cemo

cemo
@entel_karinca
Sana dokunmak teni soyunmaktır yokluğa Tan ağarırken giyinmek kalabalık şehirleri Rütbesiz acıların kan kaybıyla vurulmak... Sana dokunmak birazda aşka benzer Destanlar vurulur sırtından Aşığın sazı kırılır,şairin sözü....
Diyalektik Materyalist
Marksist-Leninist
From Atina and İstanbul with love...
istanbul
574 okur puanı
Mayıs 2022 tarihinde katıldı
Reklam
1-)
Zamanımızın en yeni mucizesi, adına "yapay zeka" dedikleri o devasa hafıza kutusu. Her şeyi biliyor, her dili konuşuyor, her sorunun cevabını saniyeler içinde önümüze fırlatıyor. İnsanlık, kendi elleriyle yarattığı bu yeni tanrının önünde diz çökmüş durumda. Oysa bu akıllı makineler, bize dünyayı açıklamıyor; sadece dünyanın egemenlerinin duymak istediği cevapları düzenliyor. Açlığın nedenini sorduğunuzda size lojistik haritalar gösteriyor, sömürgeciliği anlatmıyor. Adaleti sorduğunuzda kanun maddelerini sıralıyor, gücü elinde tutanın hukukunu gizliyor. Aşkı sorduğunuzda ise kelimeleri yan yana diziyor ama bir kalbin çarpıntısını asla taklit edemiyor. Biz hafızamızı ve düşünme yetimizi bu dijital asistanlara devrettikçe, insanlığın bin yıllık birikimi de bir şirketin sunucularında rehin kalıyor. Kendi aklından sökülüp alınan insan, kendi bilgisizliğinin hayranı haline geliyor.
Atilla isimli okura yanıt verildi
cemo
AtillaAtilla teşekkür ederim dilimiz döndüğünce kendi meşrebimizce işte... Ve fakat daha önemlisi okuduğunu anlayan insanlar... Bunun için de ayrıca teşekkür ederim. 🧿
“Yoldaşlar, ölürsem o günlerden önce yani, Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyansın üstümde bir çınar…” Nazım Hikmet Haziran, Türk edebiyatı için bir takvim yaprağından ziyade; adaletsizliğe, sürgüne ve sömürüye karşı kelimelerle kurulmuş barikatların ayıdır. Nazım Hikmet’in Moskova’daki beton odasından, Orhan Kemal’in Sofya’daki telif borçlu daktilosuna ve Ahmed Arif’in Ankara’nın gri sokaklarında duran o devasa kalbine uzanan çizgide; muktedirlerin yazdığı resmi tarih ile halkın kolektif hafızası amansız bir savaşa tutuşur. Takvimler 3 Haziran 1963'ü gösteriyordu ama sürgünün coğrafyasında mevsimler hep ayazdı. Resmi tarihin muktedirleri arkasından "Vatan haini" diye bağırdılar; oysa yanılıyorlardı. Gazeteler kalbi durdu yazıyordu oysa duran şey bir kalpten fazlasıydı; Anadolu’nun hürriyet ritmi, bir nehrin memleket denizine akma telaşıydı... Nazım’ın Moskova’da son nefesini verdiği o 1963 Haziran’ında, New York borsası yükseliş rekorları kırıyor, Vietnam’da Amerikan helikopterleri pirinç tarlalarını ateşe veriyordu. Gazeteler saray düğünlerini ve lüks otomobil reklamlarını manşet yaparken, tek bir dizeden korkan generaller orduları alarma geçirmişti. 1940 yılının kışında, Bursa Cezaevi’nin kapısı Raşit Kemali (Orhan Kemal) adında genç bir mahkumun yüzüne kapandı. Rutubetli duvarda eski bir gazete kupüründen kesilmiş bir Nâzım Hikmet fotoğrafı asılıydı. Genç adam o fotoğrafa bakıp iç geçiriyordu. Birkaç gün sonra yan koğuşa o fotoğrafın aslı getirildi. Nazım Hikmet, kanlı canlı karşısındaydı. Mavi gözlü devin, Bursa’nın o rutubetli, küf kokan koğuşunda elinden tutup kulağına “Sen şiir yazma, senin kumaşında büyük bir romancı var” diye fısıldadığı o genç adam... Otuz yıl sonra, usta ile çırağın kaderi gurbetin aynı siyah noktasında birleşiyor.
Hande gunkut isimli okura yanıt verildi
cemo
Ve fakat unuttukları bir şey var: Dünyayı ayakta tutanlar, resmi tarihin adını bile anmadığı o 'hiç kimseler'dir. Demir pas tutabilir, tuncun sesi çok çıkabilir; fakat toprağı tırnaklarıyla kazıyan, gökyüzüne bakmaktan vazgeçmeyen o küçük insanlar sahneden hiç çekilmedi...
İyi Bayramlar o zaman.... !!!
Yataktan kalktığımda saat öğleni çoktan geçmişti, güneşin çoktan doğmuş olması gerekirdi ama doğduğunu sanmıyorum. Gökyüzü, kirli bir kaldırım taşı renginde odamın içine akıyordu. Bugün bayramdı. Her şeyin kopyasının ve kopyasının kopyası olduğu bir çağda, kutlamaların, tebriklerin ve zoraki gülümsemelerin de rengi solmuştu. Ne beyaz kadar masum bir teslimiyet var içimde bu öğle vakti ne de siyah kadar iddialı bir isyan. Sadece gri. İkisinin arasında sıkışmış, hiçbir yere ait olmayan o lanetli araftayım. Mutfağa yürüdüm. Tezgahtaki bayat çaydanlıktan bardağın dibinde kalan son soğuk yudumu kafaya diktim; boğazımı burkan o acı tat bile içimdeki bu boşluğu ısıtmaya yetmedi. Schopenhauer haklıydı; hayat, acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaçtan ibaretti. Bir arzunun peşinde koşarken acı çekiyor, ona ulaştığımızda ise dipsiz bir sıkıntıya düşüyorduk. Bazen herkesin neşeli olmasının beklendiği bir günde, günün ortasında uyanmak bile devasa bir trajedidir. İnsanlar dışarıda bir yerlerde, anlam yüklemeye çalıştıkları o bayram koşturmacasının tam ortasındalar. Akraba ziyaretlerinden dönüyorlar, en güzel kıyafetleriyle sokakları dolduruyorlar, mutluymuş gibi yapıyorlar. Oysa her fırsatta yüzümüze vurulan o absürtlük, tam da bu öğlen odamın ortasında duruyor. Albert Camus abimizin de dediği gibi; insan her gün anlamsız bir hayatı sürdürme alışkanlığı ediniyordu ve bu, düşünme alışkanlığından çok daha önce başlıyordu. Hayat baştan aşağı bir saçmalıktı ve ben bu anlamsızlığın ortasında, elinde sigarasıyla o lanetli taşı dağın tepesine taşımaktan yoruldum. Bugün o taşı yokuş aşağı yuvarlayıp arkasından bakma günü. Aynaya baktım. Yüzümdeki çizgiler; kaçırılmış trenlerin, bitmiş ilişkilerin ve tüketilmiş gecelerin
Edebiyat
dağlar isimli okura yanıt verildi
cemo
😁😁