1000Kitap Logosu
Peyami Safa
Peyami Safa
Peyami Safa

Peyami Safa

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.3
31,5bin Kişi
140bin
Okunma
6,5bin
Beğeni
112bin
Gösterim
Tam adı
Takma adları: Server Bedi · Çömez · Serâzâd · Safiye Peyman · Bedia Servet
Unvan
Türk Yazar
Doğum
İstanbul, Türkiye, 2 Nisan 1899
Ölüm
İstanbul, Türkiye, 15 Haziran 1961
Yaşamı
Peyami Safa (d. 1899, İstanbul - ö. 15 Haziran 1961), Türk hikâye ve romancısı. Server Bedi takma ismini de kullanan yazar romanlarının yanı sıra, düşünsel yapıtları, polemikleri, köşe yazarlığı ve gazeteciliği ile de tanınır. Servet-i Fünun dönemi şairlerinden İsmail Safa'nın oğludur. Sivas'a sürgüne gönderilen babasının orada ölmesi üzerine 1901 yılında iki yaşında yetim kalmış, bu yüzden "Yetim-i Safa" adıyla anılmıştır. Babasız büyümenin acılarının yanı sıra, sekiz dokuz yaşlarında yakalandığı bir kemik hastalığı dolayısıyla 17 yaşına kadar, bu hastalığın fiziksel ve ruhsal bunalımlarını yaşamıştır. Doktorlar kolunun kesilmesinde karar kılmış, fakat Safa bunu kabul etmemiştir. Daha sonraları bu günlerdeki tecrübelerini "9. Hariciye Koğuşu" adlı romanında okurlarıyla paylaşır. Hastalık ve savaşın yol açtığı maddi sıkıntılar dolayısıyla öğrenimini sürdürememiş, 13 yaşında hayatını kazanmak ve annesine bakmak için Vefa İdadisi'ndeki öğrenimini yarıda bırakmıştır. Karton Matbaası'nda bir süre çalışan Peyami Safa, Posta - Telgraf Nezareti'ne girmiş, I. Dünya Savaşı'nın başlamasına kadar orada çalışmıştır (1914). Daha sonra Boğaziçi'ndeki Rehber-i İttihat Mektebi'nde öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Dört yıl çalıştığı bu okulda, hem öğretmiş, hem de kendi çabasıyla Fransızca'sını ilerletmiştir. Buradaki izlenim ve deneyimlerini "Biz İnsanlar" adlı eserinde kullanmıştır 1918 yılında ağabeyi İlhami Safa'nın isteğine uyarak öğretmenlikten ayrılmış ve birlikte çıkardıkları "20. Asır" adlı akşam gazetesinde "Asrın Hikâyeleri" başlığı altında yazdığı öykülerle gazetecilik yaşamına başlamıştır. İmzasız olarak yazdığı bu hikâyelerin tutulması üzerine Server Bedi takma adını kullanmaya başlayan Peyami Safa, daha sonra 1921'de Son Telgraf gazetesinde yazmış, oradan da Tasvir-i Efkâr'a geçmiştir. Daha sonra Cumhuriyet gazetesine geçmiş, 1940 yılına kadar bu gazetede fıkra ve makalelerinin yanı sıra, roman da tefrika etmiştir. 1960'lı yıllara kadar başta Milliyet olmak üzere birçok gazete ve dergide yazan Peyami Safa 27 Mayıs'tan sonra Son Havadis gazetesinde yazmaya başlamıştır (1961). Aynı yıl Erzurum'da yedek subaylığını yapmakta olan oğlu Merve'nin ölümü üzerine büyük bir sarsıntı geçiren Peyami Safa, iki üç ay sonra İstanbul'da vefat etmiştir. Edebî hayatı İlk romanlarında sola yakın görüşler taşıyan Peyami Safa, bir hastanın psikolojisini anlattığı otobiyografik romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu (1931) Nazım Hikmet'e ithaf etmişti. Bu roman hariç, 1922-1939 yılları arasında yazdığı Mahşer (1924), Şimşek (1928), Fatih-Harbiye (1931) ve Biz İnsanlar (1939) adlı romanlarında Doğu-Batı sorunsalını karakterlerde somutlaştırarak işledi. Safa, bu romanlarında, ruh hallerini çözümlemede, kurguda, dilinin kıvraklığında, anlatım tekniklerindeki denemelerde başarılı bulunurken romanlarında düşünceyi öne çıkarması dolayısıyla eleştiriler aldı. II. Dünya Savaşı sırasında Nasyonal Sosyalistlere yakınlaşmasıyla dikkat çeken Safa'nın gerçekçi roman çizgisi Matmazel Noraliya'nın Koltuğu (1949) ile mistisizme yöneldi. İlk uzun hikâyesi "Gençliğimiz"i 1922 yılında neşreden Peyami Safa, para kazanmak amacıyla yazdığı kitaplarında, ilk defa ağabeyi İlhami Safa'nın takma ad olarak kullandığı, annesi Server Bedia Hanım'ın adından uyarladığı Server Bedi müstear adını kullanmış, bu takma adla yüzlerce eser vermiştir. Bunlar arasında en sevilenler Cingöz Recai macera romanları ile Cumbadan Rumbaya adlı romanı olmuştur. Peyami Safa, Türk kültür yaşamında yayımlandığı yıllarda hayli etkili olmuş Hafta, Kültür Haftası (1936, 21 sayı) ve Türk Düşüncesi (1953-1960, 63 sayı) dergilerini çıkarmıştır. Asıl ününü romancı olarak yapan Peyami Safa, bazı uzun öyküleri ile de dikkati çekmiş, yazar Batılı kaynakların bir "Zalim" olarak tanıttıkları hun hükümdarı Attila'yı aklamak amacıyla aynı adda bir de tarihsel roman yazmıştır. Tüm bu üretkenliğine rağmen yeterince tanınmamış ve tanıtılmamıştır. Hakkında yapılan çalışmalar Prof. Dr. Mehmet Tekin, Doç Dr. Mehmet Önal ve Dr. Nan a Lee Peyami Safa hakkında birer doktora tezi vermişlerdir. Beşir Ayvazoğlu'nun yazar (Peyami Safa) hakkında Ötüken Yayınları'ndan çıkmış, biyografik bir eseri bulunmaktadır. Zülfikar Uğur Yıkan, 2004 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde "Peyami Safa'nın Server Bedi İmzalı Romanları" konulu Yüksek Lisans tezini hazırlamıştır. Yazar-çevirmen Sabri Kaliç 2011 yılında Peyami Safa'nın "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" romanını "Exterior Diseases - Ward: 9" adıyla İngilizceye çevirmiştir. Ayrıca internet üzerinde Peyami Safa hakkındaki bilgilere ulaşabilceğiniz " peyamisafa.biz " şeklinde bir internet adresi mevcuttur.
n@lkan
Yalnızız'ı inceledi.
416 syf.
·
6 günde
Bir yalnızlık senfonisidir yaşam!
Peyami Safa denilince birçoğumuzun aklına ortaokul ve lise yıllarında okuduğumuz “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” gelir. Bir de dizi filmi çevrilen “Fatih Harbiye” adlı romanı. Onun “Matmazel Noraliya'nın Koltuğu" ve “Yalnızız” gibi dünya klasikleri arasında yer alabilecek eserleri ise maalesef daha az tanınıyor. Ben onun adının, bu eserlerindeki psikolojik tahlilleri ve ruhsal çözümlemeleriyle Stefan Zweig ve Dostoyevski gibi büyük ustalarla birlikte anılması gereken isimlerden biri olduğunu düşünüyorum. • • • Bu duyguyu “Yalnızız”ı okurken bir kez daha tüm boyutlarıyla yaşadığımı söylemeliyim. Gerçekten de Stefan Zweig, nasıl “Sabırsız Yürek”te teğmen Hofmiller’in hikâyesi üzerinden “acımak” duygusunun resmini çekiyorsa, o da Samim ve Meral’in hikâyesi üzerinden “yalnızlık” duygusunun resmini çekiyor. Dostoyevski, nasıl “Karamazov Kardeşler”de bir baba ve oğullarının hikâyesi üzerinden insanın varoluşu, din, ahlâk, inanç, ateizm, nihilizm, hedenoizm gibi birçok konuyu sorguluyorsa, o da Samim, Besim, Feriha ve Meral gibi karakterleri üzerinden benzer sorgulamaları yapıyor. Özellikle farklı huy, mizaç ve kişiliğe sahip karekterlerin hikâyeleri üzerinden doğu-batı, madde-mana, ruh-beden, aşk-nefret, idealizm ve materyalizm gibi konuları sorgulayarak toplumun yaşadığı buhranı anlamaya çalışıyor. • • • Peyami Safa, yalnızca yaşananları sorgulamakla kalmıyor, Thomas More’un “Utopia”sında olduğu gibi Samim’in kaleme aldığı “Simeranya”sıyla o dönem insanı ve toplumunun içine düştüğü ruhsal bunalımdan çıkabilmesi için eğitimden sağlığa kadar yaşamın tüm alanlarını kapsayacak bir reçete sunuyor. O, bu reçetesinde insanın yalnızca para, mal, mülk gibi maddi şeylerle mutlu olamayacağını, aynı zamanda yaşamın anlamını keşfedip ruhunu manevi değerlerle doyurduğunda huzura kavuşabileceğini dile getiriyor. Safa bu yönüyle, yalnızca iyi bir hikâye ve roman yazarı değil, aynı zamanda çok iyi bir düşünce insanı olduğunu gösteriyor bizlere. Öyle ki yaptığı psikolojik ve ruhsal çözümlemeleriyle bir psikolog; toplumun içine düştüğü buhranı anlatmada bir sosyolog; “Simeranya”sında ortaya koyduğu düşünceleriyle de bir filozof gibi duygu ve düşüncelerini ortaya koyuyor. • • • Doğrusu “Yalnızız”ı okurken anladım ki insanın asıl yalnızlığı, kalabalıkların içerisinde, ailesinde, anlaşılmadığında ve kimsesiz kaldığında yaşadığı bir duygudan öte kendine olan yalnızlığıymış. Ruhun bedenle, zihnin kalple, duyguların düşünceyle buluşamamasının yalnızlığıymış. İnsanın tüm bu yönleriyle yaşadığı yalnızlığının bir gurbete dönüşmesiymiş. İşte bu yalnızlık insanı ruhen, kalben ve zihnen yıpratıp psikolojik ve ruhsal hastalıklara yol açabiliyormuş. Aslında her insan, çevresinde sevdiği insanlar bulunsa da doğduğu günden yaşama veda ettiği güne kadar bir ömür boyu yalnızmış. Önemli olan insanın bu yalnızlığıyla barışık yaşaması ve yalnızlığını üretkenliğe dönüştürebilmesiymiş. İşte bu yalnızlık insanın özgürlüğüymüş. • • • Nitekim Safa, insanın bu kendi yalnızlığına ve gurbetine son verebilmesi için kitabın sonunda Samim’i hayalen konuşturuyor ve tüm insanlığa, “Bırak şu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör Allah’ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel…” sözleriyle etkileyici ve sarsıcı bir şekilde sesleniyor. • • • Velhasıl, bir şüpheyle başlayan “Yalnızız”ın hikâyesi, şüphenin karakterlerle etkileşimiyle sürüyor ve bu şüphenin bir gerilime dönüşüp çözümlenmesiyle de sona eriyor. Gerçekten de eser, kurgusu, karakterleri, psikolojik tahlilleri, sosyolojik ve felsefi çözümlemeleriyle muhteşem bir eser. Yazıldığı dönemdeki dil muhafaza edilmesine rağmen okurken insanı yormuyor. Eserin, aynen “Kramazov Kardeşler”de olduğu gibi insanlığın birçok meselesini sorgulayarak gözler önüne sermesiyle herkesin kendine göre bir şeyler bulabileceği bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. O nedenle bu etkileyici eseri tüm okurlara mutlaka ama mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum. • • • Kitabı okurken ne hikmetse Sezen Aksu’nun “Yalnızlık Senfonisi”* yankılandı durdu kulaklarımda. Kitabı bitirene kadar tekrar tekrar dinleyip durdum. Anladım sonu yok yalnızlığın Her gün çoğalacak Her zaman böyle miydi bilmiyorum Sanki dokunulmazdı çocukken ağlamak Alışır her insan, alışır zamanla kırılıp incinmeye Çünkü olağan yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak Keyifli okumalar dilerim! ......................................... *youtu.be/kRcITnEyRiM
Yalnızız
8.8/10
· 11,4bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
4
153
The  Misanthrope
Yalnızız'ı inceledi.
416 syf.
·
6 günde
Simeranya Kaşifi: Samim
★ Peyami Safa'nın 1950 yılında Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilen ve üç ana bölümden oluşan Yalnızız; isminden anlaşılacağı üzere bir arada yaşamasına rağmen kendi içinde 'yalnız' kalan, baskı altında ve dar bir alana hapsolmuş roman kahramanlarının hikayesini anlatır. ★ Meral, gizlice görüştüğü Samim'in, ağabeyi Ferhat’ın ve sonunun annesi gibi olmaması için sürekli uyaran babasının baskıladığı çemberde hapsolmuş bir hayatı yaşar. Abisi Ferhat, nişanlısı Selmin’den ayrılmasının ve onunla dört aydır görüşmüyor olmanın açmazı içinde hapsolmuş bir hayatı yaşar. Karakterinde bağımsızlık inadı olan Selmin, Ferhat’tan ayrılmış olmasının yanında annesi Mefharet’in bitmek bilmeyen şüpheleri ve baskısı altındadır. En ince ruh meteorolojisi, neşe anları pek kısa süren Mefharet, kızı Selmin’in gayrimeşru ilişki sonucu hamile kaldığı şüphesiyle ve oğlu Aydın’ın hastalığı sebebiyle kendi kendine hayatı zindan eder. Her şeyden haz alan Besim rahat yaşama alanınında ablası Mefharet’in evhamlarından, kuruntularından, aşırıya kaçan şüphelerinden ablasının davranışlarını sürekli idare etmeye çalıştığı bir hayatı yaşamak zorunda kalır. ★ Kendi dünyalarına çekilmiş olan bu kişilerin yaşadıkları ruh çatışmaları beraberinde yalanı, şüpheyi, korkuyu, güvensizlliği ve aldatmayı getirir. Bu nedenle roman kahramanları içinde bulundukları durumdan daha iyi olan bir dünyaya kaçmayı düşünerek kurtuluşu ararlar. Meral ve Selmin daha iyi yaşam koşullarına sahip olacakları Paris'e gitmeyi arzularken; mutluluğu sadece maddede arayan insanların dünyasından memnun olmayan Samim ise kendine bir düşler ülkesi/ütopya inşa eder. Ve bu dünyaya 'Simeranya' adını verir. « Bir yerde yolunda gitmeyen bir şeyler varsa orada ütopik arayışlar ortaya çıkar. » ★ Peyami Safa da 'Yalnızız' romanında roman kahramanı Samim üzerinden "Simeranya" adını verdiği dünyayı inşa ederek iç dünyasının kapılarını açmış, ideal yaşama alanını oluşturmuş, dünya meselelerine çözüm üretmeye çalışmış ve Samim'e kendinden yüz elli yıl sonraki bu dünyayı tasavvur ettirirken yaşadığı toplumun tenkidini de başarıyla yapmıştır. Bu nedenle Yalnızız romanında çok etkilendiğim 'Simeranya' üzerinde durmaya karar verdim. Peyami Safa'nın fikirlerinden ve muhayyelesinden doğan bu düş ülkesini şimdi birlikte ziyaret edelim. :) ★ Samim'in ütopik dünyasının okuyucuya yansıması, ablası Mefharet ve kardeşi Besim'in hatıra defterini gizlice okuması ile başlar: « Simeranya'yı -ilk kez rüyasında- bir sonbahar akşamında, bir yelkenli ve bir kılavuz eşliğinde ziyaret eder. Simeranya'ya girerken 'iç okuması- fizyonomi ve tavır yoklaması' yapılır. Karşı kulede yanacak olan kırmızı ışık ülkeye kabul edilmediğini, yeşil ise kabul edildiğini gösterir. Kabul edilmesi, eski dünya hislerinden kurtulması ile mümkün olacaktır.» (s.29) ★ Samim’in canı sıkıldığında veya insanlardan kaçmak istediğinde Simeranya'yasına sığınır. Onun için burası kaçıp sığındığı bir liman, yalnızlığını unuttuğu bir sığınak, her şeyin çözümün olduğu bir ülkedir. Böylece Samim'in parça parça ütopik dünyasından söz etmesi ile okuyucunun gözünde 'eğitim, bilim, ekonomi, çalışma hayatı, mülkiyet, sağlık, aşk, giyim ve moda' gibi konuları içeren ütopik dünya canlanmaya başlar. • Simeranya'da Eğitim: Simeranya pedagojisi, insanın bütün hayatında öğrendiği şeyleri ancak kendi istediği zaman ve kendi araştırmaları neticesinde öğrendiğini bilir. Eski dünyada, okullarda çocuklara ve gençlere öğretilen şeylerin, belli yetenek ve ihtiyaçları karşılamadıkça, hayatta hiçbir işe yaramadığı anlaşılmıştır. Bu nedenle mektep yoktur. Sınıf, kürsü, ders programı, nutuk söyler gibi ders veren öğretmen ve profesör yoktur. Her seviyeye göre okuma salonları, laboratuvarlar, atölyeler, müzik, tiyatro, sinema ve spor evleri vardır. Her yaşta insanlar bunlara devam edebilir. Merak ettikleri her konuyu kendileri araştırabilirler. Çocuklar ve gençler için, kılavuz öğretmenler vardır. (s.38) • Simeranya'da Meslek/ Çalışma Hayatı: Simeranya'da insan bir makina adam ve bir otomat değildir, yeteneklerini serbestçe gelişmesine her yaşta ve her meslekte imkan verilen manevi bir şahsiyettir. Mesleğini değiştirme hakkı vardır. Bunun için yetenekleri belirleyen mükemmel testler vardır. İş hayatındaki davranışlarına bakılır. Öğleye kadar isterlerse geceleri nazari araştırmalar ve incelemeler yaparlar. Ve zorlama yoktur. (s.40) İşsizlik yoktur. Sermaye sahibi tarafından istismar edilmek yoktur. Herkesin kendi liyakatine göre bir mülkiyet vardır. Fakir, bugün dünyamızda olduğu kadar fakir değildir; zengin de prensler sınıfının şımarık çocuğu değildir. Kazanç farkı ayarlanmış ve azalmıştır. Çalışmamak yasaktır. Her gelir üretimde sermaye hizmetini göstermeye davet edilir. Bankalardaki servetin yüzde sekseni asıl ve yedek sermayelerdir. Şahsi servetler belli bir sınırı aşmaz. (s. 78) • Simeranya'da Sağlık: Her hastalık önce ruhta başlayıp sonradan vücuda sirayet etmiş bir isyandır. Yani hastalık, çok defa kaderin aksiliklerine karşı ruhun ve onun peşinden vücudun isyanıdır. Bu nedenle Simeranya'da her türlü hastalığın sebebini önce hastanın hayatında ve ruhunda ararlar. Çok defa bu hastalığın arkasında hiçbir çaresi olmayan çaresizlikler ve hayat aksilikleri bulunur: Ümitsiz bir aşk, çok sevilen birinin ölümü, namus lekesi, vicdan azabı gibi çaresizlikler... İşte o zaman, hastayı kaderinin aksiliklerine uyum sağlayacak bir ruh tedavisi başlatılır ve mucizesini verir. Simeranya'da derin bir sükûn ve tevekkül havası vardır. Herkes hastalanmadan önce hayatın çaresizlikleri önünde sinirlenmemeyi, isyan etmemeyi öğrenir. Herkes ruh sağlığının yollarını bilir ve hastalandıktan sonra, kendi kendisine, isyandan tevekküle giden yolu açacak telkinlerde bulunur.(s. 66 - 67) • Simeranya'da yalan söylemek lüzumsuzdur. Anlaşılmıştır ki bu, tabiatın ve hayatın içindeki zıtlıkları barıştırmayan insanların bir görünüş ahengi yaratmak için kutuplardan birini örtmek ihtiyacıdır. Bu zıtlıklar ortadan kalkar ve uzaklaştırılırsa yalana lüzum kalmaz. (s.64) • Simeranya'da Moda: Giyimde cildi koruyan ancak güneş utraviyole ışınlarından mahrum etmeyen, vücuda yapışık, ince ve şeffaf bir kumaş kullanılır. Bu da insanı süs ve çizgi yalanından kurtarır. (s.118) Moda bir sınıfın estetiği halinden çıkıp bütün bir cemiyetin malı haline gelir ve derece derece herkesin yaratıcılık hissesini taşır. (s.119) • Simeranya’da bir de 'Aşk Enstitüsü' vardır. Samim, Meral’e duyduğu sevginin niteliği üzerinde düşünürken kendini yine hayalen Simeranya’da bulur. Kılavuzu onu yepyeni caddelerden geçirerek, bir bahçe içinde bambaşka mimari ile yapılmış 'aşk enstitüsü'ne götürür. Kılavuzu, Samim'e yüksek sesle düşünmesi gerektiğini söylerek onu yalnız bırakır. Ertesi gün yaşlı, ciddi ve sevimli bir meselenin incelendiğini ve tipik bulunduğunu söyler. Hadiseyi eski dünya psikologlarının yaptığı gibi sadece psikoloji ilminin ışığında aydınlatmak mümkün değildir. 'Samim, eğer problemi bu bakış açısıyla ele almazsa sevgilisinin “küçücük bir his yalanıyla bütün varlığın zıtlık prensibi arasındaki münasebeti” kavraması mümkün olmayacaktır. Kısacası; Simeranya’da aşk, herhangi bir hastalık gibi insan problemlerinin bütünlüğü içinde incelenir ve tedavi yolunun arandığı izlenimi verilir.' (s.56) ★ Böylece romanın olay örgüsü içinde serpiştirerek verilen bu düşüncelerle ideal yaşama alanı Simeranya belirmiş olur. Kitabın son kısmına geldiğimizde Samim yalnızlık dramımızdan nasıl kurtulacağımızı da şu cümlelerle verir: " Bizim ebedi kalmaya namzet tarafımız herkese, her şeye, her zamana, her mekana şâmil (kapsayan) ve Allah'a bağlı olan bu 'şuurüstü' ruh bölgemizdir. Onu geliştirdiğimiz nispette yalnızlık dramımızdan kurtuluruz. Herkesle, her şeyle, her zaman ve her mekânla, nihayet Allah'la bereber - bir seviyede değil, birlikte- oluruz." (s. 374) #133715838 • Samim'in 150 yıl sonra gerçekleşeğini düşlediği Simeranya'nın gerçekleşmesini umut ederken her şeyin daha kötüye gittiği dünyada birgün Simeranya'da buluşmak dileğiyle... " Arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş, Gör ne var maverada ibrethiz." ( Zaman ayırdığın için ve katkılarından dolayı çok teşekkür ediyorum. Sıfır Virgül Beş ;)
Yalnızız
8.8/10
· 11,4bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
7
120
Semih
Cânân inceledi.
256 syf.
·
3 günde
·
7/10 puan
Peyami Safa, edebiyatına hayran olduğum; ideolojik duruşunu beğenmediğim bir yazar. Buna karşın "Canan" isimli bu eser, Peyami Safa'nın okuduğum tam 8. kitabı oldu. Anlatmak istediğim şudur ki, bir okur olarak benim için en önemli konu, yazarların edebi kişiliğidir. Onun dışında bir yazarın özel hayatında neler yaşayıp yaşamadığı veya benimkine uygun görüşlere sahip olup olmadığı, nazarımda önemli değildir. Umarım sizler de bu görüştesinizdir. Çünkü bizi burada bir arada tutan tek şey, edebiyatın ta kendisidir. Kısaca Peyami Safa'dan bahsetmek gerekirse, okuduğum romanlarında olaylardan çok psikolojik tahlillere önem veren, toplumdaki ahlaki çöküntüyü ele alan, zıt kavramları iç içe işlemeyi seven, Türkiye'nin doğu-batı çatışmasını işlemeyi seven bir yazardır... Safa'nın eserlerinde, insanın ruh halinin, psikolojik tasvirlerinin derinlemesine bir şekilde önümüze sunulduğunu, bununla birlikte birçok sosyolojik tespitin de yer aldığını görürüz. Canan isimli bu eserde de Peyami Safa'nın yukarıda saydığım her zamanki konularından olan derin psikolojik tahlillerine, toplumdaki ahlaki çöküntülere değinmesine ve Türkiye'nin doğu-batı çatışmasını işlemesine şahitlik ediyoruz. Tabii ki tüm şahitliklerimiz Peyami Safa'nın bakış açısı çerçevesinde gerçekleşiyor... Kitabın konusu ise karakterler üzerinden anlatıldığında daha iyi anlaşılabilecek olup şu şekildedir: Kitaba ismini veren Canan, mevki, makam ve para için her şeyi yapabilen, isteklerini elde edebilmek için hırslı, bencil, ahlaksız, namussuz biri olmayı göze alabilen, sevgi, aile gibi değerleri hiçe sayan, iyi giyimli, kıyafetine dikkat eden, maddiyata önem veren, Avrupai tarzda konuşan ve erkeklerle istediği gibi oynayan alımlı bir kadındır. Üzülerek ifade etmek isterim ki, kitapta Canan için kullanılan birçok kelime, kadınlara karşı kullanılmaması gereken aşağılayıcı ve hakaretvari kelimelerdir. Bu yönüyle Peyami Safa'yı eleştirmemek olmaz... Lami ise, beş yıllık evliliği olan, genç ve geleceği parlak bir erkektir. Canan ile tanıştıktan sonra, karısı Bedia'yı aldatmaya başlar ve karısı ile sevgilisi arasında kalır. Bedia ise, Peyami Safa'ya göre bir ahlak timsalidir ve her kadının sahip olması gereken gelenekçi, maneviyatı yüksek, dindar bir kadın modelidir. Peyami Safa’nın hemen her kitabında olduğu gibi bu kitabında da karakterlerin isimlerini "tesadüf" eseri koymadığı açıktır. Canan, gönülden sevilen, gönülden sevmiş, sevgili anlamına gelir. Bedia, yeni ve görülmedik en güzel şey, sanat eseri, beğenilen ve takdir edilen şey demektir. Lami ise parlak, parlayan demektir. Kitapta işlenen konular ise, ahlak, aşk, haz, ihanet, evlilik ve aile gibi konulardır. Tüm bu konular elbette Peyami Safa'nın görüşleri çerçevesinde işlenmiştir. Bu noktada, Safa'nın görüşlerinin büyük bir kısmına katılmadığımı, insanların nasıl yaşaması gerektiğine karışılmaması gerektiğini, "toplum mühendisliği"nin her zaman daha kötü sonuçlar ortaya çıkardığını da ifade etmek isterim. Bırakın insanlar istediği gibi yaşasın. Herkes sizin kafanızdaki sınırlara göre, tanımlara göre veya "ahlak" kavramınıza göre yaşamak zorunda değil. Oscar Wilde der ki: "Tanımlamak, sınırlamaktır." Ne insanları tanımlayın, ne sınırlayın ne de ayıplayın. Sadece gölge etmeyin, başka ihsan istemeyiz... Ahkam kesmeyi bırakıp kitaba dönecek olursak, Canan, okuduğum diğer Peyami Safa kitaplarına nazaran edebi yönü daha zayıf olan bir eserdi. Öyle vurucu edebi cümlelere ve etkileyici psikolojik analizlere rastlamadım. Tüm bunlarla birlikte, eserin akıcı, zorlamayan ve okuru hep canlı tutan bir yapısı vardı. Zaten Peyami Safa cümlelerini okumak benim için her zaman bir zevk olmuştur. Keyifli okumalar dilerim.
Cânân
8.1/10
· 2.202 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
5
83