İçimizdeki Şeytan

·
Okunma
·
Beğeni
·
77.269
Gösterim
Adı:
İçimizdeki Şeytan
Baskı tarihi:
5 Aralık 2018
Sayfa sayısı:
268
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753638036
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizdeki şeytan yok... İçimizdeki aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..."
Bu romanında, toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın "kapana kısılmışlığını" gösteriyor Sabahattin Ali.
Aydın geçinenlerin karanlığına, "insanın içindeki şeytan"a keskin bir bakış.
(Arka Kapak)
- Böyle bir şaheser hakkında ne inceleme ne de yorumda bulunmak haddime bile değil ama içimden geçenleri belirtmek istedim..

Nihat: "Ne istediğini bilsen canın sıkılmaz!" dedi.
Ömer, yalvarır gibi cevap verdi: "Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım..."
Nihat güldü: "Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır..

- İçimizdeki Şeytan'ı nasıl incelemeye başlar ki insan? Yazarın bu kalemi, büyüleyici kelimeleri ve duygular arasında geçişindeki pürüzsüzlüğü karşısında çok fazla kelime var söyleyebileceğim ama resmen hepsi içimde gelgit oluşturuyor. Hangisini seçeceğim konusunda kararsızlıklar yaşıyorum. Sanırım şu ana kadarki en zor incelemem bu olacak.

- Ömer, Macide, Emine Teyze, Galip Amca, Semiha, Bedri, Nihat ve diğerleri..
Bu karakterleri yazar kitabın içinden alıp bizim mahallemize yerleştirmemiş bence, her okuduğumuz karakteri özümseyeceğimiz kelimelerle bizim içlerimize yerleştirmiş..
Her karakterde içimizdeki şeytana ait izlere rastlıyoruz o yüzden aslında her karakter biraz da bizi anlatıyor diyebilirim.

- Ömer.. Seni ilk tanıdığım andan itibaren içindekilerin çok farklı olduğunu hissetmiştim. Vapurda Nihat'a ''Şu anda ömrümün en ehemmiyetli dakikalarını yaşıyorum.'' dediğin andan ve sonrasından itibaren izah etmeye çalıştığın o duygu yoğunluğundan başlayarak en son sayfaya kadar hep senin yanındaydım. Daha güzel şeyleri nasıl yaşayabilirdin diye merak ediyorum ama bunun imkanı olmadığını ikimiz de bu kitabı okuyan herkeste gayet iyi biliyordu. Seni düşününce aklıma gelen ilk şey Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar kitabındaki ''Hikmet Benol'' karakteri oldu. Hisleriniz, kafanızın içindeki cümleler, hareketlerin.. Hepsi ama hepsi neredeyse onunla benzer. Kesinlikle bir kan bağınız olmalı. O da yoksa can bağınız var ve hislerinizle birbirinize bağlı olduğunuza eminim diyebilirim..

- Macide.. O kadar saf ve temiz duygular içinde hiç beklemediği anda vuruluyor. Öyle kelime salvoları var ki vurulmazsa ayıp olurdu zaten. Öyle güzel cümlelerin ve duyguların var ki, insanların hayatı yaşadığı duygular kadar güzel olsa diye düşünüyoruz ama olmuyor maalesef. Öyle kırılma noktaları oluyor ki insan kendinden de, ne kadar büyük olursa olsun duygularından da vazgeçebiliyor. Bu sanki kaderin bize kurduğu bir paradoks gibi. Mektubunda anlattıkları eminim hepimizin içine dokunan ve kabullenemediğimiz, hayatımızı esir eden gerçeklerle dolu.

- Bedri.. Tekrar karşılaşmak istediğim karakter.. Şaşırmadım doğrusu. Yazarın duygularını en belirgin şekilde hissettiğim karakter sendin. Patlamalarında çok şey gizli. Çok şey biriktirmiş ve bunların açığa çıkmasını dört gözle bekledim. Ne kadar berrak bir şekilde anlatıyordun içimize dokunacak şeyleri. En etkileyici şeylerdi belki senin kelimelerin. Az ama öz.

- Bahsetmek istediğim temel karakterler bunlar, diğerleri hakkında da söylenecek çok şey var ama onları ve kitap hakkındaki düşüncelerimi şimdi genel olarak anlatmak istiyorum.

- Bu kitabı okumaya başladığımda başta duygusal şeylerin anlatıldığı, aşık genç, mahallenin güzel kızı gibi şeylerden bahsetmeye devam edip sonunun da duygusal bir birleşmeyle ve mutlulukla sonlanacağı izlenimine kapılıyorsunuz. Kapılmayın. Savrulacaksınız çünkü. Duygu denizi sizi içine alıp sağa sola savuracak. Duygular ön planda. Karşılıklı olarak veya sadece akıldan geçen düşsel duygular..Duygusal ve derin psikolojik tahlilleri ile ''Stefan Zweig'' i anımsattı bana yazar. O anın duygusunu harika bir şekilde içimize işletecek kelimeleri seçmek için özenli bir çalışma halinde olması gerekli(diye düşündüm). Söz konusu Sabahattin Ali olunca hiçte şaşılacak bir şey değil ama..

- Kitabın içinde birden fazla kitap gizli ve hepsini okumuş gibiydim resmen. İnsanın içindeki şeytanın başına ne gibi belalar açabileceği(bütün karakterler açısından), nasıl bizi uçurumların kenarına getirip, itip itmemek konusunda kararsız kalıp hislerimizin bizimle dalga geçtiği, avucuna alıp oynattığı bir kitap oldu. En aydınından en cahiline, en fakirinden en zenginine nasıl içimizdeki insafın da(bizi kötülüğe sürüklediği) kötülüğün de belirli şartlar oluştuğunda açığa çıkabileceğini gördük. Benim kitap hakkındaki görüşüm ''Aslında hepimiz içimizde bir şeytanla yaşıyoruz ve ortaya çıkarmak için uygun anı bekliyoruz...''

- Fark ettiğim bir şey daha, bu kitapta aslında yazarın hayatının da çok büyük kesitleri var. Yaşadığı dönemdeki kendi sıkıntılarını esere, karakterlerin diliyle anlatmış. Çok ince bir dil kullanarak. Bedri'nin söyledikleri aslında hem okul müdürü hem de o anki yaşadıklarını açıklıyordu bizlere. Müdüre söyleyemediği şeylerin çoğu ve o an içinde tuttukları, sonradan söylediği her şey yazarın kendi sitemiydi aslında. ''Öyle sayfalar okuyorsunuz ki bir cümle gibi geliyor, ve öyle cümleler var ki, sayfalarca yazılsa anlatılamayacak gibi...''

- Kitabın bana göre en can alıcı cümleleri ve anlatmak istediklerinin özeti..

''Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz. "

- Sabredip okuyanlara teşekkür ederim.

Bonus: https://i.hizliresim.com/mMqM3Y.jpg

- Bu kitabı okumama vesile olan arkadaş grubuna çok teşekkür ederim. Onlar öyle güzel insanlar ki, birbirlerini sevmelerine ve sıcaklıklarını hissettirmelerine ne mesafeler ne zaman ne de başka şeyler engel olabiliyor. Hepsi birer karınca gibi resmen. Kendilerinden çok daha fazlasına gücü yeten ve bir araya geldiklerinde koloni oluşturacak kadar güçlü ve birbirine sımsıkı bağlı bir arkadaş grubu. Gülüşündeki samimiyet, duygusal derinlik, kararsızlık ve yaşadıkları zorluklar, birbirlerine umut oluşları ve ellerinin, yüreklerinin kenetlenip birbirini hiç bırakmayışları resmen bana bu dünyada hala güzel şeylerin barındığına ve yeşereceğine dair umut veriyor. Beni de aranıza katıp bu güzel kitabı okumamı sağladığınız için hepinize tek tek teşekkür ederim.
Kitabı bitir bitirmez Franz Kafka'nın "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?" sözü geldi aklıma. Uzun bir süreden sonra bir kitap okuduktan sonra gerçekten de sarsıldığımı fark ettim. Kitap bir kişisel gelişim kitabı değil tabi ki. Fakat içimizdeki şeytanı -ya da olmayan şeytanı- bize göstermesi bakımından birçok kişisel gelişim kitabından daha etkili diyebilirim.

Kitabın ana konusu 1940'larda yaşayan 20'li yaşlarında iki gencin hiçbir destek almadan, maddi zorluklar içerisinde evlenmesi ve o yılların milliyetçilerinin durumu. Olay çok az sayılabilir. Fakat üstadın tespitleri o kadar yerinde ve müthiş ki okurken sıkılmanız çok zor. Kitap çok geniş bir yelpazede birçok konuya temas ediyor. Bunların hepsini yorumlayabilmek benim haddim değil. İlişkiler ve içimizdeki şeytan bahsini Sena isimli okurumuz altta bağlantısını vereceğim yorumunda çok detaylıca ve güzel bir şekilde irdelemiş. İlkesel olarak 1000kitap’ta siyasi hiçbir görüşümü yazmamaya çalışıyorum. Fakat söz konusu Sabahattin Ali olunca sanırım biraz yazmak gerek.

En hayıflandığım nokta kitap 1940’larda geçmesine rağmen 2015 Türkiye’sinde pek bir ilerleme göremediğimdir. Bilakis gerilemeden de bahsedebiliriz. Kadın-Erkek eşitliğinden, cahil bir toplum oluşumuza hiçbir konuda bir adım bile ilerlemediğimizi düşünüyorum. Üstadın kaleminden ilk olarak Kürk Mantolu Madonna’yı okumuştum. İtiraf etmek gerekirse böyle bir kitabın yazarı nasıl olur da kalleşçe bir saldırı ile öldürülür diye düşünmüştüm. Fakat yazarı tanıdıkça, okudukça böylesi bir ülkede böyle bir yazarın öldürülmesinin çok “doğal” olduğunu daha iyi anlıyorum. Uzağa gitmeye gerek yok en basitinden Sabahattin Ali’yi öldüren Ali Ertekin isimli şahıs “milli hisleri tahrik”ten indirim alarak 4 yıl ceza almış. Ve birkaç hafta sonra aftan yararlanarak hapisten çıkmış. Sabahattin Ali’den –belki de öncesinden- Uğur Mumcu’ya, Sivas Katliamı’ndan Hrant Dink’e kadar uzanan bu “öldürme aklı” artık ülkemizde yerlileşmiş durumda. Bu ölümleri toplumun bütününe ya da belirli kesimlere mal etmek pekala yanlış olur. Fakat toplumun bütünü bu ölümlerin bir tanesinde bile ciddi bir tepki gösterseydi bunların yaşanması bu kadar kolay olmayacaktı. O yüzden dolaylı olarak bütün bir toplum suçluyuz.

Umarım bu ülke bir gün aydınına sahip çıkan bir ülke olur.
Umarım bir gün insanlar taraftar olduğu takımlar, oy verdiği partiler kadar aydınlarını, yazarlarını da sahiplenir.
-------
Sena Hanım’ın bahsettiğim yorumu: #324363
Kürk Mantolu Madonna hakkındaki yorumum: #617378
‘Kürk Mantolu Madonna; Maria Puder’, ‘Üst Kattaki Terörist’in Alt Kattaki Komşusu; Nurettin ‘, ‘Yüzüncü Ad’ın Dul Kadını; Marta’, ‘Baltası Kadar Masum Katil; Raskolnikov’, ‘İsimle Ateş Arasında; Nihade’, ‘ 5 yaşında kocaman bir çocuk; Alper Kamu’, ‘Afili Filinta; Nuh Tufan’, ve dahası...

Ben kimseyi Ömer kadar sevmedim.



Öyle roman karakterleri vardır ki, romanın da önüne geçerler, Ömer gibi..

Seneler önce bir arkadaşımın okuyup okumadığımı sorduğu bir kitapla başladı Ömer ile olan hikâyem. Sabahattin Ali’nin ‘İçimizdeki Şeytan’ kitabı. Hiçbir fikrim yoktu, ben de çoğunluk gibi kült eser diye ‘’Kürk Mantolu Madonna’yı okumuştum tabi ama’ İçimizdeki Şeytan’la ilgilenmemiştim, nihayetinde bir romandı ve o vakitler roman okumak için güçlü gerekçeler arardım. (cahil yaşlar) Bunu bilen arkadaşım ‘Ömer ve Macide arasında geçen patolojik bir aşk hikayesi diyerek başladı söze, ilgimi çekeceğini bilerek devam etti; müthiş bir dönem eleştirisi ve roman kahramanları ile tanıdık kimselere yapılan göndermeler vs.. Bunu okuyan her kadının kitap bittiğinde ‘Macide’ olduğunu öyle hissettiğini de eklemişti, tecrübesiyle sabitmiş..

Neymiş bakalım deyip okumuştum. Okuduğuma asla pişman olmadığım –ki tavsiye üzerine okuyup pişman olmuşluklarım vardır- okumamış olanın ne büyük bir kayıp içinde olduğunu düşünüp hayıflandığım kitap. Bir ‘’Sabahattin Ali şahanesi: içimizdeki şeytan’’. Ben Macide yerine Ömer oldum kitabın sonunda orası da ayrı muamma. Mesela Macide’nin tüm masumiyet ve çaresizliğine rağmen onu suçladım, kitabı finalinde Macide’ye kızıp Ömer’e üzüldüm, her şeye rağmen Macide’den çok Ömer’i sevdim vs..

Sabahattin Ali denince akla ilk gelenin ‘’Kürk Mantolu Madonna’’ olmasını anlayışla karşılamakla beraber bunun diğer eserlerin önüne geçişini haksızlık olarak görmeye bu kitabı okuduktan sonra başladım. Öyle ki İçimizdeki Şeytan bana göre Kürk Mantolu Madonna’nın çok ötesinde çok daha güzel bir kitap. Bunlar göreceli kavramlar, muhakkak kişiden kişiye değişir biliyorum ama bende uyandırdığı duygu bu. Sabahattin Ali denince onca mücadele, fikir çilesi, siyasi kavgaları, mahkumiyetler ve neticesinde meçhul bir failli ölüm den sonra akla ilk Maria Puder gelir. Kürk mantolu.. Yeni öğrendim meğer, yazarın anıları yılar sonra okunduğunda görülmüş, aslında Almanya’da yaşadığı dönemde görüştüğü, birlikte müze ziyaretleri yaptığı gerçek bir kadınmış maria puder ve romana kahraman olmuş. Ömer’den önce benim de kahramanımdı.

Ve Ömer; kitapta kendi için aynen şöyle der (Sabahattin Ali’nin kalemiyle)‘’..hâlbuki omuzları üzerinde benimki kadar hummalı bir baş taşıyan insanlardan korkulmalıdır... Onlar dünyanın en fena ve en iyi mahlûklarıdır..’’

Omuzları üstünde hummalı başıyla Ömer, bir öğrenci, felsefe okuyor hafif kilolu, gözlüklü, kitap boyunca en kızdığım ama en sevdiğim karakter. İradesiz, zayif, çokça zaaf sahibi fakat bunları affettirebilecekse eğer - ki ben affettim, her türlü hatasının fazlasıyla farkında. Sadece bu bile Ömeri sevmek ve takdir etmem için yetti. Dahası cabası.

Ömer, asık olduğu ve aşkına hak ettiği karşılığı bulduğu konservatuarda piyano öğrencisi olan bir genç kız; Macide. ikisinin ortak arkadaşı piyano hocası bir genç adam ve İstanbul.. Türlü gatezeciler, politikacılar, hukukçular ve üniversite öğrencileri. Tümü romanda mevcut. Macide naif, anlayışlı ve çok da güçlü bir karakter. Ömer kadar zor bir insanla beraber hayata atılma riskini alacak kadar güçlü, en azından başlarda..

Romanda bahsi geçenin sıradan bir aşk hikâyesi olduğu kanısına varılsın istemem zira bir düşünceye körü körüne nasıl bağlanıldığı, yazarın kendi deyimiyle aydın geçinenlerin kofluğu, sürüklenmenin ve tutunamamanın çaresizliği de anlatılıyor romanda.Hakikat arayışı iddiasındayken bu arayışın için kaybolmuş bu yüzden asla bir yere ulaşamayan, yönünü seçemeyip bocalayan bir adam; Ömer, aşık olduğu kadın ve çevresi.. 1940'ların insanlarının psikolojik çözümlemeleri, , felsefe, siyaset, toplum ve birey eleştirisi ile dolu muhteşem öykü.

Öykünün ilk bakışta görünmeyen yüzü ise yapılan göndermeler. Kitap hakkında yapılacak küçük bir araştırma ile görülecektir ki hakkında yazılmış yazı ve tahlillerin çoğu karakterler üzerinden yapılan göndermelerle ilgilidir. Bu da romanın siyasi yönüdür. Döneminin iki mühim şahsiyetine ve yaşanan olaylara ışık tutması ile de bir belge niteliğinde değerlendirenler olmuştur. Romanda Ömer’in en yakın arkadaşı ‘ Nihat’ Nihal Atsız ile özdeşleştirilmiş hatta Atsız tarafından bu kitaba karşılık ilk basıldığı yıllarda ‘’İçimizdeki Şeytanlar’’ isimli bir broşür ile karşılık verilmiştir. Bir de ‘İsmet Şerif’ var, Peyami Safa’yı temsil ettiği şekilde yorumlanan karakter.

Siyasi ya da felsefi yönü bir yana roman şahane tiratlarla doludur. Özellikle Ömer’in vicdan muhasebesi sahnelerinde kendi kendine yaptığı sessiz konuşmalar.. Merak uyandırmasını umarak yaptığım bu tavsiyenin işe yaraması ihtimaline karşı kitaptan alıntı yapıp tadına kaçırmak istemiyor olmasam onlarca alıntı yapardım. öyle çok cümle var ki alıntılamak istediğim.

"... lakin hilkat bize bu felaketi hafifletecek bir vasıta vermiş: etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..." der mesela yazar bir yerde ilk okuduğum andan beri aklımdadır :

‘’Etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..."

Bu ne tatlı nasıl güzel bir söz sanatıdır. Sabahattin Ali maalesef bu cümleleri, bu romanı yazdıktan sadece 8 yıl sonra öldürüldü. Düşünmeden edemiyorum başka türlü olsaydı, daha neler okuyacaktık kaleminden. Elde kalanla yetinmek şimdi bize düşen, kitabı okumamış olan arkadaşlara tavsiyemdir bugün kendinize bir iyilik yapın, satın alın ve okuyun.
Cinayeti gördüm. Ama kitapta cinayet işlenmiyor.

Kitabın yayınladığı tarih 1940. Büyük Harp'in artçı sarsıntılarının üzerine 1929 büyük buhranının tuz biber olmasıyla dünyanın önemli bir kısmında otoriter, faşist yönetimler birer birer işbaşına geliyor. Almanya'da Hitler, İtalya'da Mussolini, Portekiz'de Salazar koşar adım dünyayı bir karabasana sürüklüyor. Derken İspanya'da cumhuriyet kaybediyor, Viva La Muerte. Versay'ın hesabını görmek isteyen Hitler'in tankları önce Avusturya'yı yutuyor, ardından Prag sessizce teslim oluyor. "Hür Dünya" sus pus, Stalin'se çareyi saldırmazlık anlaşması yapmakta buluyor. 1 Eylül 1939 Almanlar Polonya'ya giriyor ve ok artık yaydan çıkıyor, dünya yeniden savaşta. Almanlar çok güçlü, Almanlar makine gibi, Almanlar'ın kazanacağından kimse kuşku duymuyor.

Koca bir imparatorluğun yıkıntılarından yeni bir devlet, yeni bir toplum yaratmaya çalışan genç cumhuriyetse düşe kalka yolunda ilerlemektedir. Harf devrimi, şapka inkılabı, kadınlara seçme seçilme hakkı... Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak birincil hedef. Radyoda alafranga, cemiyette Halkevleri işbaşında; yeni bir münevver zümre oluşturulmaya çalışılıyor. Yüzyıllarca tebaa olmaya alışmış halkın tamamında kalıcı bir etki bırakamasa da azımsanmayacak bir kesiminde karşılık buluyor. Kitap okuyan, tiyatroya giden, akşamları balolarda eğlenen, yüzü Batı'ya dönük bir münevver kesim oluşuyor yavaş yavaş. Ama yüzyıllık refleskleri, alışkanlıkları geride bırakmak kolay değil; pek çok şeyiyle hala Doğulu kodlara sahip bu kesim. Batılı'nın oryantalizminden mustarip ama kendi doğusundakine oryantalist bakışlar atmaktan kendini alamıyor.

Dedik ya, büyük buhranın yaraları daha sarılmamışken bir de Dünya Savaşı'nın yanı başında buluyor kendini genç cumhuriyet, hem de büyük kurtarıcısını kaybetmesinin üzerinden bir yıl bile geçmemişken. 25 sene önce sütten ağız yanmış, yoğurt üfleyerek yeniyor. Amaç yangını olabildiğince evden uzak tutmak. Ama yokluk beli büküyor. Yeni yeni ayağa kalmaya çalışan genç cumhuriyet ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor. Hani bugün hala anakronik olarak "Karneyle ekmek verdiler!!" diye suçlanan dönem var ya, tam da o dönem. Dönemin otoriter devlet rüzgarı Ankara'ya da uğramış. Kitabın yazarı Sabahattin Ali'nin başı soruşturmalarla dertte, Nazım'ın 12 sene kalacağı hapse gireli 2 sene olmuş. Müesses nizamda Hitlercilik moda. Zaten müesses nizam ekaliyetlerin sermayelerinin transferi mevzuunu hala nihayete erdirememiş, müesses nizamda Yahudifobi had safhada, Hitler'in kazanacağından kimsenin kuşkusu yok.

- spoiler -

Ömer böylesi bir dönemin aydını. Okullaşma çağındaki çocukların üçte birinden azının okula gittiği bir dönemde üniversite okumaktadır. Memleketin tanınmış edebiyatçılarından, gazetecilerinden oluşan bir çevresi; kendini ayrıcalıklı hissetmesine sebebiyet veren uğraşları vardır. Ama aslında bu çevrenin yaptıkları - çoğu zaman hesabı kime yıkacaklarını dert ettikleri - rakı masalarında ağdalı cümlelerle kendi kendilerini tatmin etmekten ibarettir. Aynı zamanda ciddi etik problemleri olan, en yakınının bile parasına, onuruna, gururuna, itibarına, namusuna ihanet edebilecek tıynette adamlardır çoğu. Ömer de farkında durumun ve içten içe rahatsız durumdan. Ama içindeki şeytan engel olmakta daha farklı bir Ömer olmasına. Bir de yokluk var Ömer'i tüketen, hesaplaşmayı öteleyen. Ömer aslında iyi ama çevresi kötü.

Macide de iyi ama çevresi yok. O yüzden özünde de iyi, kabuğunda da. O da dönemin aydını aslında. Ama yaşadığı topluma yabancı, kendine yabancı o kendinden menkul entelijansyaya dahil değil. İstanbul'a okumaya gelmiş, babasını kaybediyor aniden. Babasını kaybedince mali kaynağını kaybeden, Macide'nin yanında kaldığı akrabalarının da tavrı değişiyor Macide'ye. Macide yalnız, Macide çaresiz. Derken Ömer çıkıyor karşısına. Bırakıyor kendi Ömer'in sesinin boşluğuna. İki Ömer var aslında. Entelijansyaların Ömer ve Macide'nin Ömer. İkisi arasındaki tezat yoruyor Macide'yi. Macide iyi, özünde de kabuğunda da. Saflığı, dürüstlüğü, kendine yabancılaşmamayı simgeliyor Macide.

Nihat var bir de. Ömer ve Macide kadar tanımıyoruz Nihat'ı. Ama bilebildiğimiz kadarıyla Ömer'in dejenere ekibine dahil. Ömer'den farkı, aslında da iyi olmaması. Maddiyat onun da başının belası. Bu uğurda en yakın arkadaşına şantaj da var lugatında, dönemin Hitlerperest ortamından da faydalanarak silaha külaha meyyal birtakım karanlık tiplerle illegal oluşumlara girmek de. Hamasi nutuklarla çevresine topladığı gençlerin suç işlemesine, vatan millet nutuklarıyla başlarını belaya sokmasında problem görmüyor.

Başkaları da var romanda. Bu yarı aydın ortamın en bozulmamışı, en temizi Öğretmen Bedri var. Bu ekibin başını çeken Profesör Hikmet, şair Emin Kamil, yazar İsmet Şerif, kitabın bir ilk sayfasında görünüp bir son sayfalarda avdet eden Ümit ve diğerleri...

Sabahattin Ali bambaşka bir yazar. Hem çok iyi bir kurgu ustası, hem muhteşem psikolojik analizler yazabilen, hem hiç beklenmedik yerde sürprizlerle okuru afallatan, hem de yaptığı hiçbir numaranın öyküde sırıtmadığı büyük bir usta. Daha önce Kürk Mantolu Maddona'sını okumuştum ve hayran kalmıştım. Diyebilirim ki; İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna'yı bile aşan bir başyapıt.

Cinayeti gördüm. Ama kitapta cinayet işlenmiyor.

Kitap basıldıktan 5 yıl sonra Almanlar kayıtsız şartsız teslim oluyor. Hitler intihar ediyor. Faşizm yeniliyor. Bu defa müttefikler kendi içinde ayrışıyor, Soğuk Savaş başlıyor. Yanı başındaki Stalin'in tehditkar talepleri Türkiye'yi teyakkuza geçiriyor, antikomünist histeri galebe çalıyor. Rejimin dili sertleşiyor, sürek avı başlıyor., Nihat'ın çocuklarına gün doğuyor Nihat'ın çocukları Tan matbaasını basıyor. 1947'de Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes üniversitelerden atılıyor. Bir yıl sonra Nihat'ın derin bağlantılı çocuklarından biri Sabahattin Ali'yi katlediyor.
Bu iletiyi özellikle Tuncay Canımoğlu için paylaşıyorum. Kürk Mantolu Madonna'dan sonra bu kitap Sabahattin Ali'nin okuduğum ikinci kitabı ve Kuyucaklı Yusuf'u da okuyacağım günü iple çekiyorum. Şimdilik favorim İçimizdeki Şeytan.

Bu kitaptaki Macide karakterini bazı durumlardan kendime oldukça benzettim. Kitabın sonu benim için süpriz oldu ama iyilerin her zaman kazanacağına inanlardanım.

Sabahattin Ali karakter tahlillerini o kadar iyi irdelemiş ki etrafımızda ne yazık ki hala bu karakterde bir çok insan mevcut. Yazara bir çok konuda bu kitabı okuduktan sonra hak verdim ve zaten daha öncesinde de böyle düşündüğüm için kendimi mutlu sayıyorum.

Üslüp olarak akıcı bir kitap. yer yer eski Türkçe kelimelere rastlansa bile dipnot olarak açıklamaları verildiği için zorlanmadan ve büyük bir heyecanla okudum.

Herkesin içinde bir şeytan var mıdır yok mudur bunu bu kitabı okuduktan sonra daha iyi anlayacaksınız.

Keşke büyük yazarlardan biri olan Sabahattin Ali'yi genç yaşında bu şekilde kaybetmeseydik..
Romanın "Ön Sözü"nden (Selim İleri)

“İçimizdeki Şeytan’ı okuduğumda, romana yönelik eleştirilerin hiçbirini okumamıştım. Bu yüzden de, Sabahattin Ali’nin ‘birtakım gerçek kişiler’i hedef aldığını bilemez, düşünemezdim.
Sonradan öğrendiğime göre, İçimizdeki Şeytan’da, Peyami Safa, Atsız gibi gerçek kişiler ağır ithamlarla yeriliyormuş.
Bu türden sözlerin, söylentilerin geçersizliğini öğrenmek için de zamana ihtiyacım varmış: Bugün, roman sanatının, ‘kurmaca’dan ötesiyle değerlendirilemeyeceğini bildiğimden, ne Sabahattin Ali’nin eserinde Peyami Safa’yı ya da Atsız’ı görüyorum ne de Atsız’ın eserinde Sabahattin Ali’yi.”

Evet, Selim İleri’nin tespiti böyle. Ben, romanı okumadan önce maalesef ‘birtakım gerçek kişiler’i hedef aldığı yönündeki eleştiriler hakkında az da olsa malumata vâkıftım. Bu sebeple eseri okurken hangi karakterin Peyami Safa olduğunu merak ettiğimi itiraf etmeliyim. Tespit etmem de zor olmadı. Bu merakla birlikte “roman sanatının, ‘kurmaca’dan ötesiyle değerlendirilemeyeceği” gerçeğine uyarak okumaya, anlamlandırmaya çalıştım. Bunu doğru olduğu konusunda Selim İleri’ye katılıyorum.

Bu romanı da Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna kadar severek ve hayranlıkla okudum. Sabahattin Ali’nin gerçekten tatlı bir dili var. Okuyucuyu saran, sıkmayan, akıcı bir dil.

“İçimizde şeytan yok! İçimizde aciz var! Tembellik var! İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey:Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var!” (s.262, YKY)

Eserin beni düşünmeye sevk ettiği en önemli nokta hangi sebeple olursa olsun insanoğlunun hakikatleri görmekten kaçmak itiyadında oluşudur. Cevizin kabuğunu kırmaya üşenip içi görme şerefine nail olamayışımız ve onu büsbütün kabuk kabul etmemiz... Hatta bu yalana kendimizi inandırmaya çalışmamız... Burnumuzdaki nezleyi gidermek yerine kokuyu inkara kalkışmamız... Gerçeklerle yüzleşince de zelil nefsimize bunu konduramayıp bir günah keçisi arayışımız... Çocukken alıştırıldık belki de. Sehpaya çarpıp ağlayan çocuğunu susturmaya çalışan annenin teskin yolu sehpayı tokatlamak olunca başladı gerçeklere sırt çevirişimiz.

Bir de gerçeklerden kaçarken taktığımız maskeler var. Her ambiyansa uygun farklı model ve tasarımda... Vitrin önemli çünkü. Bilgiyi uygulamak için değil pazarlamak için öğrenir olduk. İsmimizin önünde bir sepet de unvanımız olsun diye bilgi alıp satmak da sakınca görmez olduk. Pek de inanmadığımız ideolojileri savunmak bazen maskelerimizin sigortasıydı bir nevi. Menfaat söz konusu olunca çirkinleşivermemiz var bir de: O anki maskemiz melek suretinde bile olsa menfaatimize dokunan olunca sıyırıp atmak da beis görmemek...

Maskelerin altında büzüşen, pörsüyen, çirkinleşen hakiki suretler... Yıllar önce bir skeç izlemiştim televizyonda. “Adam korkunç suretli bir maske takıp yeni tanışacağı misafirin karşısına öyle çıkar. Misafir, korkmak bir yana gayet normalmiş gibi konuşmaya başlar, tepki vermez. Şaşıran adam çaresiz maskesini çıkarır. Misafir, bu sefer basar çığlığı, girecek delik arar.”

Hakikatlere sırt çevirmeyen, maskesiz yaşayan; sireti suretine, sureti siretine muvafık, gerçek bir davası olan ve bu davasında onurluca, sebat ederek yürüyen, sözleriyle yaşamı birebir örtüşen, keyfiyeti kemiyete tercih eden, şahsiyet sahibi, mânâsı maddesinden kuvvetli âdemoğullarından olabilmek ümidiyle...

Keyifli okumalar diliyorum.
Hepimizin karşımızdakilere ifade etmekten âciz kaldığımız, onların öğrenmelerinden kimi zaman korktuğumuz kimi zamansa çekindiğimiz bir iç dünyamız vardır. Bunu kendi acziyetimizden ötürü kelimelerle de ifade edemeyiz. Her zaman bu iç dünyamızla, daha doğrusu "İçimizdeki şeytanla" münakaşalarımız devam eder.
Eserin siyasî, eleştirici tarzına dikkat etmeden biraz da uzatarak büyük bir heyecan ve zevkle okudum. Sabahattin Ali'nin şahsi görüşü ve burada alenen veya gizli dillendirmesine bakılmaksızın eser tam bir edebiyat hazinesi. Herkese okumalarını şiddetle tavsiye edeceğim, üstün anlatımı, zarif iç yorumlarıyla kendi içimizdeki şeytanla yüz yüze geleceğimiz, ebiyatımızın her yönünden mihenk taşı olacak kıymetli bir eser. Şimdiden iyi okumalar.
İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf' tan sonra okuduğum üçüncü Sabahattin Ali romanı.
Sabahattin Ali okurken ki hislerimi tercüme etmek oldukça güç...
Kitabın içeriğinden bahsetmek gereği duymuyorum(kitap hakkında yapılmış onlarca inceleme mevcut). Ben sadece bu eserleri, bu eseri, Sabahattin Ali 'yi okumayı samimiyetle öneriyor ve bunu rica ediyorum.
Okumalısın ...
Kitabın içeriğinden önce giriş kısmındaki yazısı için Selim İleri'yi takdir etmek lazım.Çünkü bu bölüm kitabın gerçek değerini biçmemiz için bir kılavuz.Çok güzel yazılmış ve harika tespitler yapılmış.
Bence bu kitap yazarın en iyi romanı.Diğerlerini okuyanlar ruhsal tasvirlere ve hayran bırakan betimlemelere zaten aşinadır.İçerik olarak özünü bulmaya çalışan bir kişiyi(Ömer)anlatıyor.Kendini bulmak adına etrafındakilerden yardım dilenen arkadaşlarından eşinden rehberlik isteyen dışarıdan müdahe ile kendine geleceğini sanan bir kişi.Ama bu mümkün olmuyor.Zira bir gruba ya da eşe sahip olmak insanı kamil yapmaz.Her şey zihnimizde içimizde başlayıp orda bitiyor.Yani aslında ışık içimizde ve kahramanımız bunu çok geç fark ediyor.Kitabın son bölümünde zaten bizi yoldan sapıtan kötü şeylere teşvik eden içimizde bir şeytan yok sadece zayıf iradesiz insanlarız diyor.Sanırım bazılarımıza boş yaşamak kukla olmak,düşünmekten kolay geliyor.
Merhabalar sevgili dostlar!
Sabahattin Ali'nin okuduğum son romanı olan İçimizdeki Şeytan'ın inceleme videosunu çekeceğiz:))) hahahahah olmadı bu girizgah... Bu kadar ciddi bir romana yakıştı mı bu İnci Küpeli?

Neyse geldim kendime... Öncelikle Sabahattin Ali'nin diğer 2 romanıyla kıyaslandığımda benim naçizane fikrim -ah hep bu kelimeyi söylemeyi istiyordum- en az beğendiğimdi. Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf'tan çok etkilenmiştim. Bu kitap beni daha az etkiledi.

Sabahattin Ali insanları müthiş gözlemlemiş, harika yorumlamış ve dile getirmiş. Bazı şeyleri görürsünüz ama güzel bir şekilde dile getirip anlatamazsınız. Ama Sabahattin Ali bu konuda muazzam yetenekli bir adammış, ruhu şad olsun...

Kitapta Ömer ile Macide'nin aşkı yine Sabahattin Ali'nin bütün naifliğinin yansıması olarak nakşedilmiş. Okurken içinizden bir şeyler kopuyor... Ah, diyorsunuz, böyle bir aşk var mıdır?...

Yaptığı bütün hataları içindeki şeytana yükleyen, aşık bir adam var... Her seferinde özür dileyip aşkını da yaptığı hatalara sürükleyen bir adam. Ben insanların mahçup bir duruma düşmelerinden çok etkileniyorum. Yaptığı hatayı kapatıp bir şey olmamış gibi davranır, onun bulunduğu halden belki ondan daha çok üzülürüm. Kitabın sonunda bu adamın yani Ömer'in haline çok üzüldüm. Böyle olmamalıydı, dedim içimden... Ama bazı fedakarlıklar yapmazsak sevdiklerimizi kaybederiz...

Sevdiğiniz, sizi seven ve değer veren insanlar için değişmekten korkmayın. Kötü huylarınızı değiştirmeye, ruhlarınızı inceltmeye çalışın. Onlar size yüreklerinden, gözlerinden vereceklerdir gereken gücü...
Dertler, üzüntüler elbet geçer, yeter ki sevdiklerimizin elinden tutmasını, onlar için fedakarlık yapmasını bilelim.
Onlar yanımızdayken bu hayat güzel ...

Sevgiyle...
İçimizdeki Şeytan, İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali, Sabahattin Ali... Sürekli duyuyor, her yerde görüyordum. Kitaba öyle büyük bir beklentiyle başladım ardından bu beklentim o kadar çabuk büyük bir hayal kırıklığına dönüştü ki. Bir bakıyorsunuz yorumlara neredeyse tek bir olumsuz yorum yok kitapla ilgili. Artık bunun tam anlamıyla sürü psikolojisine dönüştüğünü düşünmekteyim. Kapağında Sabahattin Ali mi yazıyor, öyleyse güzeldir eleştiremeyiz, çok fazla sevmesek de eleştiremeyiz, usta yazar eleştirilir mi hiç, aman sakın. Bir kitapta verilmek istenen mesajın güzel olması o kitabı çok iyi bir kitap haline getirmek için yeterli mi gerçekten? Hayır tabii ki değil. İçimizdeki Şeytan'da dokunulan noktalar iyi güzel. Bir karakterimiz var ki düşman başına; yaptığı her hatayı, her kötülüğü içindeki şeytana bağlıyor, o şeyi yapıp yapmamak için özgür iradesi yokmuş gibi. Yapılan kötülüklerden, hatalardan bir şeyleri, birilerini sorumlu tutmak çok kolay, bütün mesele kendi özgür iradenle bu şey veya birinin önüne geçerek o davranışa engel olmak. Ana karakterlerden biri olan Ömer bunun tam tersini yapıyor. "Ben yapmadım içimdeki şeytan yaptı, buna engel olamıyorum." Bir de çeşitli karakterler aracılığıyla zamanının aydın geçinen kesiminin aslında ne denli yoz olduğunu göstermeye çalışıyor Sabahattin Ali, eh bu da güzel. Ama bu iki ana fikir yetmiyor bu kitabı iyi kitap haline getirmeye. Henüz yirminci, otuzuncu sayfasına gelmeden sıkıldım İçimizdeki Şeytan'dan, düzelir diye bekledim bir noktadan sonra bundan umudumu kestim, bitsin artık diye okudum tamamen.

Spoiler...

Kitabın henüz başında Ömer ve Nihat isimli iki arkadaş vapurdadırlar. Ömer karşıda bir kız görür ve der ki, "Bu kıza aşık oldum." Gider kızın yanına, bir kadın vardır orada, Ömer bir bakar ki bu kadın Emine teyzesi, hem de aşık oldum dediği kızın hemen dibinde, Koskoca İstanbul'da. Bu ilk tesadüf, buna neyse diyerek okumaya devam ettim. Bu kızın adı Macide'dir, Ömer'le gezip tozmaya başladığı için Emine teyzesi ve amcasıyla arası bozulur, bir gece her şeyini alır yanına çıkar sokağa, tek isteği o evden gitmektir. Bir de ne görsün hemen orada gecenin bir vakti Ömer bekliyor onu, bu gece evdekilerle bir sorun yaşayabileceğini hissetmiş de o yüzden beklemiş. Bu noktada artık beni bu zorlama tesadüfler rahatsız etmeye başladı. Sonrasında giderler Ömer'in bir oda evine, sözümona evlenirler (bir evlilik belgeleri yoktur), ardından bir saz gecesine giderler. Orada müziğini icra eden adama bir bakarlar o da ne, Macide'nin küçükken gittiği mektepte öğretmenliğini yapan, aralarında öğretmen-öğrenci ilişkisinden farklı bir ilişki olan Bedri. Bu yetmezmiş gibi Bedri bir de Ömer'in arkadaşıymış. Bu tesadüfler günümüzde kitapları örneğin New York Times Bestseller gibi çeşitli listelere girmiş bir yazarın kitabında yaşansaydı bizim "elit, edebiyat sever" okurlarımız kim bilir nasıl yerden yere vururlardı.

Gelgelelim kitapta çok önemli bir ayrıntıymış gibi anlatılan, Ömer'in iş arkadaşlarından birinin devlet kasasından zimmetine para geçirmesi olayını görüyoruz. Böyle bir suç ekliyor yazar kitaba ancak sonrasında bu karakterin adı neredeyse hiç anılmıyor, doğrudan ana karakterlerden Ömer'le ilgili de olan böyle bir olaya yer veriyorsanız devamında bunun altını doldurabilmeniz gerekir. Bu örnekler uzar gider, son olarak Macide karakterinin saflığı belli bir noktadan sonra kitabı okurken sinirlenmeme neden oldu. O kadar şey yaşatıyor Ömer denen kişi sana, sesini çıkar biraz bu ne saflık!? İçimizdeki Şeytan'da birkaç güzel alıntı ve paragraf olmasaymış sanırım daha kötü şeyler düşünecekmişim kitapla ilgili. Ömer, Macide, Bedri, Nihat gibi birbirinden itici karakterler, hatta Bedri ve Macide sanırsınız Alice Harikalar Diyarı'ndan fırlamış öyle iyi kalpliler, öyle saflar. Açıkçası benim içimi bayıyor böyle karakterler, sonuçta Külkedisi masalı okumuyorum. Sonuç olarak beğenmedim İçimizdeki Şeytanı, abartılmış, şişirilmiş, kapağında yazan isimden dolayı bu kadar satılmış, okunmuş bir kitap. Komik tesadüflerle dolu, birçok şeyin havada kaldığı, yazarın mesaj vereceğim kaygısıyla kurguyu, olayları tabiri caizse koyverdiği bir kitap.
" İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN"
İçimizde şeytan yoktur. Sadece çok düşünce aşırı dikkatsizlik, ve daha bir çok yazamadığım sözler. İnsan kitabın kapağını açar canınız nasıl çikolatalı bir çokonat çekiyorsa bu kitaba da canım çok çekti. Her sayfasını okuduğumda canım bir daha, bir daha diye tuturuyordu. Kitaba değinmek istiyorum. Kitab gerçekten Sabahattin Ali'nin okuduğum ilk kitabı olmasına rağmen bende bir çok etki yarattı. Gerek sözleri, gerek anlatımı, gerek bize şeytanın nasıl içimizde canlandırdığını tıpkı Ömer gibi Macide gibi kitabı size kuru kuruşuna, sonuna kadar okuyun hatta okudukça yakınınızdaki insanlara tavsiyelerde bulunun okuyun okudukça bir çok şeyin farkına varırsın Keyifli okumalar değerli kitapsever arkadaşlar."
"İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı."
" Kalabalık beni sahiden sıktı. Ben ikide birde böyle oluyorum, bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen da hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımdan küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birilerini arıyorum. Bütün bu beynimde geçenleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman nasıl hazin bir hal aldığımı tasvir edemezsiniz."
"Etrafımız o kadar çirkefle dolu ki, temiz kalmak için bir tek çare kendi dünyamıza çekilmek ve muhitle, hiç olmazsa manen, alakamızı kesmektir."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İçimizdeki Şeytan
Baskı tarihi:
5 Aralık 2018
Sayfa sayısı:
268
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753638036
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizdeki şeytan yok... İçimizdeki aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..."
Bu romanında, toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın "kapana kısılmışlığını" gösteriyor Sabahattin Ali.
Aydın geçinenlerin karanlığına, "insanın içindeki şeytan"a keskin bir bakış.
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 13.790 okur

  • MarjanFarsadSever
  • Meryem tokat
  • Fatma Sarıcı
  • Mehmet Can Aydın
  • Öznur A. A.
  • Merve
  • Nesime Yıldırım
  • artbutcute
  • Sebiha Nur Önal
  • Dilek Eken

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%27.5
14-17 Yaş
%14.1
18-24 Yaş
%18.1
25-34 Yaş
%18.6
35-44 Yaş
%14.6
45-54 Yaş
%4.6
55-64 Yaş
%0.1
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%68.3
Erkek
%31.7

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%33 (1.411)
9
%25.9 (1.109)
8
%23.7 (1.014)
7
%10.7 (456)
6
%3.4 (144)
5
%1.9 (83)
4
%0.5 (20)
3
%0.4 (16)
2
%0.3 (11)
1
%0.3 (13)

Kitabın sıralamaları