Adı:
Düşüş
Baskı tarihi:
Nisan 2019
Sayfa sayısı:
104
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750725036
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Chute
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Düşüş
Düşüş
Çöküş
Düşüş
Düşüş
Düşüş
XX. yüzyıl düşünce ve edebiyat dünyasının kuşkusuz en etkili adlarından biri olan Albert Camus, gerek Başkaldıran İnsan ve Sisifos Söyleni gibi felsefi kitaplarında, gerek Yabancı, Veba, Sürgün ve Krallık gibi edebî yapıtlarında, insanın çağdaş dünya karşısındaki duruşunu sorgular. Ölümüne yakın, 1956’da yayımladığı Düşüş, modern insanın, kendi bencillik ve çaresizliklerini adım adım görmek zorunda kalışının romanıdır.

Parisli saygın bir avukat, soylu davaların savunucusu ve çapkın bir erkek olan Jean-Baptiste Clamence, Amsterdam’da köhne bir barda geçmişini anımsar. Kendisiyle yüzleşirken geçmişteki kesinlikler belirsizliklere, başarılar başarısızlıklara dönüşür. Clamence’ın itiraflarında, elini taşın altına koymadan yaşayanların, pek çoğumuzun öyküsü vardır. Onun “düşüş”ü hepimize ulaşır. Camus’nün, burjuva ahlak anlayışını zekice alaya aldığı Düşüş, başarılı tekniğiyle de öne çıkan bir roman.
99 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Minik akvaryumunun içindeki obez ve ölümünü bekleyen turuncu japon balığının, Yozgat Sorgunda taşlı tarlaların bağrını süren Massey Ferguson marka bir traktörle olan ilişkisinin tanımı, sanırım bu kitap ve benim aramdaki mesafe ve alakaya denk düşüyor idi.. Kitabı sahaflarda sürekli görüp kendisine ,ısrarla ve hunharca Sezercik'in oynadığı Öksüzler filmindeki minnoş sıpa FISTIĞI kırbaclamak isteyen "ŞİŞKO NURİ" muamelesi yapıyordum..Sağolsun "Ve kitabevi" nden Baran çantama attı beğenmezsen geri getir değiştiririz diyerek .. Geldim eve 2 3 ay da kenarda bekledi , buzdolabında kalmış salçasız bulgur pilavı gibi ..Neymiş bu diye kısa olmasına aldanıp aldım elime...Birde yanıma bu biter yenisine başlarım diyerekten başka bir kitap alıp işe gittim ki...

---- AĞZINA TEFLON "DAVAYNAN" VURDULAR!!! T.H. (37) ----


Başlıktan da anlayacağınız üzere yokedici bir etkisi oldu.. hemen sadede geleyim uzun bir kritik yapacak denli kapsamlı özümsediğim söylenemez ( bir daha okunmayı hakediyor en azından tam anlamıyla hakim olabilmek için) ama şu kadarını söyleyeyim; eğer kendinize hayran ya da aşırı özgüvenliyseniz ve günleriniz manhattan'da gökdelen çatı katlarında bikinili kızlarla barbekü partileri yanına havuz ve yıllanmış macallan'lar ile geçiyor gibi geliyorsa TEBRİKLER!!! siz de 2 gün önce baktırdığı kahve falında kısmetine kavuşmayı bekleyen ve sevinçle pazar alışverişini yapıp filesini doldurup pazar dönüşü karşıdan karşıya geçerken freni boşalan çöp kamyonu altında kalan ve kısmetine kavuşan yeni emekli HAÇÇAM teyzenin akibetini paylaşacaklardansınız...( kısır ve az şekerli açık çaya talim edenler siz ufak olmasada derin sıyrıklarla atlatacaksınız )

Dmitri Shostakovich vs Küçük Emrah

Ne alaka deme kardeşim beni uyarmak zorunda bırakma alış artık bunlara rica ediyorum... Bu kaçıncı yorum yahu!!! =) spoiler da yok cicim..otoyollarda süzülen şerit ihlali yapan körüklü otobüsler gibi yaylana yaylana oku..

Kitap (kitap diyorum çünkü bu bir roman değil ancak bir deneme ya da inceleme kalıbına sokulabilir) pek çok yorumda da okuyacağınız üzere bir barda başlıyor. Eski avukat (yani SAVUNMA MAKAMI) , taze ağır ceza hakimi (yani YARGI MAKAMI ) kahramanımız da tıpkı mesleğindeki değişimi kişiliği üzerinden örneklendirerek ama bunu size kitap içerisinde güzel güzel yedirerek başlıyor size hayatındaki değişimleri anlatmaya ..Anlatmaya başlıyor dediysek böyle bir edi - büdü sendromu yok..bildiğiniz bir monolog havası hakim sohbete..ama kendini öyle güzel eleştiriyor ve buna karşılık savunmasını da öyle güzel yapıyor ki kalakalıyorsunuz.. hatta savunmasını yaptıktan sonra kendini çürütüp size de laf çarpıtıyor..ve en güzeli bunu saldırgan bir biçimde değil de adeta istemsiz ve farkında olmaksızın yapıyor.. sinsice..sanki tıklım tıkış bir otobüste sabah kahvaltısında 10 KİLO SOĞAN YEMİŞTE , DİŞLERİNİ FIRÇALAMASINA RAĞMEN HERŞEYDEN HABERSİZ BİR ŞEKİLDE FOSEPTİK CEHENNEMİNİ CEBİNE DOLDURUP , BUNU DA CİĞERLERİNİZE GÜMÜŞ TEPSİYLE SUNAN HEPİMİZİN ARTIK KANIKSADIĞI O GÜZEL YURDUM İNSANI EDASI İLE..Kişilerin kendini eleştirmesi gerçekten zordur ama Albert Camus bunu şizofreni derecesinde yemiş yutmuş zor olanı başarmış bir şahsiyet (bunu bir de Aziz Nesin'in Mum Hala'larında görmüştüm)..İnsan ilişkilerini ve davranışlarını öylesine güzel incelemiş ve gözlemlemiş ki bazı yerlerde sizde kendinizden bazı parçalar ve yaptığınız hataları buluyorsunuz ister istemez .size normal gelen pek çok kalıplaşmış olguya bu kitapla farklı bir boyuttan bir başkasının gözünden , yukardan görme şansınız oluyor.. yani herifçioğlu hem kendini yargılar hemde savunurken , hayatınızı Shostakovich'in 2 nolu Valsi kıvamında yaşayan SİZ, birden o güzelim ortamdan 90 larda disko topunun mekanı aydınlattığ ve arkada EMRAH'ın TiK - TaK parçasının ortalığı inlettiği bir mekana "DÜŞÜŞ"ü yaşıyorsunuz..daha da kötüsü sonrasında TOROS marka bir otomobilin kapı kolu olarak geçireceğiniz BİR BAŞKA HAYATINIZ olduğunun farkına varıyorsunuz =(

SON NOT : 100 sayfa olmasına rağmen 100 megaton çeken bir kitap.. ağır okuyun sürat felakettir..

evine bomba düşesice bitir ARTIK kritiği notu : söz konusu parcalar için linkler

(ben olsam hissiyatı anlamak için Shostakovich den başlardım )

Dmitri Shostakovich - Waltz No. 2 :
https://www.youtube.com/watch?v=mmCnQDUSO4I

Küçük Emrah - Tik Tak
https://www.youtube.com/watch?v=8qD4fuk1p_Q

BU DA SİZE HEDİYEM : TOROS KAPI KOLU !!! ( SON GÜLEN İYİ GÜLER) =)

https://store.donanimhaber.com/...c6b1db2817eb5c38.jpg

bu da massey ferguson : (New Holland ' a karşıyız gelenekten YANAYIZ!)

https://farm4.staticflickr.com/...80a4292d5_z.jpg?zz=1

bu kritikte Kup Kup Boy mahlasıyla sizlere 4lük armağan edemiyorum...bir sonraki işsiz kritikte buluşmak üzere...
104 syf.
Hepimiz her şeyde aşağı yukarıyız.

Düş gücü fazlalığı ya da eksikliği ikisinden birine sahip olmanın verdiği kıvanç, yok kıvanç olmadı. İç rahatlığı? Haah bu biraz daha anlam bütünlüğüne yakıştı. Anlam bütünlüğü daima önemlidir. İnsanların dinlememek, dinlese de anlamamak gibi naçiz yetenekleri büyüdü, gelişti son zamanlarda ancak anlam bütünlüğüne olan bağları daima sıkı kaldı. Ne demiştik son zamanlarda gelişen bir anlamama, dinlememe sorunsalı. Hangi son zamanlarda şöyle Adem'den beridir diyebilir miyiz? Habil - Kabil düellosuna kadar uzanır hani bu anlamamazlık. Ne diyordum ben? Ya da ne dememeliyim? Kelimeleri özenle seçip, elekten, süzgeçten, fikir haznesinden geçirdiniz mi bayım? Evet, aslında hayır aklımın düzgün kelimeler seçebileceğine inanıyorum. Fazlasıyla güvenli, ama birtakım eksiklikler doğuran cinsten. Ama üzülme, ne demiştik iç rahatlığının verdiği kıvanç. Öyle dememiştik, ne demiştik biz. Ne dediğimizin biz de farkında değiliz albayım. Albayım'ı unut, tehlikeli oyunlardan çıkalı çok oldu. Gel şöyle Fransız kıyılarına. Hitler de ne zalim adammış doğrusu. Cehennem - ahiret döngüsünün sırf o adama has doğru olmasını dilerdim. Doğru olmadığını nereden biliyorsun, ben mi? Ben bir şey bilmem. Sokrates'in torunuyum, her cevaba bir neden ararım. İyi o halde Antik Yunan'dan Hesiodos'un ruhu şad olsun. İyi adam diyorlar. Ben şahsen Homeros'un sanatının kölesi olurum. Hesiodos'un ozanlığını ayaktakımı okur ancak. Antik Yunan'dan da çıkalım bayım. Ha bayım ha albayım, ne fark eder? Fark eder, çok fark eder. Burası Fransa, sanatın başkentidir. Eyfelden tüm dünyayı görürsün. Gerçekleri de görür müyüz bayım? Hangi gerçekler olduğuna bağlı tabii, rasyonel gerçekler mi? yoksa sürreal gerçekler mi? Şahsen ben gerçeğin ölçüsü olması gerektiğini düşünüyorum. Yalanın bir miktar rahatlatıcı tarafı yok mu sence de, yalanın olmadığı bir evren hayal edemiyorum. Onu bir kıyafet gibi düşünüyorum, üzerine giydiğinde iyi ya da kötü tüm kusurları gizleyen ayıpörter oluveriyor.

Aşağı yukarı iyi insanlarız, aşağı yukarı giyimimizle toplumda sırıtmayan, dikkat çekmeyen tipleriz. Aşağı yukarıda yaşımız neyse onu gösteriyoruz, kimse sınırlarından dışarı çıkıp 4 5 yaş genç ya da yaşlı görünmüyor. Sınırlarımızdan mutlak suretle ayrılmıyoruz, resmen cephelerde savaşan askerler gibiyiz, cephe mi? Aşağı yukarı iyi insan olma ihtimalimizi de bu cephede olma durumu ortadan kaldırıyor. Yani aşağıda olan yukarı çıkıyor. Şehir sakinleri olarak aşağı yukarı mutluyuzdur değil mi?

Size bir sorum olacak dine inanır mısınız? İnanıyorsunuz, güzel. Peki iyilik yapma alışkanlığına sahip misiniz? Bugün Allah için ne yaptın emekçilerinden değilsiniz belli ki, çünkü sorumdan sonra bir duraksama yaşadınız. Utanmayın, bunda utanılacak ne var. Elhamdüllillah deyin geçer. Sizin ve benim arama koyulan çizginin saçmalığını incelemek, irdelemek ister miydiniz? Aşağı yukarı evet dediğinizi duyar gibiyim. Yoksa hayır mı? Ben de öyle tahmin etmiştim. Duyumsanan çoğu olgunun duyulmuş haliyle derdimiz vardır. Milyonlarca insandan biri olduğunuza, eylemlerin bir sürü psikolojisinin takibine uğradığına, cebinizle gönlünüz arasına müthiş bir köprü kurulduğuna, varolmanın dayanılmaz hafifliğine kapıldığınıza, bir yanılsamanın geleceğini oluşturduğunuza kati suretle eminim. Ancak yine de Sokrates'in torunu olduğumdan bunu es geçip bilmiyorum diyeceğim. Neden diye sormak da gelmedi içimden. Çünkü bağlı bulunduğunuz sürünün ve hafif suretle kapıldığınızı sandığınız varoluşunuzu etinden tırnağına kadar bilirim. Bak yine emin konuştum ah benim şu Sokratesbilmez davranışlarım. Özür ey atam!

Sorgulayan gözlerinizle beni hedef aldığınızın farkındayım bayım. Hep kınayan, eleştiren insanların o konularda başrol olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak ben sizi eleştirmiyor ya da kınamıyorum. Bu söylediklerimi ''ben bilirim''le izaha kalkışmayınız. Şu oturduğum koltuğun üstündeki ağırlığım aslında düşünce dünyamda başka yerde olmamla anlamsız hale geliyor. Sürekli bir düşünce halindeyim. Bir istikametin yokluğundan değil varamayışım, istikamet çokluğundan. İnsanların milyonlarca sav ileri sürmesi değil yine beni rahatsız eden donuk gözlerle bir robotu andırmaları. Odessa'nın hizmetçileri gibi olmaları. Kayıtsız, şartsız efendileri olan hayata bağlılık. Hayatın içindeki rollere, insanlara. Her sabah dışarı çıkışımla birlikte ilk doğayı selamlarım bayım, içten ve naziktir. Sonra her adımım da ayrı bir müziği içimde hissederim. Müzik benim şifahanemdir. İşyerine vardığımda kapıdaki görevlileri daima selamlarım. Tebessümü sadaka niyetine değil kendi ruhumu ihya adına salarım ortaya. İnsanlar arasında sevildiğimi de zannederim. Zannetmek, ne güzel düş! İnsan zannettiği kadardır değil mi? Koskoca evren nasıl gördüğümüzle sınırlı ise arkamızı döndüğümüz an arkası aslında yok ise zannettiğimizden ötesi de yoktur bayım. Şu an beni gördüğünüz kadarıyla anlayabilirsiniz, daha doğrusu zannettiğiniz kadarıyla. Ötesini sizden istemeye belki de hakkım yok. Niyetim de yok pekala. O sebeple ben ılımlı bir şüpheciyim. Kuşku kanıtlarla bir kuş olur uçar kucağımdan. Zihnim parlak bir yıldızdır nedenlerimin arasında, hiç kimsenin bir şey bilmediği dünyada onların ardına düşerek cevapların izini sürerim. Geçelim bunu.

İnsan belli bir yere kadar ölümü düşünür bayım, sonra da onu düşlemeye başlar. Düşüşlerin mevsiminde gizlidir ölüm isteği. Düşüşlerden sonra gelir. Ben adamakıllı hiç düşemediğimden hep düşüncelerimde kaldı ölüm. Belki de zamanım gelmemiştir, bilemiyorum. Buz dağının görünen kısmıyla aram iyi. Yani umrumun dışında olan şeyler sanki yaşanmamış gibi, düş gibi, tabii bunu bir de yaşayana sormak lazım. Yaşayana dek kendime sormayacağım sorular var. Nefes adildir bayım. Soylu, soysuz, iyi ya da kötü ayırt etmeksizin kendini hizmete sunar. Bundandır ki nefesin değeri de vermekte güçlük çekebildiğimiz kadarıyla ölçülebilir. İnsanlar bayım, insanları kalpleri yönetir sanırsınız öyle değil mi? Bana kalırsa durum sandığınız gibi değil. İnsanlar mideleri kadardır. Midelerinin kaldırabildiği kadarının yaşanmasına izin verir ya da isterler. Benim de midemin kaldıramadığı milyon adet bulantı var. Sartre'nin Roquentin'inden daha samimi bulantılar. İçten içe solan bir çiçek gibi olduğumu zannediyordum. Sonra anladım ki bayım, ben hiç açmamışım. Yalnızca silüetim şereflendirmiş dünyayı. Bedenim kalıntılarıyla dünya için bir enerji kaynağı olacak. Ne demişti kader ortağım Camus ''Bana öyle geliyordu ki, hiç öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum.'' Evet, sanıyorum ki, her şey o zaman başladı. Burada kader ortağımla yollarımız ayrılıveriyordu. O zamanında açmış ancak söndüğünü hissediyordu.

Albert Camus, Düşüş ve ...

Bir yazar, bir kitap, milyonlarca düşüş, beraberinde bir düşüş, Albert Camus'nün dünyası: dışavurumculuk bir çığlık olup kimlik kazanır. Yukarıda yazılanlar hayal ürünüdür demeliyim, çünkü dünya hayalden ibaret. Belki de Albert Camus hiç nobel almadı, belki de şu an bunları okumuyorsun, tüm şüphelerin Pyrrhon'un bağrından kopup bugünlerde aklımızı işgal etmesi. Korkunç.

Birisi hayranlığını nasıl dile getirebilir. Hem de hayran olduğu kişi ölmüş ise bu uzaktan imkansız gibi görünür. Öyledir de, yapılacak tek iş içsel anlamda protokoldür. Yani kişiyle düşünceler arasında kurulabilecek bir bağ. Camus'nün yaşamını, eserlerini okurken ''aa bu ben, kesinlikle evet, beni anlatıyor'' gibi ifadelerin ilk kez dışına çıkabildim sanırım. Madem içseldi kurabileceğimiz bağ çelenkler gönderiyordum Fransa'ya. İnsan yönü ile yazar yönü arasında kalmış tüm duvarların yıkıldığını da bizzat dile getirebilirdi mesela. Bunun için fazlasıyla kanıt var elimde. Örneğin Düşüş. Camus diğer yazarlar gibi (Dostoyevski, Hakan Günday, Celine, Orhan Pamuk) kendini aleni ortaya koymuyor. Ama biliyorsun. O Camus. Anlatılan, çekilen çileyi ağlamadan, sızlamadan nasıl da sıkıştırıyor cümlelerin içine. Sonra bazı cümleleri okurken ''ee bunu herkes dile getirebilir, yazarın kattığı büyü nerede'' durumları oluşuyor, utancın boynu vuruluyor diğer sayfalarda. Çünkü haz almak için açtıysan bu sayfanın kapağını girişte yazan düşüşün kralını da bulacaksın tahtında. Öyle zehirleyici satırlar vardır ki yazarların kaleminden çıkan keşke dersin keşke suya yazsaydın, rüzgara emanet etseydin sözünü. Etmemişler işte varoluş sancılarını nesiller boyu sürecek bir şekilde aktarmışlar yazıya.

Gözlerinizle dinlemek, kulaklarınızla görmek, zihninizle dokunmak vb. şeyler. Burası Camus'ün dünyası. İyi okumalar.

https://youtu.be/RBtlPT23PTM
104 syf.
Bu kitap hakkında yazılacak çok şey var. Nereden başlayacağımı bilemedim.

Kitap; Albert Camus’nün 1956 yılında yayımlanmış romanıdır. Gerçi monolog (dinleyicilere bir kişinin anlattığı) demek daha doğru sanırım.

Konusu kısaca, Jean Baptiste Clemence adındaki kahramanın bir barda (Amsterdam’da) karşısına çıkan bir ya da birkaç kişiye anlattığı birbirinden kopuk olaylar söz konusu. Clemence’i modern insan olarak gösterip Avrupa’nın modern insanını onun ağzından ‘Onlar gazete okurlar ve zina yaparlar.’ şeklinde (birkaç yerde geçiyor) eleştirmektedir.

Kitabın başında Clemence’i iyi bir insan şeklinde gösteriyor. Yakışıklı, çekici, doğa tarafından torpil yapılmış bir adam olarak anlatıyor. Ve bu özelliklerini kadınları elde etmek için çokça kullanıyor. Kitap ilerledikçe karakter oldukça değişik görünmeye başlıyor. Burada kesmeliyim. Kitabı açık etmemek gerek.

Şimdi kitaba kendi açımdan bakmak istiyorum. Acaba Camus, kitabı böyle değerlendireceğimi bilse yazar mıydı? Bence kesinlikle yazmazdı. Hatta (tabirimi mazur görün) kafa göz dalabilirdi bana.

Kitabı okumadan hemen önceki bir tarihte agnostik (Tanrının varlığına veya yokluğuna inanmak için yeterli veriye sahip olmadığımızı kabul eden inanç. Ateizmden farklı olarak Yaratıcı’nın varlığını tamamen reddetmeyen fakat bu konuyu düşünmeye gerek olmadığını savunan düşünce tarzı) bir arkadaşıma eğer cennet ve cehennem yoksa, yani ödül veya cezanın olmadığı farz edilirse, insan denen yüksek ego sahibi ve kendinden başka kimseyi kolay kolay düşünmeyen canlı için her şey mubah değil midir?

Şöyle bir açıklama getireyim öncelikle. Ben, Yaratıcı’nın varlığına ve birliğine inanmış bir insanım. Keza yaptığım doğruların ödülü olduğu gibi cezalarınında olacağına yürekten inanıyorum. Fakat bu, bile beni zaman zaman durdurmuyor. Bazen unutuyorum, bazen unutmuş gibi yapıyorum, bazen de günahını bile bile cezasına razı olma pahasına yapıyorum. Ben şu halde kendi nefsimi (ya da ego, benlik vs, siz nasıl derseniz) buyur etmeyi başaramazken ‘inanmayan’ bir insanın kendini tutması nasıl mümkün olur? Ben yaptığım her şeyin görüldüğüne eminken, tamamen kendi başına olan bir insan nasıl kendini tutabilir?

İşte bu soruları arkadaşıma yönelttim ve sağ olsun içtenlikle yanıtladı. Onu da tutan bir şey varmış. Vicdan! Yani (kendi inancıma göre konuşuyorum) Allah onları da kendi başına bırakıp istedikleri gibi davranmalarına fırsat vermeyecek bir ölçü ile yaratmış. Ve bu, onları gerçekten bağlıyor (hepsini değil tabii).

Şimdi tersini de düşünelim. Ben nasıl oluyor da inanmama rağmen günah işleyebiliyorum. Belki Allah affeder diye. Belki de nefsimin azgınlığı aklıma üstün gelip zaman zaman yenildiğim için. Onlar (dışladığımı düşünmeyin, insan insandır) nasıl oluyor da hiçbir ceza yokken keyiflerine göre yaşayamıyorlar? Cevap: VİCDAN!

İnancı olmayan ne insanlar görüyorum. Terbiyeli, merhametli ve iyi kalpli. Tam tersi inancını gözümüze sokan fakat yüzünden şirretlik akanlar da var. O zaman insanı içine göre değil, görünene göre değerlendirmek lazım belki de. Zira düşüncesi onu, davranışı bizi ilgilendirir. Biraz kitabın dışına çıkmış oldum, bağışlayın lütfen. Hemen topluyorum.

Ve kitap bu konudaki düşünceme tuz biber oldu. İnanmayan bir adamın vicdanının baskısının altındaki çöküşü ya da yazarın deyimiyle ‘düşüş’ü. Şükür ki (yine kendi inancıma göre konuşuyorum) Yaratıcı bu et parçalarına (ben de dahil) vicdan eklemiş.

Bakış açımı zenginleştirmesinden dolayı Albert Camus’nün bu kitabını okuduğum için müteşekkirim.
104 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Özgürlük kazandırır mı yoksa kaybettirir mi?
Suçluyu , masumu ,adaleti ,haksızlığı , haklılığı
zihinlerdeki dar kalıplardan çıkarıp özgür bırakıyor okuyanların iç dünyasında .
Göğsümüzü gererek övünerek söylediklerimiz yanında, söyleyemediklerimiz veya kabullenemediklerimizin de varlığını hatırlatıyor . Albert Camus burada mesaj veriyor bize .
99 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Toplumsal hayatın eleştirisi bir avukat üzerinden yapılmış. Gündelik yaşamın ikiyüzlülükleri, hırsları ve ucuzluğu üzerine eleştiriler. Hayatın, insanın sahteciliğinden dem vurmuş. Kısa bir kitap olmasına rağmen ağır bir kitap denilebilir. Tavsiye ederim okuyun, ama bir roman gibi değil...
99 syf.
·Beğendi·9/10
Yine muhteşem bir eser ve yine sahnede Albert CAMUS. Bence Camus'un kitaplarının üzerine "Ağır felsefe içerir. Alırken iki kere düşünün, okuduktan sonra çokça düşünün." yazılmalı. Eser romandan ziyade bir felsefe kitabı bir anlatı. Ya da üsten hafif roman, alttan ağır felsefe. Camus bu eserinde çoğu yazarın yüzlerce sayfada veremediği mesajı, az sayfada doğrudan veriyor.

Eserde Clamence sizi bir barda karşılıyor ve başlıyor sizi mexico city sokaklarında gezdirmeye. Tabi bir yandanda anlatmaya başlıyor, eski deneyimlerini. Eski bir avukat yeni bir ağır ceza hakimi kendisi. Avukatlık dönemlerinde saygın bir avukatmış, hem de en tanınanlarından. Bir tepenin üzerinden herkese bakar, sahte erdemlerle gözlerini boyarmış toplumun. Bir sürü sahtelikler, düşkünlükler. Bir gün diyor öleceğimi anladım. Tabi benim korkum ölüm değildi, korkum gerçeklerimi bilen tek kişi olmaktı. Ve başlıyor eski gösterişli kimliğini yıkma çabalarına. Bu çabalar yoruyor onu, tutunacak dal kadınlar, alkol düşkünlüğü. En sonda düşüşünü aktarıyor okuyucuya.
Tabi bu işin görünen kısmı. Satır aralarında Camus'un toplumun genel durumuna ve bireyin sorunlarına ilişkin değerlendirmeler.

Ben kitabı çok beğendim. Ağır bir kitap ama roman okur gibi okumaktan ziyade, düşünerek okunduktan sonra biraz daha anlaşılır oluyor. Ayrıca Sisifos Söyleni okuyanlar için, bu daha kolay anlaşılır bir eser.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
99 syf.
·10/10
Son zamanlarda Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ile birlikte okuduğum en etkileyici kitap oldu. Yabancı ile hayata ve insanlığa 'yabancılığımı' yüzüme vuran Camus, Düşüş ile de hayatta karşılaşacağım(ız) muhtemel bir 'düşüşü' gözlerimin önüne sermiş oldu.

"Size hizmetlerimi sunabilir miyim bayım, canınızı sıkmadan?" diye giriyor söze Clemence/Camus. Bu, bir sorudan öte bir rica, bir itirafta bulunma şansı. Sonra başlıyor iyilik dolu, canayakın, yardımsever yaşamını anlatmaya. Kitapta avukat olarak seçilmiş Clemence kişimiz 'yükseklerde yaşayan', her hareketi kendince erdem, ölçülülük ve iyilik barındıran birisi. Kendi deyimiyle karşıdan karşıya geçmesine yardım ettiği kör birine şapkasını çıkarıp selam verecek kadar erdem dolu. Clemence'ın kendi samimiyetine ve iyi niyetine inanabilirsiniz ancak ölçülmüş, biçilmiş muntazam davranışlarının kaynağı konusunda biraz düşünmek gerekiyor. Yardım ettiği köre verdiği selamın o kişiye değil; çevreye, yani topluma gittiğinin o da farkında. Bu noktada insanın başkalarına karşı davranış ve tutumlarının altında yatan gerçek niyet ve yönelimleri doğru tespit etmek gerekiyor.

"Ya ideal bulduğunuz şekilde erdemli, alçak gönüllü ve iyilik dolu yaşayıp sürekli yargılanır halde yaşayın ya da aşağılık olmayı kabul edip yargılardan kurtulun. Çünkü insanlar ancak o zaman bırakır yakanızı."
Peki bu yükseklerde süren yaşamın 'düşüşüne' sebep olan ne? Bir gün etrafınızda duyar gibi olduğunuz bir kahkaha belki. Belki de yanından geçip gittiğiniz bir kızın, siz birkaç adım attıktan sonra kendini köprüden aşağı bırakması. Ne olursa olsun insanın ikiyüzlülüğünün farkına varmak için ve sizi toplumun yargısına açık hale getirmek için ufak bir yara almak yetiyor. İnsanların yargısından kaçın diyor Clemence, ancak en ufak bir yarada kan kokusunun yırtıcıları etrafına çekeceğini de biliyor. Ve ilk yarayı kendi kendine açıyor. Çünkü insan kendisini yargılanır bulduğu zaman herkes tarafından yargılanabilir hale geliyor. Başladığı bu kendini sorgulama ve hareketlerini yargılama sebebiyle insanın ikiyüzlülüğünün farkına varıyor ve samimiyetsizliği, insanın varoluşundaki yapmacıklığı keşfediyor ve düşüş başlıyor. Aslında insanın hayatta hiçbir şekilde rahat edemeyeceğini de gösteriyor bize. Ne tam ayakta durabilir haldeyiz ne yere büsbütün uzanabiliyoruz.

Daha uzun uzun incelenmesi gerekir bu kitabın ancak bir fikrin değeri nasıl somut olarak ölçülemez ise bu kitabın da değeri 100 sayfalık haliyle ve burada yazılacak bir incelemeyle ölçülemez. 100 sayfalık kendisinden yüzlerce sayfa çıkarım yapılabilecek bir eser. Muhtemelen hayatımda daha birçok kez okuyacağım. Herkese de okumasını şiddetle tavsiye ederim.
104 syf.
·5 günde
Jean baptiste clemence adlı avukatın barda başlayan ve kendi evinde sonlanan sohbetinde başkalarıyla konuşurmuş gibi yaparken içsel bir hesaplaşmayı biz okurlarıyla buluşturduğu, 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış, Camus’nün gizliden gizliye içini döktüğü bir Camus eseridir.

Kitabın adı neden “Düşüş”? Her insan hayatının ilk dönemlerinde ışıkla kaplı, kutsal masumiyetine sarılmış bir dönem yaşar. Herkes böyle devam eder mi? Hayır. Clemence düşünen, sorgulayan, en çok da kendini yargılayan biri. Kendisinden yola çıkarak Tanrı’ya ve insanlığa dair yargılamaları da var. Bir avukat ve eski bir ağır ceza hakimi olması rastgele değil. Şeytanın avukatlığını da yapar insan Tanrı’nın da. Sadece Clemence değil her insan özünde bir avukattır aslında kendisini savunan ya da yargıya kendi elleriyle teslim eden. “Düşüş” insanın hayal ettiği gerçekçi olmadan kendini yerleştirdiği tahtından düşüşü de temsil eder; yaşam denen davanın düşüşünü de, insanların gözümüzden düşüşünü de, insanlık kavramının gerçek anlamının tarih sahnesinden düşüşünü de...

Neden barda başlıyor içsel sorgulama? Bar ortamında kafaların güzel olduğu, toplumsal kimliklerin bar çıkışı yeniden giyilmek üzere askıya asıldığı bir an özellikle seçilmiş gibi hissediliyor. Barda konuşulurken eşlik eden alkol etkisiyle belki de söylenenler sonrasında unutulacak ve kimseye bir sorumluluk yüklenmeyecek söyledikleri sebebiyle. Özgür bir içsel yargılama için ne güzel bir seçim! Ayrıca kiminle konuşmaktadır Clemence? Sessiz dinleyici kimdir? Bizden başkası değil!

Çevresi tarafından harika bir insan olarak tanınmasına rağmen kendi sözleriyle ikiyüzlülüğünü haykıran, bir genç kadının köprüdeki intiharını önceden hissetmesine rağmen kılını kıpırdatmayan, sonrasında yardım etmeyen hatta olayın akibetini merak dahi etmeyen bir adam Clemence. Neden? Çünkü kadının sorumluluğunu alırsa o suya atlaması gerekecek ve bunun farkında. Hayatını yaşarken bencilliğe özgürlük kılıfı giydirmiş bir adam... Yıllar sonra, o kadını kurtarmak istese de geç olduğu için şükür duymakta. “Keşke” ve “iyi ki” lerin insanların dilinde ve ruhunda eşzamanlı olarak gizli ve aşikar olması gibi... Bu kadını yaşanan dramlara, savaşlara, kötülüklere benzetirsek günümüz insanı, aydını ve devletleri de Clemence gibi davranmaktadırlar. Görmekte, hissetmekte ama hareket etmemektedirler. Hatta haber değeri taşıdığında bile görmemek için bu kaynakları yok saymaktadırlar. Derinliği bilinemeyen bir kuyuya düşer gibi düşmektedir insan ve insanlık. Düşüş...

İnsan, yaralandığında akıttığı birkaç damla kan sebebiyle bile köpekbalıklarından oluşan bir okyanus misali içinde yaşadığı toplum tarafından paramparça edilmekten korkuyor çoğu zaman. Bunu ya görerek öğreniyor ya okuyarak, ya dinleyerek... Ama mutlaka hissediyor hayatının bir anında. O noktadan itibaren ise zırhlar kuşanıyor, duvarlar inşa ediyor çevresine, muhafızlardan oluşan bir çevre ediniyor. Sonuç? Yalnız ama güvende hisseden; tanınan ama bilinmeyen; saygı duyulan ama sevilemeyen bir insan... Clemence masumiyetini içine gömerken hepimizden biri gibi aslında. Ne kadar kızsak da ona bir yandan da kötü olmasını değil de ışığını kaybetmesine üzülüyoruz, hepimizin bir parça kaybettiğimiz gibi...

Ortaçağda zindan hücreleri olarak kullanılan tükürük ve boğuntu hücreleri toplum denen zindana ve toplumdaki güç erklerinin hayatlarımıza olan etkilerine çok benziyor. Toplum, keyfince ve özgürce yaşamayı seçenleri bu hücrelere hapsederek bu harekete imkan vermeyen hücrelerinde ne uyutarak gerçek bir düşüş yaşanmasına izin veriyor, ne de tamamen dik durarak baş kaldırmasına... çömelerek yaşanabilen hayatlar yaşatıyor işkence misali, hepsi bu! Tükürük saçan gardiyanın yüzüne tükürdüğünü tutuklunun yüzüne gelen tükürüğü silmeye izin verilmeyen ama isterse gözlerini kapatabileceği bir hayat ile gözlerini kapatan ama sessizce durumu kabullenen esir insan ne güzel betimlenir Camus tarafından! Hayran olmamak elde değil.

“Veremli ciğerler kuruyarak iyileşir ve mutlu sahiplerini yavaş yavaş havasız bırakır.” Tıpkı iyileştiğini, modernleşerek uygarlaştığını sanarak içten içe ölen insanlık gibi... Velhasıl-ı kelam “Sonunda herkes bir yere gelir, ama dize gelmiş ve başı eğik olarak.” diyen Camus son tokatını da atarak bitirir büyük eserini. Seçim insanın...


İnsan, kendine ve insanlığa karşı!
Serbest çağrışım parçası da bu olsun:

https://m.youtube.com/watch?v=l-9VZZWtMfQ
104 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Düşüş, Albert Camus'ün modern insanı acımasızca, yer yer alay ederek tüm açıklığıyla ve iki yüzlülüğüyle eleştirdiği bir kitap. Romanın baş karakteri Jean-Baptiste Parisli bir ceza hakimi. Jean'in insanlarla cok iyi ilişkisi var, mutlu, sosyal, kadınlarla arasi iyi, mesleğinde tanınmış biri. Karakterin ettiği şöyle bi söz var," İnsan olmak için yaratılmıştım." Ne pahasına der bi insan bunu? Her şeyde mükemmeliyet bizde neleri götürmüştür çoktan ?
İşte Jean, tanıştığı bir adama hayatının bu yolunda, harika anılarını anlatırken aslında içinde nelerin yok olduğunu ve bu yok oluşun sistemini eleştiriyor. Sadece kendini değil, Avrupa'yı da eleştiriyor Camus.

İçinde bulunulan sistemin harika bir çalışanıyken, toplumun saygın bir vatandaşıyken, insanların özendiği biriyken aslında kendin olmaya dair gözünü yumduğu şeyleri anlatıyor Jean. Anlatırken sık sık ardıç rakısı içiyor ve yanındaki yabancıya konuşmalarının, anlatısının bir tür "yaşadım ben" yakarısına dönüştüğunu görüyoruz. Bu yakarının kendini suçlama haline evrildiğini görüyoruz ve, insanın kendi içinde huzura ulaşması için kendini yargılaması gerektiği fikrinin üstünü açıyor Jean.

Kurulu düzenin bir zamanlar örneğiyken, yaşadıklarının ardına düşmeye başlıyor baş karakterimiz. Ve bu düşüş aslında yaşanan gerçekliğin ne demek olduğunu anlamayı da gerektiriyor. Köleliği kaldıran Avrupa'ya rağmen isim değiştirilmiş, sisteme uyum sağlamak zorunda bırakılan insandan bahsedilyor. Kölelik farklı biçimlerde yaşıyor ve insanlar bu varolagelen sınıfların içinde yaşamaya devam ediyorlar. Jean hem kendini hem toplumu eleştirerek, yargılayarak aslında yüreğini beyazlatmaya çalışıyor. Ama çoktandır ışığını yitirmiş biri o.

Yaratıcı'dan bahsediyor Jean. Onun modasının geçtiğini. Ve aslında artık ona gerek olmadığını da. İnsanın kendi tanrısı ve yargılayıcısı olduğunu anlatıyor. Bu sırada Boğuntu hücresi ve tükürük hücresinin insanlar tarafından nasıl tasarlandığını, bu tasarımın hangi nefrete ve cezalandırma gücüne dayandığından bahsediyor.

"Sahi, ortaçağda boğuntu hücresi adı verilen o zindan hücresini bilmezsiniz. Genellikle insan ömür boyu unutuluyor orada. Bu hücre şaşılacak boyutlarıyla ayrılıyordu ötekilerden. Bir insanın ayakta duramayacağı kadar alçak, yatamayacağı kadar da dardı. Engelli bir durum almak, köşegen biçiminde yaşamak gerekiyordu orada; uyku bir düşüş, uyanıklık bir çömelmeydi."

"Hiç tükürük hücresinden söz edildiğini işittiniz mi, bir halkın dünyanın en büyük halkı olduğunu kanıtlamak için son zamanlarda icat ettiği hücreden? Tutuklunun içinde ayakta durduğu, ama hiç kımıldayamadığı daracık bir dört duvar. Onu çimentodan kozasına sımsıkı kapatan sağlam kapı çenesinin hizasında durmaktadır. Bu durumda adamın ancak yüzü görülür ve gelip geçen her gardiyan bu yüze ağız dolusu tükürük atar. Hücrede sıkışıp kalan tutuklu, gözlerini kapamasına izin varsa da, yüzünü silemez."

Kendini eleştirişin o acı tatlı halini Jean'le doya doya tattırıyor Camus okura. Ama sadece bireysel değil bu. Jean kendi yaşadıklarındaki tüm o yaban otlarını ayırıyor elbette ama insancıllığın, modernliğin anayurdu sayılan Avrupa bu noktaya gelirken neler yaşadı? Modernliğimizin evrimi hangi insan dışı tanrısallıklarla bu seviyeye "ulaştı"? Ve aslında ulaşılacak bir seviye mi burası? Camus sisteme farklı açılardan yeterince entegre olan, birer sistem çalışanı olan modern dünya insanlarının böyle bir eleştiriye ihtiyacı olduğunu sezdi de yazdı bu kitabı belki. Bilmiyorum.

Modern zamanın getirisi uyum sağlamak sanırım, mükemmele gidiş. Ve uyum sağlamak modern oluşun zorunlu bi parçası gibi görünüyor. Uyumluluğun, popülerliğin, mükemmeliyetin bir tür gösterişe döndüğü, olmazsa olmazlaştırıldığı günümüzde "ne pahasına" diyorum. Modernliğimizi "ne pahasına" elde ettik ve sürdürüyoruz?


<< Ben, bir gün bir kahvenin terasında elimi bırakmak isteyen o ihtiyar dilenci gibiyim. "Ah, bayım," diyordu adam, " mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan." Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz. >>(sf.100)
99 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
• Kitabımızın karakteri eski ünlü çok  başarılı bir avukat ve yeni ağır ceza hakimi. Kendisi eski meslek hayatından itibaren bir anlatmaya başlıyor ki susturabilene aşk olsun. Bu kitap için bana göre daha çok felsefi anlatı yada deneme kitabı diyebiliriz çünkü romana çok benzemiyor. Roman gibi değil dedim diye gözünüz korkmasın asla sıkıcı bayıcı bir kitap değil, hacmi küçük anlattıkları büyük sadece. İnce ince düşündüren sindirilmesi gereken cümleler çok fazla. Kitabın bazı yerlerinde avukata biraz gıcık olsamda, kitaba kendimi vererek okuduğum zaman sevmeye başladım. :)
• Camus'un okuduğum 2. Kitabıydı diğeri de yabancı. Bu kitabı nedendir bilmiyorum ama yabancıdan daha çok sevdim. Belki de Clamenco'yu Meursaulttan fikirler bazında daha çok sevdiğim içindir.
• Bana göre uzun zaman aralıklarıyla bir kaç defa okunabilecek bir eser. Kütüphaneden alıp okumuştum ama daha sonra satın alıp okuyup kendi kütüphaneme eklemek istiyorum bu kitabı. Tekrar tekrar irdelemek, Jean Babtiste Clamence'nin toplum, insan, para, mahkemeler, suçlular gibi bir sürü konuda fikirlerini özümsemek üzerinde düşünmek istiyorum. Sizede şimdiden iyi okumalar dilerim.
Bir adam tanıdım kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi, her şeyi feda etti ona, dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile, ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. Canı sıkılıyordu, hepsi bu, insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu.
Tabi gerçek aşk pek az rastlanan bir şeydir, aşağı yukarı yüzyılda iki ya da üç kez görülür. Bunların dışında boş gurur ya da can sıkıntısı vardır.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Düşüş
Baskı tarihi:
Nisan 2019
Sayfa sayısı:
104
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750725036
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Chute
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Düşüş
Düşüş
Çöküş
Düşüş
Düşüş
Düşüş
XX. yüzyıl düşünce ve edebiyat dünyasının kuşkusuz en etkili adlarından biri olan Albert Camus, gerek Başkaldıran İnsan ve Sisifos Söyleni gibi felsefi kitaplarında, gerek Yabancı, Veba, Sürgün ve Krallık gibi edebî yapıtlarında, insanın çağdaş dünya karşısındaki duruşunu sorgular. Ölümüne yakın, 1956’da yayımladığı Düşüş, modern insanın, kendi bencillik ve çaresizliklerini adım adım görmek zorunda kalışının romanıdır.

Parisli saygın bir avukat, soylu davaların savunucusu ve çapkın bir erkek olan Jean-Baptiste Clamence, Amsterdam’da köhne bir barda geçmişini anımsar. Kendisiyle yüzleşirken geçmişteki kesinlikler belirsizliklere, başarılar başarısızlıklara dönüşür. Clamence’ın itiraflarında, elini taşın altına koymadan yaşayanların, pek çoğumuzun öyküsü vardır. Onun “düşüş”ü hepimize ulaşır. Camus’nün, burjuva ahlak anlayışını zekice alaya aldığı Düşüş, başarılı tekniğiyle de öne çıkan bir roman.

Kitabı okuyanlar 5.689 okur

  • Dilara Karaman
  • §edef
  • eda
  • Çağrı Furkan Kahveci
  • Eyüp Sütçü
  • Sevda Şahpaz
  • Yenigün Sarıdağ
  • Sedef Semerci
  • Cengiz Yıldız
  • zeze

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.1
14-17 Yaş
%3.5
18-24 Yaş
%26
25-34 Yaş
%38
35-44 Yaş
%19.7
45-54 Yaş
%4.1
55-64 Yaş
%1.2
65+ Yaş
%1.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%50.9
Erkek
%49

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%23.3 (387)
9
%18.8 (312)
8
%24.4 (404)
7
%15.1 (251)
6
%5.8 (97)
5
%3 (50)
4
%1.1 (18)
3
%1 (17)
2
%0.4 (7)
1
%0.5 (9)

Kitabın sıralamaları