Bertan Onaran

Bertan Onaran

YazarÇevirmen
8.3/10
6,5bin Kişi
·
35,1bin
Okunma
·
16
Beğeni
·
2.667
Gösterim
Adı:
Bertan Onaran
Unvan:
Yazar, Çevirmen
Doğum:
1937
Ölüm:
16 Aralık 2016
1937 yılında doğdu. Haydarpaşa Lisesi’ni, İÜ Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. İlk çevirilerini 1963 yılında yayımladı. 1964’te Memet Fuat’la tanıştı; eserlerini çevirdiği yazarlar arasına Gide, Sartre, Camus, Mayakovski katıldı. Ardından Saint-Exupery, Marguerite Duras, Albertine Sarrazin, Gilles Martinet’den çeviriler yaptı. Cervantes’in başyapıtı Don Quijote’yi ilk kez tam metin olarak çevirdi. Wilhelm Reich’ın bütün kitaplarını Türkçeleştirdi. André Malraux, Émile Zola, Stendhal, Panait Istrati, Eugène Ionesco, Alain Robe Grillet, Nathalie Sarraute’dan çeviriler yapan Bertan Onaran’ın 1972’de Beauvoir’dan aktardığı Konuk Kız’a TDK çeviri ödülü verildi. 16 Aralık 2016’da 79 yaşında hayata veda etti.
"Nedir en zor şey? Görmek gözünün önünde duranı" demiş Goethe. Bilgeler bilgesi Pir Sultan'da eklemiş, çok daha önceden: "Can gözünü açıp görebildin mi?"
Bütün sanat dallarını sevdiğimi biliyorsunuz, müzik bunların arasında seçkin bir yer tutar, doğaya uygun, sağlıklı kalabilmem için.
İnsanın, insan adına yakışan başlıca etkinliği sanat, biliyorsunuz. Ama bence, bunu bir sürü ara dallara ayırmak yerine, canlı varlığı, dolayısıyla biz insanları ilgilendiren, ilgilendirmesi gereken tek bir ana ders var: sanat gibi yaşamayı öğrenmek.
''...sanatçı arkadaşlarının bile bunun bilincinde olduklarını sanmıyorum. Yoksa, üç günlük ömür için, dünyanın en dayanılmaz acılarını yaratan sömürü düzenine uşaklık ederler miydi?''
Doğada bütün canlıların yüreği küt küt atıyor. Sanatın en doyurucularından biri, müzik, ilk tartımını (ritmini) bu vuruşlardan almıyor mu?
417 syf.
Bu kitabı Taksim’de sahaflık yapan emekli, yaşlı bir edebiyat öğretmeninden satın almıştım. Hatta oturup birer çay içip Beauvoir'nın Sartre ile ilişkisi üzerine konuşmuştuk. Kitap, Payel Yayınları'nın ilk baskılarından. Aralık 1971’de basılmış.(İkinci baskı) Her şeyden önce anlamak ve anlaşılmak için kadınların okumasının gerekliliği kadar erkeklerin de okuması gereken bir kitap. Okumadan önce kemikleşmiş yargılardan olduğu kadar uzaklaşmak, daha sağlıklı bir okuma yapmanızı sağlar, çünkü Beauvoir yaptığı tahlillerle beraber çoğu yerde eleştiriye başvurmuş. Feminizm, kadını erkekten üst tutma çabası, karşı cins düşmanlığı değil; toplum ve sistem eleştirisidir. Kadının üzerinden kaldırılacak olan prangaların, sömürünün bir yerde erkeği de aynı duruma düşürdüğünü gösteren bir düşüncedir. Amacı karşı cinsleri yarıştırmak ya da ayrıştırmak değildir, Beauvoir çoğu yerde buna değinir. Tabi kitaba belirli yerlerden, belirli konularda eleştiriler de getirilmiştir. O yüzden tavsiyem; genel olarak öncelikle bir görüşü iyi öğrenmenin, anlamanın yanında, görüşün eleştirilerini de okumanız. Bu mukayese ile daha objektif bir perspektif kazanılabilir. Kitabın bazı yerleri sıkıcı gelebilir size lakin ben neredeyse yarısının altını çizdim. Dikkatle okunması gereken bir kitap, ki çıkarılacak notların da bilincin taze kalması için tekrarlanması gerek. Simone de Beauvoir’nın yazdığı Kadın (Le Deuxieme Sexe - İkinci Cins) üçlemesinin ilk kitabı.(1. Genç Kızlık Çağı, 2. Evlilik Çağı, 3. Bağımsızlığa Doğru) Dönemin Fransa’sında yazılan bu kitap iki yılda doksan yedi kere basılarak rekor kırmıştır. Kitap sadece ‘’kadının’’ tarihine bir bakış açısı değil aynı zamanda toplumsal ve ekonomi politik açısından tarihi incelemesi bakımından da değerli bir eser. Kadının nasıl nesneleştirildiğini, nasıl öteki varlık haline getirildiğini, sesinin neden bu kadar az çıktığını, toplumdaki yerinin (Erkeklere çıkar sağlayan kutsallaştırılmalar dışında; bkz. Ana olgusu) neden bu kadar pasif ve aşağıda olduğunu ve bunun nedenlerini tarihsel süreçte kronolojik olarak işlemiş. Bu incelemeyi yaparken de biyolojik verilerden, ruhçözümsel görüşlerden ve tarihsel maddeciliğin görüşlerinden yararlanmış ve hatta bazen bunlara eleştiri getirmiştir. Doğumdan itibaren kız, erkekten farklı muameleye tabi tutulmuştur. Bunun nedeni açık olarak toplumsal yapı, töreleri din ve ekonomik sistemdir. Bunların oluşumunu ve günümüze kadar geçirdikleri evrimi inceler Beauvoir. Kadının kurtuluşunun yahut öz haline gelebilmesinin yolunun da toplumsal ve ekonomik devrimler olmadan gerçekleşemeyeceğini savunur. Bu yüzden, yaşamında hayat arkadaşı Jean-Paul Sartre’la birlikte Marksizm ile yakından ilgilenmişlerdir. Lakin marksizmin ve bazı komünistlerin öncelikli olarak ‘’sınıfsal çatışmayı’’ ele aldıklarını ‘’kadın’’ sorununu ikincil pozisyona koyduklarını söyler. Bir diğer yandan hayatı boyunca sol görüşlü olduğunu lakin bu iki mücadelenin birlikte götürülmesi gerektiğini savunur. Kitapta farklı açılardan birçok toplum eleştirisi yapılmıştır. Sözgelimi evlilik kurumu, iş bölümü, roller, statüler… kitabın birçok bölümünde eleştirilmiştir. "Erkeklerin kadınlar üzerine yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır, çünkü onlar hem yargıç, hem davacıdırlar." der Beauvoir. Tarihsel süreçte kadın eve mahkum edilmiştir. Lakin toplum kadının bu pasifliğini asillik olarak göstererek kadına –işine yaramayan- unvanlar vermiştir. ‘’Erkek, belli bir uğraşısı yok diye karısının değerinden bir şey yitirmediğini öne sürer: "Ev işi de aynı derecede soyludur falan filan", der. Ama ilk kavgada avazı çıktığı kadar bağırır; "Bıraksam, kendini bile geçindiremezsin." diye bağırır eve hapsedilmiş kadına. Aynı şekilde kadının erkekten aşağı olduğunu, becerisinin erkek kadar gelişmediğini söyleyenlere karşılık; "Kadını götürüp mutfağa ya da süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra uçamıyor diye yakınıyoruz." diye cevap verir. Bu düşüncede erkeğin hedef tahtasına oturtmuş gibi görülmesi çok yüzeysel ve yanlıştır. Burada hedef tahtasına oturtulan ataerkilliktir, normlardır, gelenekler ve toplumsal yapıdır. Beauvoir şöyle der; ‘’Toplum içerisinde tam bir iktisadi eşitlik sağlanmadıkça, töreler kadının eş ya da oynaş olarak, birtakım erkeklerin elindeki ayrıcalıklardan yararlanmasına izin verdikçe, genç kızın zihnindeki edilginlik içinde elde edilen başarı düşü yaşamaya devam edecek, kendi kendini bütünlemesini köstekleyecektir’’. Erkek doğuştan beri aktiftir ve kadına oranla çok daha özgürdür. Bu özgürlüğü beşeri normlar sağlar. Toplum, ahlakı kadına karşı bir kalıplaştırma, ötekileştirme olarak kullanır. Bunun sonucunda kadın varoluşunu olumlayacak bir davranışta bulunamaz hatta bunun imkanını dahi eline geçiremez. Beauvoir kitapta, kadının çocukluk çağını, genç kızlık çağını, cinsel yaşama girişini ve ‘’sevici’’ kadını ayrı ayrı bölümlerle derinlemesine anlatmıştır. Efsanelere ve tarihsel sürece de değinmiştir. Kitap feminizmin ve kadının tahlilini çok başarılı bir şekilde yapar ve eleştirir de. Beauvoir’e göre erkeğin de tam anlamıyla kurtuluşu kadının kurtulmasıyla olur. Lakin bu ikisi içinde bilinç ve mücadele işidir. Temelin özeti, Simone de Beauvoir’in tek bir sözü ile yapılabilir; ‘’Kadın doğulmaz, kadın olunur.’’


Dipnot; Felsefe tarihini özümsemeden, tarihsel akışı iyi bir şekilde idrak etmeden, sakın bir düşüncenin yolunda varolmayın. Önce okuyun, anlayın, eleyin; daha sonra bilinçli ve kararlı bir şekilde fiiliyata dökün.
556 syf.
·16 günde·9/10 puan
...yarın korkusuyla yaşamaya devam edip, alanını terk edememek, başkaldıramamak kişinin özgürlüğüne vurulan en derin ketlerden birisidir. İtaat bekliyorsan fakirleştir, kafalarına buyruk yaşamalarını istemiyorsan sadece ölmemeleri için yetecek kadar tayın ver...

Yukarıdaki cümleyi kitap arasına işlerken henüz tam olarak neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Ancak ileriki sayfalarda aslında bu cümlenin çok yerinde bir kitap özeti olduğu kanısına vardım. Çünkü “Kapitalizm” düşmanı Zola 1884 yılının baharında kitaba kaynak toplamak için greve giren bir madene gitmiş, sıkı bir gözlem yapmış ve gördüklerini kâğıda düşürmüştür. Bu da hikayenin asparagas bir kurgu olduğundan çok, gerçek bir hayattan esinlendiğinin izlenimini vermektedir.

“Kara bir mürekkep kadar yoğun ve karanlık bir gecede, düz ovada, Marchiennes'le Montsou'yu birleştiren ve pancar tarlaları arasında ip gibi uzanan yolda bir adam tek başına yürüyordu.” (Alıntı #41154382 )
Kitaba giriş cümlesi olan bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi; okuruna ileride yaşanacaklar hakkında derin bir merak oluşumu yaratacağını ve aslında olacakların daha bu cümlede adım adım başladığını sezdiriyor, okuru kitaba yaklaştırıyordu.

Toplum, toplum eleştirisi ve ahlaksız betimlemeler;
Ahlakın olmadığı yerde adaletten söz edilebilir miydi? Ahlaktan yoksun bireyler kendi özünden gelen soya sahip çıkmadıktan sonra haklarına nasıl sahip çıkacaklardı? Kenetlenme önce aileden başlamalı silsile ile bütün hanelere, komşulara ulaşmalıydı. Yetişme ve yetiştirilme şartları bireylerin eğitim düzeyleriyle orantılı ilerlemedikçe ahlaktan yoksun kalan biçare bedenler ya haksızlığa boyun eğerdi ya da haksızlık ederdi... Bu hususta ahlakın eğitimden önce gelmesi kişiyi iyi insan eder, topluma yararlı kılarken, ahlaktan yoksun bireylerin eğitimleri ise sadece kendi yararına yönelik olmakla kalırdı. İnsan yaradılışı toplumlarla beraber ikamet etmesini öngördüğünden ise önce ahlakın alınması ve eğitimle bunun desteklenmesi hem toplumlar için hem de doğa için vazgeçilmez gereksinimler olmalıydı. Aksi durumlarda bazı bireyler kendilerini alt sınıflardan kurtarıp yine alt sınıflara eziyet etmek zorunda kalırdı.

Kurguda asırlardır yaşam biçimlerini terk etmemiş ve sorgulamamış insan kişilikleriyle karşılaşmaktayız. Geçmiş dönemlerde birkaç kere tekrar edilmiş bir başkaldırış denemeleri olduklarını beyan etseler de anlık bastırılmalarla sindirilmiş ve tek “lüksleri” sevişmek olan; aile, birey ve kadın kavramı olmayan; on iki, on üç yaşına gelen bir kızı tutup dilediğin yerde kocası olabileceğin; işin kötü tarafı bunları özümsemiş ve gelenek haline getirmişlerdi. Bu yaşam tarzının ikinci imparatorluk zamanında çok olağan olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Buradaki betimlemelerde yazar kendi hayal gücünden ziyade gördüklerini kaleme almış dersek hata etmemiş oluruz.

Maden işçilerinin zor yaşam koşulları her dönem karşımıza çıkmaktadır. Bunun en bariz örneği ise çok az bir zaman önce “Soma” adlı yerde patlak vermiş; dönemin hükümet yetkilileri ise bu duruma “Fıtrat” deyip 301 kişinin ölümlerini meşrulaştırmıştı. Kitapta da geçen bir madenci atasözü ise; “Ölüm geldi mi, lambayı söndürür,” bu ironinin ise konuya renk kattığına inanıyor; herhangi bir siyasi çekişmeye meydan vermek istemiyorum. Çünkü bir başka madenci atasözü de der ki; “lamba madencinin güneşi demektir,” bir yerde yeriyorken diğer yerde göğe çıkarıyoruz.

“...insan kötülük yapmıyorsa fırsat çıkmadığındandır.” ( Alıntı #41650730 )

Buraya kadar okuduysanız eğer kitabın bir işçi edebiyatı olduğunu ve bu işçi sınıfının da madenciler olduğunu anlamışsınızdır. İş arayan Etienne kitapta ana karakter olan maden ocağı “Voreux” a gelir ve iş olup olmadığını sorar; bir şekilde şansı güler ve işe alınmayı başarır. Etienne çalışma ortamını ve geçim sıkıntısını görür, bu uğurda mücadele etmesi gerektiğini söyler. İşçileri toplar ancak bu toplanma insan içerisinde bulunan öldürme, yakma ve yıkma gibi anarşizm eylemleri tetikler. Cahil olan işçi kesimi ise sürekli bir lider arayışı içerisindedir. Lakin kudreti bulanın saçmaladığı bir dünyada lider vasıflı insanları bulmak ise samanlıkta kaybolan iğneyi bulmaktan daha zordur.

Zola’nın tatlı ve gerçekçi dili sizi bir okur gibi değil de; İki Yüz Kırklar Mahallesi’nde 6 Frank kira karşılığında bir hane sahibi, maden işçisi gibi hissetmenizi sağlar. Madene sabahın dördünde iner ve iş arkadaşlarınızla çalışmaya başlarsınız. Kışın ağır geçmesi ve zeminin ıslaklığı yerin yedi kat altında inanın sizi zorlar, ıslanan kömür dehlizleri kayganlaşır, siz gülümsedikçe ten renginiz ne olursa olsun adeta bir zenci görünümüne döner, sıcaktan bedeniniz kavrulur, kalbiniz sıkışır; bedeninizden akan terler teninize bulaşmış kömür karasında su kanalları oluşturur. Dehlizce ilerledikçe eğilmek zorunda kalırsınız; en ufak bir hatanızda ya diziniz berelenir ya da sırtınızın derisi sıyrılır. Payandaların sağlıksız durumu her an ölebileceğinizi aklınıza getirse de siz yine elinizdeki kısa saplı kazma ile çalışmaya çalışırsınız. Çünkü bilirsiniz ki tek lüksünüz olan sevişmeden artakalan düzinece çocuğunuz vardır. Kazanacağınız para onları tok tutmaya yetmese bile öldürmeyeceğini bilirsiniz. Bu hususta mücadele eder ve gerek bedeninizi, gerek ruhunuzu ve dahi aklınızı bu uğurda feda edersiniz.

“Ne yazık ki yemeden yaşamanın yolu bulunmamıştı daha.” ( Alıntı #41257549 )

Kitabı parçalara bölecek olursak eğer hüzünlü bir kurgunun dışında “sosyalizim,” “komünizm,” “anarşizm,” “kolektivizm” ve “sanayi buhranı” gibi konularını ele almamız gerekmektedir. Ne yana baksanız bir dram gördüğünüz eserde; Zola ziyadesiyle ülkesini, kapitalist düzen kurucularını, kentsoyluları ve dahası mal mülk sahiplerine duyduğu öfkeyi anlatır da, durur. Her ne kadar tarafsız bakmak isteseniz de yapınız gereği güçsüzden yana çıkıverir bulursunuz kendinizi. Etienne ile Catherine’nin aşkları, onulmaz durumları, işçi sınıfının açlığı ve çaresizliği devri çok güzel bir şekilde anlatmaktadır. Her karakterin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğine inanmaktayım. Çünkü her bir karakterin kendine has bir duruşu ve biçimi vardır. İhanet, ihtiras gibi popüler kültürün konularını da ele alarak kitabı her kesimin beğenisine sunmuştur. Yazıldığı sene birçok çevrelerce tepki görmüş ve kurgusu nedeniyle ilklerden olmayı başarmıştır. Bir dünya klasiği sıfatını almış bu eser yüz üzerinde ülkede yayımlanmış ve çok beğenilmiştir.

Germinal Fransızca bir kelime olup; tam olarak bir Türkçe karşılığı bulunmamaktadır. Ancak tohumun şişip, çatlayarak ısı ve güneşin yardımıyla topraktan fışkırması demek olduğunu söylemek isterim. Bu sebeple madencilerin artık içlerine düşürdükleri tohumları; açlıkla sınayıp, iç derinlikleriyle çatlatıp, yerin yüzlerce metre altından birlik ve beraberlikle toprağın üzerine çıkması “Germinal” kelimesinin anlamını anlatmaya yetmektedir.

1993 yapımı filmini de kitaptan sonra izleme keyfini yaşadım. Ancak kesinlikle kitap ile yarışamayacak kadar yalın kalıyordu film. Kesinlikle kitabının okunulması filminden öncelik arz etmektedir.

Sözün özü; kitap benim için muazzam kalitede keyifli bir deneyim oldu. Verebileceğim en yüksek puanı verip, okuduğum “en” kitaplarda en üst sıralarda yerini aldı. Kesinlikle sizleri duygu karmaşasına sokup, bittiğinde büyük bir eksiklik hissettirip, sizi çok üzecektir. Lakin bu deneyimi yaşayıp okumanızı ve tavsiye etmenizi kesinlikle isterim.

Sevgi ile kalın…

Son Alıntı;
“Ayaklarının altındaki, ta derinlerden gelen inatçı kazma sesleri aralıksız sürüyordu. Arkadaşlarının hepsi oradaydı, her adımda onların gürültüsünü duyuyordu. Şu pancar tarlasının altında iki büklüm oturan, kesik soluğu vantilatörün homurtusuna karışan kadın Maheude değil miydi? Sağda solda, her yanda sarı başaklar, yemyeşil çitler, körpecik ağaçlar altında daha başka tanıdık yüzler görür gibi oluyordu. Nisan güneşi olanca görkemiyle gökyüzündeki tahtına kurulmuş, dört bir yana ışık saçıyor, doğum sancılarıyla kıvranan toprağı ısıtıyordu. Toprak ananın verimli bağrından yaşam fışkırıyor, tomurcuklar çatlayıp yeşil yaprak halini alıyor, tarlalar baş vermek için sabırsızlanan tohumların itişiyle ürperiyordu. Tohumlar şişiyor, çatlıyor, ısıya ve ışığa kavuşmak için toprağı yarıp dışarı fırlıyordu. Özsuyu büyük bir coşkunluk içinde hışır hışır yükseliyor, çatlayan tomurcukların sesi yeryüzünü kaplayan bitmez tükenmez bir öpücük halinde uzayıp gidiyordu. Arkadaşları durmadan kazma sallıyor, her an yüzeye yaklaşıyormuşlar gibi kazma sesleri gittikçe belirginleşiyordu. Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak baş verecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu.” (Alıntı #41952108 )

Not: İnceleme mobil cihaz ile tekrar dönülüp okunulmadan paylaşıldı. Harf, kelime, cümle hataları ve anlamsız kısımlar var ise anlayışınıza sığınırım.
652 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10 puan
Her sabah kendinizi kocaman bir yalandan ibaret dünyanın kucağına bıraktığınızın kaçınız farkında? Gözleri hırstan, kibirden, dalkavukluktan, ikiyüzlülükten parlayan bu kalabalığa her sabah karışıyor olmak nasıl bir duygu? Binlerce insanın binlerin arasında yalnız hissetmesi, yaş aldıkça yalnızlaşmak, toplumdan daha stabil yaşamaya çalışmak ya da hepimizin kafasından mutlaka bir kez geçmiş olan bi sahil kasabasına yerleşme fikri, insanlar arasında tercih edilmiş bu yalnızlığın sonucu mudur?
Bilemiyorum Altan. Hikayemiz tam da burda başlıyor.

Bu kitabı aşk romanıdır diye düşünüp, dağınık kafamı biraz toplasın diye okumaya başladım. Aksine beni çok sinirlendiren bir okuma oldu. Yaşar Kemal’in ve Orhan Pamuk’un dilinden düşmeyen Parma Manastırı öncesinde girizgah olması adına önceliği bu kitaba verdim. Stendhal’ın Fransız edebiyatındaki gerçekçilik akımının en önemli yazarlarından biri olduğunu bu kitabı okuduğumda öğrendim, neden sinirlenmiş olduğumu da o zaman anladım.

“Fransa’da kibirden başka bir şey göremiyorum.” sf(360)

Bu kitabın bana kalırsa en can alıcı cümlesi buydu. Fransız Devriminin etkileri henüz tazeyken 1799 yılında Cumhuriyet ve devrim yanlısı Napolyon’un iktidara gelmesi şüphesiz Fransa’da dengeleri değiştirmiştir. Stendhal kendisi de Napolyon’un yaklaşık yirmi yıla yakın süren savaşlarında savaşmış, romandaki gerçeklik de anladığım kadarıyla bu savaşlar sayesinde bu derece gerçek anlatılmış. Yazar her ne kadar kitapta Napolyon’un icraatlarından övgüyle söz etse de, daha sonra ki yıllarda Napolyon’un da zaaflarına, ihtirasına yenik düşerek ülkeye Monarşi’yi tekrar geri getirişini eleştiriyor.

Toplumsal sınıflandırmanın en çok hissedildiği Fransa’da soylu sınıfı ve ayrıcalıklı ruhban sınıfı, halkın tekrar örgütlenip kendilerini giyotine geçirmesinden sık sık korkuyor, Kral’ı yani iktidarı destekleyip ceplerini dolduran bu Dük’ler, Marki’ler, aslında toplumun içindeki zehirli ottan farksızlar. Sahibi oldukları servetler sayesinde daha soylu olduklarını düşünürlerken ruhlarının ne kadar soysuzlaştığının farkında bile değiller. Toplumsal iki yüzlülüğün en net kanıtı da, her akşam verdikleri kokteyllerde tek bir düşüncenin bile söylenemiyor olması, çünkü bu beyler çoğunlukla kendilerinden alt tabaka gördükleri salon eşrafının fikir beyan etmemesi için kendilerinde hak gördükleri her türlü aşağılamayı yanındaki bu yardakçılarına gözükapalı yapabiliyorlar. İktidarın gözünden düşmek istemeyen bu beyler her türlü aşağılama karşısında sükunetlerini koruyorlar.

Ve bu ortamın tam göbeğine fakir bir kerestecinin, yükselme hırsıyla gözü dönmüş, tek amacı servet sahibi olmak olan, Tanrı’yı sorgulayan ama zerrece inancı olmayan Rahip adayı Julien düşüyor. Bu kitapta başından talihsiz iki gönül ilişkisi geçen genç Julien’ın hayatına eşlik ediyorsunuz. Roman kesinlikle basmakalıp bir aşk öyküsü değil. Kitabın genel temasında yer alsa da bana kalırsa bu kitap, toplumun iki yüzlülüğünün, kibrinin, aşağılık kompleksinin en güzel örneği. İnsanın aklına sık sık “Bu dünya da dürüstlere yer yok!” fikrini getiriyor. Toplumsal konumların duyguların üstünde tutulduğu duygusuzları anlatıyor bu kitap.

Dönem kitabı okumak isteyenler için çok iyi bir tercih, ve kesinlikle Bertan Onaran çevirisi okuyun gerçekten çok başarılı. Özellikle İletişim Yayınlarından çıkan çeviriyle şöyle bir kıyas yaptık, kesinlikle Bertan Onaran, cümleler de anlam düşüklüğü ve kopukluk nerdeyse hiç yok. Son olarak bu kitabı bana hediye eden canım Kübra ‘ya <3 tekrar teşekkür ederim, böyle şahane bir kitabı okuduğuma vesile olduğu için.
Selamlar, saygılar.
533 syf.
İnsanoğlu düzenli bir yaşam sürerse saygı görmekte. Peki, düzensiz bir yaşam sürerse, iffetli dahi olsa da saygıyı hak etmez mi? Erdem dediğimiz olgu, insanın yaşam tarzıyla sınırlı olabilir mi?

Değer yargısı ve düzgün bir hayat sürme inancı, kişiden kişiye farklılık gösteren bir yaşam biçimidir. İnsanoğlunun tek gayesi, melekler kadar saf ve temiz olarak gözünü açtığı bu fani dünyadan, Allah'ın rızasını kazanmış olarak ve yine tertemiz olarak veda etmek değil midir? İnsan bazen hatalı seçimleri yüzünden, istemese de yanlış yollara sapabiliyor. Ne kadar vahim bir durum. Hatalı seçimlerimizin kurbanı olmak ve onları bir ilmek gibi, ölesiye dek boynumuzda taşımak. Biliyor musunuz, aslında hiç birimiz günahsız değiliz! Ama insan olarak, önem verdiğimiz bazı değerlerimiz vardır ki, onlardan biri de " Namus " kavramıdır. Evet, namus öyle iffetli ve öyle erdemli bir terimdir ki, kolay kolay ayaklar altında çiğnenmesine seyirci kalamayacağımız bir hasletimizdir.

Özellikle biz kadınlar için, namus kavramı daha bir önem arz eder. Çünkü, fıtratımızdan gelen bir özelliğe sahibizdir ki, o da " Anne " olabilme kimliğine sahipliğimizdendir. Ne yazık ki biz kadınlar, iffetli olanları tenzih ederim ki, karşı cinsin üzerinde etkili olan, dişiliğimizi kullanarak kendimizle birlikte, karşı cinsi de günaha sürükleyebiliyoruz. En kolayıdır bir kadın için, bedenini satarak, para uğruna kendini güvenceye almak istemesi. Peki ya sonrası? Anlık geçici zevklerden sonra, insan ruhunun üzerinde bıraktığı, tamiri olunamaz hasarların yol açtığı yıkım. Bunları idrak edemez mi, insan?

Ama kadına en büyük kötülüğü, yine bir kadın yapar, değerli okurlar. Sakın şaşırmayın! Ben de bir kadın ve bir anne olarak dile getiriyorum bu varsayımımı. Çünkü, biraz ağır olacak ama öyle arsız ve bencil hemcinslerimiz var ki. " Yuva yıkanın yuvası olmaz! " gibi, çeşit çeşit atasözleri türetilse de, yine de sefahat ve zevkleri uğruna yuva yıkmaktan geri durmazlar. Tabii ki, bir savunma mekanizması olarak zihnimize şu sorular hücum eder. " Erkeklerin hiç mi, suçu yok? Madem ki, o da aldatmasın! " Söyler misiniz, kaç erkek cazibesini kullanan bir kadına dirayet gösterebilir. Elbette ki, namus timsali erkekler de vardır, var olmasına da ama çoğunluğun yanında azınlıkta kalırlar. Çünkü karşı cinsin fıtratı gereği, şehevi arzuları kuvvetlidir ve asıl manevi imtihan o nefsi arzuyu köreltebilmektir.

Ah! Nana, ah! Kuşkusuz insandır, hata yapar. Bir hatadır olmuştur. Kabul ederim etmesine de. Yapılan bu yanlış davranışın, akla mantıklı gelecek hiçbir izahı olmasa da! Hiç mi, doğru yolu bulamaz bir insan! Nedir, doğru yolu bulmasına engel! Nefsi mi, şehevi arzuları mı?

Kentin dış mahallelerin birinde çamaşırcı bir kadın ve ayyaş bir adamdan doğan, bahtsız güzel. Daha on beş yaşındayken, baba dayağından kaçmak bahanesiyle, geçici hevesleri uğruna sığınır erkeklere. Görselde tiyatro da çalışır, hiçbir kabiliyete sahip olamasa da. Ama sahne arkasında hayat kadınıdır, Nana. Nana'nın hayatı inişli, çıkışlıdır. Yeri gelir dayak yer, yeri gelir aranılan, özlenen kadındır. Ama Nana'nın başına ne gelirse gelsin sonuç, hep hüsran, hep hayal kırıklığıdır. Bazen kelimeler yüreğini dağlar, Nana'nın. Çünkü kelimeler cam kırıkları gibi, batar ağzına. Sussa yüreği dağlanır, konuşsa kan ağlar dile dökülen kelimelerden.

Émile Zola'yı ilk defa tanıma şerefine, bu eser vasıtasıyla eriştim. Ve nedendir bilinmez, yazarın kadın olabilme yanılgısına kapıldım. Sanal ortamda araştırdığımda erkek profil fotoğrafını gördüğüm de, hayretten donup kaldığımın resmidir yaşadığım. İlk defa yazarın bir eserini okumama rağmen, kalemine ve anlatım diline hayran kaldım. Ben ki eseri okumakla kalmadım, adeta bütün benliğimde hissettim ve yaşadım. Kişilik analizleri ve yer tasvirleri muhteşem. Hayatımda isimlerini dahi ilk defa duyduğum Variétés Tiyatrosu, Panoramas Pasajı gibi yerleri, gezip görmüş gibi hissettim. Anlayacağınız eser, derin ve kuvvetli bir anlatım diline sahip. Özellikle yazarın Nana isimli karakter üzerinden hayat kadınlarının gizli kalmış yönlerini naif bir dil kullanarak, okuyucunun aklında hiçbir soru işareti bırakmaksızın irdelemesi. Konu itibarıyla biz kadınların genelini ilgilendiren, ince ve hassas bir terazi. Hemcinslerimiz yüzünden adımız çıkmış bir kere. İstediğimiz kadar iffetli olalım, karşı cinse arkadaşça yaklaşalım, karşı cins tarafından kuşkuyla bakılmıyor muyuz? " Acaba, bu kadın bana pas verir mi? " diye, çağrışımlara sebep olmuyor muyuz? Yoksa değerli okurlar bu söylevlerim, bana ait bir paranoyadan mı ibaret. Adını koyamadığım...

Émile Zola Nana üzerinden sorgulamış iğrenç eğilimleri ve nihayetinde getirdiği yıkımı. Saygının olmadığı yerde, sevginin de barınamayacağına dem vurmuş. Her şeyin bir güzelliği olduğunu. Herkes göremese de. Ama anlayana...

Zaten biz kadınlara; tarih boyunca insan neslinin devamını sağlayan tarla, bazen kocası tarafından misafire sunulan bir ikram, uzun yıllar hizmetçi, bazen de eşya gibi alınıp satılan bir köle nazarıyla bakılmadı mı?
Hak ettiğimiz değeri, sadece ve sadece masallarda bulmadık mı?
Aristo insanı tarif ederken, " İnsanlar iki şekilde doğarlar; hizmet edenler ve hizmet edilenler. Hizmet edenler köleler ve kadınlardır. " demedi mi?

Yahudilerin kitabı Tevrat'ta; " Kadın ölümden acıdır. Allah nezdinde iyi kimse kadından kurtulandır. Kadınlar arasında iyi birini bulamadım." diye, yazmıyor mu?

Kadın, İncil'e el süremeyecek kadar murdardır, anlayışı yüzünden İngiltere'de 16.yüzyıla kadar kadınların ne kadar dindar olursa olsunlar, dinlerinin kitabını ellerine alıp okuyamadıklarını biliyor musunuz?

Biz kadınlara hak ettiğimiz değeri bir tek İslâmiyet vermiştir. Kur'an-ı Kerim'de " Kadınlar sizin elbiseniz, örtünüz; siz de onların elbisesi, örtüsüsünüz." der, Alemlerin Rabbi.(Bakara/187)

Ama bazı dilinin haddini bilmezler, haklı mazeretlerine kılıf uydurmak adına, çok eşliliğin gerekçesini İslâm'a bağlarlar. Ve çok iyi bilirler ki, İslâmiyet evvel uygulanan birden fazla sınırsız sayıda kadınla evlenmeyi engellemek maksadıyla, dört kadına indirgediğini. Tabii ki eski uygulamalara dönülmemesi için de, bir takım ceza'i müeyyideler getirmiştir.
" Sahip olduğunuz kadın ile yetinin bu adaletten ayrılmamanız için en uygun olandır. " (Nisa/3) der, Alemlerin Rabbi.

Hakikatler ayan bir şekilde bu kadar ortadayken, ben dört tane kadınla evleneyim, demek ne kadar doğru bir davranıştır. İşte orası tartışılır. Genel yargının aksine bir erkeğin dört kadın ile evlenmesi, Allah'ın bir emri değil, iznidir.

Sizce değerli okurlar neden, bu kadar ayrıntıya gerek gördüm. Gerek gördüm ki, kadın kimliğimizle karşı cinse varlığımızı kanıtlamak durumundayken bile, Nana gibi kadınlar yüzünden, biz daha çok ikinci plana atılır ve hor görülürüz.

Bırakalım bütün iğrençlikler kitaplar ile sınırlı kalsın!
Kadınların süsü ilim, edep ve tahsilidir.
Boş verelim, kişiliğimize zarar veren kötü alışkanlıkları.

Dünyada güzellikler adına, ne varsa arta kalan, siz değerli okurlara gelsin...
556 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10 puan
#spoiler #
Kitap yorumları yaparken kitabın için de şu oldu bu oldu diye anlatamam ben .anlatmak istemem ...beni ilgilendiren kitabın bana ne hissettirdiği ve kattığıdır ...genel anlamda #spoiler#işaretini koyma sebebim saçma şikayet ihtimallerini ortadan kaldırmak içindir bunu da Bir vesile ile söylemiş olayım :)
Bir dev romanı daha bitirip kutuphaneme kazandırmanın keyfini çıkarırken "germinal"de beni en çok ne etkiledi derseniz "soğuk ve açlık "derim ..insanın kemiklerine kadar üşüdügü ve açlıktan uyuyamadığı karanlık gecelerin hazin hikayelerinin,her evden ayrı ayrı duyulan ciglikların ,üstsüz başsız ,tahta takunyalı ,kızlı -erkekli-çocuklu maden insanlarının kitabı ...insan böyle bir kitap okuduktan sonra oturup düşünmeden hayata davam edemiyor ...insan hayatı neden bu kadar değersiz ? Klasik bir yorum yapmak istersek her yerde okuyabileceginiz gibi "direniş, işçinin baş kaldırması ,hakları için çarpışması ,cesur grev adamları vs vs diye devam edebiliriz ama hayır. ..eşitlik ,özgürlük, kardeşlik tamamen bir safsata bence ,tarihin hiçbir döneminde yok böyle bir şey ! Bu bir yalan ,hemde çok büyük bir aldatmaca
Kimse kimseyle eşit değil ..
Kimse özgür değil..
Ve kimse kardeş de değil ...
Belki biraz sert bir inceleme oluyor bu ama kitabı okuyunca sizde kaşlarınızı catip kızgın bir ifadeyle "neden hep doğru olan taraf ,haklı olan taraf kaybediyor ,neden iyiler ölüyor hep "diyeceksiniz ...bu kadar açlık bu sefalet bu onur kavgasının sonunda neden masal gibi bir mutluluk ..,karnı tok çocuklar yok..
Bu gün yaşadığımız dünya düzeni ile onların yaşadığı çağ arasında çok mu fark var sanıyoruz ? Sadece teknolojik gelişmişliğin ,bir adım öne taşıdığı köleler degilmiyiz bizde ? Ne kadar esitiz? Ne kadar ÖZGÜR'uz ? Ne kadar kardeşiz ?
bu soruları ben kendime sordum ..Umarim hepimiz sorarız ...
Çok vaktinizi almak istemiyorum malum hepimiz yorgun bedenler.ve yürekler taşıyoruz. .kitapta ki genel karakterler başarılı ve bir çoğunu benimsiyorsunuz ama asıl karakter "Suvarin" dir ki ..Sanırım onun deliligi bana bulaştığı için ben bunları yazdım. ...
.affola -iyi okumalar
150 syf.
·Beğendi
İnsanları kötü diye yargılarken; kendi ahlaki değerlerimize, inançlarımıza, büyüme şeklimize ve yaşantımıza göre yargılıyoruz. Oysa içinde bulunduğumuz koşullar ve yaşadıklarımız, 'kötü' diye yargıladığımız ya da 'kötü' diye yargılandığımız insanlarla hiçbir zaman aynı değildir. Aynı göğe bakıp farklı iç geçiren, aynı havayı soluyup başka düşünen insanlarız. Aynı ailelerde doğmadık, aynı ebeveynler tarafından büyütülmedik. Aynı insanları sevmedik, aynı hayalleri kurmadığımız gibi, aynı hayal kırıklıkları da yaşamadık. Yani hayat; iyi olarak dünyaya gelen insanların iyi kalmasına müsaade etmediği gibi, yargılarımız da kötülerin sonradan iyi olmasına izin vermiyor. Istrati'nin öyküsü yaşama dair birçok soruyu bize sordururken, cevapları yine kendi içimizde bulmamızı sağlıyor.

Bazı kitapların canı var. Panait Istrati'nin "Kodin" adlı novellası da bu canı olan kitaplardan. Özellikle okuma zevkimin solmaya başladığı şu günlerde yeni bir yazar ile tanışmak, bana can verdi ve yeni bir soluk getirdi diyebilirim.

Panait Istrati'nin Kodin'i, çocukluğunda anne babası tarafından dövülen, çirkin olduğu için herkes tarafından alay edilen, dışlanan, sevilmeyen ve büyüdükten sonra kendisine yapılanların intikamını alan kötü bir adam ile bir çocuğun dostluk hikayesini anlatıyor. Her ne kadar konu itibariyle basit gibi görünse de kitap daha ilk cümleden itibaren okurda merak uyandırıp içine çekiyor.

"Dimi Dayı'yla ailesinin yaşamı, dış görünüşüyle özgürlüğe benzeyen gizli bir kölelikten başka bir şey değildi." ( Sayfa 7)

Kitap böyle vurucu bir cümle ile başlıyor, ki bana göre kitapların ilk cümleleri okuyucu ile kitap arasındaki temelin sağlam atılmasını sağlayan ilk etkenlerden birisi. Aynı şekilde Yabancı'nın ve Açlık kitabının giriş cümleleri de bende böyle bir etki yapmıştı.

"Annem bugün ölmüş, belki de dün. Tam hatırlamıyorum." (Camus'nün Yabancı kitabının giriş cümlesi.)

"Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristina’da aç acına sürttüğüm günlerdi.” ( Hamsun'un Açlık kitabının giriş cümlesi.)

İnsanlar kötü olarak mı doğar, yoksa sonradan mı kötü olur? Kitapta cevaplanması istenen en temel soru buydu bence.

"Ayrıca, yavrucak, hem anası hem babası, hem de mahalle halkı tarafından Allah'ın günü çirkinliğini yüzüne vurdukları için acı çekiyordu. Evet, çirkin mi çirkin bir oğlandı. Gayda gibi şişkin, maymun suratına benzeyen bir kafası vardı, ama hey ulu Tanrım, onun kusuru muydu bu!... Sabahtan akşama dalga geçiyorlardı zavallıyla. Kötü sonuçlar verir böylesi: sonunda o da kötü olup çıktı." ( Sayfa 51)

Kitabımızın kahramanı alışagelmis kahramanlardan farklı olan kötü bir karakter, yani bir antikahraman. Tabii kitabın bir diğer kahramanı yazarın diğer kitaplarının da kahramanı olan küçük Adrien.

Hikayedeki küçük çocuk Adrien ile yazarımız Istrati'nin pekçok benzer yönü var. Yani kitap, Istrati'nin kendi öz yaşamından izler taşıyor. Kitabı daha iyi anlayabilmek için yazarın ilginç ve trajik yaşamının bilinmesi gerekiyor. Öyle ki yazarın başına gelen iki olay onun yazar olmasında ve eserlerinde işlediği konularda önemli bir yere sahip.
Panait Istrati, Rumen bir anne ve Yunanlı bir tüccarın evlilik dışı oğlu olarak dünyaya gelir. Babasını hiç görmemiş. Annesi çamaşırcılık yaparak geçimini sağlıyor.Yoksulluk içinde geçen bir yaşam. Bu bilgiler kitaptaki Adrian ile birebir örtüşüyor. Gelelim Istrati'nin hayatını etkileyen o iki olaya:
Birincisi yakın arkadaşının ölümü, ikincisi ise yazarın intihar girişimi. Kitaplarında işlediği arkadaşlık ve dostluk sevgisi temaların sebebi bu hüzünlü hatıralardan kalma. Hayatını değiştiren, daha doğrusu yazar olmasını sağlayan ikinci gelişme ise yazarın intihar girişimi. Annesinin ölümünden sonra yalnızlık bunalımına giren Panait Istrati ustura ile intihar etmeye çalışır. Tabii intihar girişimi başarısızlıkla sonuçlanır. İntihar girişiminin ardından yaralı bir şekilde hastaneye kaldırılır. Cebinde, Nobel ödüllü Fransız yazar Romain Rolland'a yazılmış olan bir mektup çıkar. Mektup bir şekilde Rolland'a ulaştırılır. Bundan sonra Istrati'nin yazarlık yolunda önü açılır ve Rolland sayesinde kitapları basılır.

Ayrıca yazar Rumen olmasına rağmen bütün kitaplarını Fransızca yazmış. Fransızca'yı ise küçükken bulduğu bir sözlük sayesinde ögrenmiş.

Yazarın doğup yaşadığı yer, Osmanlı'nın eski toprakları olduğu için kitapta Türk adı da bolca geçmekte.

Özetle kitap, yaşamın kendisini kötü yaptığı bir adamla, onun içindeki iyilikleri gören bir çocuğun hüzünlü dostluğunu anlatır.
556 syf.
·6 günde·Beğendi
Emeğini, ömrünü, sağlığını riske atıp patronların öğle yemeği kadar bile para alamayan maden işcilerini anlatıyor bu kitap. Maden işçileri temsili burada tüm işçiler kast ediliyor.
Kitapta bir maden ocağında çalışan binlerce işçinin haklarını alamadıkları için iş verene karşı grev yapmaları bunun sonucunda çalışmayı bırakmaları konu ediliyor. Tabi çalışmadıkları için para kazanamıyorlar ve aileleri ile birlikte aç kalan işçiler haklı davalarından dönmek zorunda kalarak eski sefil hayatlarına dönüyorlar.
Arkadaşlarını, ailelerini göçükler altında kaybediyorlar, hergün saatlerce çalışyorlar ve yıllar içerisinde hasta oluyorlar ama yine de en az para kazanan onlar. Bu adalet değil. Bu zülüm.
Bu kitap bu zülmü en iyi şekilde anlatmış ve bunu mükemmel bir şekilde ortaya koymuş. Benim için yeri çok ayrı olacak bir kitap. Adaletin olmadığının da bir göstergesi niteliğinde olan bu kitabı herkese okumasını tavsiye ederim.
556 syf.
·9 günde·Beğendi
Kitapla ilgili internetten biraz bilgi edindim. Öncelikle onları yazmak istiyorum.

Bu roman Fransa'daki maden işçilerinin yaşadıkları ağır sorunları ve ücretlerini artırmak için giriştikleri mücadeleleri,  grevler ve çatışmalar yolu ile haklarını aramalarını anlatmaktadır. Germinal emekçi sömürücü çatışmasını ele alan hem en ilk hem de en gerçekçi roman olma özelliği taşır. Yazarın bu romanı dünya edebiyatına tesir eden en mühim eseri olmuş, yazılanlara göre Zola öldükten sonra ahali onu “Germinal” nidaları ile mezara uğurlamıştır.
Dünyada belki de en önemli işçi romanı olarak kabul edilen Germinal yazar tarafından içinde yaşanılarak, hissedilerek, çok detaylı gözlemlenerek yazılmış bir romandır.  Romanlarını tam bir gerçeklikle ve determinist ilkelerle yazan Zola, bu romanının 9 Şubat 1884’te Anzin Maden Ocakları’nda patlak veren grev sırasında oraya giderek grevcilerin arasına karışmış,  fakat bu romanını 1860'larda kuzey Fransa'da ortaya çıkan ve uzlaşmaya yanaşmayan maden işçilerinin grevlerinin öyküsünü dile getirecek şekilde yazmıştır.
Zola, bu grev esnasında sürekli olarak madencileri ve hayatlarını gözlemlemiş, meyhanelerde madenciler ile konuşmuş notlar almış, açılan maden galerilerine dahi girmiş “Güldükleri zaman zenci sanılan”  madencilerin çalışma şartlarını da yakından gözlemlemiştir.  Madencilerin yaşadıkları barakalarda da kalan ve onların gündelik hayatlarını da detaylı olarak inceleyen Emıle Zola’nın  bu romanı açlık sınırında yaşayan işçilerin, iş kazalarının ve hayat mücadelelerinin doğal bir romanıdır.
Roman ismini veren Germinal tohum anlamına gelmektedir. O dönem işçiler bir tohum olarak görülmekte geleceği inşa edecek insanlar olarak değerlendirilmektedir.

Kitabın içeriğinde anlatılanlarda bir aileden 5 kişi madende çalışmasına rağmen çok düşük ücretler almakta ve karın doyurmaya dahi yetmemektedir.
Aileler geçinebilmek adına evden bir çalışan daha eksilmesin diye çocuklarının evlenip evlerinden ayrılmalarından korkmaktadır.
Fakat bir yandan işçilerin emekleriyle ve bu zorlu çalışma koşullarında hayatlarını adayarak kazandırdıkları paralar patronlarına büyük bir lüks yaşam sağlamaktadır.

Roman sırf o dönemin değil aslında bu döneminde adaletsizliğini anlatmaktadır. Dünya üzerinde doğaya karşı mücadele edilerek yapılan iki meslek kabul edilmektedir. Birisi deniz diğeri ise maden çalışanlarıdır. Günümüzde maden çalışanlarının çalışma şartlatına baktığımız da aslında çok da değişen bir şey olmadığını göreceksiniz.
Yazarın okuduğum 2. Kitabıydı. Ama bu kitap gerçekten bir başyapıt. Uzun süredir okurken her sayfasın da hatta her satırın da keyf aldığım ve sıkılmadığım bir kitap oldu.
Kesinlikle herkesin okumasını öneririm.
272 syf.
·5 günde·6/10 puan
Kitap, baş kahramanımız Phileas Fogg’un 80 günde Dünya’yı turlayabileceğine girdiği bahis sonrası atıldığı macerayı anlatır. Phileas Fogg zengin, tek başına yaşayan, dakik, kimseyle zorunlu olmadıkça konuşmayan, gizemli, monoton hayat süren biri. Kitap yedisinden yetmişine okunabilecek, sürükleyici, dili sade, üslubu akıcı, güzel mesajlar veren, klasik olmuş bir yapıt. Betimlemeler ise bir tık zayıf kalmış. Böyle gezi ve macera dolu bir kitapta daha çok ve daha iyi betimlemeler beklerdim.

Kitap boyunca hiç gülmeyen, üzülmeyen, neredeyse duygusuz diyebileceğimiz başkahramanımız sadece kitabın sonunda mutlu oluyor. Phileas Fogg’un dediği gibi bu bahis sadece bir bahaneydi aslında aradığı prestij yada başka bir şeydi. Yazarımız çıktığı macera sayesinde aradığını bulmuş gibi gözükse de net olarak buldu mu bilemem ama hiç değilse bulma şansını elde etti. Ya biz? Konfor alanımızın dışına çıkamayan, monoton hayatımıza devam eden bizler. Aradığımızı bulabilecek miyiz?

Kitabın ana fikri ise; hedefine ulaşmak için elinden geleni yap, ne olursa olsun umutsuz olma, önüne ne engel gelirse gelsin umutla bu engelleri aşmaya çalış, ama sırf hedefine ulaşmak için de insanlıktan çıkma mesela bir arkadaşının senin yardımına ihtiyacı olduğunda seni hedefinden alıkoysa bile ona yardım et ve unutma sana iyiliğin nereden geleceği belli olmaz, yapılan hiçbir iyilik de karşılıksız kalmaz. Hedefine ulaştığında kim bilir belki yolda hedeflediğinden daha büyük bir ödül bulursun ya da çoktan bulmuşsundur haberin yoktur. :)
Keyifli Okumalar
189 syf.
·3 günde
"Birçok erkek, kadının uyutulduğunu, kandırıldığını bilmektedir.
"Ne büyük talihsizliktir kadın olmak!
Ama asıl kötüsü, kadın olup da bunun farkına varmamaktır,der Kierkegaaard."

İkinci Cins Kadın serisinin son kitabını da bitirdim. Simone de Beauvoir benim "en"lerim arasındadır. O kadar önemli bir işe kalkıştı ki bir cinsin uyanışı adına yıllarını verdi. Üç ciltlik Kadın serisini yazdı. Kadın olarak anılarını yazdı, olgunluğu yazdı, genç kızlığı yazdı...

Tüm kadınların kendinden bir parça bulacağı konuların hepsine değindi. Kadın serisinin başından sonuna dek Simone de Beauvoir var olan ataerkil düzenin olumsuz getirilerini sıraladı lakin kadınlara da birçok eleştiri sıraladı. Özellikle maddi güce eriştiği halde hâlâ erkek egemenliğine boyun eğen kadınları eleştirdi...

"Yaşamı güçsüz bir başkaldırı üzerine oturduğu için kadın böylesine kolayca ağlayabilmektedir herhalde."

Güçsüz bir başkaldırının mensubu kadının duyguların gücü ile hareket ettiğini ve bu duygularda ustalaşarak da erkeklere istediğini yaptırdığını savunur Simone de Beauvoir. Halbuki erkek egemenliğine güçlü bir başkaldırı gösterilebilse ne aşk oyunlarına ne de kendini erkeklere beğendirme manevralarına gerek kalmaksızın varlığını kanıtlayabilecekti kadın. Lakin yüzyılların getirdiği o güçsüzlük, o işe yaramazlık alışkanlığı kadının kendi kimliğinın çok gerisinde bir yerlerde bulunmasına neden oldu.

Bu güçsüz başkaldırmanın getirdiği alışkanlık kadın kimliğinin genelde erkekleri etkilemek uğruna bir nesneye dönüşmeyle sınırlı kaldığını ve uyandırdığı arzuyla erkeğin elini kolunu bağlayarak ulaşacağı konumu sağladığını söyleyen Beauvoir bu zayıf kadın kimliğine sahip olanların aksine çağdaş kadının ise tıpkı erkekler gibi düşündüğünü, etkinlikte bulunduğunu, çalıştığını, yarattığını ve erkeklerle eşit olduğunu savunan bir güçlü başkaldırışa sahip olduğunu belirtir.

"İki cinsten birini suçlamak, öbürünü bağışlamaktan çok daha kolaydır" der Montaigne. Bu sözden de yola çıkarak Simone de Beauvoir gücü eline geçiren kadının hemcinslerine kurduğu üstünlüğü kaybetmemek adına erkek evrenine seve seve katlandığını, elinde daima zayıf bir kadın bulmak isteyen erkeğin ise kadını maddi boyutta tutarak her istediğine sahip olmasını sağladığını, lakin baş kaldıran kadına da ataerkil düzenden gelen o güç alışkanlığını göstermek adına bu kadınlara dünyayı dar ettiklerini söyler.

Olması gereken ne peki? Simone de Beauvoir olması gereken cins ilişkilerini kısaca şöyle betimler: "insanca davranmak" uzun uzun anlatmaya gerek var mı? Her tarafın diğerine karşı insanca davranması gerektiğini söyler ki bundan daha doğal bir şey olabilir mi diye soracak olursak? Olamaz tabii lakin iki tarafında toplumdan gelen rollere kendilerini kaptırmaları yüzünden "insanca" yerine "toplumca" deyimi geçiyor. Kadın ev işini yapar, çocuk bakar, okumaz, erkeklerin işine burnunu sokmaz... Kadın kimliği din ve toplum çizgisinde kalır. Erkek ise din ve toplumu arkasına alarak kadın kimliğinin yüce yaratıcısıdır. Evrenin oluşumundan beri üstün cins erkek cinsidir ve bu üstünlüğü 21. Yüzyılda hala kendine hak görmektedir. Çok yazık değil mi? Bir kadın ve bir erkek olarak tek beklenilen şey karşılıklı insancıl davranışlarken işin boyutu nerelere gidiyor.

Bir alıntı ile biraz daha açalım:

"Her iki cins de birbirini insan olarak ele aldığı zaman kendine ya da karşısındakine eziyet etme eğiliminden kurtulabilmektedir; kadında ve erkekte azıcık alçakgönüllülük ve eli açıklık varsa, yengi ya da yenilgi fikirleri yıkılıp gitmektedir: sevişme, karşılıklı ve özgür bir alışveriş haline gelmektedir."

Simone de Beauvoir genelleme yoluna pek sık gitmese de bazı yerlerde tüm erkeklerin özünde kadını ezme duygusu olduğunu söylerken buluyor kendini. Bence o dönemin şartları ve yazma anındaki öfkeleri bu söylemleri yazdırmıştır, çok büyük oranda olduğuna katılmakla beraber genellemelerin yanlış olduğunu düşünüyorum. Kendini yetiştiren her birey ister kadın ister erkek olsun insan olarak kalabilir ve insani duyguları koruyabilir. Yeter ki içindeki sorgulama ve öz eleştiri duygularını bir an olsun kaybetmesin.

Gelelim her kitabının ana başlıklarından olan bir konuya "din"

"Din bir kadının kendi kendine hoşgörüyle bakmasına izin vermektedir; din ona vazgeçilmez bir ihtiyaç duyduğu kılavuzu, babayı, sevgiliyi, koruyucu yüce varlığı sağlamaktadır; boş hayallerini beslemekte, aylak saatlerini doldurmaktadır. Ama özellikle dünya düzenini onaylamakta, cins ayrımının ortadan kalktığı, yeryüzündekinden daha iyi bir dünyada geçecek daha iyi bir yaşam umudu vererek şimdiki boyuneğişini doğrulamaktadır."

"Ne kadınsız din, ne de dinsiz kadın"

Kilise öyle bir şey ki nüfusun yarısını elinde bulunduran kadınları kaybetmemenin tek çaresinin dini sömürü olduğunu gayet iyi biliyordu erkekler. Zaten ataerkil güce taparak kilisenin elinde oyuncaktı, kadınlar ise küçük yaşlardan itibaren adeta beyinleri yıkanırcasına ilahi bir boyun eğişe esir bırakılıyor. Başına ne gelirse gelsin katlanıyordu. Kadınların acı karşısındaki dayanıklılık seviyesinin de bu uyutulma yolunun getirdiği içsel kandırmacanın bir ürünü olduğunu söyler Simone de Beauvoir.


Medeni haklar mevzusu ise başka bir aldatmacadır. Elinde oy pusulası olan kadının cebinde parası yoksa yine erkeğe mecbur kalacağını belirtir Simone de Beauvoir. Bu haklara sahip olup erkeğe muhtaç kalmak hiçbir hakka sahip olmayan kadınların durumundan çok daha aşağılayıcıdır. Çünkü siyasi otoritenin belirleyicisi olmasına rağmen bu gücün farkında olmadığı için eline hiçbir şey geçmeyen kadın adeta prangaları sökülmesine rağmen hâlâ yerinde sabit durmakta ısrar eden kadındır. Tabii bu uyutulma hala dinin etkisinde kalmaları ile sağlanmaktadır ve kadınlar ellerinde oy pusulası olmasına rağmen başta Türkiye olmak üzere onlara görünmez prangaları vuran iktidarların görünmez kahramanlarıdır. Farkındalık bilinci ne zaman artarsa o zaman kadınlar sahip oldukları oy pusulasının kadın kimliklerinin gelişimine destek sağlayacağını bilecek, lakin bu çok zor bir hedef toplu bir uyanış için toplu bir intihar gerekebilir..

"Ne büyük talihsizliktir kadın olmak!
Ama asıl kötüsü, kadın olup da bunun farkına varmamaktır, der Kierkegaaard."

Bu söz ne kadar önemli tüm kadınların bu söz üzerine kafa yormaları gerekir...

Yineleyelim Simone de Beauvoir'a göre cinsler olarak kavgasız, gürültüsüz, çekişmesiz bir yaşam uğruna yapmamız gereken şey çok basit: Birbirimize insan gibi davranmak, insan gibi, biz insanız hani..

Yazarın biyografisi

Adı:
Bertan Onaran
Unvan:
Yazar, Çevirmen
Doğum:
1937
Ölüm:
16 Aralık 2016
1937 yılında doğdu. Haydarpaşa Lisesi’ni, İÜ Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. İlk çevirilerini 1963 yılında yayımladı. 1964’te Memet Fuat’la tanıştı; eserlerini çevirdiği yazarlar arasına Gide, Sartre, Camus, Mayakovski katıldı. Ardından Saint-Exupery, Marguerite Duras, Albertine Sarrazin, Gilles Martinet’den çeviriler yaptı. Cervantes’in başyapıtı Don Quijote’yi ilk kez tam metin olarak çevirdi. Wilhelm Reich’ın bütün kitaplarını Türkçeleştirdi. André Malraux, Émile Zola, Stendhal, Panait Istrati, Eugène Ionesco, Alain Robe Grillet, Nathalie Sarraute’dan çeviriler yapan Bertan Onaran’ın 1972’de Beauvoir’dan aktardığı Konuk Kız’a TDK çeviri ödülü verildi. 16 Aralık 2016’da 79 yaşında hayata veda etti.

Yazar istatistikleri

  • 16 okur beğendi.
  • 35,1bin okur okudu.
  • 953 okur okuyor.
  • 17,8bin okur okuyacak.
  • 833 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları