cemo

cemo
@entel_karinca
Sana dokunmak teni soyunmaktır yokluğa Tan ağarırken giyinmek kalabalık şehirleri Rütbesiz acıların kan kaybıyla vurulmak... Sana dokunmak birazda aşka benzer Destanlar vurulur sırtından Aşığın sazı kırılır,şairin sözü....
Diyalektik Materyalist
Marksist-Leninist
From Atina and İstanbul with love...
istanbul
574 okur puanı
Mayıs 2022 tarihinde katıldı
@entel_karinca·
·
sabitlendi
Bi sürü tavsiye....
Yazarken Kanamayı Öğrenmek ve Diğer Gereksiz Şeyler1. İlk kanı nerede döktüğünü hatırla. Yazmaya başladığın an, yazarlığının başladığı an değildir. Yazarlık, yazmak istemediğin ama yazmak zorunda hissettiğin an başlar. Kalemin ucundan nefret, suçluluk, yetersizlik, rezil bir sabah kahvaltısı ya da on yıl sustuğun bir şey akmıyorsa sadece yazı yazıyorsun demektir. Kendi yazı defterimde ilk kelimekaç”tı. Sonrası boşluk. 》2. Sustuğun her şeyi yaz. Seni gerçekten rahatsız eden şeyleri yazmadıkça okurunla bağ kuramazsın. Bir karakterin intihar etmeye karar verdiği sahne, aslında senin yaşamak istemediğin bir günü anlatmalı. Birinin bağırarak gerçeği haykırdığı diyalog, senin yıllarca yutkunduğun bir söz olmalı. Çünkü okur yalanı tanır. Ve çoğu yazar yalan söyler. 》3. Kendi kendini sabote et. Plan yapma. Harita çizme. Bırak hikaye karanlık bir tünel gibi olsun. Bazen karakterler kıçlarını nereye koyacaklarını bilmeden odalarda dolaşsınlar. Sen bile bilmiyorsan ne olacağını, okur hiç tahmin edemez. Bu iyi bir şey. Kötü bir şey. Harika bir şey. 》4. İsimleri unut. Karakter isimleri geçici dövmelerdir. Yazdıkça pul pul dökülürler. “Ahmetyazarsın, sonraDelik Ahmetolur. En sonunda3 Nolu Bozuk Ses” diye anarsın. Çünkü insanları sadece adlarıyla değil, ne kadar kırıldıklarıyla hatırlarız. 》5. Diyaloglar, sessizlikle yarışmalı. Yazdığın her replik, aslında söylenmeyen şeylerin gürültüsüdür. Karakterİyiyim,” dediğinde okurun midesine oturmalı o yalan. “Beni seviyor musun?” sorusu yanıtlanmasa da
Reklam
Dünya haritası, üzerinde sınır çizgileri taşır; ama insanın iç haritası, yalnızca kelimelerle çizilmiş uçurumlardan ibarettir. "Ne ölümün hüznü var ne de hayatın neşesi, 'Nasılsın' samimiyetsizliği ile 'İyiyim' sahtekarlığı arasında bir yerdeyiz." demiş şair Cahit Sıtkı TarancıCahit Sıtkı Tarancı Peki, bizi bu iki kelimelik zindana kim kapattı? Montevideo’nun ya da İstanbul’un ya da bütün şehirlerin arka sokaklarında yürürken, insanların birbirinin gözünün içine bakmadan teğet geçtiğini görürsünüz. Modern zamanların büyük efendileri, hızı ve verimliliği kutsarken, insani olan ne varsa unutturdular bize. Karşılaşmalarımız artık birer kucaklaşma değil, hızlandırılmış törenlerden ibaret. Yol üstünde karşılaştığımız tanıdık, yüzüne iliştirdiği o yapay maskeyle soruyor: "Nasılsın?" diye.. Aslında cevabı bilmek istemiyor. Onun tek derdi, toplumsal sözleşmenin o küçük, önemsiz maddesini yerine getirip yoluna devam etmek. Sorusu bir köprü değil, aksine aramıza çekilmiş kalın bir duvar. Biz ise o duvarın arkasından, hiç düşünmeden fırlatıyoruz o tanıdık taşı dünyanın tam ortasına: "İyiyim." Felsefe tarihi, insanın kendi elleriyle ördüğü bu duvarların hikayeleriyle doludur. Martin HeideggerMartin Heidegger, modern insanın bu sahte varoluşuna "Das Man" der; yani "Herkesleşmek". Kendisi olamayan, kitlelerin anonim diline sığınan, herkes gibi konuşup herkes gibi susan insan... "Nasılsın" sorusu tam da bu anonim sığınağın kapısıdır. Soruyu soran da cevabı veren de aslında kendi otantik varoluşundan kaçmaktadır. Jean-Paul SartreJean-Paul Sartre’ın bahsettiği o "kötü niyet" (mauvaise foi) tam olarak burada devreye girer. Kendimize karşı dürüst olmamanın, kendimizi toplumun bize biçtiği birer rol kişisi haline getirmenin kurumsallaşmış halidir bu. "İyiyim" derken, bir özne olmaktan çıkıp,
4-)
Eduardo GaleanoEduardo Galeano bize nesnelerin nasıl canlandığını ve insanların nasıl nesneleştiğini anlatmıştı. Bugün o kehanet tam anlamıyla gerçekleşti. Arabalar insanlardan daha kıymetli, çünkü yollar onlar için yapılıyor; insanlar ise sadece onların arasından kaçabilen kazazedeler. Akıllı telefonlar sahiplerini eğitiyor; parmaklarımızın nasıl hareket edeceğini, gözlerimizin ne kadar süre açık kalacağını onlar belirliyor. Giyim markaları bedenlerimizi etiketliyor; biz kıyafetleri değil, kıyafetler bizim kim olduğumuzu taşıyor. Şeyler dünyasında her nesne bir kimlik kazanırken, insan sadece o nesneleri satın alabildiği ölçüde var olabilen bir gölgeye dönüşüyor. Tüketim tapınağının ışıkları altında, satın aldığımız her şey bizi biraz daha eksiltiyor.
3-)
Yine de tarihin ters akıntısında, kayıtlara geçmeyen küçük mucizeler olmaya devam ediyor. Resmi tarihin ve büyük medyanın asla yazmayacağı cinsten hikayeler: Betonların arasından başını uzatan o isyankar sarı çiçek, Algoritmalara inat, sokakta birbirinin gözünün içine bakarak şarkı söyleyen iki genç, Bir tarlada, açgözlü şirketlere karşı atalık tohumunu göğsünde saklayan o yaşlı köylü kadını. Dünyayı kurtaracak olanlar büyük füzeler ya da devasa bütçeler değil. Dünyayı, unutulmuş köşelerde insan kalmakta direnenlerin o küçük, adsız ve asil inatları kurtaracak. Eduardo GaleanoEduardo Galeano'nun da dediği gibi: "Küçük insanlar, küçük yerlerde, küçük şeyler yaparak dünyayı değiştirebilirler."
Reklam