Adı:
Parma Manastırı
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
576
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052950685
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Chartreuse De Parme
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Stendhal [Marie-Henri Beyle] (1783-1842): Genç yaşta teğmen olarak orduya girdi, Napoléon’un İtalya ve Rusya seferlerine katıldı.

Almanya, Avusturya ve Rusya’da çeşitli askerî görevlerde bulundu. Bir dönem Marsilya’da ticaretle uğraştı, Trieste’de bir süre konsolosluk görevini sürdürdü.

Fransız edebiyatında gerçekçilik akımının en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Stendhal’in Parma Manastırı romanı aristokrasisi, sarayları, tutkularıyla İtalyan ruhunun muhteşem bir portesini çizer. 1839 yılında yayımlandığı anda başyapıt olarak kabul edilmiş, başta Balzac olmak üzere edebiyat tarihi boyunca çok sayıda romancı tarafından övülmüştür.

Bertan Onaran (1937- 2017): Haydarpaşa Lisesi’ni, İÜ Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. İlk çevirilerini 1963 yılında yayımladı. 1964’te Memet Fuat’la tanıştı; eserlerini çevirdiği yazarlar arasına Gide, Sartre, Camus, Mayakovski katıldı. Ardından Saint-Exupery, Marguerite Duras, Albertine Sarrazin, Gilles Martinet’den çeviriler yaptı. Cervantes’in başyapıtı Don Quijote’yi ilk kez tam metin olarak çevirdi. Wilhelm Reich’ın bütün kitaplarını Türkçeleştirdi. André Malraux, Émile Zola, Stendhal, Panait Istrati, Eugène Ionesco, Alain Robe Grillet, Nathalie Sarraute’dan çeviriler yapan Bertan Onaran’ın 1972’de Beauvoir’dan aktardığı Konuk Kız’a TDK çeviri ödülü verildi.
599 syf.
·13 günde·Beğendi·7/10 puan
Fransız yazar Stendhal'in İtalya'da kaldığı sıralarda izlenimlerinden ve gördüklerinden esinlendiği bir kitap. Yazar kendisi de zengin bir ailenin çocuğu olduğu için 19.yy zamanında birçok soylunun ve varlıklı insanların salonlarında bulunmuştur.
Kitapta konusu geçen olaylar da ,bu varlıklı,soylu, burjuva insanlar arasında olmaktadır.
Kitapta ensest bir sevgi, ilişki de söz konusu. 19. yy 'da bu tip ilişkilerin Avrupa aristokrasi hayatında olağan ,yadsınamaz olduğunu görüyoruz.
Stendhal'in bu kitabı yedi haftada (biraz fazla 52 gün)yazdığı söyleniyor. Ayrıca Balzac'ın bu kitabı övmesi ile önem kazanmış.
Yer yer sıkıcı, yer yer de ilginç, sürükleyici yerleri var kitabın. Yani bence pek istikrarlı değil .Bazı yerleri de saçma geliyor. Ama o günün İtalya'sını ve Avrupa'sını merak edenler için gayette okunabilinir bir kitap.
601 syf.
'Başınıza gelenler yü­zünden fazla üzülmeyin sakın! Dünyaya mutsuz olmak için gelmiş değil miyiz zaten?' (#88236397)
__________

Stendhal'in 52 günde yazdığı romanı Parma Manastırı, Kırmızı ve Siyah'ta olduğu gibi yazarın duyduğu gerçek bir olaya dayanır ancak bu seferki olay, tarihteki bir olaydır. Stendhal bu olayı yaşadığı döneme taşıyıp kurgulayarak sunmuştur. Bunu yaparken, içinde bulunduğu Restorasyon Dönemi'nin atmosferinin topluma ve bilhassa da saray ve çevresine yansımalarını romanında işlemiştir. Bu çerçevede roman, sürgünden kaçarak ordusunun başına yeniden geçen Napolyon'a hayran genç soylu Fabricio del Dongo'nun da sarayından kaçıp, Napolyon'un ordusuna katılmasıyla başlar. Coşkulu başlayan macerasında Fabricio, savaş atmosferine girer girmez coşkusunu yitirmeye başlar, en azından karşılaştığı kadınlar veya askerlerin kendisine davranışlarından olsun birbirlerine olan davranışlarından olsun biz okurlar, bu hissi alırız. Aslında bizim okurken hissettiğimiz hissin asıl sahibi Stendhal'in kendisine aittir. Çünkü o da gençken Napolyon'un ordusunda bulunmuş hatta pek çok sefere katılmıştır. Savaşın ve askeri kahramanlığın uzaktan bakıldığı gibi şanlı, efsanevi olmadığını bilakis daha çok şansa, tesadüflere ve nahoş davranışlara bağlı olduğunu görür. Bir seferden yazdığı mektubunda kardeşine Stendhal, hayatın keyfini çıkarmasını söyler, umutsuz ve hayalkırıklığına uğramış bir psikolojide, nitekim aynı şeyi Fabricio da yapacaktır. Sonra da Fabricio'nun gözünden Waterloo Savaşı'nı izleriz lakin şunu belirtmeliyim: Romanı biraz araştırdım ve sürekli romanda Waterloo'nun çok iyi anlatıldığından bahsedilmiş ama açıkçası ben bu anlatımdan etkilenmedim, Belki, beklentim çok yukarı çıktığı için böyle gelmiş olabilir ancak bu olasılığın üzerimdeki etkisinin fazla olmadığını düşünüyorum. Waterloo'da Napolyon son kumarını oynamış ve kaybetmiştir. Fabricio da Parma'ya dönmüştür.

Roman, bundan sonra Fabricio- Saverinna Düşesi- Clelia Conti arasındaki aşk; Kont Mosca- Adalet bakanı Rasini- Saverinna Düşesi arasındaki siyaset üçgenleri arasında geçer. İlk üçgende, Fabricio işlediği cinayet sonucunda Clelia Conti'nin babasının kalesindeki kuleye hapsedilir. Hücresinin yanındaki dairede Clelia kuşlara bakar ve bir süre sonra aralarında aşk başlar. Ama bu aşkın taraflarına biraz eğilelim: Clelia, dindar hatta biraz sofuca bir genç kızdır. Güzeldir de ve çokça talip gelir kendisine ama hep bunları reddeder. Bu yüzden babasını da kızdırır. Fabricio'yu görünce ona hemen ısınır ve ona aşık olur. Onun aşkının nedeni nedir, yani bunca insandan etkilenmeyerek aciz bir mahkumdan etkilenmenin perde arkasında kendisine üstünlük kuracağı bir erkek bulma mı vardır, bilemiyorum. Fabricio'nun aşkında ise başarısız askeri macerasından sonra rahiplik okuluna giden ve orada sık sık çapkınlık yapan bir insanın özgürlüğünden olması, soylu olmasına rağmen buna layık olmayan muameleler görerek gururunun incinmesi ve zehirlenme endişesiyle bir kulenin tepesinde paranoya ve umutsuzluk psikolojisinden kaçma dürtüsünün etkisi var mıdır, bilemiyorum. Ama Fabricio'nun bu kuleden bir zehirlenme teşebbüsünden sonra daha güvenli bir yere taşınmasından sonra daha mutlu olması gerekirken, bilakis daha mutsuz olur. Her ne kadar pek çok açıdan olumsuzluklar içinde bulunsa da kule, onun hayatı olmuştu ve ondan bir andan kopuş, alışkanlıktan kopmak ve yeni bir alışkanlık yaratmaya neden olacaktır. Bu nedenle onun mutsuzluğu anlaşılabilir. Düşes ise Fabricio'nun halasıdır ve yeğenine platonik bir aşk duymaktadır. Onun için her şeyi yapar. Düşesin aslında aşk hayatı gayet hareketlidir. Siyasi konumu kuvvetli iki insanla evlenmiştir. Buna rağmen, kendisinden yirmi yaş küçük yeğenine aşık olur. Bunda gençliğe arzu duyma, aşk hayatına etki eden siyasete böyle marjinal bir isyanda bulunma arzusu etkili olmuş diyebilirim.

Romanda ağır basan duygu, mutluluk arayışıdır. Her karakter aslında kendi hayatında mutluluğu aramaktadır. Buna karşın kimsenin nihai ve mutlak mutluluğa eriştiğini söyleyemeyiz. Buna Stendhal'in kendi aşk hayatının yansımaları da etkili olmuştur diye düşünüyorum. Romandaki aşka dair mutluluğun belirsizliği nasıl Stendhal'in aşk hayatının belirsizliğin yansımalarıysa, romandaki siyasetin belirsiz ve kaos halinde olması da Restorasyon'un yansımalarıdır. Evet, Napolyon yenilmiş ve devrime karşı Avrupa krallıkları birlik olarak eski düzeni kurmuşlardır ancak herkes de hissetmektedir ki, kurulmaya çalışılan bu eski düzenin temelleri eskisi kadar sağlam değildir. Ve romandaki siyasi figürlerin boğucu entrikaları da bunun yansımalarıdır diye düşünüyorum.

Kırmızı ve Siyah'a göre daha derli toplu, detaylı ve daha çok uğraşılmış bir roman Parma Manastırı, ancak Kırmızı ve Siyah'ın sürükleyiciliği ve siyasi atmosferin belirginliği daha yüksektir. Son olarak, Balzac romanı çok beğenmiş ve onun övgülerinden sonra çok ilgi görmüş, İlber Ortaylı ise Restorasyon Dönemi'nde İtalya'yı anlamak için başvurulması gereken bir roman olarak nitelemiştir.

NOT: Stendhal'in biyografisi #87006249
567 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
Kitap 52 gün gibi kısa bir sürede yazılmış ve Balzac kitabı bir başyapıt olarak övmüştür.
İtalya’da, genelde de Parma’da geçen; savaş, tutku, aşk ve siyasal maceralarla dolu sürükleyici bir kitap...
Savaşmak için genç yaşta evden kaçıp daha sonra yaşadığı büyük sıkıntılara rağmen toplumun en saygın kişilerinden biri olan Fabricio Del Dongo'nun aşkı, kendini arayışı, hayatı, yaşamı anlamlandırmaya çalışmasının hikâyesidir Parma Manastırı.
Genç ve meraklı, heyecanlı Fabrizio oldukça gözü kara bir karakter, hemen hemen başı hiç dertten kurtulamıyor desek yeridir. Fabrizio tüm bu sıkıntıları yaşarken, onu her düştüğünde kaldıran, onu korumak için tüm gücünü ve servetini kullanmaktan çekinmeyen halası Düşes Sanseverina, platonik olarakta genç adama aşıktır. Parma sarayı içinde ve dışında yapılan sayısız entrikaları bol bol okuyoruz kitapta.

Kitapta, yazarın psikolojik ve siyasal konularda derinlemesine yaptığı inceleme ve betimlemeler  oldukça yoğun.
Romanda ağır basan duygu, mutluluk arayışı. Her karakter aslında kendi hayatında mutluluğu aramaktadır. Buna karşın kimsenin nihai ve mutlak mutluluğa eriştiğini söyleyemeyiz.
Kitap 570 sayfa, bazen zamanın ve karakterlerin  değişmesine rağmen yaşananların değişmemesi, tekrarı sıkıcı olabiliyor. Özellikle de saray içinde yaşanan sahneler iktidar sahibi değişse de ; yalakalıklar ya da düşmanlıklar değişmediği için aynı şeyleri okumaktan sıkılabilirdiniz.
Stendhal kitabı ilk yazdığında sayfa sayısı 1000 civarındaymış fakat Balzac ve yayıncıların önerisi ile kısaltmalar yapmış.
Benden bu kadar. Sağlıcakla ve kitapla kalın. Aklımızı, ruhumuzu, yolumuzu aydınlatacak kitaplara çıksın yollarımız.
576 syf.
·3 günde·8/10 puan
Kitap 52 gün gibi kısa bir sürede yazılmış ve Balzac kitabı bir başyapıt olarak övmüştür. Bu bilgi kitabı daha çekici kıldı gözümde. Kitabın karmaşık yapısı -bana göre- isimlerden daha çok düşes, kont, markiz, kontes gibi unvanların söylenmesinden kaynaklanıyor fakat biraz ilerledikten sonra her şey anlaşılır hale geliyor zaten. Yine de dikkatli okumakta fayda var.
Seven bir kadının neler yapabileceğini çok iyi anlatmış yazar. Aynı zamanda o dönemde yaşanan entrikaları, mevki sahibi olmak için dönen oyunları, kadınların yöneticiler üzerindeki etkilerini görmek de mümkün. Savaşmak için genç yaşta evden kaçıp daha sonra yaşadığı büyük sıkıntılara rağmen toplumun en saygın kişilerinden biri olan Fabricio’nun aşk ve fadakarlık kavramlarıyla işlenmiş hikayesi okunmaya değer.
319 syf.
·20 günde·Beğendi·8/10 puan
Büyük umutlarla başlayıp iki üç günde okuyup rafa kaldırırım sanmıştım ama bazı kitapları okumak için doğru zaman olmuyormuş o an.
Bizi kendimize mahkum eden şey, kötü bir zamanda yine kötü bir insan olmaktır.
O yüzden iyi hatırlanan.
Spoiler İçerir
Olay napolyon çağının son yıllarında başlar, ardından gelen reaksiyon devresine kadar uzanır. Hikayenin kahramanı, muhafazakar bir asilzade olan Marchese del Dongo'nun oğlu olsa da çocuğun, gerçekte onun Napolyon ordusundaki bir subayınoğlu olduğuna inanır. Kendisini anlamayan, sempati duymayan babası ve magdur yaşlı abi yüzünden çocukluğu ıstıraplı geçer
591 syf.
·2 günde
Stendhal’dan okuduğum ikinci eser. Kurgusunun çok sağlam olmasına rağmen Kırmızı ve Siyah ile mukayese ettiğimde çok daha karışık, okunması zor ve edebi olarak daha zayıf buldum. Çok fazla karakter var, özellikle ilk bölümlerde kim kimdir hatırlamakta oldukça zorlandım. Akış yavaş ilerlemesine rağmen mekanlar ve karakterler hızlı değişiyor bu da okumayı oldukça zorlaştırıyor. Bazı yerlerde yıllar çok hızlı geçiyor, bazen neredeyse saatler sayılıyor. Koşu bandında ilerlemek gibi. Ana karakter şımarık ve yakışıklı genç Fabricio. Roman evden kaçıp savaşa katıldığını zanneden, güzel yüzü ve uyumlu yapısıyla çevresindeki tüm kadınları kendine hayran bırakan, insanda sarıp sarmalama hissi uyandıran Fabricio’nun, Napolyon döneminde başından geçenleri anlatıyor. Akışta Fabricio’nun maceralarına tanıklık ederken bir yandan da din ve devlet adamlarının birbirleriyle olan münasebetleri, saray entrikaları ortaya dökülüyor. Belirttiğim gibi kurgusu sağlam olmasına rağmen okurken dikkat ve sabır isteyen zorlayıcı eserlerden.
576 syf.
·11 günde·Puan vermedi
Nasıl bir klasik okudum ben :) okurken epey zorlandım diyebilirim. Kitabın içerisinde aşk , entrikalar , karmaşıklık ne ararsanız var. 52 günde Stendhal neler neler yazmış. Baş karakterimiz Fabrizio ve halası Düşes. Düşesin Fabrizio ya bağlılığından dolayı yaşanan entrikalar bitmek bilemedi. Fabrizio da çok aklı başında bir genç değildi tabi ki :) Halasın sürekli arkasını kollayacağını bildiğinden akıllanmakta pek istemedi. Kitap biraz daha uzun olsaydı bitirebilir miydim bilmiyorum. Tavsiye eder misiniz derseniz ondan da pek emin değilim. Çünkü kitabı iki üç kere okuyupta hala anlayamadığını söyleyen kişiler de varmış :)
591 syf.
Marie-Henri Beyle, nam-ı diğer Stendhal; Grenoble’de, 23 Ocak 1783 tarihinde, burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi Hanriette Gagnon 1790 yılında, Stendhal henüz yedi yaşındayken vefat eder. Stendhal; softa, disiplinli, muhafazakâr, yobaz kimseler olan teyzesi ve avukat babası Cherubin’in etkisi altında büyür.

1796’da Grenoble’de bir okulda geleneksel kilise eğitimi gördüyse de, 30 Ekim 1799 tarihinde askeri okulun giriş sınavına katılmak için Paris’teki Savaş Bakanlığı’na başvurur. Ertesi yıl ağır süvari birliğinde teğmen olarak İtalya’ya gider. Bu seyahati sırasında Dimenico Cimarosa ve Gioachino Rossini’nin müziğini ve Vittorio Alfieri’nin eserlerini tanıma fırsatı bulur.

1814 yılında, Napolyon’un düşüşünden hemen sonra Milano’ya yerleşir. Ertesi yıl Parma’yı ziyaret eder ve bu seyahati, üçüncü romanı olan Parma Manastırı’na ilham kaynağı olur. 1839’da Parma Manastırı’nı yazmayı bitirdikten kısa bir süre sonra, gençliğinde çıktığı İtalya seyahatlerinden birinde kaptığı frengi hastalığı nedeniyle sağlığı bozulur. 1841 yılında geçici bir felce uğrar. Bir gece, Paris sokaklarında yürürken bayılıp kaldırım kenarına başını çarpar ve birkaç saat sonra, 1842 yılının 23 mart gecesi yaşamını yitirir.

Parma Manastırı: “La Chartreuse de Parme”

Margaret R. B. Shaw’ın önsözü (Çeviri: Roza Hakmen) renk katmış romana. Bununla birlikte, Samih Tiryakioğlu’nu, başarılı çevirisinden ötürü rahmetle anıyorum. Harikulade bir çeviri yapmış, neredeyse hatasız. Samih Bey eski toprak olmasına rağmen, sanırım romanı okuyan hemen herkesin metni idrak etmede zorlanmasını engellemek adına, şu birkaç istisna hariç hemen hiç eski ya da nadir kullanılan sözcük kullanmamış çeviri eserinde: “Baş mültezim” (vergi toplayan tahsildarların başı), “delişmen” (güçlü, sağlam yapılı), “Maiyet Birliği” (alt kademedekiler birliği). Can Yayınlarını da, edisyonun kalitesi ve kitap seçimindeki isabetli kararları nedeniyle kutluyorum.

İtalya’da, genelde de Parma’da geçen; savaş, tutku ve siyasal maceralarla dolu sürükleyici bir öyküsü olan Parma Manastırı, yazarın psikolojik ve siyasal konularda derinlemesine yaptığı inceleme ve betimlemelerle dolu. Romanda, özgürlük âşığı genç İtalyan aristokrat (aklı ve ruhu Jakoben olan) Fabrizio del Dongo’nun yaptığı serüvenler çerçevesinde, Stendhal, kendine özgü “Mutluluğu Yakalama” mottosunu irdelemektedir. Ayrıca yazar, okuruyla romanın farklı yerlerinde (otuz kereden fazla) iletişim kurar: “Okurun şunu bilmesi gerek ki…” gibi. Bu inceliğin okuyucuda uyandırdığı ise: “Acaba yazar benimle ne zaman-nerede-nasıl konuşacak?” beklentisidir. Beğenilme kaygısından kesinlikle uzak, bağımsız ve düzensiz bölümlerden oluşan roman, 4 Kasım – 26 Aralık 1838 tarihleri arasında 52 günde yazılmıştır. 1840’da Balzac’ın, “Revue Parisienne” dergisinde kaleme aldığı, geniş yankı uyandıran makalesinde, Parma Manastırı’nı bir başyapıt olarak göklere çıkarması, yapıtın geniş bir okur kitlesi tarafından beğenilmesini de sağlamıştır.

Bana hep ilginç gelen bir meseledir; Balzac, İnsanlık Komedyası adıyla oluşturduğu yazı serisi ve diğer tüm romanlarıyla beraber neredeyse yüzden fazla eser yazmış. Birkaç tanesini hemen herkes bilir. Gel gör ki, Stendhal tüm hayatı boyunca sadece beş roman yazmıştır. Kızıl ve Kara dâhil bu beş şaheserini edebiyatseverler içinde neredeyse bilmeyen yoktur: Nicelik değil, her zaman nitelik önemlidirin ispatı gibi bir şey bu da…

Romanın Hikâyesine Gelince

Eserde, Kralcı parti ile Liberallerin partisi arasındaki siyaset oyunları; bin türlü saray entrikaları; Voltaire ve Rousseau’dan bihaber burjuvaların hayatları ile ilginç bir aşk hikâyesi anlatılmış. Bu arada romanın dört önemli karakteri var: Genç aristokrat Fabrizio del Dongo, onu kara bir sevdayla seven halası Sanseverina Düşesi Angelina Cornelia Isolo Valserra del Dongo, Düşesin sevgilisi ve Parma Başbakanı Kont Mosca, son olarak da General Fabio Conti’nin güzeller güzeli biricik kızı Clelia. Düşesimiz, yedi kocalı Hürmüz gibidir: İlk kocası rahmetli General Pietranera’dır. İkinci kocası ise kendisinden 30 yaş büyük bir düktür. Dükten boşanıp Perugia’da, sevgilisi Başbakan Kont Masco ile evlenip Kontes Mosca della Rovere adını alır (sf. 564).

“Bir edebiyat eserine siyaset sokmak, bir konserin ortasında tabanca çekmek gibi kaba bir şeydir.” (sf. 482)

Fabrizio eserin başında, babasından habersiz, annesi ve halası Düşesten aldığı bir miktar para ile Fransa’ya Fransız ordusunda asker olup onlar adına savaşabilmek için yolculuk eder. Çetin bir yolculuk, trajikomik savaş anıları, bolca kahkaha, az ürperti, biraz hapiste, birkaç yaralanma ve bir sürü insanın merhametiyle bu yolculuğu kazasız belasız tamamlayıp gizlice Parma’ya döner. Parma’da kaçak hayatı yaşar. Bir gün davetlere katılan bir aristokrat, ertesi gün ise Prens Ranuce Ernosto’nun köpeklerini peşine taktığı bir suçludur. Fabrizio’dan, Düşesin isteğiyle bir baltaya sap olması adına manastırda din eğitimi alması istenir. Kendisine platonik aşk besleyen biricik Halasının sözünü dinler ve bir gün tam da Parma Başpiskoposu olmak üzereyken, takıldığı kenar mahalle kızlarından birinin dostunu bir düelloda öldürür. Can düşmanı ve Halasına cinsel istekler duyan Parma Prens’i, onu hapse atmaya karar verir. Kaçak hayatı son bulup tutuklanır ve Parma zindanlarına konur. Prens’in maşası birçok kişi tarafından zehirlenmek istenen Fabrizio, Parma Hapishanesi komutanı General Fabio Conti’nin, hücresinin hemen bitişiğindeki kuşhanede piyanosuyla sevgili Fabrizio’suna besteler düzen kızı Clelia, Farnese Burcu’ndaki Mermerli Kilisede Fabrizio’ya ilk defa ilanı aşk eder: “Ah, biricik sevgilim benim. Ben de seninle öleceğim” (sf. 413-414-523). Kahramanımız kelle koltukta hapis hayatından yine Düşesin tezgâhladığı bir kurtarma operasyonuyla, “Cesaret, tehlikenin, ne kadar korkunç olursa olsun, en ufağını seçmeyi bilmekten ibarettir. Tehlike, akıllı adamı dahi yapar!” felsefesi doğrultusunda, başka bir deyişle “Prens’in merhametinden kaçındığından” hapisten tüyer (sf. 470).

“İtalya’da öç almaktan duyulan ahlaka aykırı mutluluk vardır. Diğer ülkelerde ise; insanlar bağışlayıp unuturlar” diyen Düşes; ozan, yiğit ve hafif çatlak aşığı Dr. Ferrante Palla’nın Prens’e düzenlediği suikast girişiminin de azmettiricisidir!

“İnsanın en muhtaç olduğu şey kendisini bağışlamasını öğrenmesidir.” (sf. 207)

Fabrizio kara sevda içerisinde şu felsefededir: “Cizvit eğitiminin başarısı da budur. Gün gibi apaçık şeylere dikkat etmemek alışkanlığını uyandırır insanda. Herkes mutsuz sanırken ne kadar mutluydum ben! Şimdi ise kaderim ne kadar da değişti! Hayır, değiştiğimi hiç görmeyeceksiniz. Ey bana sevmesini öğreten güzel gözler (sf. 557). Karşılık görmeyen bir sevginin insan ruhunda uyandırdığı mutsuzluk, dikkat, hareket isteyen her şeyin korkunç bir angaryaya dönüşmesi gibi bir sonuç yaratır (sf. 569).”

“Spoiler” verip kimsenin hevesini kaçırmak istemem. Roman ilginç sonuçlarla bitiyor. Bu 592 sayfalık eseri, Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa yerleşkesindeki kütüphanemizde üç oturumda okudum. Satırları öyle bir hızla ve heyecanla okuyorsunuz ki, tarif edilmez yaşanır diyorum size. Sadece 52 günde yazılan bu romanın aslında 1000 sayfa kadar olduğunu ve yayıncısının ricasıyla yine Stendhal tarafından yaklaşık 600 sayfaya indirildiğini biliyorsunuzdur. Romanın üslubu o derece narin ve kurgu o derece masif-sağlam ki tarifi zor. Okumanız dileğiyle…

Süha Demirel, İstanbul, 1 Ocak 2014 (güncelleme 4 Eylül 2015)

Not: Bu incelemem, 3 Ocak 2014 Cuma günü, Aydınlık Gazetesi Kitap Ekinde yayımlanmıştır.

***

Dizgi hataları: (sf. 184) “öğenmiş” doğrusu “öğrenmiş”; (204) “yontu günleri” doğrusu “yortu günleri”; (209) “karışlaştığı” doğrusu “karşılaştığı” (sf. 286) “sürdüğü” doğrusu “sürdürdüğü”.

Çeviri hatası: (sf. 216) “dükün çok hoşuna gitmiştir” değil “kontun çok hoşuna gitmiştir” olmalıydı.

***

Kitabın Künyesi:
Stendhal
Parma Manastırı
Çeviri: Samih Tiryakioğlu
Can Yayınları
592 Sayfa
576 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Stendhal için hep değeri bilinemeyen yazarlardan biridir derler, kesinlikle öyle. Onun romanlarındaki psikolojik tahlillerde hep kendimden bir parça buldum. Bu romanda sizi alıp, entrikalar ve pişmanlıklar dolu bir deryada bırakıyor...
591 syf.
·6/10 puan
Kitabı elinize ilk aldığınızda sayfa sayısı dikkatinizi çekiyor kitabı okurken ilk dikkatinizi çeken romantik bir yazarın elinden çıkmasıdır. Her sayfada romantizm buram buram kokuyor. Fransız bir yazarın yazdığı İtalya'da geçen bir roman olması da güzelliklerinden biridir. Nedeni ise yazarın İtalyanlara özgü yorumları hem iğneleyici hem de hafifçe gülümsetiyor. Kitaba getireceğim eleştiri aynı kişi için bazen düşes bazen kontes demesi. Okurken ilk başta aynı kişiden bahsettiğini anlayamamazlık yaşıyorsunuz. Aynı zamanda romantikliğin fazla olması nedeniyle okurken ara sıra gözlerimi devirdiğimi reddedemem. Son olarak ana karakter Fabrizio'yu pek sevmediğimi belirtmek isterim.
262 syf.
·1 günde·7/10 puan
Kime daha çok üzülsem bilemedim, kadersizler topluluğunun hikâyesi resmen. "Sevil de sevme, ağlama ağlat" şarkısını hayat görüşü olarak belirleyene bile, hayatın her türlü zehir olabileceğini -net olarak- hatırlatıyor. Konuya hiç girmeyeceğim, kimin eli kimin cebinde, anlatamam muhtemelen. Ama kitaba ismini veren Parma Manastırı'nın hikayede bu kadar az yer alması, açıkçası beni hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü ben, kitaba verilen ismin hakkının da verilmesi gerektiğini düşünen okurlardanım. Dünya klasiklerinde İskele Yayıncılık'ın (diğer basımları akıcı olmayan kitapların özet sayılabilecek) çevirilerine bayılıyorum. İletişim ile çıktığım yola İskele'yle devam etmek çok mantıklı bir karar oldu yani, zira İletişim'e mahkum olsam kitabı yarım bırakırdım. İyi ki varsın İskele Yayıncılık. =)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Parma Manastırı
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
576
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052950685
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Chartreuse De Parme
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Stendhal [Marie-Henri Beyle] (1783-1842): Genç yaşta teğmen olarak orduya girdi, Napoléon’un İtalya ve Rusya seferlerine katıldı.

Almanya, Avusturya ve Rusya’da çeşitli askerî görevlerde bulundu. Bir dönem Marsilya’da ticaretle uğraştı, Trieste’de bir süre konsolosluk görevini sürdürdü.

Fransız edebiyatında gerçekçilik akımının en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Stendhal’in Parma Manastırı romanı aristokrasisi, sarayları, tutkularıyla İtalyan ruhunun muhteşem bir portesini çizer. 1839 yılında yayımlandığı anda başyapıt olarak kabul edilmiş, başta Balzac olmak üzere edebiyat tarihi boyunca çok sayıda romancı tarafından övülmüştür.

Bertan Onaran (1937- 2017): Haydarpaşa Lisesi’ni, İÜ Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. İlk çevirilerini 1963 yılında yayımladı. 1964’te Memet Fuat’la tanıştı; eserlerini çevirdiği yazarlar arasına Gide, Sartre, Camus, Mayakovski katıldı. Ardından Saint-Exupery, Marguerite Duras, Albertine Sarrazin, Gilles Martinet’den çeviriler yaptı. Cervantes’in başyapıtı Don Quijote’yi ilk kez tam metin olarak çevirdi. Wilhelm Reich’ın bütün kitaplarını Türkçeleştirdi. André Malraux, Émile Zola, Stendhal, Panait Istrati, Eugène Ionesco, Alain Robe Grillet, Nathalie Sarraute’dan çeviriler yapan Bertan Onaran’ın 1972’de Beauvoir’dan aktardığı Konuk Kız’a TDK çeviri ödülü verildi.

Kitabı okuyanlar 711 okur

  • Esra Yılmaz
  • Merve
  • Faruk
  • eaziz
  • yasin özen
  • Rind
  • Ahbap.
  • Ulysses
  • Elif Kaya
  • dt.kitapokur

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%1
13-17 Yaş
%1.9
18-24 Yaş
%14.3
25-34 Yaş
%31.4
35-44 Yaş
%29.5
45-54 Yaş
%17.1
55-64 Yaş
%1.9
65+ Yaş
%2.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%48.8
Erkek
%51.2

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%6.2 (12)
9
%12.4 (24)
8
%13.9 (27)
7
%8.8 (17)
6
%6.7 (13)
5
%2.6 (5)
4
%1 (2)
3
%0.5 (1)
2
%0.5 (1)
1
%1 (2)

Kitabın sıralamaları