1000Kitap Logosu
Albert Camus
Albert Camus
Albert Camus

Albert Camus

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.2
31,7bin Kişi
114bin
Okunma
9,5bin
Beğeni
154bin
Gösterim
Unvan
Fransız Yazar ve Filozof
Doğum
Mondovi, Cezayir, 7 Kasım 1913
Ölüm
Villeblevin, Fransa, 4 Ocak 1960
Yaşamı
Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz. 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur.Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. Hayatı Çocukluğu ve gençliği 20. yüzyılın en güçlü Cezayirli yazarlarından biri olan Albert Camus, 1913'te Cezayir'in Mondovi kasabasında doğdu. Yoksul bir aileden gelen Camus'nün babası bir Alsaslı, annesi ise İspanyol'du. I. Dünya Savaşı sırasında, 1914'te babasını kaybetti. Annesi evlerde hizmetçilik yaparak oğlunu okutmaya çalıştı. Ancak Camus, daha bağımsız bir hayat sürebilmek için evinden ayrıldı. 1923'te liseye, ardından da Cezayir Üniversitesi'ne kabul edildi. Üniversite eğitimi sırasında sağlığı bozuldu ve 1930'da vereme yakalandı. Hastalığı yüzünden üniversite takımının kaleciliğini bırakmak zorunda kaldı. Bundan sonra çeşitli işlerde çalışmaya başlayan Camus, felsefe eğitimini ancak 1936'da tamamlayabildi. 1934'te Fransız Komünist Partisi'ne katıldı. Bu hareketinin kaynağı, Marksist-Leninist öğretisine (doktrinine) desteğinden ziyade, İspanya'da daha sonra iç savaşla sonuçlanacak politik duruma duyduğu kaygıydı. Ancak üç yıl sonra, Troçkist suçlamasıyla partiden atıldı. Camus 1934'te Simone Hie'yle evlendi. Simone bir morfin bağımlısıydı ve Camus'yle evlilikleri, Simone'nun sadakatsizliğine bağlı olarak son buldu. 1935'te "İşçinin Tiyatrosu"nu (Théâtre du Travail) kurdu fakat bu tiyatro 1939'da kapandı. Aynı yıl, verem hastası olduğundan Fransa ordusuna kabul edilmedi. 1940'ta piyanist ve matematikçi Francine Faure ile evlendi ve 5 Eylül 1945'te Catherine ve Jean adlarında ikiz çocukları oldu. Aynı yıl Paris-Soir dergisi için çalışmaya başladı. Daha henüz "Sahte Savaş" olarak adlandırılan II. Dünya Savaşı'nın ilk zamanlarında bir pasifist olarak kaldı. Ancak bu tutumu Paris'in Alman ordusu tarafından işgali ve 1941'de, komünist gazeteci Gabriel Péri'nin gözleri önünde idam edilmesiyle değişti ve onun da başkaldırmasına neden oldu. Paris-Soir ekibiyle Bordeaux'ya gitti ve aynı yıl ilk kitapları olan "Yabancı" ve "Sisifos Söylencesi"ni tamamladı. Camus, Bordeaux'yu 1942'de terkedip Cezayir'in Oran şehrine gitti ve ardından Paris'e döndü. Edebiyat kariyeri Camus II. Dünya Savaşı sırasında Naziler'e karşı oluşmuş Fransız Direnişi'ne katıldı ve bu direnişin bir parçası olarak "Combat" adında bir gazete yayımlamaya başladı. 1943'te gazetenin editörü oldu; fakat 1947'de "Combat" ticari bir gazete olunca buradan ayrıldı. Jean-Paul Sartre ile tanışması burada gerçekleşmiştir. Savaştan sonra, Sartre ve Beauvoir gibi kişilerin buluştuğu Boulevard Saint-Germain'deki Café de Flore'u ziyaret etmeye başladı. Bu yıllarda, aynı zamanda Amerika'yı turlayarak Fransız varoluşçuluğu hakkında dersler verdi. Politik olarak sol görüşlere yatkın olmasına rağmen komünizme karşı çıkması, ona komünist partilerde arkadaş kazandırmadığı gibi Sartre'dan da uzaklaştırdı. Camus, 1949'da vereminin tekrarlaması yüzünden iki yıl inzivaya çekildi ve "Başkaldıran İnsan"ı yayımladı. Bu kitap, Fransa'daki birçok sol görüşe sahip arkadaşı ve özellikle de Sartre tarafından hoş karşılanmadı ve Sartre'la bütünüyle yollarını ayırdı. Kitabının tatsız yorumlarla karşılanması Camus'yü kitap yazmaktan tiyatro oyunları çevirmeye itti. Camus, 1950'lerde kendini insan haklarına adadı. 1952'de Birleşmiş Milletler, Francisco Franco diktatörlüğündeki İspanya'yı üye olarak kabul edince UNESCO'daki çalışmalarını durdurdu ve kurumdan ayrıldı. Ayaklanmalarda insandışı bir sertlik kullanan Sovyet metodlarını eleştirdi. Pasifistliğini koruyan Camus, İdam cezasına karşı savaşını sürdürdü. Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1954'te başladığında, Camus kendini ahlakî bir ikilem içinde buldu. Bunun nedeni, Cezayir doğumlu Fransızları tasvir ederken kullandığı sıfat olan "siyah ayak"tı. Ancak, sonunda, savaşta Fransa hükümetini savunuyordu. Kuzey Afrika'da başlayan isyanın, aslında Mısır önderliğindeki yeni-Arap emperyalizminin ve batıya saldıran Sovyetler Birliği'nin işleri olduğunu düşünüyordu. Cezayir'in özerk, hatta bir federasyon olmasını savunuyor; fakat bütünüyle bağımsızlığını desteklemiyordu. Öte yandan, Araplar'la "siyah ayak"ların beraber yaşayabileceğini düşünüyordu. Bu kriz sırasında ölüm cezasına çarptırılan Cezayirlilerin kurtulması için gizlice çalıştı. Camus, 1955 ve 1956 yıllarında Fransız "L'Express" dergisinde yazdı. Bunların ardından 1957 yılında Camus Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Nobel ödülünü aldıktan sonra büsbütün genişleyen ünü, onu XX. yüzyıl dünya edebiyatının başköşesine yerleştirdi. Genel yaklaşım bu ödülün bir önceki yıl yayımlanan "Düşüş" için değil, idam cezasına karşı yazdığı "Réflexions Sur la Guillotine" makalesi için verildiğidir. Stockholm Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma esnasında Cezayir konusundaki hareketsizliğini savundu. Fakat daha sonra Cezayir'de yaşayan annesinin başına ne geleceği konusunda meraklandığını bildirdi. Çelişkili sayılan bu durum Fransız sol entelektüelleri tarafından tepkiyle karşılandı. Ölümü  Camus, 4 Ocak 1960'ta, Sens yakınlarındaki küçük Villeblevin kasabasında "Le Grand Fossard" isimli bir yerde geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Daha sonra mantosunun cebinde bir tren bileti bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla, Camus gideceği yere trenle gitmeyi planlamıştı; fakat arkadaşıyla birlikte arabayla dönmeyi tercih etti. İronik biçimde, Camus daha önce en absürt ölüm şeklinin ne olduğu sorulduğunda, araba kazasında ölmeyi bunlardan biri olarak nitelendirmişti. Kazanın gerçekleştiği Facel Vega marka otomobilin sürücüsü ve yayımcı dostu da Camus'yle birlikte hayatını kaybetti. Camus Lourmarin Mezarlığı, Lourmarin, Vaucluse, Provence-Alpes-Côte d'Azur'de gömülmüştür.  Camus'nün ölümünden sonra telif hakları Camus'nün çocukları olan, Catherine ve Jean Camus'ye devredildi. Ölümünden sonra 1970'te "Mutlu Ölüm", 1995'te de öldüğünde hala bitmemiş olan "İlk Adam" yayımlandı. Camus'ye göre "saçma" Camus'nün felsefeye en büyük katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan "absürt" fikridir. Filozof bu felsefesini "Sisifos Söylencesi"nde açıklayıp "Yabancı" ve "Veba" gibi romanlarında da işlemiştir. Genelde varoluşçulukla birlikte ele alınan "Absürdizm" (Saçma, uyumsuzluk felsefesi) ile birçok yazar ilgilenmiş ve bu felsefi düşünce akımını kendine göre yorumlamıştır, Camus "saçma"`nın kurucusu değildir fakat bu düşünce akımında önemli bir yer tutar. Camus, makalelerinde okuyanı dualizmle tanıştırır. Mutluluk ve keder, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık.. Hayatın çeşitli biçimlerde geçtiğini ve insanın ölümlü olduğu gerçeği de budur. Sisifos Söyleni`de bu dualizm bir çelişki halini alır: Bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bilmekteyiz. Bu çelişkiyle yaşamak "Absürt"`ün ta kendisidir. Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Bu trajedik kısır döngü nasıl aşılabilir? Camus saçma kavramını burada kurar: yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Fakat Camus intihardan yana değildir, yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğinin bilincindedir fakat bununla savaşmaktan kaçınmaz. Varoluşçuluk ve absürdizm hakkındaki görüşleri Bazı eleştirmenler Camus`yü kategorize etmeye çalışarak onun bir varoluşçu ya da absürdist olduğunu söyler. Eleştirmenlerin mi ya da Camus`nün kendi ifadesinin mi doğru olup olmadığı tartışılmakla birlikte, Camus etiketlenmeyi sevmediğini belirterek varoluşçu olduğu tanımına karşı çıkar: "Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık. Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı Sisifos Söylencesi`dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur.Camus felsefesini en iyi anlatan sözlerinden biri de; 'hayat hiç bir şey değildir, itina ile yaşayınız.'dir. Hayatın bir anlam aramaya çalışmayacak kadar kısa olduğunu, nihayetinde bir anlamı olmadığı, anlamı olsa bile olmasının hiç bir şey değiştirmeyeceğidir. Bu yüzden insanın yapabileceği en iyi şey hayatını yaşamak olacaktır. Camus hayatın anlamsız olduğunu söylemiştir, fakat anlamsız bir şeyi anlamlı yaşamanın da bir sakıncası yoktur. Bu yüzden Camus'un felsefesi pesimizm veya aşırı bir melankoli değildir. Bir absürdist olup olmadığı hakkında da şunları söyler: "Absürt kelimesinin kötü bir geçmişi var ve bunun beni rahatsız ettiğini itiraf ediyorum. Absürt`ü Sisifos Söylencesi`de ele alırken, bir metod arıyordum doktrin değil. Sistemli bir şüphe pratiği yapıyordum. Daha sonra bir şeyler inşa edebileceği düşüncesiyle "tabula rasa" yöntemini kullanmaya çalışıyordum. Eğer hiçbir şeyin bir anlamı olmadığı varsayarsak, dünyanın absürt olduğu sonucuna ulaşmalıyız. Fakat gerçekten hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok muydu? Bu noktada kalabileceğimize hiçbir zaman inanmadım." Camus ve futbol Camus`yle birlikte anılan ve sık sık gönderme yapılan konulardan biri de kaleciliğidir. Bir süre Cezayir Üniversitesi genç takım kaleciliği yapmıştır ve maç raporlarına göre tutkuyla oynayan cesur bir kalecidir. Bir seferinde arkadaşı Charles Poncet "tiyatroyu mu yoksa futbolu mu" tercih edeceğini sorduğunda, "Tereddütsüz futbol" cevabını vermiştir. Tüberküloza yakalanınca futbolu bırakmak zorunda kalmıştır. 1950'li yıllarda bir spor dergisine futbol hakkında bir yazı yazması rica edilince şöyle demiştir:  « Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum.»   Camus, dini ve politik insanların aklımızı karışık ahlaki sistemlerle karıştırmaya çalıştığını böylece aslında basit olan şeylerin olduğundan daha komplike göründüğünü söyler. İnsanlar, politikacılar ve filozofların alanı yerine futbolun basit ahlakına bakmakla daha iyi edebilir.  
Oğuz Aktürk
Yabancı'ı inceledi.
111 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
ALBERT CAMUS OKUMA REHBERİ
YouTube kitap kanalımda Albert Camus'nün hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: youtu.be/-_X3xWwwAoA Yönetmen Akira Kurosawa'nın yine yönetmen Ingmar Bergman'a bir mektubu vardır, o mektubun içerisinde şöyle bir kısım geçer: "İnsan, bir bebek olarak doğar, bir çocuk olur, hayatının baharını yaşar ve nihayet hayatın kapanışını yapmadan evvel bebekliğe geri döner. Bu, bence, mükemmel yaşam biçimidir.” Peki nedir bu mektubun Camus ile alakası? Nedir Sisifos'un direnişi? Nedir Meursault'u her şeye karşı yabancı hissettiren? Nedir Sartre'ın Camus ile alıp veremediği? Nedir bireysel olarak başkaldırmak? Nedir "saçma"? Bu incelemede Camus'nün ve onun zirve noktalarından biri olan Yabancı kitabının nasıl okunması gerektiği hakkında bir konuşalım derim. Sadece 5-10 dakikanızı ayırıp bu incelemeyi sonuna kadar okuduğunuz takdirde belki de haftalarınızı alacak Camus okumalarınızı daha bilinçli yapabilir ve onun anlaşılmazmış gibi gözüken detaylarını anlamlandırma konusunda iyi bir yol alabilirsiniz. Daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için de bu yazıyı paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep. Hani başta bir mektuptan bahsetmiştim ya, hah işte. Camus de aynı bizim gibi bir bebek olarak doğdu, bir çocuk oldu, hayatının baharını yaşadı ve nihayet hayatının kapanışını yapmadan evvel bebekliğine geri döndü. Onun bebekliği Tersi ve Yüzü'ydü, onun çocukluğu Sisifos Söyleni'ydi, hayatının baharı Başkaldıran İnsan'dı ve en sonunda hayatının kapanışını yapmadan evvel İlk Adam kitabı ile bebekliğine geri döndü. Çünkü “Bir gün Tersi ve Yüzü’nü yeniden yazmayı başaramazsam, hiçbir şey başaramamış olacağım.” dedi ve başardı. Tersi ve Yüzü'nü yeniden yazdı. Bu, bence, mükemmel bir yaşam biçimiydi. Camus diğer filozoflara benzemiyordu. Diğer filozoflar varoluşçuluk, acı, özne-nesne, varlık, mantık gibi şeyler diyorken Camus "deniz, yağmur, yaz, güneş, kum, çiçek, böcek" gibi şeyler diyordu. Niye böyle şeyler diyordu Camus? Camus bir turizmci miydi? Tam olarak öyle değil... Ona göre insanın "Tersi ve Yüzü", onun dünya ile olan başbaşalığı olmalıydı. Tanrı düşüncesi aradan çıkartılıp tamamen dünyanın insana vaat ettiklerine odaklanmalıydı insan. Bunu yaptığında da dünyanın anlaşılmaz olduğunu, onun üzerine kafa yormanın gereksiz olduğunu ve bizim için biçilmiş roller neyse, Sisifos'un kendi kayasıyla olan başbaşalığı gibi kendi rolümüzü oynamaya devam etmemiz gerektiğini düşünmüştü. Ne de olsa Camus'den yüzlerce yıl önce yaşamış olan Shakespeare koymuştu noktayı : "Bütün dünya bir sahnedir / Kadın, erkek bütün insanlar da oyuncular." diyerek... Absürttü insan ona göre. Yani uyumsuz, saçma, uygunsuz, yersiz, hissiz, duyusuz. Hani şu Zeki Demirkubuz'un Yazgı filmindeki Musa gibi. O halde izniniz olursa hadi biraz "yabancı"laşalım artık! Hepiniz duymuşsunuzdur bu efsane kitabın giriş cümlesini: "Bugün annem öldü, ya da dün, bilmiyorum." Bir kitabı ana dilinden değil de çeviri olarak okuduğumuzda neler neler kaybediyoruz biliyor musunuz? Gelin size bunun boyutunu çok kısaca anlatayım. Üstte yazdığım cümlenin Fransızca orijinali tam olarak şu şekilde: "Aujourd'hui maman est morte. Ou peut-être hier, je ne sais pas" Fransızca'da "annem"in karşılığı "ma mère" iken, Camus burada neden "maman" kelimesini kullanmış ola ki? Çünkü "ma maman" bir Fransız okuduğunda adeta küçük bir çocuk söylüyormuş gibi "anneciğim" demekmiş. Yani SSKlı, maaşlı, yemekli ve esnek çalışma saatleri olan bir işle birlikte düzgün bir hayata sahip olduğunu düşündüğümüz Meursault, aslında yetişkin bile olamamış ve ölüme karşı hala bir çocukmuş gibi bakan bir çocuk-adam'dan ibaret. Hani şu Çiğ Köfteci Ali Usta hep öyle diyor ya, aklınızda da öyle kalsın. (bkz : öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler) Durun daha bitmedi... "Ma maman" demiştim. E peki yukarıdaki cümlede Fransızca'daki iyelik eki olan "ma" nerede? Yok! Çünkü Meursault annesine hiç sahip değildi ki onu kaybetsin! Bir şeye sahip olmadığınızda onu kaybedemezsiniz değil mi? MUH-TE-ŞEM. Queen'in Bohemian Rhapsody şarkısında Freddie Mercury'nin "Mamaaaaa uuuuuuu" derkenki zevkini alıyorum şu an bunları yazarken. Yabancılaştıktan sonra Camus, Descartes'ın “Düşünüyorum öyleyse varım” felsefesini "Başkaldırıyorum, öyleyse varız" haline çevirip kendi bireysel başkaldırı düşüncesini oluşturdu. Komünizm ve devrimcilik düşünceleri yüzünden yanından ayrılmayan arkadaşı Sartre ile kavga etti. Sartre, Camus'ye "Ya bu Camus zaten Tanrı'yı reddedip bir de üstüne çok Tanrılı bir Yunan mitinden yararlanıyor" dedi. Biraz haklıydı. Ama sonuçta "saçma"ydı her şey, bu da "saçma"ydı. İnsan da belki olası bir Tanrı'nın pompalı tüfeğinden saçılmış bir "saçma" olabilirdi... Veba ile bireysel yazgıyı, evrensel bir yazgıya dönüştürdü. Sıkıyönetim ile veba virüsünü somut bir şekilde kişileştirdi. Düşüş ile 50 katlı bir binadan düşerkenki düşüşünü fark edemedi, yere çakıldı. İlk Adam ile başladığı yer olan Tersi ve Yüzü'ne, başladığı yer olan Cezayir'e, başladığı yer olan bebekliğe geri döndü. Bu, bence, mükemmel bir yaşam biçimiydi! İsterseniz bütün bu yazdıklarımı ve diğer detayları bir video olarak da izleyebilirsiniz: youtu.be/-_X3xWwwAoA “Aşırı tutkulu bir Camus hayranı olmak istiyorum ve ona dair pek çok kitabı okumak istiyorum” okuma sırası bence şöyle olmalı: Tersi ve Yüzü (1937) Yaz (1939-1953) Düğün-Bir Alman Dosta Mektuplar (1938) Defterler 1 (1935-1942) Sisifos Söyleni (1942) Mutlu Ölüm (1937 - 1971’de yayımlanıyor) Yabancı (1942) Defterler 2 (1942-1951) Denemeler (1944-1950) Başkaldıran İnsan (1951) Veba (1947) Sıkıyönetim tiyatrosu (1948) Defterler 3 (1951-1954) Düşüş (1956) Sürgün ve Krallık (1957) İlk Adam (1994) “O kadar detaya gerek yok, Camus’nün en önemli kitaplarını okusam da bana yeterli olur” okuma sırası ise bence şöyle olabilir: Tersi ve Yüzü (1937) Yaz (1939-1953) Sisifos Söyleni (1942) Mutlu Ölüm (1937 - 1971’de yayımlanıyor) Yabancı (1942) Başkaldıran İnsan (1951) Veba (1947) Sıkıyönetim tiyatrosu (1948) Düşüş (1956) İlk Adam (1994) Ek olarak okuyabileceğiniz bazı yardımcı kitaplar ve öznel önerilerimden oluşan bir kitap seçkisi: - Ali Osman Gündoğan, Albert Camus ve Başkaldırma Felsefesi - Bertell Ollman, Yabancılaşma - William Barrett, İrrasyonel İnsan - Rollo May, Kendini Arayan İnsan - Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı Daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için bu iletiyi paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep. Keyifli ve Camus'nün "saçma"larının arasında kendi saçmalıklarınızı fark edebileceğiniz, bunları da içinde bulunduğunuz dünyayla eşitleyebileceğiniz meraklı okumalar dilerim.
Yabancı
8.3/10
· 74,5bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
52
900
BKM KİTAP
Sponsorlu
İş Bankası Yayınları Tüm Kitaplarında %50 İndirim
Charles Dickens'dan "İki Şehrin Hikayesi" veya Carlo Collodi'den "Pinokyo" veya Dostoyevski'nin başyapıtı "Karamazov Kardeşler", bu liste uzar gider ama ne bkmkitap'ta ne de İş Bankası Kültür Yayınları'nda kitaplar bitmez. Tüm kitapseverleri mutlu etmek için İş Bankası Kültür Yayınları'nın tüm kitaplarına %50 indirim yaptık!💥 İndirimi yakalamak için bkmkitap.com'u ziyaret etmeyi unutmayın!📚 Hemen İncele: bkmkitap.com/is-bankasi-kultur-y...
1
204
Ayfer
Yabancı'ı inceledi.
112 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Musa & Meursault
¶¶"Bugün annem öldü belki de dün bilmiyorum."¶¶ ¶¶"Böyle katı yürekli insan görmedim ömrümde!"¶¶ #138523020 Albert Camus Sisifos Söyleni adlı eserine, "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğinde bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermek..." şeklinde başlar. Yabancı adlı en çok okunan eserinde de aslında merkezde yine bu soru bulunmaktadır. Evet, okuyan pek çok insanın ve hatta okumayan pek çok insanın Yabancı hakkında ilk ve en çok duyduğu, akıllarında en çok yer eden nokta, annesi ölen bir kişinin kayıtsızlığı oluyor hatta bunu, "annesi ölen bir kişinin son derece acımasız kayıtsızlığı" şeklinde daha abartılı şekilde belirtenler de olabilir. Ama ben, burada "anne"yi, "hayat"ın temsili olarak görüyorum. Bu durumda, Meursault'un kayıtsız hali, bir kişi olan anneye değil, hayatın kendisine karşı olmaktadır. Meursault, sıradan bir işte çalışan sıradan bir insan gibi görünür. Son derece sessizdir, bunun nedeni olarak, konuşacak bir şeyin olmadığını gösterir. Ancak Camus, Sisifos Söyleni'nde "Uyumsuz insan için, açıklamak ve çözmek değil, duymak ve betimlemek söz konusudur artık. Her şey açık görüşlü ilgisizlikle başlar." diyerek aslında Meursault'u tarif eder. Yabancı'da ise onun adım adım ilgisizliği, giderek daha çok açık görüşlü bir noktaya gelecektir. Zeki Demirkubuz' un" Yazgı" filmini izleyenler bilir ki oradaki Musa da aslında Yabancı kitabından uyarlanan Meursault'un vücut bulmuş halidir. Çoğu replik de zaten kitapla eşdeğerdir. Annesinin ölümüyle açılan kitap , üç bölümden oluşur. İlk bölümde Meursault’un bakımevine gidip annesinin cenazesini aldığı süreç içerisinde, annesinin ölümü karşısındaki soğukkanlılığı ve de cenazesinin önünde sütlü kahve içmesine kadarki süreç anlatılır. Romanın ikinci bölümünde ise, annesinin ölümünden bir sonra bulduğu Marie isimli sevgilisi Marie, ve de birkaç gün sonra tanıştığı çapkın Raymond ile beraber yaşanılan birtakım olaylar sonucunda Arap bir adamı Meursault’un öldürme süreci anlatılırken, romanın son bölümünde ise Meursault’un mahkemede yaşadıkları antarılır.Kitapta Meursault’un mahkemedeki süreci bizlere giderek onun suçlanmasının adam öldürmekten değil de, annesinin ölümüne üzülmediği, gözyaşı dökmediği, önünde sütlü kahvesi içmesi gibi,  Friedrich Nietzsche tabiriyle “sürü” gibi davranmaması sebebiyle olduğunu görürüz. Ancak filmde Musa ise, Meursault karakterinden de öte, annesinin öldüğünü fark ettiği gün ne yapacağını bilmeden kayıtsızca işe gidip, her şeye “Benim için fark etmez” diyen ve de işlemediği bir adam öldürme suçuna karşılık o suçun üzerine atılışına yıllarca kayıtsız kalan bir karakterdir. Yine iki karakterin de ortak yanı Tanrıya olan inançsızlığıdır. Camus, Meursault 'un tüm ahlak normlarını yıkan, okuyucuya nefretle karışık bir sempati uyandıran karakteri üzerinde bir çözümleme yapmayı amaçlamaktadır. Keza aynı hisleri Musa içinde söyleyebiliriz. Bu iki karakterin modern bireyin toplumsal kuralları gözetmeden var olması mümkün müdür? Beklenmedik tavır ve davranışlar toplumca nasıl algılanır? Aslında Nihilist bir tavır içindedirler ikisi de, acı ve çatışmanın var olduğu yaşamı kabul edememe halini anlatır biz okuyuculara... "Acımasız bir canavar" olarak nitelenen Meursault. Peki O gerçekten böyle tanımlanmayı hak ediyor mu?! Pek çok insanın cevabı "Evet." olacaktır ya da en azından "Hayır ama…" olacaktır. Ancak gözden kaçan önemli bir nokta, acılarımızı bile nasıl yaşayacağımızın kararını bizim veremiyor oluşumuzdur! Bir üzüntü duymuyorsun ama duyuyor gibi göstermelisin; ağlayamıyorsun ama ağlamış gibi gözükmelisin; uykun çok gelmiştir ve annenin ölüm haberi yeni gelmiş olmasına rağmen gidip uyumuşsundur ama ertesi gün bunun aksini yapmış gibi davranmalısın… Yani, toplum senden nasıl davranmanı bekliyorsa, o şekilde davranmalısın. Peki gerçekten neden bunun zorundayız? Neden dünya üzerindeki her insan, annesinin ölümüne bire bir aynı veya benzer tepkileri vermek zorunda? Kim koyuyor bu kuralları, adetleri? Ve en önemlisi, bu kurallar ve adetlere uymak için kendimizi zorlarken, aslında kendimizden giderek uzaklaşmamız ve bilincimizde hasarlar oluşturarak birer otomat haline gelmemiz ve bunun doğal sonucu olarak özgürlüğümüzü yitirmemizdir. Ve eminim ki pek çok kişi şiddetle karşı çıkacaktır ancak bence o kadar da kesin konuşmamak veya kesin tepkiler vermemek gerekir. En basitinden ve iyimserinden, annenizin veya babanızın acılar çeken bir hastalıktan muzdarip olmasındansa ölmesini istemez misiniz? En azından kısa bir anlığına? "İstemem!" diyorsanız, neden? Onun/onlar için mi yoksa kendiniz için mi? Peki, çok acılı bir hastalık durumunu da geçelim, yani işi biraz daha "acımasız" hale getirelim. Annenizin kulağı ağır duymaya başlamış ve alışamadığı için işitme cihazını da takmamakta ve sizden uzakta yaşamaktadır ya da birlikte yaşıyor olmanıza karşın, ilişkiniz sıcak değildir. Sıcak değilken illa kavga etmenizi kastetmiyorum, bilakis kavga ilişkiyi canlı tutar, bu nedenle sadece birbirinizle iletişiminizin abartılmayacak, sıradan nedenlerden dolayı koptuğunu hayal edin, bununla birlikte, kısa süreliğine bir araya geldiğinizdeyse zaten o sizi duymadığı için bir sohbet de edemiyorsunuz. Herkes de bilir ki, insanı diğer insanlara bağlayan iletişimidir ve bu iletişimin canlılığıdır. Bu canlılık yitirildiği vakit, en yakınınız olan anneniz bile söz konusu olsa, ona yabancılaşmaya başlarsınız. Meursault'un dediği üzere, ¶¶Kafaca, vücutça sağlam bütün insanlar sevdiklerinin ölümünü az çok arzu etmişlerdir.¶¶ Okur kalın...
Yabancı
8.3/10
· 74,5bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
10
174
Mehtap Yılmaz
Yabancı'ı inceledi.
112 syf.
·
Beğendi
·
4/10 puan
Albert Camus’a Nobel verilecekse, “Düşüş” adlı eserine verilmelidir bence! Jose Saramago’nun “Körlük”ü kadar can sıkıcı, eserin son düzlüğüne kadar ite kaka cümlelerle yazılmış bu kitabın neresi Nobel’i hak ediyor anlayamadım! Okuyucunun aklıyla alay etmektir bu... Kupkuru bir lokmayı susuz yutmaya çalışmak gibi bir şeydi Yabancı’yı okumak! Katlanmaktı zihni bir kabızlık haliyle ıkınarak, zihni bir dışkılama haliyle ortaya bıraktığı saçma sapan anlatılara zaman harcamak... Kitabın son düzlüğündeki üç beş sayfa dışında bu kitap tam olarak çöptür açıkçası! Düşüş gibi bir eser ve bu çöp, “Yabancı” Camus’ya mı ait gerçekten diye düşündürüyor. Kitap yazmış olmak için saçmaladığı bir eser bence! Okumaya asla değmez! Zaman kaybı oldu benim için! Nobel ödüllüymüş! Buna ancak gülünür! Puhahahaha!
Yabancı
8.3/10
· 74,5bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
36