·
Okunma
·
Beğeni
·
14.386
Gösterim
Adı:
Değirmen
Baskı tarihi:
Ekim 2003
Sayfa sayısı:
137
Format:
Karton kapak
ISBN:
9750806605
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Değirmen
Değirmen
"İşte adaşım, sana seven bir Çingenenin hikayesi. Çiçeklerin açtığı bir mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturtmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir... (...) Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir."S
''İyiyi kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.'' Bakın bu inceliktir, naifliktir, temizliktir, bir şairin / yazarın ruhunun yansımasıdır.

3 kısım ve 13 öyküden oluşan kitap, Sabahattin Ali'nin bu önsözüyle başlar. ''Zor olan insan olmak değil kii, mesele insan kalabilmekte'' demiştir Sabahattin Ali'nin eserlerini beğenerek okuyan Nazım Hikmet. Keza insan kalabilmenin yükü altından zor da olsa kalkmış biridir Ali. 1935 sıralarında yayımlatmış bu eseri yani Cemal Kutay'ın yalan, dolanla onu içeriyi attırdıktan sonra Sinop Cezaevi'nden afla çıkışından sonrasına dayanır.

Ne yapabilirsin dostum söyle bana?

İçindeki doğrulardan sıyrılıp yanlışları insanların yüzüne bilahare değil de doğrudan söyleyebilir misin? Su gibi akan zamanın önüne geçip ona isyan edebilir misin? Hem etsen ne olacak zaman duracak mı? Nedir bu umarsızlığın? Nedir bu telaşın? Hayatı dik yokuşlarda yaşayan bir sen misin? Çıkar, çıkarabildiğin müddetçe varsın insanların gözünde. Yok isen yoksundur neden bu senin cehennemin olsun. Aldığın nefesi hiçbir insana borçlu değilsin. Aldığın nefesi bahşetmediler ki onlarsız nefesi terk ediyorsun. Düşün, aziz dostum! Düşünmek, onurdur, şereftir. Şu uçsuz bucaksız yeryüzünün de bir sınırı var. Sen bu sınırlar içerisinde sonsuz huzuru yakalayabilirsin. Ancak içini temiz tut. Vermek istediğim nasihatten çok bir öngörüdür. Senin yürüdüğün yolları arşın arşın tepeledim, adımlarımla düzledim. Sen arkamdan tozlarını yutarak ilerle. İlerle ki anlayasın ben hangi acıları çektim. Acıyı fazla önemseme. Ne demiş Peyami Safa ''Acıyı ancak acıyla tedavi edersin.'' Ne de olsa sınırsız acılara sahibiz değil mi? Bundan hiç kimsenin şüphesi yok. Hayat bir noktada sana simyacı olmayı da emreder. Elindeki malzemeyi iyi kullanabilmesin. Elimizdeki en iyi malzeme acı. Sen acıyı acıya kırdırırsan geriye sadece senin huzurun kalır. Bir un değirmeni var karşımda, bir tarafında köpekler, diğer tarafında kediler. İki tarafta hamuru sevmiyorlar, ancak oradan da ayrılmıyorlar. Çünkü umut, nefesten de ötedir.

''Aptalların tahakkümüne, günahsızların cezalanmasına; faziletin susmasına ve ihtirasların gürültüsüne, hikmet ehlinin tahrik edildiğine ve nadanların alkışlandığına şahit oldu.''

*Namuslu kalabilmek zordur bu hayatta. Bir şekilde dilin bulaşır yalana, bir şekilde elin bulaşır fenaya. Ancak mücadeleni sürdürdükçe özelsin, cesur kalabildikçe güzelsin. 41 yıllık hayat serüveninde işte Sabahattin Ali'yi ölüme, rezilliğe, hapse, sürgüne, mutsuzluğa, çaresizliğe sürükleyen de bu namuslu yaşama tutunmaya çalışmaktan geçer.

“Bu oda karanlık” diyordum, “bu oda yalnız bugün değil, her zaman böyle karanlık… Burada kitaplarımla ben yaşarız ve bize aydınlık getirecek kimsemiz yok… Ben burada yalnızlığı bardak bardak içiyorum. Ve ihtiyar kanepelerle konuşmak istediğim zaman, onlar artık bana anlatacak yeni bir şey bulamıyorlar…''

Öyle ki, durmadan kendini aradı Sabahattin Ali. Çocukluğundan itibaren sıkıntılar görmüş, acıyı yakinen tanımıştı. Annesinin rahatsızlığından dolayı çocuk yaşta büyümüş, sırtladığı yükleri de layıkıyla taşıyabilmişti. Tam annesine kavuştuğu hafta kaybetti babasını. Hayat ona bir adım gelirken on adım da geri gidiyordu. Babasının ölümüne sebep olarak hep annesini gördü. Ancak ondan desteğini bir an olsun bile esirgemedi. Muhitlere çok önem veriyordu. Çünkü bir muhit onun nefes alanı ise insanları ile, manzarası ile ona kendini yakın hissetmeliydi. Çanakkale, Aydın, Berlin, Konya, Sinop, Ankara, İstanbul ve ömrünün yarısını yiyen Yozgat gibi muhitlerde bulundu. Yozgat ile alakalı öyküsünde anlattıkları ve öğretmenliği bırakıp gidip ayakkabı boyacılığı yapması insanlarla olan iletişiminin hayatındaki rolünü de bize anlatır. ''Bu oda karanlık'' diye başlayan alıntı da işte bu ruh halinin yansıması. Berlin, Puder ile yaşadığı serüvene istinaden onun everesti olma özelliği taşır.

Ne kadar utanmaktan, sıkılmaktan söz etse de hikayelerin çoğunu beğendim. İlk öykü kitabında yaşanmışlıklarla bizi içine çeken, dersler veren, duygu komasına sokan, hüzünsel bir şölen hazırlayan Sabahattin Ali'ye bilmem ne demeli? Beğenip, sıkılmadan bir kaç günde bitirip, üzerinde çokça düşünüp kafa yorabileceğiniz bir eser. Ruhun şad olsun adam!

https://www.youtube.com/watch?v=7ylTzg7P9BA

25 Kasım 1947 günü yani ölümünden yaklaşık bir yıl önce yazdığı, Ne Zor Şeymiş adlı yazıyı sizinle paylaşmak istedim:

----------
Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bir gün Almanların pabucunu yalayan ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik.
Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir.
Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük.
Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han, apartıman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.
Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: “Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…”
Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hattâ bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?
Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millet de namuslu.''
-------------
https://www.youtube.com/watch?v=rASV7F-umxo
Sen hiç sevdin mi?

En gerçek haliyle, yürekten birini sevdin mi?

Hepiniz bu soruya evet dese dahi burada kimse yürekten sevmemistir.

"Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi ? Pekala, İkincisine ? Gene mi o ? Üçüncü ve dör­düncüye de mi o? Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?..."

Kolu olmayan sevdiğinizin, kendini eksik gördüğü için sizi istememesine karşılık, kolunuzu kopartıp atmaktır sevmek. Eğer böyle bir şeyi yapamam diyorsanız siz yürekten sevmemişsinizdir.


Acemiydim kötü yazdım demiş Sabahattin Ali. Ancak bizlerin onun acemiliğini farketmesi olanaksız. En azından ben farkedemedim. Öyküler bir şekilde kendisini okutuyor hislendiriyor. Tarihin kapılarını açıp dünyanın o eski halini seyretme imkanı sağlıyor.

Değirmen, Sabahattin Ali’nin ilk yazdığı öykülerden öykülerinden oluşan kitabı. Sabahattin Ali Değirmen kitabı için aşağıdaki gibi bir giriş yazmış;

“Şiir ve hikayelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı, bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla (yeteneksizlikle) suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların benim san’at hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz.

Buna rağmen bu yeni baskıdan onları çıkarmadı. Çünkü, bir kere okuyucu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim; ama böylece belki de eski bir hatayı devam ettirmekten başka bir şey yapmıyorum.

İyiyi kötüyü ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.

Sabahattin Ali”

Kitapta 16 şahane öykü bulunuyor. Bazıları diğerlerinden çok daha kaliteli. Kesinlikle okunması gereken bir kitap. Özellikle değirmen hikayesi sevgilerimizi sorgulamamız için bir firsat. Sabahattin Ali'yi incelemeye gerek yok aslında. Herkes en az bir kitabını okumuştur. Sen utanma Sabahattin Ali hepsi çok güzeldi.
Kitapta en beğendiğim hikaye Değirmendi. Fakat son hikaye olan Komik-i Şehir de beni çok etkiledi. Sabahattin Ali'nin Sırça Köşk'ünü de okumuştum ama daha çok Değirmen'i sevdim diyebilirim. Daha etkileyici cümleler ve biraz daha ilgi çekici konular olduğunu düşünüyorum. Gerçek öykü kitaplarının bunlar olduğunu düşünüyorum. Bizim küçükken okuduklarımız çok çok zayıf kalıyor artık -ki zaten öyle olmalı-. Kitap okuma alışkanlığı kazanmak ve bir çok yeni kelime öğrenmek isterseniz tavsiyemdir.
Adaşım… Sen hiç âşık oldun mu?

Muhtemelen her kişi hayatında aşık olmuştur ya da olduğunu sanmıştır. Lakin aşk çok ama çok başka bir şeydi. Çerçi başı diyor ki; “…sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.” Ne kadar da doğru diyor değil mi? Bu yüzyılda gıdalar kadar, besinler kadar sevgiler de hep sahte… Doğru olanı ise “Değirmen” adlı hikâyeden öğrenmek en iyisi. Artık bütün güzel aşklar ya filmlerde ya da hikâyelerde…

Sabahattin Ali’nin Anadolu insanını betimlemelerini ve kurgularını çok beğeniyor ve seviyorum. Gerçekten içimizdekileri yazıya döken muazzam bir yazım mimarı. Toplumun kanayan yaralarını gerek mizahi gerekse iğneleyerek yüzümüze vurması da ayrı bir güzellik.

Özellikle; başa gelen yöneticilerin, onlardan derman bekleyenlere karşı ilgisiz olmaları ve aralarındaki “muhatapsızlık” ise insanı öldürür cinsten. Şu hayatta haklı insanın kendini anlatamamasından, karşısından muhatap bulamamasından acı daha ne olabilir ki. Çoğu hikâyesinde bu konulara ara sıra dem vuruyor ve okur olarak, böyle şeyler ile karşılaştığım çoğu zaman sinirleniyor ve üzülüyorum.

Sabahattin Ali benim gözümde mükemmel bir betimleyicidir. Yirmi dokuz harfi öyle güzel bir eda ile kombine ediyor ki; sanki okuyanına bir bir bütün sahneyi aklında canlandırmasına imkân sağlıyor. Çok şiirsel cümleleri ve edebi coşkularıyla bazen sarhoş dahi oluyorum. Benim için Sabahattin Ali okumak ayrıca bir zevk.

Kitaba dönecek olursak, içeriğinde on altı tane birbirinden güzel hikâye barındıran muazzam bir eser. İçlerinden hangileri favorin diyecek olsanız inanın en güzellerini seçmek benim için çok ama çok zor olurdu. Lakin betimleme yönünden kesinlikle “Değirmen” hikâyesini derdim. Kurgu ve söylev yönünden ise Anadolu hikâyeleri ardından gelirdi. Viyolonsel’i de unutmamak gerek tabi. Mesaj olarak baktığımız zaman “Kırlangıç” hikâyesi en başı çekerdi. Alışa gelmişliğe başkaldırış olarak “Bir Gemici Hikâyesi” çok harika idi. Yani görüyorsunuz ki seçemiyorum bile. Hepsi birbirinden çok daha farklı ve içeriği yüklü hikâyelerdi.

Yazar en baştaki sunuşunda takdiri okura bırakmak istediğinden bahsetmiş. Beğenmediği yani daha çocuk yaşta kaleme aldığı için utanacağı hikâyeleri olduğundan bahsetmiş. Mekânın cennet olsun adam. Keyifle okudum seni. Her çocuk senin gibi güzel şeyleri kaleme alıp senin gibi birini örnek alabilse keşke.

Sözün özü; muazzam bir eser okunulası ve tavsiye edilesi.

Sevgi ile kalın...
Her okurun gönlünde farklı bir yere sahip olan bir yazar, şair muhakkak vardır. İşte benim de gönlümde yeri en değerli olan yazar ise Sabahattin Ali'dir. Zamanında savunduğu düşüncelerinden midir, yazdıklarının samimiliğinden, karakterlerinin içtenliğinden midir, yoksa ölüm şeklinin böylesine güzel bir insan için hiç layık olmayışından mıdır bilmem. Belki de hepsindendir. Bildiğim bir şey varsa o da Sabahattin Ali'nin ülkemiz için hem bir yüz akı hem de bir utanç kaynağı olduğudur. Yeterince değer verilmediği için.

Ben Sabahattin Ali okurken hem çok tanıdık şeyleri okurum, hem de hiç bilmediğim köylere konuk olur, bilmediğim acılara şahit olur, tanımadığım kişilerle bir ölür bin doğarım. O her kesimin sesidir. Her acının, her sevincin dile getiriliş şeklidir. On altı tane öyküsünden oluşan bu kitabı ise hayatın ta kendisidir. Çingene Atmaca ve "Viyolonsel" öyküsündeki adsız erkekle aşkı, aşk uğruna nelerin feda edilebileceğini, kocası hapishanede olan Dudu ve siyasetin, güçlülerin savurduğu Çallı Halil Efe ile çaresizliği, adaletsizliği, kekeme bir gemici ile de haksızlığa karşı ses çıkarmanın adalet arayışında atılabilecek en büyük adım olduğunu öğrendik;
" Hadi be, ne duruyorsunuz, kaptana gidip et isteyeceğiz. Vermezse zorla alacağız... Kuru baklayla ateş yakamayız biz."
...
" Fakat bunlar : " Kuru baklayla ateş yakamayız!" demesini ve kaptanın yarım koyununu almasını öğrenmiştiler." işte bu cümlelerle otoritenin haksızlığına boyun eğmemeyi, sesini çıkarıp hakkını savunabilmeyi öğrendik. Bu cümlelerin yer aldığı " Bir Gemici Hikâyesi" öyküsünü herkesin okuyup içinde bulunduğumuz ülke durumu için değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kitabın başında yer alan yazarın önsözü kısmında Sabahattin Ali'nin, yazdığı bazı öykülerini çocukluğunda yazdığını ve bunları beğenmediğini söyleyip okuyucudan onları okumak zorunda bıraktığı için özür dilediği kısmı kitabı bitirdikten sonra yeniden okuyunca ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Çünkü ben okuduğum her öyküde bambaşka üzüntülere gark olup nasıl böyle güzel yazıp, beni bunlara inandırdığını düşünürken bu yazıların sahibinin kendine değer vermemesi bana inanılmaz geldi.

Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bu kitapta bitti ve kitaplığımda daha bir çok kez okunacak olmak üzere yerini aldı. Ülkenin en zor dönemlerinde en cesur yüreklerinden birine sahip olup, gördüğü her düzensizliği eleştiren bir kaleme sahip olan Sabahattin Ali'yi okuyun ve onu anlamaya çalışın sevgili okurlar.

Böyle bir kitap okunduktan sonra da böyle bir şarkı dinlenir :)

https://youtu.be/_mQ2QJqMR-I

Görmek istersen denizi
Yukarıya çevir yüzü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül aldırma
Çocuk öyküleriyle çok haşır neşir olmam mı yoksa bugüne kadar okuduğum, içimde güzel yerlerde duran öykülerin varlığını yeterli bulduğumdan mı pek öykü talibi olmam ben. Olmazdım yani. Belki içimde öykü hacmini genişletme isteği doğmasından, belki bir öykü severe rastlamaktan... zamanla değişiyor insan. Değişiyorum.

Öyküyü sevdiren, bakış açımı değiştiren öykücüdür Sabahattin Ali. Değirmen diyor bu defa ve bir değirmende buluyorum kendimi. Tutuyor kolumdan çağlayan değirmenin bir çarkına yerleştiriyor beni. İlk bölümü okurken hep o değirmenin çarklarında dönüyorum. Aşkı da güzel sorgulatıyor, kalbimizin çarkını, dönen değirmeni izlemekten görememişiz gibi açıp kaç kere zorlanmış kapıları bir baktırıyor.

Nasıl da yağmur yağıyor ve ben bardaktan boşalırcasına yağan yağmurları nasıl özlemişim. Şimşeklerin şiddetine karışıyor dünyanın bütün öfkesi, gök gürültüleriyle dövüşüyor. Ağlıyor herkes ve gözyaşları bardaklara birkaç damla daha doluyor. Boğulur muyum? diyorum. Acı çekmenin tadını almış bu adama, umrunda mı peki? Asla değil.

İki kırlangıç, bir yerlerden tanıdık geliyor muhabbetleri. Bu havada ne işleri var? Başımın üstünde dönüyorlar. Olmayacak şey değil ya kanatlarına tutunur çıkarız buradan. Aklımda bir Ortaçgil-Mavi Kuş. Biliyorum okumuştur yazdıklarını, okumuş da yazmıştır. Çok saftık der bu şiirde/şarkıda ve kırlangıçlar bize biraz yalan söylediler. Hak vermiş sana görüyorsun ya çünkü kuşlara bile beraberlik yok senin dünyanda. Hep ayrı kaldığından biliyorum. Sevdiğin her şeye hasret olduğundan. Kuşlar da biliyorlar ve bile isteye ayrı yönlere uçuyorlar.

Yağmur duruyor nihayet. Herkes gibi çıktık değirmenden. Bir viyolonsel sesi, kalabalığa yol gösteriyor. İçimize gömdüklerimizin bir cenaze töreni bu. Kendine pek yakıştıramasa da ölümü biliyor, yaşam sonsuza kadar akmaz.

Kaçmaktan yorulmuş, yıpranmış halde 2. Bölümde karşılaşıyoruz. Bitmiş, zor diyor, hasret çok zor. Yüreği narin olana hasret bir ok misali girer. Ani olan her şey gibi bunu da hissetmezsin. Ya çıkışı? Girişi kadar kolay olmaz. Derken bir şiirin geliyor aklıma: "hafif bir sızı isterim/ağrılar sancılar gelir."

Son bölüm, "Allah'ın hakkı üçtür." sözünü perçinliyor. Üç de pes diyor, üç de bittik.Toparlanmak yok artık. Yolun sonu. Kalem kırıldı. Mürekkep kurudu. Şimdi saklanır, bunlar eline geçer okursun yoksa adımı bile anmayacaksın,beni, anımsamayacaksın.
Sonu feci, sonu hüzün...
Ah be! diyorum. İyi ki geçtin dünyadan, var ol hep var ol.
Hala kitaplarını ellerde görünce ölü bir adama kin duyanlar var. Ölüden daha çok korkuluyor burada. Şaka gibi değil mi? Yok yok şaka değil. Sabahattin Ali geçti buradan, dağlardan, yollardan. Bir sigara yaktı, bir şiir yazdı. O şiir büyüdü bir beste oldu. Bir dudaktan döküldü ve eğer içine akmak için bir öykü aradıysa o öykü "Bir Firar" olurdu.

Herhangi bir şey, yormayınca, üzmeyince ya da anlaşılınca, çetrefilsiz, yalansız, riyasız olunca baktıkça bakasın gelir. Ne güzel içe sinmedir o! İşte böylesi durumlara biz 'su gibi' deriz.

Sabahattin Ali de işte su gibi yazar. Derli toplu, dopdolu, yormadan, gerçek, sadece gerçekler. Üzer ama üzerken bile sakin akan bir dere gibi kendi halinde, içimize akar. Dolar dolar boşalamayız.

Manidar değil mi, ölümü böyle olan bir adamın yazdıklarına su gibi demek?

Hayat böyle, her birimiz değirmenlerde kendi savaşını veren birer yitik savaşçıyız işte. Kim bilir belki en güzeli böyle...

Hayat çok garip, çok manidar...

https://youtu.be/PU3lHcKTXhY
Sabahattin Ali okadar çok sevdiğim bir yazar anlatım tarzı ,dili o kadar akici ki bu kitapta benim en sevdiğim öykü Değirmen di . Kesinlikle tavsiye ediyorum. ... kitapla kalın dostlar
....
I.
Yitip gitmek eğer olacaksa bir gün, bu aşksız olmamalı. Eğer hazların ve heveslerin ötesine geçebiliyorsan adaşım, işte o zaman seviyorsun yani gerçekten yaşıyorsun demektir. Sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyin kendinde bulunmasına tahammül edemeyip onu koparıp atabiliyorsan işte adaşım bu sevmektir. Hem de çılgınca, gözünü karartarak, delicesine… Bu sevmek denen iptilanın mertebeleri vardır. Adamı evvela iyi bir şair yapar, daha da ısrarcı olursan kâinatın sırrını bile adama açık eder. Hakikate talip olanın kandili sönecektir elbet. Çünkü bulduğu aydınlık diğer bütün ışığı geçersiz kılacaktır. Sonrasındaysa gözün ne Leylâ görür ne çöl. O ulaşılamaz maşuku hasis ettirir. Yeri gelir sen susarsın, O’nun sesi duyulmaz, ama yer, gök, kâinat konuşur. İzah etmeye çalışır, her ne varsa geride izaha muhtaç. Yeter ki bir olunsun sevgiliyle zaman da önemini yitirir, mekân da. Her şeyine yabancı olduğun bir evrende de fiyakalı yaşarsın, yeter ki O yanında olsun. Eğer firak kaçınılmaz bir biçimde gelmiş, ölüm hükmünü geçerli kılmışsa, o aşk, aşığa, sevgilinin başucunda en yüksek sanatkâr olarak en güzel besteyi çaldıracaktır.

II. & III.
Geçti sevda faslı. Sıra geldi kavgaya ve isyana. Evet, isyan… Aşksızlığa, adaletsizliğe, dostluğun ölüşüne, doğanın yok edilişine isyan. Basitliğe, sığlığa, tekdüzeliğe, nobranlığına insanın…

https://www.youtube.com/watch?v=dwZUCZQk3VM

Sabahattin Ali, naif, kırılgan, romantik, diğergam karakterleri ile “sevmek vermektir, almak değil” diyen E. Fromm’ u doğruluyor. Bedeninden, ruhundan, benliğinden vazgeçen, ancak sevgili varsa “yaşamak umrumdadır” diyen kahramanlar, her hikâyede namümkünü mümkün kılarak bir inancı kuvvetlendiriyorlar. İkinci ve Üçüncü kısımda ise serseri, kaçık, başkaldıran, isyan eden karakterlerin yaşam mücadelesi var. Öyle bir düzen ki içinde kalındığında akla mukayyet olmak zor. Ya deli olunacak ya erdemsiz biri ya da ölmek pahasına bir asi. Özellikle adaletsizliğin ve merhametsizliğin zirve yaptığı Komik-i Şehir tahammülü bir hayli zorluyor, “adaletin bu mu dünya” dedirtiyor.

https://www.youtube.com/watch?v=wOWzeKVKpXE

Sabahattin Ali ise her seferinde itirazdan yana kullanıyor tercihini. Bu da yaşadığı hayatla “ne kavgam bitti ne sevdam” diyen bir yazarın, ruhunun eserine yansıması olsa gerek.
“Ah, ey peşinde koştuğum hakikat, nihayet seni yakalayacağım.”

Eserin dil ve anlatımdaki ustalığına da değinmek istiyorum. Yazar, betimleme ve benzetmelerdeki belagatiyle latif bir edebi zevki ortaya koyuyor. Bu örneklerden birazını paylaşmakta fayda var:
“Güneş, yüzüne yeşil yelpaze tutan mahcup bir kadın gibi iri yapraklı ağaçların arkasına saklanırken…”
“Gecenin yaklaştığını gören tabiat, serin bir nefes almak için kımıldanıyordu.”
“Sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söylemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. Tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarından geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı.
Erkek bu bakışı göremedi. Fakat her ikisi de sarı yaprağı gördüler. Erkek ağzını açtı: “Senden hiç ayrılmak istemiyorum…” demek üzereydi ki, buvvv diye soğuk bir rüzgâr esti… Dişi, erkeğin sözlerini işitemedi. Fakat her ikisi rüzgârın sesini duydular. Birbirlerinin gözlerine baktılar; artık yuva kurmanın zamanının geçtiğini, sonbaharın geldiğini, ayrılacaklarını anladılar. İkisi de içini çekti. “
Öykü kitabı. Öykülerin çoğu Osmanlı nın son zamanlarında geçer. Yozlaşmış yöneticileri ağırlıklı olarak eleştirir. Kitabın en önemli özelliği bazı öyküleri yaxarın gençken yazması. Son baskılarda bu öyküleri neden kitaptan cıkarmadığını önsöz de şu cümleyle anlatır`Buna rağmen bu yeni baskıdan onları çıkaramadım. Çünkü bir kere okuyucu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etme halkımın olmadığı kanaatindeyim... `
Yazarın gelişimini görmek isteyenler için birebir kitap. Keyifli okumalar...
Sabahattin Ali'nin eşsiz kitaplarından biri daha.Kitapta birbirinden farklı kısa hikayeler anlatılıyor, ders verici,çarpıcı hikayelerle dolu.Hala okumayan arkadaşlar varsa,bence Sabahattin Ali okumakta geç kalmayın derim...
Sabahattin Aliyi bu kadar çok sevmemin nedeni yalın cümlelerle çıplak düşünceyi bize aktarması.. Kitaplarında hiçbir anlam karmaşası yok, tüm hikayeler sade ve kolay anlaşılır. Aynı zamanda da çok derin bir etki bırakıyor ve her hikayeden sonra durup bir nefes alıp diğer hikayeye öyle geçiyorsunuz. Benim burda ki favori hikayem Değirmen. Yıllarca unutamam artık sanırım..
Sabahattin Ali'nin bu kitabi kısa öykülerden oluşuyor ve bu öyküler üç bölümde anlatılıyor. Kitabın ismini aldığı "Degirmen" adlı öyküde ise bir çingenenin aşkı ve bu aşk için yapabilecekleri anlatılmaktadır. Öyküler ve öykülerin anlatımı oldukça başarılı. Yazarın anlatımında sesleri ve görüntüleri betimlemedeki başarısı yadsınamaz. Öyküye girişi çok samimi ve sıcaktı, devamını okumak için sabırsızlandım. Sizlerin de sabırsızlanacağınızı düşünüyorum. Keyifli okumalar.
''Halbuki en çok okuduğum bir kitabın, en çok okuduğum bir satırı bile bana bazen başka şeyler söyleyebilir...''
"Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: 'Dünyada neler gördünüz? ' dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki..."
Kitaplar yeni tanıdıklarına karşı çok ketum olurlar. Bir kere de onlarla laubali oldunuz mu size malik oldukları her şeyi verirler ve onlar bizim isteyebileceğimiz her şeye fazlasıyla maliktirler.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Değirmen
Baskı tarihi:
Ekim 2003
Sayfa sayısı:
137
Format:
Karton kapak
ISBN:
9750806605
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Baskılar:
Değirmen
Değirmen
"İşte adaşım, sana seven bir Çingenenin hikayesi. Çiçeklerin açtığı bir mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturtmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir... (...) Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir."S

Kitabı okuyanlar 2.844 okur

  • Bilge
  • Tuğba Nural
  • Hilal Gürbüz
  • Müzeyyen Karabulut
  • Sare ÜLKÜ
  • Ata Nisa Çoban
  • Kenan otun
  • Mahsum
  • Esra
  • Özlem Güngör

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.9
14-17 Yaş
%7.6
18-24 Yaş
%25.3
25-34 Yaş
%34.7
35-44 Yaş
%18
45-54 Yaş
%4.2
55-64 Yaş
%1.1
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%65.2
Erkek
%34.6

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%25.2 (211)
9
%21 (176)
8
%25.5 (214)
7
%17.2 (144)
6
%6.4 (54)
5
%2.5 (21)
4
%1 (8)
3
%0.6 (5)
2
%0.1 (1)
1
%0.5 (4)

Kitabın sıralamaları