yerine oturtmaktır. Sisifos, bazen sırtı ile dayanarak ve bazen de kolları ve de bacakları ile kayayı kucaklayarak büyük kayayı akşama doğru büyük zorluklarla tepeye çıkarır. Tam tepenin oyuğuna yerleştirecektir ki, kaya yeniden aşağıya yuvarlanır. Bu işlem her gün defalarca sürer gider. Sisifos, Homeros’un yorumu ile “yararsız ve umutsuz bir çaba ile cezalandırılmış olduğunu” anlar.

Sisifos bu cezaya karşı dirençli ve kararlı bir şekilde durarak Tanrılara karşı bir tür zafer kazanabileceğini ispat etmek üzere her gün bu kaya ile aynı şekilde boğuşmaya devam eder. Çünkü artık kendisinin varoluş nedeninin bu çabası olduğunu kabullenmiştir. Ancak hiçbir zaman Sisifos intihar etmeyi ve cezasından kaçarak kurtulmayı amaçlamaz. Zira o, bu şekilde hareket ederek Tanrılara başkaldırmaya devam etmektedir... Kitabın içerisinde yer alan denemelerden birinin adı Sisifos Söyleni olduğundan kitaba da bu isim verilmesi tercih edilmiş. Bana sorarsanız "uyumsuz" gibi bir isim verilse daha güzel olurmuş. Çünkü kitabın hemen hemen her yönünde hayat ile uyumsuz kişiliklerden bahsedilmiş...

Özetle; intihar etmeyin, çünkü bu hayata karşı asla bir başkaldırış değildir, aksine boyun eğmektir. Hayat size asla kurtulamayacağınız bir ceza (sisifos cezası) verse bile yılmayın ve inadına yaşamaya devam edin. Asıl başkaldırış yaşamak ve sorgulamaktır demek istemiş yazar. Bence son derece zor bir konuyu işlemiş ve bizlere bambaşka bir kapı açmış denemeleriyle... Yazarın her söylediğini anladığımı kesinlikle söyleyemeyeceğim size burada; ama çok zor bir konuyu işlediğini kabul etmek gerekir.
160 syf.
·8/10
Sisifos'u incelemeye nasıl başlanır, zor bir karar. O zaman kemerleri bağlayın! Sizi etrafından dolaştırayım.
"Hayat tekrarların tekrarlarının tekrarlarından oluşur" diye über muhteşem bir söz vardır, insanoğlunun bu dünyada sayılı olan günleri çoğu zaman birbirinin tekrarı değil midir? Hatta birçok insanın hayatı bile birbirinin tekrarı sayılabilir; doğ, okulu bitir, işe başla, çevre edin, evlen, çocuk yap, dede/nine ol, öl.
İşte insanın; "var olmaya mahkum edildiği" bir dünyada kaderinin, sonsuza kadar nafile bir çabayla ağır bir kayayı dağın zirvesine çıkartmaya çalışan kadim Sisifos hikayesine bu kadar benzemesi, hayatın salt gerçeğini ne güzel özetliyor!

Camus bu oldukça ağır ve felsefi deneme türündeki kitabına:
"Gerçekten önemli olan bir tek felsefi sorun vardır; İntihar!" şeklinde çarpıcı bir başlangıç yaparken işte bizi, kendi hayat sorgulamasının ortasına böylece bırakıveriyor. Biz de kendi çevre, zeka ve birikimimiz ölçüsünde bu sorgulamaları yapıyoruz ve gündelik hayatın arkaplanında kalan bazı sorgulama anlarında yapmaya da devam edeceğiz. Mevlana'nın dediği gibi; Herkes kendi kepçesinin büyüklüğüne göre alacak ummandan. Ama unuttuğumuz bir şey var; yaşamın bu karmaşası içerisinde bocalayıp dururken zamanı, dolayısıyla kendimizi tükettiğimiz gerçeği! İçi boş dostluklar, çabuk tüketilen sevgiler ve yaşanmadan geçilen an'lar arasından savrularak geçerken gülümsemeyi de unuturuz. Oysa hayat, bu küçük an'lar şeklindeki muazzam harmoninin içerisinde gizlidir.
Belki bu dünyaya mutlu olmak için gelmedik. Ama mutluluk, çoğu zaman alt paragrafta bahsi geçen sisifosvari gülümsemede hayat bulur.

"Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir"
Hayat gerçekten de yaşamaya değer mi? Hayatın temelinin absürd olduğunu fark eden çoğu kişi bu soruyu sormuştur. Bu sorgulama hayatın olağan akışı içerisinde bir "Neden?" duraksaması ile gelir çoğu zaman. Kimilerinin yanıtı "Her şeye rağmen hayat güzel" olurken, kimilerininse "Bu kadar çok acıya karşın dünyada mutluluk ne kadar da az, uğraşmaktan yoruldum" olmuş ve içlerinden bazıları bunu eyleme döküp kendilerini ölümün bilinmez ve karanlık kollarına bırakmışlardır.
Biz de yaşanılan her şeyin en sonunda bir yerde anlamını kaybedecek olduğunu biliriz ve çok anlamlı hayatlar yaşamaya uğraşırız, bu nafile çaba, işte size en büyük absürt!
Camus'un varoluşçuluk felsefesi, Sisifos hikayesinin devamında gizlidir. Sisifos; Tanrıların bu anlamsız, amaçsız bir çabayı sürdürme şeklindeki dahiyane cezasına beklenmedik bir biçimde baş kaldırarak yanıt vermiştir. "Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos'u mutlu olarak tasarlamak gerekir." der Camus söyleninde. Sisifos, Camus'un dediği gibi Tanrıların cezasına yüzündeki hafif ama anlamlı gülümsemeyle karşılık verir.

Her zeki insanın hayatında bir kere de olsa intiharı düşündüğü gerçeğini göz önüne alırsak, bu konular hakkında düşünmekten çekinenlerin da elbet mantıklı sebepleri var. Camus'un deyişiyle "Düşünmeye başlamak için için yenmeye başlamaktır."
ve tahtakurusu tahtayı bir kere kemirmeye başladığında bir daha durmayacağı da kesindir.

Çevremize baktığımızda gördüğümüz şeyi nasıl gördüğümüz tamamen kendi gerçeklik algımıza bağlıdır. Örneğin Sartre, Sartre gibi düşünür ve evreni Sartre gibi görür. Onun kendi gerçekliği budur ve başka türlüsü de mümkün değildir.
Felsefenin kadim çağlardan beri bize öğrettiği şey, yukarıdaki sebepten dünyayı tam anlamıyla anlamak konusundaki yetersizliğimizdir. İşte Camus'un meşhur "Uyumsuz"u da bu yetersizlikten doğar. Camus 2.dünya savaşı zamanlarında çağının uyumsuz insanını anlattığı zaman aslında insanlığın temel sorununa da ışık tuttuğunun da farkındaydı.
Uyumsuz, evrenin akla, mantığa aykırılığını, devasa derecedeki tutarsızlığını anlamış, hayatın anlamını arama gibi nafile bir çabadan her şeyi olduğu gibi görme aşamasına geçebilmiş bilinçli insanı tanımlar, bu noktadan sonra ise bir gerçeğin farkına varır; yaşanan her saniye aslında bir başkaldırıdan ibarettir. Evet, intihar etmediğiniz her saniye aslında hayatın bu sürekli keşmekeşliğine meydan okuyorsunuz.
Bu noktadan sonra, 'uyumsuz eser' kavramına değinip incelemeyi 'kör eden' niteliğe büründürmek istemediğimden kısa kesiyorum. Ama bir inceleme daha yazdıracak kadar dolu bir kavram olduğunu da inkar edemem.

Sonuç olarak 160 sayfalık burada sadece az bir kısmına değinebildiğim dolu dolu bir eser Sisifos. Kırdığım birkaç puan çoklukla kitabın çevirisinedir. Bu yüzden de kitabın zorluğunu, dünyanın en garip çevirisiyle daha da zorlaştırıp anlaşılmaz kılan, ama çevirileri ödüllere boğulan Tahsin Yücel'e de, "Tahsin Yücel Türkçesi" adında bir dil yarattığı için buradan en derin 'saygılarımı' sunuyorum. Varoluşsal sancılar çeken tüm okurlara; derin okumalar.
261 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
İncelemeye kitabın isminden başlamak istiyorum. Kitabı okuduktan sonra “İklimler” kelimesinin insanın duygu değişimlerine ne kadar uygun bir tabir olduğunu farkettim. İnsan kimi zaman ilkbahar kadar coşkun, kış kadar soğuk, sonbahar kadar hüzünlü, yaz mevsimi kadar kaygısız olabiliyor. Kitabın temasıyla, isminin uygunluğunu çok yerinde buldum.

Konumuz “Aşk” kimileri masadan kalkmak ister mevzu bahis açıldığında, kimileriyse ufaktan dökülmek ister kendini dinleyecek birilerini bulduğu için. Hemen hepimizin başına gelmiştir, bir şehirde bırakmışızdır kalbimizin bir kısmını, söyleyemeden boğazımıza boncuk yapıp dizmişizdir platonik bir sevdayı, kimimizse tam yakalamışken ipin ucunu tam da mutluluğa bir kaç adım kaldığını düşünürken zemine çakılıp dönüp arkamızı küsmüşüzdür dünyaya, evrene o an çevrede bulunan her şeye(!)

Ne diyordu Masumiyet Müzesinin ilk satırlarında Kemal Füsun’a olan aşkı için ; “Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum.” Ya da Çalıkuşu Feride çok sevdiği Kamran’ı terkettiğinde; “Sen yine bir parça benimdim, bense bütün ruhumla senin..” hayır, olayı dramatik hale getirmek için değil bu alıntılar. Aşk dediğimiz ve belli bir mantığa oturtamadığımız bu karmaşık ruh hali her bünyeye farklı tesir ediyor. Ben mesela bir miktar salaklaşıyorum :) İşte bu kitap insan bünyesinde aşkın tesirlerini irdelemiş genel olarak.

Andre Maurois’in bu kitabı iki bölümden oluşuyor, birbirine sırtı dönük iki farklı yüz gibi bu bölümler. İlk bölümde karakterimiz Philippe’nin aşık olduğu uçarı, ele avuca sığmaz, dışa dönük, gezmekten, eğlenmekten, insanları etkilemekten hoşlanan özgüveni yüksek bir karakter olan sevgili Odile ile yaptığı bir miktar ızdırap dolu ama bu ızdıraptan beslenen saplantılı bir evlilik konu ediliyor.

İkinci bölümdeyse, tamamen içe dönük Odile’in taban tabana zıttı, daha muhafazakar, daha özgüvensiz, evde vakit geçirmekten hoşlanan, kalabalıktan gürültüden nefret eden, fedakar ve sadık, sevgili Isabelle’in Philippe’e olan büyük aşkı ve evlilik birliklerinin devam etmesi için elinde olan bütün tavizleri sevdiği adama veren bir kadının hayatı konu ediliyor.

Kitap 1920’lerin Paris’inde geçiyor, dönemin şuh kadınları, kokteyller, davetler, ihtişam, lüks merakı, ikili çarpık ilişkiler, Paris’in o bohem havası epey göze çarpıyor.


Kitabı çok beğendim, çok hüzünlü buldum, bende ki basım Güven Yayınları-1969 tarihinde yayımlanmış çeviride Samih Tiryakioğlu çevirisiydi gayet başarılı buldum. Kitabın sayfaları o kadar eski olduğu için muazzam kokuyor, bütün bir hafta kitabı kokladım diyebilirim :)) Bana bu kitabı hediye ettiği için de canıms Li-3’ye çok teşekkür ederim. Okuyacak arkadaşlara keyifli okumalar dilerim.
48 syf.
·1 günde·8/10
Kitabın özü, Emile Zola'nın 13 Ocak 1898 günü, bir Fransız gazetesinde Cumhurbaşkanı'na hitaben yayımladığı ve Fransız ordusuna yönelik "Suçluyorum" başlıklı mektubudur. Kitabın içerisinde Emile Zola'nın bu mektubundan önceki siyasi döneme ve sonraki siyasi döneme de yer verilerek mektubun ülkede neleri değiştirdiği anlatılmış.

Benim bu kitapla tanışmam ve okumaya karar vermem ise, https://1000kitap.com/nekedisiznekitapsiz'nin #26020317 incelemesi sayesinde gerçekleşti. Öncelikle kendisine teşekkür ediyorum.

Emile Zola'nın mektubuna konu olan ve tarihte önemli bir konuma sahip olan Dreyfus olayını sizlere anlatmam gerekir. Kitapta da açıkça ifade edildiği üzere, Dreyfus olayı, 19. yüzyıl sonlarında, Fransa'da, Yahudi kökenli bir subayın, Alfred Dreyfus'un, haksız yere casuslukla suçlanarak yüzeysel bir yargılama sonucunda zindana gönderilme olayıdır. Ama bu olay yalnızca bir hukuk veya ayrımcılık olayı olarak görülmez. Çünkü başta ordu ve yargı olmak üzere, ülkenin tüm kurumlarını temelinden sarsan bir olaydır.

Her şeyden önce Zola'nın son derece cesur bir şekilde Cumhurbaşkanı'na hitaben "Suçluyorum" isimli bir mektup yazması takdire şayan bir harekettir. Hele ki Fransa gibi milliyetçi bir toplum içerisinde, Yahudi bir ordu mensubunu savunma amaçlı böyle bir mektup kaleme alması oldukça saygıdeğer bir davranış olup Zola'nın kıymetini gözler önüne sermektedir. Kendimize sormamız gerekir. Acaba biz Zola'nın yerinde olsak Cumhurbaşkanı'na hitaben böylesine ağır bir mektup yazmaya cesaret edebilir miydik? Hiç sanmıyorum. İşte tam olarak bu sebeple o Emile Zola, bizse güçlü karşısında boyun eğmiş ve zulme sessiz kalan zavallılarız...

Peki sadece bizim başımıza bir haksızlık geldiği zaman mı konuşacağız? Yalnızca bizim kuyruğumuza basıldığı zaman mı acıyla etrafımızdan yardım isteyeceğiz? Göz göre göre güçlünün zayıfı ezmesine müsaade mi edeceğiz? Güçlüler ve zayıflar her yerde. Haksızlık ve zulüm ise 21. yüzyılın vazgeçilmezi olagelmiş. Basın ve yayın yoluyla haksızlıkların ve zulümlerin üzeri örtülüyor. Hissiz bir şekilde bizden daha güçlü olanların gelip kuyruğumuza basmasını beklemekten başka hiçbir şey yapmıyoruz.

Zola'nın cesurca yazdığı bu mektubu okumanızı elbette tavsiye ediyorum. Fakat mektuptan ziyade Dreyfus olayını araştırmanız sizin için çok daha yerinde bir karar olacaktır. Zira asıl mesele mektup değil haksızlığa uğrayan Dreyfus'tur. Zola'nın mektubu sadece bizi uykumuzdan uyandırmaya çalışmaktadır.
48 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Aydın nedir? Kime denir? Terminolojideki tanımını boşverin ve kendi İdeal Aydın tanımınızı yapın lütfen.


Benim için Aydın, aydınlatandır. Gücünü mabadından değil, yüreğindem alandır. Kapalı yolları açan değil, yolların kapanmasına izin vermeyendir. Tekil değil, çoğuldur. Sesi kısık değil, gürdür. Kalbi gevşek değil, merttir. Ot gibi yaşayıp, saman gibi sararan değil, aldığı sıfatın hakkını verendir. Dümdüz değildir, köşeleri vardır. Tohum eken, umut yeşertendir. İnsanın,  varlık sebebini anlamlandırandır. Ben değil, biz diyendir. Adamsendeci değil, önemseyendir. Başkasının derdiyle dertlenendir. Elini taşın altına koyandır. Korkmayandır. Masum gemiler batarken, filikasıyla yanaşıp boğulmaktan kurtarandır. Seyirci değil, aktördür. Emirer değil, gönül Fatihi'dir.

Daha bir çok şey sayarım ama neye yarar? Doğasında bu kadar meziyet taşıyan bir kavramın günümüzdeki anlamı, beş tane harfin yan yana gelmesiyle oluşan ses topluluğundan başka bir şey değil.  İçi boşaltılmış, amacından şaşmış, âdeta boş bir teneke…

Birileri, birilerine bu unvanı layık görmüşse, o birileri sorumluluğunun farkına varıp, bu unvanın hakkını vermeli. Çünkü  Aydın konuştu mu, toplum konuşmuş demektir. Aydın itiraz etti mi, toplum itiraz etmiş demektir. Yani demem o ki, Aydın solo söyler ama sesi koro gibi çıkar.  Böylesi güce sahip olanlar neredeler? Öğretmenler, doktorlar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, bilim insanları neredeler? Uyuyanları neden uyandırmıyorlar? İnsanlara karşı bu kadar sorumluyken neden kabuklarından dışarıya çıkmıyorlar? Bunu sadece kendi ülkemiz için söylemiyorum, tüm dünya ülkeleri için söylüyorum. Zulümler, haksızlıklar, usulsüzlükler,  savaşlar, tecavüzler ve bin bir türlü melanetler işlenirken, birilerine “Suçluyorum” diye açık mektup yazacak babayiğitler nerede? Fikir işçileri nerede?

Bahçemizin halini görüp, bahara hasret kaldığımızı görmüyorlar mı?

Görüyorlar. Ama umursamıyorlar. Çünkü onlar, gerçek anlamından çok uzaklaşmış ‘Aydın’ kimliğinin hülyalarında günlerini gün ediyorlar. Ama gün gelecek Aydın diye geçinenlerin esamesi okunmazken, Emile Zorla gibi Aydınlar, dünya var oldukça yaşatılacaktır.  


Kitabın teferruatına girmiyorum. Fransa Cumhurbaşkanına yazılmış bir mektup. Bir çok incelemede de teferruatlı anlatmış arkadaşlar zaten. Tüm kitap boyunca benim tek odaklandığım nokta Emile Zorla oldu. Onun adalet duygusu, sahip olduğu gücü sonuna kadar kullanma azmi…
İtibarını, kariyerini hatta hayatını bile düşünmeden, doğru olduğuna inandığı şeyi yapması... İşte tüm bunlar, gerçek Aydın budur delirtiyor insana. Bu yüzden bu kadar durdum Aydın kavramı üzerinde. Çünkü kitabı okurken yapılan haksızlıkarı, iftiraları,  mizansen amaçlı kurulmuş mahkemeleri görünce şaşıp kalıyorsunuz, ama en çok tüm haksızlıklara karşı cesurca itiraz eden birini görünce şaşırıyorsunuz. Öyle bir hale gelmişiz ki haklının yanında, güçlünün karşısında olmak insanı şaşırtır olmuş. Hâlbuki, insan onuruna yakışan haklının yanında olmak değil midir? Bugün başkasının uğradığı haksızlığa, yarın biz maruz kaldığımızda kendimizi savunabilecek yüzümüzün olması için, bugün haksızlığa uğrayan kim varsa onların haklarını, kendi hakkımız gibi savunmak biz insanların  temel prensibi olmalı. Umarım olur. Bunu kendim için de diliyorum.

Bazıları için kara bir leke, bazıları içinse iftihar sebebi olan bu kitabı okuyunuz, özümseyiniz. Sağlıcakla…
160 syf.
·3 günde
Burdan kendi içimdeki Sisyphus'a sesleniyorum: Taşıma artık o kayayı dağın başına! Kaya dediğin yerinde ağırdır. :)
Sisyphus, Yunan mitolojisinde Zeus’un sırrını ifşa ettiği için tanrılar tarafından cezalandırılan bir kraldır. Cezası sonsuza dek koca bir kayayı dağın en tepesine çıkarmaktır. Hani saçmalık da burda ya ne zaman ki zirveye yaklaşsa kaya tekrar tekrar dağın yamacına yuvarlanarak düşmektedir. Ceza sonuçta... Sonsuza kadar bu böyle devam edecektir. Sisyphus da bunun farkındadır.
Yaşam serüvenimizde hepimizin içinde bir Sisyphus var aslında. Hayatta kalmak için -her ne kadar sonucunun olumsuz olacağının bilincinde de olsak- o kayayı yükleniyoruz sırtımıza. Niçin peki? Kaderimiz olduğu için mi? Yoksa kabullendiğimiz için mi? Ya da insanoğluna bahşedilen (iyi mi kötü mü tartışılır) o unutmak yetisi mi neden oluyor buna? Ne kadar emek harcadığımızı, ne kadar makineleştiğimizi, yol boyunca nasıl alın teri döktüğümüzü ve sonuç olarak elde ettiğimiz o sıfırı unutuyor muyuz? Yoksa çok mu taviz veriyoruz zamandan, dolayısıyla hayatımızdan? Tabii ki bu benim olaya düz mantıkla yaklaşıp sorgulama şeklim... Kendi kendimi, kendi hayatımı sorgulamam aslında.

Camus' ya gelecek olursak, durumu çok farklı bir noktaya değinerek açıklıyor. Sağ eliyle sol kulağını gösteriyor adeta. O absürdlük denilen şey de (kitapta uyumsuzluk olarak çevrilmiştir) bundan sonra başlıyor. Sisyphus her şeyin bilincindedir. Bu beyhude uğraşın hep devam edeceğinin, sonucun hep aynı olumsuzlukla biteceğinin farkındadır. Cezasını bir görev gibi devamlı yerine getirir. Böyle yaparak yaşama ve tanrılara direnmiştir. Bu uyumsuzluk içinde mücadeleye önem vermesiyle, tekrar tekrar kayayı zirveye çıkarmaya çalışmasıyla tanrılara da baş kaldırmıştır.
Camus bu kitabıyla aslında aynı dönemde yayınlamış olduğu Yabancı romanının da felsefesini açıklar. Meursault da kendi içinde Sisyphus gibi hayattaki görevini yerine getiren absürd bir karakterdir. Kendince olan sessizliği ve kayıtsızlığı, direnişinin ve baş kaldırışının göstergesidir. Son olarak hücresinde verdiği tepki de bu başkaldırışının patlama noktasıdır. Okuyanlar iyi bilir.
İntiharı sorgulayarak başlayan bu kitap ise, Sisyphus'un hikayesiyle yükselişe geçer ve bir anlamda olayı basite de indirerek anlamlı hale getirir. İntihar anlamsızdır. Kabullenmedir aslında. İntihar, varoluşa yapılan bir küfürdür. İntihar, kaderimize hız vermektir. Yaşam ise, umutsuzluğun olduğu yerde filizlenen, başkaldırmayla anlamlanan bir süreçtir.
O yüzden bin defa da taşısak o kayayı sırtımızda, taşımaya devam edeceğiz. Yanlış anlaşılmasın, bu kesinlikle kabullenme ve duruma boyun eğme değildir. Yaşama gösterdiğimiz direniş sayesinde, var oluşumuza kattığımız anlamdır.

Dip Not: Camus'un anlaşılır ve basit dili birçok yerde bu kitabında da belirgin olsa da, Tahsin Yücel'in -edebi kişiliğini tamamen tenzih ederek söylüyorum- yaptığı çeviriden kaynaklı zaten anlaşılması zor olan felsefe içerikli kitabı daha ağır hale getirmiş. Kitapta havada kalan ve anlam vermekte zorlandığımız birkaç yerin Tahsin Yücel tarafından da tam olarak anlaşılmadığını düşünüyorum. Ona rağmen keyif aldığım, kendimce çıkarımlarda bulunduğum bir kitap oldu. Size de keyifli okumalar dilerim... Ama sakin bir ortamda :)
235 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Akla hayale getirilemeyen makine tasarılarıyla anı koleksiyonculuğu yapan, bugüne kadar okuduğunuz hiçbir kitaba katiyen benzemeyen, gerçekli büyücülük tarzının belki de dünyadaki tek temsilcisi, ölülerin bir reenkarnasyon sistemi içerisinde kendilerini ahiret simülatörü içerisinde bulduğu ve belki de bugüne kadar okuduklarım içerisinde yapay zeka edebiyatına sahip ilk kitap: Locus Solus!

İstisnasız olarak hepimiz, anılarımızı aklımızdaki soyut silüet hallerinden koparıp bir saklama kabında muhafaza etmek isteriz. Onların tekrar yaşanması arzulandığında ise elimizde birkaç saniye kapatılan gözler, aklımızdan geçen ve sinir uçlarımıza anlık olarak değen uyarımlar, hafıza bahçemizde soluk çiçekler olarak hayatına devam eden unutuşlardan başka pek bir şey kalmamıştır. Engin denizlerden gelen bir dalganın ulaşacağı sahilin kumlarını en uzak üyelerine kadar yıkıyor olma arzusu gibi hayat ve ölüm de insanın içinde onun tasvir bile edemeyeceği kadar uzakta duran kuru düşünce parçalarını yıkıyor olmak*¹ ister. Roussel ise bu eylemin gizli öznesidir.

"Neden yeni bir renk hayal edemeyiz?" sorusunun karşısına külliyen bir cevap olarak çıkan Roussel, akla hayale gelmeyen makine tasarılarıyla, reenkarnasyon fikrinin olgunlaştığı ahiret simülatörleriyle, çoktan ölmüş insanların ve unutulmuş hikayelerin unutkanlıklara savaş açtığı meydan muharebelerinde hayat ve ölümü düşüncenin bütün silahlarıyla birlikte başbaşa bırakır. Onun kelimeleri hayatla doludur, onun kelimeleri ölümle doludur. Sürekli tekrarlanan gelgitlerle yaşadığımız hayatlarımızdaki varlığımızın avutulmuş zenginliği, kelimelerimizin fakirliğine sadaka verme ihtiyacı duyar. Varoluşumuzla kelimelerin varoluşuna sebep olmak isteriz. Fakat kelimelerle olan mülakatımızdan da tam olarak bu yüzden yüzü asık ayrılırız. Yüzümüzün etrafındaki benler, sivilceler, kırışıklıklar, siyah noktalar ve gamzelerin zaman geçtikçe açıklanmayı bekleyen, akla hayale gelmeyecek hikayelerle taşması da Roussel'in saklama kabı içindeki anılarının bir geçitin üstündeki keçilerin geçiş mücadelesi hikayesinde olduğu gibi dil-varlık kutuplarında savaşımına bağlıdır.

"Dil varlık kadar zengin olsaydı, şeylerin yararsız ve suskun ikizinden, kopyasından başka bir şey olmazdı; hatta hiç var olmazdı." (s. 161) Raymond Russel: Ölüm ve Labirent, Michel Foucault

Kimsenin aklından geçiremeyeceği şeyleri keşfeden, o mekanı o güne dek hiç söylenmemiş şeylerle kaplayan, karşılaştığımız ve hafıza bahçemizde yetiştirdiğimiz unutulmaya yüz tutmuş hikayeleri hayat güneşiyle ve ölüm suyuyla reenkarne eden, sırları tasvirlerin derinliklerindeki mercan adalarında arayan Roussel'dan başkası değildir. Dalgıçlar olarak bizler ise elimizdeki betimleme gücü zıpkınlarımızla ava giderken onun hayal denizinde vurgun yemekten başka çare bulamayız. Vurgunun*² hangi yönden geldiğini anlamaya çalışırken yanımızda beliren dilkurtaran, görünür kılmaya çalıştığımız hedeflerimizin aslında birer görünmezlik çeperi yanılgısından ibaret olduğunu algılamamızı sağlar. Zaten Roussel'ın yapay zekası da mekan ve dilin insanlar gibi düşünmesini sağladığı ölçüde zekidir, beklenmediktir.

"Şeylerin yüzeyi altında, görünür nesnelerin iç yüzlerini görünmez çekirdeklerinin çeperinden ayıran şu namevcut mekan ile dil arasındaki bağ." (s. 123) Raymond Russel: Ölüm ve Labirent, Michel Foucault

Yanılsama ve tekrarların kendi memleketleri olarak var olduğu bir akılda tam devinim vizesiyle hayat ve ölüm ülkesinin arasında bulunan sınır kapısından geçilirken Roussel adlı gümrük memuruna kelime rüşvetleri sunulması da tam olarak Roussel'ın akla hayale getirilemeyen bir turist-okur serüvenliği elde etme isteminden dolayı olabilir diye düşünüyorum. Gümrük memurunun kaşesinde ise durağan sandıklarımızın*³ içinde kaçırdığımız devingenlikler vardır. Bu devingenliklerin öğrenilmiş çaresizliği içerisinde Roussel'ın saydam sinir kapısından geçilir.

Kitap ya da hayat boyunca birilerinin bizim için kurguladığı eserlere durağan bakışlarımızla bakar geçeriz, bize verilmiş olan organlarımız, tarafımızca umursanmayan anatomik ritüellerini yerine getirmekle meşgulken gözümüze yansıyan ve çeşitli tabakalardan geçen imgelemlerin katmerlerindeki eksiklikleri sorgulama ihtiyacı duymayız. Görünürde eksik görünmeyenler, görünmezde eksik görünür.

"Yaşam yanılsaması tamdı: bakışın devingenliği, akciğerlerin sürekli soluması, konuşma, değişik edimler, yürüme, hiçbir şey eksik değildi." (s. 112) Locus Solus, Raymond Roussel

Benliğinizin boşluğunu onun edebi özgünlüğüne teslim etmek istediğiniz anda bugüne kadar okumuş olduğunuz kitaplardan sonra Locus Solus, bir uyku serseminin yüzünü yıkamasına benzerdir. Okurun rüyalarla şişmiş büyülü gerçekçi yüzünün yıkanmasına sebep olan gerçekli büyücü Roussel suyunun tazyiği, okurun elindeki İngiliz anahtarını hangi yönde kullanacağına bağlıdır. Çünkü biliriz ki, bir anahtar hem kilitler hem açar -ya da hem sıkar hem gevşetir. Kelimelerle, arsenikle, ölümün gerçekçiliğiyle ama en önemlisi de tekrar yaşanabilirliğiyle dolu suyun içindeki sırların bize hem tikel hem de çoğul gelmesi, onun bir zamanlar kendi tebeşiriyle çizdiği üç boyutlu düşünsel dünyasını teknolojiye köle olmuş iki boyutlu akıllarımızla imkansızlık kafesine*? baştan koyma ön yargımızdan dolayıdır.

Victor Hugo'nun bir şiirini,
"Nasıl, diye sordular
Kurtulmalı pis bedenlerimizden
Kanatlarımızdan olmadan?
Ölün, dediler.",
şeklinde kendine ve kitabında tasarladığı makinelere yamayan Roussel, kanatlarından olmadan ölmek istemiştir. Kanatlarından olmadan ölmüştür. Zira onun kanatları ardında bıraktığı özgün bir dil hazinesidir. Bir yangın çıkma ihtimalinde, Roussel'ın bıraktığı kanatları kullanarak Salvador Dali bir tek Locus Solus kitabıyla imgelemlerine uçak bileti almak ister, Michel Foucault ise içindeki adrenalin hormonlarının supaplarına Roussel yağı sürmeden kendini alamaz. Adrenalinin peynir olduğu bir kurmaca labirentinde Foucault basit bir fareye dönüşmüştür. Roussel ise uçarı makine tasarılarıyla birlikte kıs kıs intihar etmiştir.

------------------------------------------

*¹ : İnceleme sahibi, yıkmak ve yıkamak kelimelerinin birleşimiyle bir kelime oyunu yapmıştır.
*² : İnceleme sahibi, vurgu ve vurgun kelimelerinin birleşimiyle bir kelime oyunu yapmıştır.
*³ : İnceleme sahibi, sanmak ve sandık kelimelerinin birleşimiyle bir kelime oyunu yapmıştır.
.
.
.
*? : İnceleme sahibi, kafe ve kafes kelimelerinin birleşimiyle bir kelime oyunu yapmıştır.

?
Σ (n) = Raymond Roussel
n=1
142 syf.
Camus' nün etkisi mi diyelim yoksa benim bakış açımdaki o uçurum gibi değişiklik mi? Bilmiyorum. Kitabı okuyanlar yazarın ağır dilinden, anlaşılmasındaki zorluğundan dem vurmuş. Doğrudur. Sanırım ben artık kendime işkence etmekten de zevk alır hale geldim. Beynimin içinde dönüp duran imgelerle, oraya buraya çarpıp duran fikirler dost oldu artık.

Camus' nün Nobel Ödülü almasına çok az bir zaman kala tamamladığı bir hikaye kitabı Sürgün ve Krallık. İçerisinde 6 hikaye mevcut. Karakterlerin psikolojisini, içinde bulundukları durumu ağır bir dille ve detaylı bir şekilde anlatıp araya yine felsefesini de sıkıştırmayı unutmamış. O yüzden okurken başlarda anlam vermekte zorlansanız da hikayelerin akışına kendinizi bırakıyorsunuz. Çünkü sizi alıp farklı diyarlara sürüklüyor Camus. Aldatan Kadın'la karakterin yalnızlığını ve iç münakaşalarını, Resim Yapan Ressam'la başarılı bir ressamın çöküşünü, Konuk(Misafir) hikayesiyle de bir öğretmenin çaresizliğini yaşıyorsunuz. Genel anlamda insanın içinde yaşadığı o yalnızlık duygusu ile kalabalıkların birlikteliğini karşı karşıya getirmiştir ve pek tabii bunun yarattığı absürdlüğü de.... Kral olmaya çalışırken sürgün de edilebilirsiniz. İşte o ince çizgiyi hatırlatır yazar bize.

Özellikle Resim Yapan Ressam hikayesinden çok etkilendim. Bana Kendine Ait Bir Oda kitabındaki (ayrıca bakabilirsiniz: #21295628) Virginia Woolf'un tespitlerinin hikayeleştirilmiş hali gibi geldi ama burdaki kahramanımız bir kadın değil, erkek... Yani aslında kadın ya da erkek fark etmiyor. Eğer yaratıcılığımızı geliştirmek istiyorsak, bir şeyler üretebilmek istiyorsak kendimize ait bir oda olmak zorunda. Bunun eksikliğinin yarattığı depresyonu ve çöküntüyü, sonradan kazandığımız o oda dahi gideremiyor.

İlk defa Albert Camus okunacaksa, bu kitabı olmamalı bence... Diğer kitaplarından daha farklı ve zor olduğunu kabul ediyorum ama her ne kadar iki hikayesini kitap bittikten sonra tekrar dönüp okumak zorunda kalsam bile ben epey keyif aldım. Camus hayranlarının da beğeneceğini düşünüyorum.

BONUS: Kitapta en etkileyici hikayelerden biri olan Misafir(Konuk) 2014 yılında beyaz perdeye İnsanlıktan Uzakta (Far From Men) ismiyle uyarlanmıştır. İzlemek isteyenlere tavsiye ederim. Gayet çarpıcı bir filmdir.

https://www.youtube.com/watch?v=v2mFCHr_IUc
205 syf.
·10/10
Guy De Maupassant çocukluğumdan beri sevdiğim bir öykü yazarıdır. Ben onun öykülerini anlık kitap okuma ihtiyacını giderebilecek atıştırmalıklar şekilde görüyorum. Şöyle ki ne zaman sıkılsam veya ne zaman okuduğum kitap beni sıksa hemen bir Guy De öyküsü açıp çok sayfalı bir roman okumuş gibi tatmin olurum. Bu sebeple kendisine okunacak atıştırmalık kitap diyorum kesinlikle kötü niyetli değilim.

Daha açık anlatmam gerekirse onun öyküleri kısa, net ancak bütün olayı yansıtabilen öykülerdir. Çok başarılı betimlemelerin yanı sıra, kısacık sayfalarda roman karakterlerinin tüm hayatını öğrenip bir roman okumuş gibi oluyorsunuz. Her ne kadar öykü konuları genelde hüzünlü olsa da komik öyküleri ve sıkmayan eğlenceli anlatımı mevcut.

Öyküde konu ne ise okuyucuya sadece onu veriyor. Ama güzel bir şekilde yapıyor bunu. Gereksiz laf kalabalığı yok. Her şey o kadar tadında ki bazen okumaya doymuyorum. Her ne kadar bazı öykülerde karakterlerin sonları nasıl olduğunu merak etsem de öyküde verilmek istenen mesaji tam aldığımdan dolayı bu durum pek önem arz etmiyor. Tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Tahsin Yücel
Unvan:
Türk Öykü ve Roman Yazarı, Denemeci, Eleştirmen ve Çevirmen
Doğum:
Elbistan, Kahramanmaraş, Türkiye, 17 Şubat 1933
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 22 Ocak 2016
Hayatı Kunduracı olan Ahment Yücel'le Nuriye Münevver Hanım'ın oğludur. İlköğrenimini Elbistan Gazi Paşa İlkokulu'nda tamamladıktan sonra 1945'te İstanbul'a gelmiştir. Burda; 1953'te Galatasaray Lisesi'ni, 1960'da da İÜEF Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Fakülteyi bitirdikten sonra, orda kalmayı tercih etti ve 1969'da doktorluk, 1972'de doçentlik, 1978'de de profesörlük ünvanlarını aldı. 2000 yılına kadar burda kaldıktan sonra emekliliğe ayrıldı. Şu anda İstanbul'da yaşamaktadır. Katkıları Tahsin Yücel, çalışmalarına öykücülükle başladı. İlk öyküsü olan ¨Dert Çok, Hemdert Yok!¨, bir derlemede (Yeni Hikâyeler 1950) yayımlandı. Daha sonraları Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Yeryüzü, Beraber ve Mavi gibi dergilerde öyküleri yayımlanmaya devam etti. Bu dönemlerde; kullandığı yalın dil, kullandığı modern sözcükler, Anadolu insanına yaklaşımındaki tutarlılık ve anlatımındaki ustalık dikkat çekti. Behçet Necatigil gibi isimlerden yorumlar aldı. Uçan Daireler, Haney Yaşamalı ve Düşlerin Ölümü adlı öykü kitaplarını yayımlayarak kariyerine devam eden Yücel, bu kitaplarda kendi geçmişinden bazı öğeler kullandı. Bunları ele alırken oldukça karamsardı; ancak daha sonraları bunu dönemin akımlarından etkilenerek yaptığını belirtmiştir. Bu kitaplarla daha çok tanınmaya başladı. 1970'li yıllara gelindiğinde, öncellikle Yaşadıktan Sonra ve Dönüşüm kitaplarıyla, daha sonra da Vatandaş ve Ben ve Öteki kitaplarıyla tarzında bir değişiklik gözlemlendi; daha derin kişilikler yaratıp, ¨çevreyle¨ daha az ilgilenmeye başladı. Bu kitaplarıyla karışık yorumlar alan Yücel, kariyerine Komşular adlı kitabıyla devam etti. Bu kitabın konusu, diğerlerinden farklı olarak, insanların politika hakkındaki görüşlerinin eleştirisiydi Fethi Naci, bu kitabındaki bir öyküsünü bir başyapıt olarak değerlendirdi. Tahsin Yücel aynı zamanda bir romancıdır. Romanları (Peygamberin Son Beş Günü, Mutfak Çıkmazı, Bıyık Söylencesi) genel anlamda, halka karşı ironik eleştiriler barındırır. Bunlardan Peygamberin Son Beş Günü fazla solcu bulunduğundan dolayı politik anlamda da eleştiriler almıştır. Öykü ve roman dışındaki eserlerine bakıldığında, Yazın, Gene Yazın ve Tartışmalar adlarında iki deneme kitabı görülür. Bunlardan ilki, genellikle kendi hayatından alıntılar içerirken, ikincisi, dilsel konuları alan polemikleri konu alır. Aynı zamanda, Türkiye'ye göstergebilimi tanıttığı çalışmaları da vardır. Yurtiçi ve yurtdışında ses getiren yazınsal incelemelerinin yanı sıra, hatrı sayılır çevirileri de vardır. Öykülerinden bazıları, İsveççe ve Fransızca'ya çevrilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 117 okur beğendi.
  • 11.548 okur okudu.
  • 364 okur okuyor.
  • 9.366 okur okuyacak.
  • 359 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları