cemo

cemo
@entel_karinca
Sana dokunmak teni soyunmaktır yokluğa Tan ağarırken giyinmek kalabalık şehirleri Rütbesiz acıların kan kaybıyla vurulmak... Sana dokunmak birazda aşka benzer Destanlar vurulur sırtından Aşığın sazı kırılır,şairin sözü....
Diyalektik Materyalist
Marksist-Leninist
From Atina and İstanbul with love...
istanbul
575 okur puanı
Mayıs 2022 tarihinde katıldı
1/10
·156 syf.··
Beğendi
·
2026 77. kitabı
Çürümenin Estetiği.... Bazı figürler toplumun entelektüel çölleşmesinin, estetik yoksulluğunun ve manevi iflasının en net aynasıdırlar. Karşımızda duran Sevda Türküsev portresi, bir fikir insanı ya da bir yazarın çok ötesinde; kutuplaşmadan beslenen, hınçtan (ressentiment) güç alan ve "değerleri" birer ticari mal gibi pazar tezgahına süren modern bir illüzyondur. Bir yazarın dili, onun zihin dünyasının sınırlarını belirler. Türküsev’in diline baktığımızda gördüğümüz tek şey; edatlarla bağlanmış nefret kırıntıları, bağlaçlarla yamalanmış magazinel dedikodular ve ünlemlerle şişirilmiş bir "ahlakçı" kibridir. Friedrich Nietzsche’nin "Pazar yerindeki sinekler" (1) dediği o gürültülü güruhun başını çeken bu zihniyet, hiçbir zaman bir "fikir" inşa edememiş; sadece mevcut öfkeleri bir araya getirerek bir kariyer gökdeleni dikmiştir. Bu gökdelen, rasyonel bir eleştirinin ilk rüzgarında yıkılacak kadar kumdan yapılmıştır. Dervişin fikri neyse zikri odur; peki bir insanın zikri sürekli başkalarının "bacakları", "çapkınlıkları", "yatak odaları" ve "uçkur hikayeleri" ise, o fikrin içinde hangi karanlık mahzenler gizlidir? Türküsev’in "muhafazakarlık" kalkanı altına gizlediği şey aslında safi bir röntgenciliktir. Başkalarının günahlarını bir cerrah titizliğiyle (!) deşerken duyduğu o gizli iştah, aslında bastırılmış bir hayranlığın ya da yaşanamamış bir hayatın intikamı mıdır? Charles Bukowski’nin o "hiçbir parfümün örtemeyeceği ekşi koku" (2) diye tarif ettiği şey tam olarak budur. Sürekli ahlak diyenin zihninde sürekli ahlaksızlığın dönmesi, bir psikiyatrik vakadır, edebi bir duruş değil. Bu kadın, toplumun namus bekçiliğine soyunurken, aslında o toplumun en alt tabakadaki "dikizleme" dürtüsünü estetize ediyor. Bu muhafazakarlık değil, "ahlak soslu bir
Muhafazakar ÇapkınlarSevda Türküsev · Akis Kitap · 200431 okunma
Reklam
9/10
·104 syf.··
Beğendi
·
2026 73. kitabı
Hikayesi olan kitapları çok severim. Onlardan biri #k:2926.. Kitap, Albert Camus'un ünlü öykü derlemesi olan Sürgün ve Krallık (L'Exil et le royaume) içinde yer alacak kısa bir hikaye olarak yazılmaya başlandı. Ancak Jean-Baptiste Clamence karakteri konuştukça anlatı büyüdü, derinleşti ve Camus öyküyü kitaptan çıkarıp ayrı bir novella (kısa roman) olarak basmaya karar verdi... Camus, tam bir Fyodor Dostoyevski hayranıymış ve onun Ecinniler romanını bizzat sahneye uyarlamış. Düşüş'teki Clamence karakterinin kökeni, Dostoyevski'nin Ecinniler romanındaki Nikolai Stavrogin karakterine dayanır. Stavrogin de tıpkı Clamence gibi küçük bir kızın ölümüne ve istismarına sessiz kalmış ve bu sessizliğin yarattığı canavarca vicdan azabıyla yaşamıştır. Bir adam barda konuşuyor. Sürekli konuşuyor. Adı Jean-Baptiste Clamence. Eskiden Paris'te parlayan bir yıldızdı; kibardı, hayırseverdi, kusursuzdu. Ya da o öyle sanıyordu. Bir gece, köprüde bir kadın gördü. Kadın kendini nehre bıraktı. Jean-Baptiste hiçbir şey yapmadı. Sustu, yürüdü ve gitti. O gece nehirde boğulan sadece o kadın değildi; Jean-Baptiste'in bütün o sahte cenneti de sulara gömüldü. Düşüş, Camus’un yaşarken yayımlanan son kurgusal eseridir (1956) ve aynı zamanda hayatı boyunca ateist/absürdist bir çizgide olmasına rağmen Düşüş, onun en yoğun dini terminoloji kullandığı eserdir. Camus, Cezayir doğumludur ve eserlerinde genellikle Akdeniz'in yakıcı güneşini, parlak denizini ve yaşama sevincini anlatır (Yabancı ve Veba'da olduğu gibi). Ancak Düşüş'te kendi kuralını yıkarak hikayeyi kuzeyin soğuk, sisli ve boğucu şehri Amsterdam'a taşımıştır. Güneşin olmadığı bu atmosfer, karakterin ruhundaki karanlığı simgelemek için özel olarak seçilmiştir. Çünkü insan kendi karanlığıyla yüzleşirken güneşe katlanamaz. Sis, hakikatlerin üzerini örten o
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201919,2bin okunma
9/10
·310 syf.··
Beğendi
·
2026 72. kitabı
Stuart Sutherland, tarafından kaleme alınmış, insan zihninin sistematik hatalarını görünür kılmayı amaçlayan önemli ve popüler bilim eseridir. Ancak bu önem, kitabın eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmez. Aksine, eser dikkatle incelendiğinde hem kuramsal hem de yapısal bazı sorunlar barındırdığı açıkça görülür. Kitabın en temel problemi, “irrasyonellik” kavramını ele alış biçiminde ortaya çıkar. Sutherland, çoğu durumda rasyonelliği ekonomik fayda ve tutarlılık üzerinden tanımlarken, insan davranışının çok katmanlı doğasını yeterince hesaba katmaz. Yazar, bir kararı sadece "mantık ve istatistik" kurallarına uymadığı için irrasyonel ilan eder. Ancak evrimsel psikolojiye göre, atalarımızın hayatta kalmasını sağlayan hızlı ve sezgisel kararlar (Sutherland'in mantıksız bulduğu şeyler), aslında biyolojik olarak son derece rasyonel olabilir. O "mantıksız" dediği panik, aslında yaşamın ta kendisini koruyan kadim bir refleksti. Mantık, hayatta kalanın lüksüdür; ama hayatta kalmayı sağlayan şey çoğu zaman mantığın o soğuk odalarında bulunmaz. Oysa modern psikoloji, kararların yalnızca mantık ve fayda üzerinden değil; sosyal bağlam, duygular ve bilişsel sınırlılıklar çerçevesinde şekillendiğini göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, yazarın bazı davranışları “irrasyonel” olarak etiketlemesi, aslında indirgemeci bir yaklaşımın sonucudur. Eserin bir diğer zayıf noktası yapısal organizasyonudur. Kitap boyunca benzer düşünce hatalarının farklı örneklerle tekrar edilmesi, yer yer gereksiz bir uzama hissi yaratıyor. Bu durum, anlatının etkisini artırmak yerine zaman zaman zayıflatıyor. Özellikle akademik arka plana sahip okurlar için bu tekrarlar, analitik derinlikten çok yüzeyselliğe işaret edebilir. Bununla birlikte, kitabın yazıldığı dönemin etkileri de göz ardı edilemez.
İrrasyonelStuart Sutherland · Domingo Yayınevi · 2015624 okunma
9/10
·200 syf.··
Beğendi
·
2026 71. kitabı
Jack London’ın kalemine olan hayranlığım malum ama Cinayet Şirketi (The Assassination Bureau, Ltd) beni beklediğimden çok daha derin bir yerden yakaladı. London’ın diğer eserlerine göre daha az bilinen bu kitap, aslında tam anlamıyla bir 'etik laboratuvarı' gibi. Okurken bazı yerlerde kurgunun aceleye geldiğini, edebi açıdan bazı boşluklar olduğunu hissetmiştim; meğer bu durum kitabın hikayesiyle ilgiliymiş. London, romanın ana fikrini 1910’da Sinclair Lewis’ten satın almış ama karakterini soktuğu o muazzam mantık çıkmazından nasıl çıkaracağını bilemediği için eser yarım kalmış. Ölümünden 47 yıl sonra Robert L. Fish’in yazarın notlarına sadık kalarak kitabı tamamlaması ise bence büyük bir başarı örneği. Sadece teknik bir tıkanma değil, London'ın bu kitabı bitirememesinin felsefi bir sebebi olduğu da söylenir. London, sosyalist idealizme inanan biriydi ancak Dragomiloff karakteri o kadar "soğuk" ve "mekanik" bir adalet anlayışına sahipti ki; London, yarattığı bu canavarın haklılığını kanıtlarsa, savunduğu insancıl değerlerin çökeceğinden korkmuş olabilir. Yani yazar, kendi yarattığı karakterin mantığına yenik düşmüştür. Kitap yazıldığı dönemde (20. yüzyılın başı), Avrupa ve Amerika’da suikastlar siyasi bir araç olarak çok yaygındı. London, bu kaotik ortamı alıp "etik bir sisteme" oturtmaya çalışarak aslında dönemin anarşist dalgasıyla dalga geçiyor ya da onu eleştiriyor da olabilir. Cinayeti bir "şirket disipliniyle" işlemek, vahşi kapitalizmin bir parodisi gibidir. Kitap, her işi kabul etmeyen, katı ve titiz kuralları olan, yüksek eğitimli 'filozof katillerden' oluşan bir şirketi anlatıyor. Şirketin başında ise adaleti matematiksel bir kesinlikle uygulayan Ivan Dragomiloff var. Hikaye, Dragomiloff’un 'ölümü hak eden bir adamın' infaz siparişini almasıyla başlıyor; ki bu adam
Cinayet ŞirketiJack London · Dorlion Yayınevi · 20192,764 okunma
Okumadan Beğenme Lütfen.....!!!!
10/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2026 70. kitabı
John Steinbeck 1902’de California’da doğdu. Toprağın diliyle büyüdü. Çatlamış ellerin, suskun yüzlerin dilini öğrendi. Steinbeck’e olan hayranlığım, onun insanı "uzaktan sevmemesinden" geliyor. O, steril çalışma odalarında oturup kurgusal acılar imal eden bir anlatıcı (yazar) değil; çatlamış ellerin sızısını, suskun yüzlerin ardındaki fırtınayı bizzat o nasırlı elleriyle tutmuş bir dahidir... Onun satırları arasında gezindiğinizde, burnunuza sadece kağıt kokusu gelmez; ağır ter kokusu, taze kesilmiş saman ve umudun o kekremsi tadı çarpara yüzünüze. Fareler ve İnsanlar'da George’un çaresizliğini, Gazap Üzümleri'nde Joad ailesinin onurlu direnişini anlatırken, insanlığın ortak yazgısının altını çiziyordu... Steinbeck'i bırakıp Fareler ve İnsanlar kitabına dönecek olursak.. Steinbeck’in köpeği Max, kitabın ilk el yazması taslağını yemeğe kalkışmış ve büyük bir kısmını parçalamıştır. Steinbeck bu olayı, "Eğitilmesi gereken küçük bir punk olan köpeğim, yaklaşık iki aylık emeğimi konfetiye çevirdi," diyerek anlatmış ve kitabı baştan yazmak zorunda kalmıştır. Steinbeck bu eseri "oyun-roman" (playable novel) olarak tasarlamıştır. Bu yüzden kitap neredeyse tamamen diyaloglardan oluşur ve betimlemeler bir tiyatro sahnesini andıracak kadar nettir... Kitabın adı, İskoç şair Robert Burns'ün "Bir Fareye" (To a Mouse) şiirindeki "En iyi planları farelerin ve insanların, sıkça ters gider" mısrasından gelir. Steinbeck’in kitap için düşündüğü ilk isim "Something That Happened" (Olan Bir Şey) idi. Yazar bu isimle, yaşanan trajedinin kimsenin suçu olmadığını, sadece hayatın akışı içinde gerçekleştiğini vurgulamak istemişti. Lennie karakteri, Steinbeck'in bir çiftlikte birlikte çalıştığı gerçek bir kişiye dayanır. Gerçek hayattaki bu adam, arkadaşını işten kovan bir çiftlik
Fareler ve İnsanlarJohn Steinbeck · Sel Yayıncılık · 2023211,7bin okunma
Reklam