Uzun zamandır Dünya klasiklerinden okuma yapmıyordum ve Parma Manastırı ile yeniden dönüş yaptım. Yazarın 52 günde yazıp tamamladığı bu eser, ikinci romanı olmasına rağmen benim kendisinden okuduğum ilk kitap. Parma Manastırı, İtalya’nın köklü aristokrat ailelerinden Del Dongo’nun oğlu Fabrizio’nun hayatını merkeze alarak, onun kişisel hikâyesi üzerinden dönemin İtalya’sındaki siyasi ve toplumsal olayları ele alıyor.
Kitap, ilk olarak dönemin toplumsal ve siyasal düzenini anlatarak başlıyor. Ardından Del Dongo ailesini tanıtıyor ve baş kahramanımızın Napolyon hayranlığıyla Waterloo Savaşı’na katılmak üzere büyük bir heyecan ve coşkuyla yola çıkışına tanık olarak hikâyeye asıl giriş yapıyoruz. Romanın ilk bölümü benim için biraz zorlayıcı başlasa da Fabrizio’nun savaşa katılma isteğini, çabasını ve sonrasındaki dönüşünü merak ve keyifle okudum.
Ancak devamı ne yazık ki benim için aynı akıcılıkta ilerlemedi. Aslında kahramanımızın hayatındaki en büyük kırılma anına kadar roman oldukça akıcıydı; hem okuru bilgilendiriyor hem de merak duygusunu canlı tutuyordu. Fakat bu kırılmadan sonraki bölüm benim için daha durağan geçti. Özellikle bazı kısımların gereğinden fazla uzatıldığını düşündüm. Son bölüm ise tüm olayları bir araya getirip hızlı bir şekilde sonuçlanıyor. Açıkçası bu durum beni şaşırttı; çünkü yazar, roman boyunca hem olayları hem de karakterlerin duygularını, çatışmalarını ve kişiliklerini oldukça detaylı ve derinlikli bir şekilde işlemişti. Bu nedenle romanın aslında daha uzun yazılıp sonradan kısaltılmış olmasının bu duruma etki etmiş olabileceğini düşünüyorum. Bu da okur olarak kurduğum bağın zaman zaman zayıflamasına neden oldu.
Genel olarak, biraz sabırla okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yazarla tanışmak için özellikle bu kitabı tercih
1995 yılında Bernhard Schlink tarafından kaleme alınan Okuyucu, ilk bakışta bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında çok daha derin bir yere dokunuyor. Okurunu rahatsız eden, düşündüren ve insanın kendine bile sormaktan kaçındığı sorularla yüzleşmesini isteyen bir anlatı bu.
Hikâye, 15 yaşındaki Michael’ın bir apartmanın önünde rahatsızlanmasıyla başlıyor. Ona yardım eden 30’lu yaşlardaki Hanna ile kurduğu ilişki ise romanın merkezine yerleşiyor. Ama burada anlatılan sadece bir ilişki değil; aynı zamanda yıllar sonra geçmişine dönüp bakan bir adamın hatırladıkları. Aslında hem tanrısal bakış açısını hem de birinci ağız anlatımı seviyorum. Ancak bu kitapta birinci ağız kullanılması, hikâyenin etkisini ciddi anlamda artırmış. Olayları Michael’ın gözünden dinlemek, anlatıyı daha samimi ve çarpıcı kılıyor. Bu yüzden kitaba daha en başta bağlandım diyebilirim.
Romanın ilk bölümleri, Michael ile Hanna’nın ilişkisini adeta bir film izler gibi aktarıyor. Anlatım o kadar canlı ki; bakışları, sessizlikleri, hatta aralarındaki o garip gerilimi bile hissediyorsunuz. Ama bu canlılığın içinde sürekli bir huzursuzluk da var. Hanna’nın mesafeli tavırları, alışkanlıkları ve özellikle Michael’a kitap okutma isteği, hikâye boyunca zihninize yerleşen bir “neden?” sorusu bırakıyor.
Michael ile Hanna arasındaki ilişki yer yer duygusal, yer yer ise şaşırtıcı şekilde sıcak. Birlikte geçirdikleri anlar ve Michael’ın kitap okuduğu sahneler benim için en akılda kalan bölümlerdi. Ama işin ilginç tarafı şu: Gerçekleri öğrendiğinizde, o sahnelere bir daha asla aynı gözle bakamıyorsunuz. Aralarındaki ilişkinin asla masum olmadığını düşünüyorum ve bu durum beni yer yer rahatsız etti. Belki de bu yüzden kitaba karşı mesafemi tam olarak kapatamadım.
Hikâyenin yönü, Hanna’nın aniden ortadan