Alman edebiyatının en çıplak, en etik ve en derin kitaplarından biri. Schlink, anlatmak ile yargılamak arasındaki mesafeyi korurken, okura kendi vicdanına bakması için bir ayna tutuyor. Bernhard Schlink’in Okuyucusu, ilk kez 1995’te Almanca yayımlandığında bir hukuk profesörünün nasıl bu kadar incelikli bir anlatı kurabildiğine dair şaşkınlıkla karşılanmış.
Savaş sonrası Almanya’nın bir bireyde yankılanan enkazı bu kadar sade ama bu kadar çarpıcı anlatılabilir miydi, bilmiyorum.
Schlink’in dili son derece sade ama duygusal olarak derindir. Melodrama düşmeden, büyük ahlaki soruları son derece kişisel anlar üzerinden sorar. Michael’ın anlatımı neredeyse mesafelidir ama bu mesafe, okura düşünsel bir alan açar. “Acaba ben olsaydım?” sorusu, roman boyunca içten içe yankılanır.
Modern Alman edebiyatıyla ilk tanışmam, lise yıllarında okuduğum Heinrich Böll’ün “Palyaço”su sayesinde olmuştu. Ardından Günter Grass, Siegfried Lenz ve Ingeborg Bachmann gibi yazarlarla derinleştikçe fark ettim ki, savaş sonrası Alman edebiyatı yalnızca tarihi anlatmakla kalmıyor, anlatmayı da sorguluyordu. Hafıza, utanç, suskunluk ve anlatı arasında kurulmuş bir üçgenin içine doğrudan bakmak gerekiyordu. İşte tam bu bağlamda Okuyucu isimli kitap, yalnızca bir roman değil; neredeyse etik bir muamma, sessizlikle örülü bir vicdan panoraması olarak karşıma çıktı.
Bazen de okuduğunuz kitap bitmez. Son sayfası kapanır, belki… Ama hikaye bir yerde, içimizde bir kıymık gibi kalır. Günler geçtikçe batmaya devam eder. Okuyucu da böyle bir kitap. İlk bakışta bir aşk hikayesi gibi görünür. Ama her satırın altında gizli bir suç, gömülü bir utanç, bastırılmış bir suskunluk vardır. O suskunluk, yalnızca karakterlerin değil, tarihin, toplumun ve belki de bizim kendi içimizin sessizliğidir.
Michael Berg,