·
Okunma
·
Beğeni
·
42,9bin
Gösterim
Adı:
Sisifos Söyleni
Baskı tarihi:
26 Ekim 2018
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755107264
Orijinal adı:
Le Mythe De Sisyphe
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir."

Albert Camus, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yayımladığı deneme kitabı Sisifos Söyleni'nde, yaşamın anlamsızlığı, varoluşumuzun saçmalığı gibi intihara yönelen temaları, tarihin ve edebiyatın belirli bazı kişilikleri üzerinden ele alır. Tahsin Yücel'in dilimize kazandırdığı eser, 20. yüzyıl felsefe tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir. Tanrıların, hep yeniden aşağıya yuvarlanacak olan taşı tepeye çıkarmakla cezalandırdıkları Sisifos, cezasını bilinçli olarak kabullenmiş, tekrar yuvarlanacağını bildiği halde taşı bütün gücüyle yukarı taşır. Camus saçma kavramını işte bu noktada tanımlar: boşuna olduğunu bildiği halde direnen insan. Yaşamın anlamı ancak, dünyanın saçmalığını ve yenilginin daima tekrarlanacağını bile bile kötülüğe direnmek olabilir, insanlığa gerçek boyutlarını ancak bu başkaldırı kazandırabilir.
160 syf.
·1 günde·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Albert Camus'nün hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/-_X3xWwwAoA

Fransız fırınlarından aldıkları bagetleri koltuk altlarında taşıyan şık giyimli Batılı kadınlar ile Selefi-İslami hareketi savunan adamların Casablanca filminin etnik çeşitliliğiyle bir araya getirilmişcesine yaşadığı Cezayir'de doğmuş bir adam, neden Yunan mitolojisindeki bir başka adamla ilgileniyordu?

Hızlı bir inceleme olacak. Alıntılarla Yaşıyorum Okuma Grubu'nun ilk ayında bu kitabı okuduk ve Camus, 1913'te Fransız sömürgesi Cezayir'de doğdu. Gençliği I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı arasında geçti. Bu iki savaşın arasının çocuğu faşizm. Faşizm geldiyse hümanizm, ahlaki, dini, kültürel, entelektüel değerler gider, yerine militarizm, seçicilik, ataerkillik, güçlülerin hakimiyeti gelir. Belki de Camus, Sisifos'un sadece kendi kayasına odaklanmış olup Tanrılara meydan okumasını dönemin faşizm zihniyetinden etkilenerek yaptı. Sonra Sartre ona diss attı. Ortalık Şener Şen ile İlyas Salman'ın "Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza" ile başlayan kahvehanedeki atışmasına döndü. Sartre dedi: "Ya biraderim, iyi güzel de sen hem Tanrısızlığı savunuyorsun hem de bütün absürt ve saçma felsefeni çok Tanrılı bir inançtan baz alıp Tanrıları suçluyorsun" dedi. Tabii, Camus şok. Sonra Camus, varoluşçu filozoflardan olmadığını ve Sisifos Söyleni kitabının da sözde varoluşçu filozoflara doğrultulduğunu söyleyince Sartre, Hande Ataizi'ne tokat atan Sevda Demirel gibi "Ne dedin sen?" deyip ayağa kalktı.

Absürt kelimesinin etimolojisindeki "surdus" kelimesi, sağır, duyusuz, hissiz, tepkisiz, silik demekse Camus fiziksel bir sağırdan daha sağırdı. Matematikte + ve - sayıların arasında anlam ve eşitlik arayanlardansa Camus irrasyonel sayılardı. Ponçik ponçik filmlerdense Camus, Ingmar Bergman'ın Yedinci Mühür filminde ölümle satranç oynayan, Tanrı'ya karşı çıkan o adamdı. Ölümsüzlük iksirinden içmek isteyen Sisifos'un cezasının sonsuz olması gibi Camus de sonsuz bir saçmaydı. Hatta Sisifos'un öbür yaşamın içerisinde bulunan ölüler diyarında bu kaya cezasına çarptırılmış olması Sartre'ın yine komiğine gitti: "Ya biraderim, sen hem öbür yaşama inanmıyorsun ve ölümün insan yaşamının noktası olduğunu düşünüyorsun, hem de Sisifos miti gibi öbür yaşamda ceza çeken bir adamın varlığına inanıp onun yaptığını felsefe ediniyorsun" dedi ve Norm Ender'in Mekanın Sahibi şarkısını yayınlaması gibi masaya yumruğunu vurdu. Tabii, Camus yine şok.

Sonra Camus yabancılaştı, çok yabancılaştı, dünyalarca yabancılaştı. Zaten insan önce toplumuna, sonra kendisine, sonra da kendisine yabancılaştığı kendisine bile yabancılaşırdı. Varoluş ile ilgili sorularında kendisine göre aklın yetersiz kalışıyla bir logos karşıtlığı arzulayan Camus, bir de gidip Husserl'ın fenomenolojisindeki bilinç kavramını felsefesinin merkezine koydu. Hem logos'u reddetti, hem de sadece bilinçle saçmanın algılanabileceğini söyledi. Adam o kadar özgüvenliydi ki, bir araba kazasında ölmenin en absürt ölüm olacağını söyledi, bir araba kazasında öldü, en absürt öldü.

Kierkegaard'a diss attı. Tabii ölüler konuşamazdı, Sartre'a diss atsaydı ya kolaysa. Zavallı Kierkegaard mezarda olduğu için Camus'ye "cevab veremedi" Kierkegaard'ın varoluşçu felsefesini dinsel bir boşluk kalmaması gerektiğine bağlaması Camus'nün hoşuna gitmedi: "Ya biraderim, iyi güzel de, varoluşun dinle ne alakası var" dedi. Hatta bir Tanrı olmasa bile intihar etmemeliyiz, dedi. Guguk Kuşu filmindeki McMurphy'ye dönüştü. O da "Hepiniz buranın dayanılmazlığından yakındığınız halde dışarı çıkacak kadar yüreğiniz yok" demişti. Camus'nün de dışarı çıkmaya yüreği yoktu, onun Sisifos kayası kendi yaşamıydı.

Oğuz Aktürk'ün size tavsiyesi, bir amacınız olsun be kardeşim. Herhangi bir amaç bile olabilir. Mesela ben hiçbir zaman sonuçlanmayacağını bilsem bile ülkede kitapsız köy okulu bırakmamayı hedefliyorum. Hediye etkinliği düzenlediğim her seferde Sisifos gibi kayayı yukarıya taşıyorum ve hediyeden sonra kaya aşağı yuvarlanıyor ve yine en başta olduğumu anlıyorum. Ama olsundu be kanka, hayat bunun için güzel ya işte.

Dante'nin İlahi Komedya eserinde Araf'ta kalmış ve hayatlarında kendilerine bir amaç belirlememiş insanların peşinden koştuğu hayali bir bayrağın peşinden mi koşmak istersiniz? Frank Capra'nın Şahane Hayat filmindeki George'un dediği gibi "Keşke hiç doğmasaydım" diyenlerden misiniz? O zaman hizmet edeceğiniz bir dava olsun. Çünkü hizmet edeceğiniz bir dava ya da seveceğiniz bir insan bulup da kendinizi ne kadar çok unutursanız, kendinizi de o kadar gerçekleştirmiş olursunuz. Dostoyevski, bir amaç ve bu amaca ulaşma isteği olmadan kimse yaşayamaz dedi. Hepimiz gibi Sisifos'un da en azından bir amacı vardı, kayası. Benim kayam, köy okulları. Başkasının kayası, hayvanları mutlu etmek. Bir başkasının kayası, kayaların şekilleriyle ilgilenmek. Bir başkasının kayası, bir başkasının kayasının taşınmasına yardım etmek. Bir başkasının kayası, kitap okumak. Bir başkasının kayası, mühendis olup ülkenin refah düzeyini yükseltmek. Bir başkasının kayası, asgari ücretle geçinip gitmek. Bir başkasının kayası, avukat olup ülkede çözülmemiş dava bırakmamak. Bir başkasının kayası, gazeteci olup ülkesini habersiz bırakmamak. Bir başkasının kayası, öğretmen olup öğretmeyi öğretmek. Bir başkasının kayası, mimar olup binaların psikolojisini öğrenmek. Bir başkasının kayası, video çekip genç kitleye hitap ettikçe onları bilinçli bir okur yapabilmek. Bir başkasının kayası...

Hepimizin kendine göre kayaları var.
160 syf.
·4 günde·8/10 puan
Öncelikle bu kitap Albert Camus'nun 14 denemesinden oluşmaktadır. Denemelerin hemen hemen hepsinde ana konu "intihar." Kimi denemesinde açıktan açığa intihar ile ilgili görüşlerine yer vermiş, kimi denemesinde ise örtülü olarak intihar konusuna değinmiş. Kitabın hem bir deneme kitabı olması hem de konuları felsefi olarak irdelemesi dilini ve anlaşılırlığını olumsuz yönde etkilemiş. Bu sebeple kitabı okumak isteyenlerin felsefi konular ağırlıklı olmak üzere yazarın denemelerini okuyacağını ilk etapta bilmesi gerekir. Zira, asla kolay ve anlaşılır bir kitap değil.

Yazar kitabın hemen başında vermek istediği ana mesajı, "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." diyerek önümüze sermeyi tercih etmiş. Kitabın devamında da intihar konusundan sapmayarak intihar etmenin mantıklı bir eylem olup olmadığını hem örneklerle hem de ayrıntılı bir şekilde derinleştirmiş.

Camus, denemelerin birçok yerinde, kendini öldürmenin, yaşamı ve yaşamın anlamını kavrayamamaktan kaynaklandığını ifade etmiş. Hatta intihar etmenin, başkaldırının mantıksal bir sonucu olmadığını, bir nevi boyun eğiş olduğunu, önemli olanın direnmek olduğunu açık bir şekilde söylemiş. Bir adım daha ileriye atarsak, insan için ancak bir başkaldırının yaşama tam anlamıyla değer vereceğini söylemiş yazar. Katılıp katılmamak sizin tercihinizdir elbette; ama Albert Camus'nun düşüncesi bu yönde.

Peki "Sisifos Söyleni" nedir? Bulduğum bir hikayeyi sizinle paylaşayım: Olimpos Tanrıları, Zeus’un isteği üzerine Korintos Kralı Sisifos’u cezalandırmaya karar verirler. Cezası, koca bir kayayı yüksek bir tepenin zirvesine kadar çıkartarak yerine oturtmaktır. Sisifos, bazen sırtı ile dayanarak ve bazen de kolları ve de bacakları ile kayayı kucaklayarak büyük kayayı akşama doğru büyük zorluklarla tepeye çıkarır. Tam tepenin oyuğuna yerleştirecektir ki, kaya yeniden aşağıya yuvarlanır. Bu işlem her gün defalarca sürer gider. Sisifos, Homeros’un yorumu ile “yararsız ve umutsuz bir çaba ile cezalandırılmış olduğunu” anlar.

Sisifos bu cezaya karşı dirençli ve kararlı bir şekilde durarak Tanrılara karşı bir tür zafer kazanabileceğini ispat etmek üzere her gün bu kaya ile aynı şekilde boğuşmaya devam eder. Çünkü artık kendisinin varoluş nedeninin bu çabası olduğunu kabullenmiştir. Ancak hiçbir zaman Sisifos intihar etmeyi ve cezasından kaçarak kurtulmayı amaçlamaz. Zira o, bu şekilde hareket ederek Tanrılara başkaldırmaya devam etmektedir... Kitabın içerisinde yer alan denemelerden birinin adı Sisifos Söyleni olduğundan kitaba da bu isim verilmesi tercih edilmiş. Bana sorarsanız "uyumsuz" gibi bir isim verilse daha güzel olurmuş. Çünkü kitabın hemen hemen her yönünde hayat ile uyumsuz kişiliklerden bahsedilmiş...

Özetle; intihar etmeyin, çünkü bu hayata karşı asla bir başkaldırış değildir, aksine boyun eğmektir. Hayat size asla kurtulamayacağınız bir ceza (sisifos cezası) verse bile yılmayın ve inadına yaşamaya devam edin. Asıl başkaldırış yaşamak ve sorgulamaktır demek istemiş yazar. Bence son derece zor bir konuyu işlemiş ve bizlere bambaşka bir kapı açmış denemeleriyle... Yazarın her söylediğini anladığımı kesinlikle söyleyemeyeceğim size burada; ama çok zor bir konuyu işlediğini kabul etmek gerekir.
160 syf.
Sisifos'u incelemeye nasıl başlanır, zor bir karar. O zaman kemerleri bağlayın! Sizi etrafından dolaştırayım.
"Hayat tekrarların tekrarlarının tekrarlarından oluşur" diye über muhteşem bir söz vardır, insanoğlunun bu dünyada sayılı olan günleri çoğu zaman birbirinin tekrarı değil midir? Hatta birçok insanın hayatı bile birbirinin tekrarı sayılabilir; doğ, okulu bitir, işe başla, çevre edin, evlen, çocuk yap, dede/nine ol, öl.
İşte insanın; "var olmaya mahkum edildiği" bir dünyada kaderinin, sonsuza kadar nafile bir çabayla ağır bir kayayı dağın zirvesine çıkartmaya çalışan kadim Sisifos hikayesine bu kadar benzemesi, hayatın salt gerçeğini ne güzel özetliyor!

Camus bu oldukça ağır ve felsefi deneme türündeki kitabına:
"Gerçekten önemli olan bir tek felsefi sorun vardır; İntihar!" şeklinde çarpıcı bir başlangıç yaparken işte bizi, kendi hayat sorgulamasının ortasına böylece bırakıveriyor. Biz de kendi çevre, zeka ve birikimimiz ölçüsünde bu sorgulamaları yapıyoruz ve gündelik hayatın arkaplanında kalan bazı sorgulama anlarında yapmaya da devam edeceğiz. Mevlana'nın dediği gibi; Herkes kendi kepçesinin büyüklüğüne göre alacak ummandan. Ama unuttuğumuz bir şey var; yaşamın bu karmaşası içerisinde bocalayıp dururken zamanı, dolayısıyla kendimizi tükettiğimiz gerçeği! İçi boş dostluklar, çabuk tüketilen sevgiler ve yaşanmadan geçilen an'lar arasından savrularak geçerken gülümsemeyi de unuturuz. Oysa hayat, bu küçük an'lar şeklindeki muazzam harmoninin içerisinde gizlidir.
Belki bu dünyaya mutlu olmak için gelmedik. Ama mutluluk, çoğu zaman alt paragrafta bahsi geçen sisifosvari gülümsemede hayat bulur.

"Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir"
Hayat gerçekten de yaşamaya değer mi? Hayatın temelinin absürd olduğunu fark eden çoğu kişi bu soruyu sormuştur. Bu sorgulama hayatın olağan akışı içerisinde bir "Neden?" duraksaması ile gelir çoğu zaman. Kimilerinin yanıtı "Her şeye rağmen hayat güzel" olurken, kimilerininse "Bu kadar çok acıya karşın dünyada mutluluk ne kadar da az, uğraşmaktan yoruldum" olmuş ve içlerinden bazıları bunu eyleme döküp kendilerini ölümün bilinmez ve karanlık kollarına bırakmışlardır.
Biz de yaşanılan her şeyin en sonunda bir yerde anlamını kaybedecek olduğunu biliriz ve çok anlamlı hayatlar yaşamaya uğraşırız, bu nafile çaba, işte size en büyük absürt!
Camus'un varoluşçuluk felsefesi, Sisifos hikayesinin devamında gizlidir. Sisifos; Tanrıların bu anlamsız, amaçsız bir çabayı sürdürme şeklindeki dahiyane cezasına beklenmedik bir biçimde baş kaldırarak yanıt vermiştir. "Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos'u mutlu olarak tasarlamak gerekir." der Camus söyleninde. Sisifos, Camus'un dediği gibi Tanrıların cezasına yüzündeki hafif ama anlamlı gülümsemeyle karşılık verir.

Her zeki insanın hayatında bir kere de olsa intiharı düşündüğü gerçeğini göz önüne alırsak, bu konular hakkında düşünmekten çekinenlerin da elbet mantıklı sebepleri var. Camus'un deyişiyle "Düşünmeye başlamak için için yenmeye başlamaktır."
ve tahtakurusu tahtayı bir kere kemirmeye başladığında bir daha durmayacağı da kesindir.

Çevremize baktığımızda gördüğümüz şeyi nasıl gördüğümüz tamamen kendi gerçeklik algımıza bağlıdır. Örneğin Sartre, Sartre gibi düşünür ve evreni Sartre gibi görür. Onun kendi gerçekliği budur ve başka türlüsü de mümkün değildir.
Felsefenin kadim çağlardan beri bize öğrettiği şey, yukarıdaki sebepten dünyayı tam anlamıyla anlamak konusundaki yetersizliğimizdir. İşte Camus'un meşhur "Uyumsuz"u da bu yetersizlikten doğar. Camus 2.dünya savaşı zamanlarında çağının uyumsuz insanını anlattığı zaman aslında insanlığın temel sorununa da ışık tuttuğunun da farkındaydı.
Uyumsuz, evrenin akla, mantığa aykırılığını, devasa derecedeki tutarsızlığını anlamış, hayatın anlamını arama gibi nafile bir çabadan her şeyi olduğu gibi görme aşamasına geçebilmiş bilinçli insanı tanımlar, bu noktadan sonra ise bir gerçeğin farkına varır; yaşanan her saniye aslında bir başkaldırıdan ibarettir. Evet, intihar etmediğiniz her saniye aslında hayatın bu sürekli keşmekeşliğine meydan okuyorsunuz.
Bu noktadan sonra, 'uyumsuz eser' kavramına değinip incelemeyi 'kör eden' niteliğe büründürmek istemediğimden kısa kesiyorum. Ama bir inceleme daha yazdıracak kadar dolu bir kavram olduğunu da inkar edemem.

Sonuç olarak 160 sayfalık burada sadece az bir kısmına değinebildiğim dolu dolu bir eser Sisifos. Kırdığım birkaç puan çoklukla kitabın çevirisinedir. Bu yüzden de kitabın zorluğunu, dünyanın en garip çevirisiyle daha da zorlaştırıp anlaşılmaz kılan, ama çevirileri ödüllere boğulan Tahsin Yücel'e de, "Tahsin Yücel Türkçesi" adında bir dil yarattığı için buradan en derin 'saygılarımı' sunuyorum. Varoluşsal sancılar çeken tüm okurlara; derin okumalar.
151 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10 puan
¶¶Gerçekten önemli olan tek bir felsefe sorusu vardır:İntihar.'¶¶

Bu sözlerle başlıyor Camus başyapıtına. Söz konusu kitap için yapılacak en iyi başlangıç olduğu da su götürmez bir gerçek. Camus, Nobel ödülü kazanmış denemesinde, akıl, mantık, absürd, saçma ve uyumsuz gibi terimlerden yola çıkarak hayatın yaşamaya değip değmeyeceği sorusuna cevap arıyor ve sonraki eserlerinde de baş göstererek ön plana çıkacak ''saçma'' felsefesinin temellerini atıyor.

''Sisifos'' miti (orijinal olarak ; le mythe de sisyphe) temel olarak yunan mitolojisinden gelmekte. Anlatıya göre sisifos, denizcilik ve ticaretin gelişimine katkıda bulunmuş, fakat konukseverlik kurallarını ihlal ederek yolcuları ve konukları öldürecek kadar açgözlü ve hilekar bir kraldır. Homeros'un aktarmasına göre, Sisifos en hünerli insan olarak nam salmıştı. Kuzenini baştan çıkarmış, erkek kardeşinin tahtını ele geçirmiş ve Zeus'un sırlarına özellikle Zeus'un nehir tanrısı Asopus'un kızı Aegina'ya tecavüz ettiği sırrına ihanet etmiştir. Bunun üzerine Zeus, Hades'ten Sisifos'un cehennemde zincire vurulmasını istemiştir. Ancak hilekarlığının cezası olarak Sisifos, daha büyük bir cezayla karşı karşıya kalmıştır : Her seferinde tekrar aşağıya yuvarlanacağını bildiği halde büyük bir kayayı dik bir tepenin doruğuna yuvarlamak !Camus, felsefesinin temelini oluşturan ''saçma'' kavramını tam olarak böyle açıklar : sonucunu bildiği halde her seferinde kayayı yukarı yuvarlamaya devam eden aptal insan. Ve bu temelin üzerine, ince bir işçilikle ilmik ilmik felsefesini dokumaya başlar.Sisifos'un efsanaevi hikayesine dair oldukça farklı eğlenceli ve bilgilendirici bir incelemeyi de buraya bırakıyorum. :))
#103363865


Camus 'nün dili tartışılmayacak derecede müthiş. Bu sebeple, kesinlikle inandırıcılık sıkıntısı yaşamıyor. Hayatın yaşamaya değip değmediği konusundaysa tercihini, değdiğinden yana kullanıyor yazar. Hayatın boş ve anlamsız olduğu, ancak zaten bunun için yaşanması gerektiği noktasına varıyor ve intihar eden kişisin tıpkı melodramlardaki gibi bu hayatı beceremediğini kabullendiğini söylüyor. Ancak ''Sisifos Söyleni'' sadece bu konularla ilgilenen bir yapıt değil. Toplumsal yaşama da dokunduruyor inceden. Ailenin toplum içerisindeki yeri, toplumdaki sivrilen insanlara getirilen eleştiriler ve toplum baskısını gözler önüne seriyor yapıtında... Yazının başında Sisifos efsanesinden bahsetmiştim. Şimdi biraz Camus'nün Sisifos'a bakışına değinmek istiyorum. Birçoklarının aksine Camus acıyan gözlerle bakmaz Sisifos'a.. Hayır, onu anlamaya çalışır ve de mutlu addeder. Ne de olsa tanrılara başkaldırmış ve yaşamın enginliğini görmüştür sisifos, ve üstün sadıklığı öğretir. Kayanın her düşüşünü izleyişinden büyük bir keyif alır. Bundan dolayı da Sisifos'u mutlu tasarlamak gerekir Camus'a göre..

İncelememin son bölümünü de yayıncıya ayırmak istiyorum. Can Yayınları bütün kitapseverlerin sevip saydığı, takdir ettiği çok başarılı bir yayınevi olarak aklımızda ve kalbimizde yer edinmiştir. Tahsin Yücel de başarılı bir çevirmen olmasına rağmen, kesinlikle böylesi bir yapıtı olması gereken, saf, duru hale getirmekten çok, daha da çok zorlaştırdığı kanaatindeyim. Absürd kelimesi yerine sürekli olarak uyumsuz'u kullanması mı desem, yoksa TDK'ya bakmama rağmen anlamını bulamadığım yeni kelimeler türetmesi mi desem. Can Yayınlarının acilen yeni bir çevirisini yayınlaması şart.


Her deneme birden çok okunduğunda dahi yeni anlamlar kazanır. Camus'nün bu eseri de kesinlikle o tarz eserlerden. Tekrar tekrar okunacak, not alınacak bir başyapıt. Kesinlikle zorlayıcı ve kışkırtıcı, ancak bir o kadar da teşvik edici. Kesinlikle okuyunuz, okutunuz.

Okur kalın..
160 syf.
·5 günde·9/10 puan
Başkaldırmak.. inadına yaşamak..


1942’de II. Dünya Savaşı’nda deneme ve makalelerinin derlemesinden oluşan Sisifos Söyleni, aynı yıl yayınlanmış Yabancı adlı romanıyla birbirini tamamlar nitelikte olup, Nobel Edebiyat ödülüne layık görülmüştür.
Yabancı, Düşüş, Sisifos Söyleni okuduğum üç eserinde de varoluşçu izler taşıyan Camus, saçma felsefesini geliştirmiş, uyumsuzluğu, us’a dikkat çekmiş bu kitabında.
Saçma felsefesini anlatmak isterken Yunan mitolojisindeki Sisifos karakteri ile bütünleştirmiştir.

Sisifos, Tanrılar tarafından bir cezaya tabi tutulur.
O, kayayı tepeye çıkarmakla sorumludur.
Her çıkarışı sırasında kaya hep aşağıya iner.
Sisifos mücadeleci ruhuyla hiç yılmaz, belki de yılmama zorunluluğu ve kendi varlığını Tanrılar’a kanıtlamak için büyük bir çabayla kayayı tekrar zirveye taşır.
Kayanın tekrar düşeceğini bildiği halde, tekrar, tekrar, tekrar yukarı çıkarmasa öleceğimizi bildiğimiz halde yaşamamıza benzer.

“Yeryüzünün görüntüleri us’a fazla takıldığı zaman, mutluluğun çağrısı fazla ağır bastığı zaman, insanın yüreğinde keder yükselir; kayanın yengisidir bu, kayanın ta kendisidir. Uçsuz bucaksız kederi taşıyamayacak kadar ağırdır,” diyen Camus, bile bile kendisini beyhude olan bu yükü taşıdığını söyleyerek Sisifos’un yerine koymaktadır. Yani yaşamak bir cezadır, belki de bir yük.

Yaşama, uyumsuzluğa, absürtlüğe başkaldırdıkça yaşamın anlam bulmasıdır aslında anlatmak istediği.
Yaşam ne denli saçma, anlaşılmaz ve bir o kadar da ölümlü olsa da bu mücadele bizi yaşam örgüsünde yaşanabilir, mutlu kılar.
İlk bölümünde bahsettiği intihar değil, inadına yaşamaktır der aslında içten içe...

Camus’un da dediği gibi; Sisifos’u mutlu düşünelim...
Uyumsuzlara selam olsun...
160 syf.
·10 günde·Puan vermedi
Camus'nun hayatın anlamı, intihar ve yaşamı sorguladığı, kendi "absürdizm" ideolojisini ortaya attığı felsefi denemelerinden oluşan kitabı Sisifos Söyleni.

Baştan söyleyeyim ilk başlarda akıcı olmasına rağmen sonradan bayağı zor anlaşılır bir kitap ve kesinlikle ortalama felsefe bilgisiyle Camus için bir ön okumanız olmadan başlamayın derim.

Kitap adını, Yunan Mitolojisinde, Zeus'un sonsuza kadar büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm ettiği kral Sisifos'tan alıyor. Sisifos kayayı tepeye her çıkardığında kaya aşağı yuvarlanır. İşte böyle "boş" ve "anlamsız", absürt bir işle lanetlenmiştir Sisifos.

Kitapta üzerinde durulan da, "boş" ve "anlamsız" anlamını yüklediği sıfatıyla: "uyumsuz insan". Kitaptan bir alıntı ile Camus 'un dilinden uyumsuz:

"Öyleyse, uyumsuzluk duygusunun bir olay ya da bir izlenimin basit incelemesinden doğmadığını, bir durumla belirli bir gerçek arasındaki, bir eylemle onu aşan dünya arasındaki karşılaştırmadan fışkırdığını söyleyebilirim. Uyumsuz her şeyden önce bir kopuştur. Karşılaştırılan öğelerin ne birinde ne de öbüründedir. Karşılaştırılmalarından doğar." (Syf:46)

Yani ne hayat ne evren ne de insan kendi başına anlamsız aslında, uyumsuzluk bunların birbiriyle olan ilişkisiyle ve insanin onu yorumlama çabasıyla ortaya çıkıyor. Bu absürtlüğün bilincinde olmak da insanı bilinçli kılıyor.

Evet hayatımız ve varoluşumuz akılla açıklanabilir değil ama intihar etmek bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmıyor. Aksine bu absürtlüğün bilincinde olarak ve uyumsuzluklarla yüzleşerek başkaldırmaktan geçiyor.

Hepimizin Sisifos gibi kayaları var aslında, bunları hayatımızdaki engeller yada hedefler olarak düşünebiliriz. Eğer yoksa bunları yaratmak ve hayata anlamını kendimiz vermek elimizde.

Nietszche diyor ki : "İnsanın kendine dayanabilmesi ve boşluğa düşmemesi için kendini gerçekten sevmesi gerekir." Kendini sevmekle başlıyor herşey, içinde olmayan şeyi başkasına veremez insan. O yüzden boşluğa düşmemek için kendinize sarılın...
160 syf.
·7 günde·9/10 puan
Uzun bir aradan sonra merhaba demek bazı bedenlerde ıstırap yaratsa ve zor olsa da bunun buradaki kişiler ve benim için hiç mi hiç ehemmiyeti yok. Tek olduğumuz bir yaşamda başkalarını ayna görevi olarak kullanıp üzerimize çeki düzen vermenin azabını toplumsal olarak en derinlerde hissetmeliyim ki; buna ihtiyaç duyuyoruz. Bu durum bizim kültürümüzün bir sonucudur. Bir türlü kendimizi kendimizin aynası olarak görmüyoruz. Benim aynam yine ben olmalıyım. Ancak ciddi bir çelişkimiz vardır. Nefsini bilen Rabbini bilir hadisi kültürümüze sirayet etmemiş ve biz başkalarının aynalığını kendi aynalığımıza tercih etmişizdir. Buradaki nefsini bilme kendini bilmeyle aynı şeydir. Bu biraz Heraklitos vari dillenmeye benzese de tıpkı onun gibi "kendimi aradım araştırdım" demeden uzak duramıyorum. Bu bir felsefe ya da belki de bir felsefe.

“Her şeyin verildiği, hiçbir şeyin açıklanmadığı bir dünyada, bir değerin ya da bir metafiziğin verimliliği anlamdan yoksun bir kavramdır.” (Alıntı #88443352 )

Felsefe nedir dediğin zaman tıpkı din gibi yaşayan nüfus sayısı kadar tanım çıkacaktır. Sokrates’e göre felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir. Bu kanıyı Çiçero’da da görmek çok mümkündür ki kendisi “elimde olsaydı bu hayatın yasının tutardım,” diye ölümü bir küçümseyişle şımarık tavrından ödün vermeden cevaplamıştır. Montaigne Denemeler ’inde bu hususa çok fazla yer vermiştir. O da felsefe yapmanın ölümün yolunu açmaktan geçtiğini söyler. Aslında buradaki önem ölümü bilmek yaşamın anlamını bilmekten geçer ya da geçmeli olgusudur. Çünkü ölüm yaşamı kıymetlendirir. Hiç ölmeyecek gibi yaşamak ruha ihanet, bedene ıstıraptır. Memento mori, "fani olduğunu hatırla", "öleceğini hatırla"… ki sürdüğün bu hayat manalansın. Ölümle taçlandırılmamış her yaşam tamamlanmamış yaşamdır. Ayrıca evrende en adaletli şey ölümdür. Çünkü herkese eşit davranır. Korkuya ise hiç mahal yok. Çünkü “Neden ölümden korkayım ki? Ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yok” der Epikür. En güzeli ise Farabi’den gelmiştir; “Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun?”

“Başkaldırmış kişinin evreninde, ölüm adaletsizliği aşka getirir.” ( Alıntı #88329351 )

Meşhur Savunma’dan bir bölümü kırparak sunmak istiyorum: “Her tehlike için, kişiyi ölümün elinden kurtarabilecek pek çok yol vardır, yeter ki o kişinin her şeyi söyleyebilecek ya da yapabilecek kadar ar damarı çatlamış olsun! Bundan, yani ölümden, o kadar da zor değil kaçıp kurtulmak, çok daha zor olan kötülükten kaçıp kurtulmaktır. Zira o daha hızlı koşar ölümden. Ben, yaşlı ve yavaş biri olarak daha yavaşı tarafından yakalandım, suçlayıcılarım ise becerikli ve hızlı olduklarından daha hızlı olan kötülük tarafından yakalandılar. Ben şimdi sizin tarafınızdan idam cezası hükmü giydirilmiş olarak ayrılıyorum aranızdan, onlar ise hakikat tarafından fesatlığa ve adaletsizliğe mahkûm edilmiş olarak…” #86510645 Bu alıntı ve linkte bulunan alıntının her birinde harika bir ölüme hazırlanış ve mükemmel bir ahlak anlayışı ile karşı karşıyayız. Tesellimizin ise bu infaz kararlarını verenlerin, infaz gerçekleştikten sonra pişman olup kendilerini öldürmeleridir.

“Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğinde bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir. Gerisi, dünyanın üç boyutlu olup olmadığı, aklın dokuz mu, yoksa on iki ulamı mı bulunduğu, sonra gelir. Oyundur bunlar; ilkin yanıt vermek gerekir. Nietzsche’nin istediği gibi, bir filozof, saygıdeğer olabilmek için, başkalarına öğütlediğini önce kendisi yapması gerektiği düşünülürse, bu yanıtın önemi iyice anlaşılır, çünkü yanıt kesin davranıştan önce gelecektir. Gönlümüzle sezdiğimiz şeyler bunlar, ama aklımıza da aydınlık gelmeleri için derinleştirilmeleri gerekir…” diye başlar söylem ve Galileo’nun dönekliğinin uygun olduğunu, bunun için ölmeye değmeyeceğini der Camus. Çünkü bilir ki ölmeden önce bütün olanaklar tüketilmelidir. İntihar ölümünün vaktini bilmeyen insanların ölüm zamanını seçme ayrıcalığıdır. Antik zamanlarda intihar “akla uygun bir çıkış” olarak nitelendirilir ve dinlerdeki gibi kötü bir eylem olarak görülmezdi. Burada aslında ahlakın toplumsal olarak farklılıklar gösterebildiğine şahit olmaktayız. Bazı toplumlarda intihar hak ve erdem gerektiren bir eylem olduğu gibi, başka toplumlarda ise bu eylem en ahlak dışı olarak tanımlanabilmektedir. Şöyle bir örnekleme yapacak olursam eğer; “Miletli bakireler, toplu bir çılgınlığa kapılmış olarak peş peşe kendilerini asıyordu; sonunda resmi makamlar asılı bulunan bakirelerin boyunlarındaki iplerle çırılçıplak sokaklarda sürüklenmesini buyurarak buna son verdi.” Bireysel olan intihar eylemi tek tip kişilerin çoğunluk olarak eyleme kalkıştıklarında ahlak dışı bir eylem olarak nitelendirilmektedir. Bunu savmanın yolunu ise yine ahlaksız bir şekilde sokaklarda çırılçıplak olarak dolaştırmaktan geçmesidir. Günümüzde intiharı göze almış kişilerde bu tür bir savmanın başarılı olabileceğini aklımdan bile geçiremiyorum. Sokrates’in de dediği gibi “ar damarı çatlamış” bir insanın ahlak kurallarına riayet edip intihar eyleminden vazgeçeceği düşünülemez. Ancak yapılan intihar eyleminin bir amacı ve hedefi varsa o zaman caydırıcı olması mümkündür.

Ahlakın toplumlar arasındaki farklılıklarından birçok kere bahsettik. Bir toplumda ahlaklı bir eylem başka bir toplumda ahlak dışı görülebilir. Konunun dinle bir alakasının olmadığını da belirttik. Eğer böyle bir yargımız olsaydı o din dışındaki herkesi ahlaksız saymamız gerekirdi. Yapılan her eylemin en derininde kişinin mutluluğu yatmaktadır. Kişi olumlu ya da olumsuz bir eyleme geçtiğinde sonucu ne olursa olsun bireyin mutluluğuyla alakalıdır. Ahlakta böyledir. Buradaki tek fark kişinin mutluluğundan ziyade çıkarımı ve benliğidir. Maddi bir çıkarım pek fazla değildir ancak manevi yönden saymakla bitmeyecek çıkarımları vardır. Egomuzun okşanması da buna dahildir. Kapatın gözlerinizi ve toprak bir yolda, yolun kenarları sayısız ağaçlarla çevrili bir yerde yürüdüğünüzü hayal edin. Rüzgarın ağaç yapraklarına temasıyla çıkan armoni çevrenizde dolaşırken önünüzde yürüyen kadın açık kalmış çantasından cüzdanını düşürdü. Yapacağımız üç seçenekimiz vardır. Birincisi cüzdanı alıp cebe atmak veya umursamamak. İkincisi cüzdanı alıp kadına götürüp ruhumuzu okşatmak. Üçüncüsü ise kadına belli etmeden açık çantadan cüzdanı geldiği yere bırakmak. Birincisi ahlak dışı bir davranış olur, ikincisi ego ve çıkarımlı bir sonuç istenmesinden ötürü yapılır. Üçüncüsü ise sadece manevi bir çıkarımdır ve en doğrusu budur. Buradan çıkaracağım tespit ise ahlakın temellendirilemez olduğudur. Ayrıca ahlak karşılaştırılması sadece o anda yapılabilecek bir durumdur. Bugünün ahlak anlayışı ile geçmişin ahlak anlayışını aynı teraziye koyup karşılaştırmak etik bir yargıya vardırmaz. Her ahlak anlayışını kendi dönemi toplumlarıyla karşılaştırmak en doğru olgudur.

“Bütün ahlaklar, bir eylemin kendini haklı ya da geçersiz kılan sonuçları bulunduğu görüşü üzerine kurulmuştur.” ( Alıntı #88116480 )

Albert Camus 1913’te Fransız Cezayir’inde doğmuştur. 20 yüzyılda batı bloğunu etkisi altına alan varoluşçuluk ve absürdizm öncülerindendir. Ancak kendisi bunu kabul etmez. Edebiyat ve sanatçı filozoftur. Hatta bunu şöyle açıklar; "Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık. Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı Sisifos Söyleni'dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur.” Diğer yazarlar gibi edebiyat içerisinden felsefe çıkarmaz, direkt olarak felsefenin edebiyatını yapar. Başkaldıran kişiliğini kendisi bulmamış adeta dönem onu bu hale getirmek için bin bir olayla Camus’u karşılaştırmıştır. Küçük yaşlarında 1. Dünya Harbi’ni görmüş ve bu savaşta babasını kaybetmiştir. Bolşevik İhtilali’ne tanıklık etmiş, dünya ekonomik krizini görmüş ve 2. Dünya Harbi’nin tam ortasında yaşamına devam etmiştir. Bir intihar yanlısı değildir. Ancak eserinde çokça bu eylemi kullanmıştır. 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. 1960 yılında ise trafik kazasında genç yaşta yaşamını yitirdi. Kendisi de bunları yaşamış bizim nesilde iyimser ve hayatı anlamlandıran kişilikler aramayınız der.

Varoluşçuluk kimine göre bir umutsuzluk felsefesidir. Bunun yanınada bunaltı, karamsarlık, özgürlük, başkaldırı, idealizm ve irrasyonalizm de denmiştir. Kesin bir tanımını bulmak zordur. Özden mahrumdur, direkt bireye yönelendir. “Kendini bil” sözü ile Sokrates varoluşçuluğun temeli olarak nitelendirilebilir. Yine Sokrates’e ait olan “Sorgulanmamış bir yaşam yaşanmaya değmez,” sözü varoluşçulukla bağdaştırılan absürdizm ile örneklendirilebilir. Absürd felsefe, özgürlük felsefesi ya da başkaldırış felsefesi olarak nitelemekte doğru bir kanı olabilir. Başkaldırı felsefesi insanın ahlaka karşı başkaldırısıdır. İnsanın kendisine dünyaya ve başkalarına yabancılaşmasına ise en yakın olan tanım absürdizmdir.

Camus ile beraber karşılaştığımız Absürd felsefesi akla aykırılıkla tanımlanabilir. Yabancı adlı roman absürdün romanıdır. İçeriğinde ise hayatın anlamsızlığı ve bu anlamsızlıkta yaşamanın ya da yaşamamanın bir anlamı yoktur. İyi ve kötü yoktur. İyi ve kötü olmadığında ise ahlakın bir değeri yoktur. İnsanın en çok yabancı olduğu varlık yine kendisidir. Absürd kişinin dünyayla olan kopuşudur. Sisifos Söylemi de bu doğrultuda ilerler ve absürdün denemesidir. Arafta kalma, hayatı anlamlandıramamadır. Bütün çabalara uğraşlara rağmen yerinde saymaktır.

“Yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir...” ( Alıntı #87873543 )

Absürd kahramanı Sisifos’tur. Başkaldırı kahramanı ise Prometheus’tur. Sisifos tanrılara karşı suç işlemiş trajedik bir kahramandır. Cezası ise bir kayayı sivri bir dağa çıkarmaktır. En tepeye ulaştığında ise kaya sivri yerde durmaz yine başa döner. Kalburla su taşımaktan farksızdır. Günümüze uyarlayacaksak eğer “Hepimiz her sabah ev dediğimiz bir prizmadan çıkar, gitmek istediğimiz yere ulaşmak için kare, dikdörtgen başka bir prizmaya biner ve başka iş dediğimiz bir prizmaya ulaşmaya çalışırız. Bilinçli ya da istemeyerek koşullandırılmışızdır artık günlük iş ritüellerini yerine getirmek için. Sabah erken kalktığımız için yüzümüz asık ve donuktur, akşam eve dönerken argın ve yılgınızdır. Daha iyi yaşayabilmek için daha çok kazanmaya çalışırız, ama asla yeteri kadar kazanamaz ve ileri ki dönemlerin hayallerini kurarız. Lakin döndüğümüz yer yine bir prizmadır. 21. yüzyıl insanı geleceğin kâhinidir, neden mi? 30 yaşındaki memura 40 yaşında ne yapıyor olabileceğini söyleyebilirim. Çünkü o kadar monoton bir hayatın bireyleriz.” Kitapta da bu şekilde hayatını devam ettiren üç türden örnek verir. Don Juan, fatih ve oyuncu.

Don Juan kadından kadına gezer ancak hiçbir kadında kalıcı olmaz. Sürekli yeni kadınları baştan çıkarır ve eylemine diğer kadınlar ile devam eder, sonunda yine başa döner. Fatihte böyledir. Nice şehirler, topraklar elde eder ancak hiçbirinde baki kalamaz. Oyuncunun tiyatro sahnesinde sergilediği rolde absürdüdür. Kılıktan kılığa girer, olmayacağı ya da olmak istediği binbir surat yaratır kendine ancak oyun bittiğinde yine en başa döner. Başa dönmek hepsinde aynıdır. Eylem biter ve yeniden aynı eylem aynı şekilde devam eder.

Camus burada bu monotonluğa rağmen, bu anlamasız hayata karşı kendini aşmayı salık verir. Bu aşmayı kavradıktan ve bertaraf ettikten sonra saçmadan başkaldıraya geçer. Yalnızlığı artık bitmiştir ve bir dayanışmayla tekilden çoğula doğru götürür. Artık olay “düşünüyorum, öyleyse varım” değildir. Düşünüyorum, öyleyse varızdır.


Monotonluk olan yerde gelişim, aydınlanma beklenemez. Zıtlıklığın ve farklılaşmanın tarihte insanın gelişimine önayak olduğu sıkça görülmektedir. Her birey aynı şeyi düşünseydi ve isteseydi, ihtiyaç hasıl olmasaydı varlığımızın bu zamana gelmesi dahi düşünülemezdi. Gelseydi dahi bir aydınlanma ya da gelişmişlik beklenemezdi. Geçmişe bakıldığında sayısız yıllarca yapılan tek şey yeme-içme, barınma ve korunma... Aynı tek düzelikle devam etseydi şu an yaptığımız her şey o zamanda yapılanla farklı olmazdı.

“Varlıkçı felsefelerle yetinmek gerekirse, ayrıksız olarak hepsinin bana kaçışı salık verdiklerini görüyorum. Garip bir uslamayla, insansalla sınırlı, kapalı bir evrende, aklın yıkıntıları üzerinde uyumsuzdan yola çıktıktan sonra, kendilerini ezeni tanrılaştırıyor, ellerini boş bırakan şeyde bir umut nedeni buluyorlar. Bu zorlama umudun özü hepsinde de dinsel. Üzerinde durulmaya değer.” ( Alıntı #87929528 )


Sisifos Söylemi’ni iki farklı yayınevinden ancak aynı kişinin çevirisi ile okudum. Can Sanat Yayınları ve Adam Yayınları. Her iki kitabin çevirmeni de Tahsin Yücel’di. Adam Yayınları’na oranla Can Sanat Yayınları’nın okunabilirliği benim dahada çok hoşuma gitti. Daha modern bir dil kullanılmıştı.

Sözün özü; benim için harika bir deneyimdi. Anlamsız hayat serüvenine sorunlu bir zamanda yaşamış olan Camus’nun gözüyle bakıp, her yenilgide bir daha demeyi ve pes etmek nedir bilmeyeni tatmin edebilecek bir eserdir.

Teşekkür ederim.

* Platon - Sokrates’in Savunması
* Montaigne - Denemeler
* Diogenes Laertios - Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri
* Marcus Tullius Cicero - Ölümü Küçümseme
* Sağdan - Soldan
141 syf.
Benim de savunduğum gibi, eğer bir bitki veya bir hayvan olsaydik (yani düşünmeyen hayvan) her şey anlamlı olacaktı. Daha doğrusu bir anlam aramayacaktik. Böyle bir bilincimiz olmayacakti. Ölümlü olduğumuzun farkında olmayacaktik. Ancak farkindaligimiz var, bilincliyiz ve yaşamın ölüm karşısındaki aczi bizi mutlak anlamsizliga götürüyor. Bilim, felsefe, dinler vb bunların hiçbiri bizi mutlak doğruya mutlak anlama götürmuyor. Çünkü bunların hepsinde bir adım atabilmek için bunların içinden kendimize yaslanacak bir duvar inşa etmemiz lazım. Açıklamaya çalıştığımız şeyden kendimize karşılaştırma yapmak için bir duvar yapıyoruz. Sonra da bu duvara yaslanip açıklama yaptigimizi söylüyoruz. Ama duvarın ana malzemesini açıklamadık ki. Dolayısıyla hayatta açıklamaya yönelik her şey akla aykırı. Ve hayatın kendisi akla aykırı. İşte bunun bilincinde olan kişiye veya düşünceye Uyumsuz deniyor.

Peki çevremizdeki her şeyin ve en başta hayatımızın bir anlamı yok ise neden yaşıyoruz?

Camus'un fikirlerinden anladığım kadarıyla (ki anlaması zor) Tanrılar tarafından tepeye kaya çıkarıp indirmekle cezalandırılan (bunu sürekli yaptığınızı düşünün) Sisifos bize bu konuda yardımcı olabilir. Sisifos'un taşıdığı kaya bizim anlam arayışımız, çelişkilerle dolu, bir anda istemsiz şekilde içinde kendimizi bulduğumuz hayatımızdır. Çoğumuz Tanrı fikrine sarılıp taşıdığı taşın bile farkında olmadan hayatını sürdürürken kimimiz de Sisifos gibi başkaldırır ve başkaldırmasının neticesinde taşıdıği taşın farkına varır.

Açıkça söylemek gerekirse, tam net bir şekilde neden intihar etmiyoruz da yaşıyoruz sorusuna cevap bulamadım. (İntihar etmek gibi niyetim yok) Uyumsuz olmak biraz da budur belki de; esen rüzgarda sallanan bir yaprağın dinginliğine sahip olmak, Sisifos gibi tepeye tekrar düşecek bir taşı taşımak, dünyanın güzelliğinde teselli bulup taşımayı bırakmamak, 'Her şey iyidir' den yola çıkarak 'Yaşamak da iyidir'e varmak... Burada şu akla gelir: 'Ölmek de iyidir'. Evet ölmek de iyidir. Ancak yaşamaktan vazgeçerek değil, yaşarken ansızın gelecek şekilde ölmek...

Camus eserinde, Dostoyevski ve Kafka'ya özellikle değiniyor. Özellikle Dostoyevski hayranı olarak, kitabın bu bölümlerini büyük merak ve zevkle okudum.

Keyifli okumalar
160 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
Sene 1942, Sisifos Söyleni’nin basım yılı. Aynı zamanda II. Dünya Savaşı’nın gittikçe acımasızlaştığı yıllar… İnsanın değerinin sorgulandığı ve adeta bir hiçmiş gibi sokaklara fırlatıldığı yıllar… O gün yaşayanların bir ertesi gün yaşayacağının hiçbir garantisi yok. Silahlar evlerinin kapılarına kadar dayanmış...

Bu inanılmaz buhranın yarattığı sonuçlar insanın değerini, yaşamdaki amacının ne olduğunu sorgulamaya itiyor. Varoluşçuluk akımı bu yıllarda zirveye ulaşıyor (Sakın Albert Camus’ya varoluşçu olduğunu söylemeyin, kızabilir).

Varoluşçuluk akımının felsefi temellerinden ziyade içerdiği bunalım, intihar, yalnızlık, anlamsızlık gibi konularla birlikte Albert Camus istemese de ben de sizinleyim der gibi eserlerini bir bir sıralıyor.

Ve bizlere kitabı açar açmaz çarpıcı bir soruyu soruyor: “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.” Sahiden de öyle değil midir? Eğer bu dünyada neden yaşıyor olduğumuz sorusunu yanıtlamadan yaşamın içinde dâhil olmuşsak veya olmaya çalışıyorsak temelimiz sarsıntılara gebe değil midir? Temeli sağlam olmayan bina –bilinçliyse şayet- yıkılmanın eşiğinde yazgısını bekleyip durur.

Camus bu soruya yaşamın herhangi bir anlamının bulunmadığı fakat intihar etmenin de pek yerinde olmadığı cevabını veriyor. Bir kavram ortaya atıyor, bir sıfat, bir insan: “Uyumsuz”.
Peki nedir bu Uyumsuz, kimdir? Uyumsuz, yaşamın amacının ve anlamının olmadığını kavramış kişidir. Dünyanın saçma olduğunu idrak etmiş ve bunu benimsemiş kişidir veya bir düşüncedir.

O hâlde bütün bu felaket denilecek gerçekleri kavrayan kişi için yaşamak oldukça kötü bir şey olarak görülmez mi? Yaşamak umutsuzluktan başka bir şey olmaz mı? Albert Camus bu soruya öyle olmadığını bize gösteriyor: “Sisifos’u mutlu olarak tasarlamak gerekir.” (sf.141)

Kimdir bu Sisifos, onu neden mutlu olarak tasarlayalım ki? Sisifos’a verilen ceza bir kayayı tepeye doğru sürüklemekti. Tam tepeye ulaştığında ise kaya aşağıya yuvarlanıyordu. Sisifos ise en başa dönmek zorunda kalıyordu. Bir döngünün içerisine girmişti, ondan kurtulamayacaktı ve sonsuza kadar kayayı tepeye doğru sürüklemekle cezalandırılmıştı. Buna rağmen Sisifos nasıl mutlu olabilir ey Camus Bey!!! Sisifos bunun bilincinde olduğu için, cezasını kavradığı için mutludur artık. Başarma umudu yoktur, umudu olmayınca da herhangi bir kedere de yer vermez. Gerçekten de bizi dehşetli acılara sürükleyen, dışarıdan oldukça saf görülen kavram umut değil de nedir? Umuda büyük bir içtenlikle bağlanırız ve o kırıldığında da darmadağın oluruz, tarifi imkânsız acılara savruluruz.

Umut aynı zamanda gelecek ile de özdeşleştirilebilir. Camus’ya göre gelecek acıların kaynaklarındandır. Gelecek yoktur ve biz şu an’da sıkışmış durumdayız, böyle olması ve insanların bunu anlaması da oldukça verimli sonuçlar getirecektir. Sonuçta işin içinde ölüm var, der. Gelecek hayallerimiz gerçekleşmeden bu diyardan göçüp gidebiliriz ve bu göçüp gitmenin ardından ‘yaşadım’ diyebildiğimiz hiçbir anı, düşünce kalmaz. Gelecekte yaşamak istemişizdir hep, şimdiyi unutarak ve bu da pişmanlıkların kapılarını bizlere açar. Geleceği üzerinden atan ve uyumsuzu tanıyan kararlı bedenler pek tabii yaşamdan zevk alacaktır sonucunu çıkarabiliriz. Şu alıntıyı da bırakmadan geçmeyeyim: “Geleceğe dayanarak yaşarız: "yarın", "ileride", "iyi bir işim olunca", "yaşlandıkça anlarsın". Bu tutarsızlıklara hayran kalmamak elde değil, çünkü ne de olsa ölmek var işin içinde.” (sf.32)

Camus: “Düşünmeye başlamak, için için yenmeye başlamaktır.” (sf.23) diyor. Ah ne kederlere düştüysek bunun sebebi düşünmek, anlamak olmadı mı baylar? Anlamak gerçek bir hastalık değil mi baylar, Dostoyevski’nin dediği gibiydi işte.. Aynı zamanda düşünmek ile anlamak yan yana yürürler bu çetin yolda.

“Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı çarşamba perşembe cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün "neden?" yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar.” (sf.31) Tebrikler, gül gibi bir uyumsuz olma yolunda ilerliyorsunuz demektir…

“Öyle ya, kim ve ne hakkında "Bunu biliyorum!" diyebilirim ki?” (sf.36) Sokrates’ten beri neyi biliyoruz ki? Neyi tam olarak kavrayabiliyoruz? Neye tam olarak bu benim diyebiliyoruz? Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir düsturu yapışmış yakamıza, hem de öyle bir yapışma ki her uzaklaşma çabası boğularak ölmemize sebebiyet verecek derecede bir yapışma!

Kierkegaard ve Kafka’nın uyumsuzu bulduktan sonra bir yaratıcıya sığınmalarını kararlı bir davranış olarak görmez Camus, onları eleştiri topuna tutmaya devam eder: “Kierkegaard da sıçrar. Çocukluğunda o kadar ürktüğü Hristiyanlığın en sert yüzüne yönelir sonunda. Karşıtlık ile çelişki onun için de dinselin ölçütleri olur. Böylece, bir zamanlar bu yaşamın anlamından ve derinliğinden umudu kestiren şey ona gerçeğini ve aydınlığını verir.” (sf.53) –“ Doğru olanı aramak isteneni aramak değildir. O bunaltılı "Yaşam ne olurdu?" sorusundan kurtulmak için, eşek gibi düşsel güllerle beslenmek gerekse, uyumsuz düşünce, yalana boyun eğmektense, Kierkegaard'ın yanıtını göz kırpmadan benimsemeyi yeğ görür: "umutsuzluk". Ne olursa olsun, kararlı bir benlik bu duruma her zaman ayak uydurabilecektir.” (sf.56)

Camus ahlâkçılardan bir hayli bıkmış olacak ki ona gelecek eleştirileri önceden görüp eserine yönelik açıklamayı şöyle yapıyor: “Bir kez daha söyleyeyim, birere ahlak önermiyor bu imgeler, birer yargı getirmiyor; birer çizgi bunlar. Bir yaşama yordamını gösteriyorlar yalnızca” (sf.107)

Dostoyevski’nin Ecinniler romanının karakteri olan Kirilov üzerinden kendi felsefesini oldukça etkileyici bir şekilde anlatmayı başarmış Camus. Tam da karakteri tabii! Kirilov: “Ben mutsuzum, çünkü özgürlüğümü kesinlemek zorundayım,” der. (sf.125) Özgürlüğe mahkûm olmak… Bundan daha acı bir şey olamaz Kirilov için. Kirilov bir tanrının olmadığını ve olmayacağını bildiği hâlde olması gerektiğini defalarca hatırlatır.

“Kirilov, bir an, ölen İsa’nın kendini cennette bulmadığını tasarlar. O zaman çektiği işkencenin boşuna olduğunu anlamıştır.” (sf.123) Ne kadar acı bir tasarı…
“Kişi tanrılığını mutlulukla değişir.” (sf.127) der Camus. Mutlu olmak için, cennet ödülünden faydalanmak için mi bir tanrıya sığınıyoruz yoksa salt olarak ona sığınmanın kaçınılmaz olduğunu ve içimizde yükselen inanç ateşinin dindirilemez olduğunu keşfederek mi inanıyoruz? Tanrılığımızı teslim ettiğimiz zaman bunu bir çıkar uğruna mı yapıyoruz? Sorgulamak gerek.

Üzerine cilt cilt kitaplar yazılacak bir kitaptı, daha da uzun olmaması için burada kesiyorum. Her satırı ayrı bir düşünceye sevk eden ve her satırda ayrı bir sorgulamak gerektiren kitaplar oldukça nadirdir. Sisifos Söyleni de işte böle bir kitaptır. Anlaması, okuması zor olsa da ince ince işlenip okunmalıdır. Üzerinde düşünülmeli ve tartışılmalıdır. Yaşamımıza katılmalıdır. İyi ki böyle bir kitabı okumuşum diyorum ve kesinlikle öneriyorum; zihninizi arındırdığınız vakit tabii ki :)

Keyifli okumalar diliyorum :)
Felsefeyle aranız varsa okumanızı tavsiye ederim fakat anlaşılması güç bir kitap. Tamamen kitaba odaklanmalı ve bir kelime cümle bile kaçırmadan okumalısınız ki anlayabilesiniz. Ben daha çok toplu taşımada okuyorum kitaplarımı dikkati dağıtan çok fazla unsur var doğal olarak, okumamın neredeyse imkansız hale geldiği anlar oldu. En küçük bir hayal alemine dalıp gelmenizden sonra kitabın tekrar içine girip okuyabilmeniz için çaba göstermeniz gerekiyor.

Bunların da deneme deneme olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Çok yoğun. Ama yinede okunmaya ve uğraşılmaya fazlasıyla değecek bir kitap.

Akıl, mantık ve yaşama amacı üzerine çok güzel çıkarımlara sahip.
160 syf.
·6 günde·8/10 puan
Albert Camus "Saçma, Absürd, Uyumsuz, Varoluşçu" felsefesini "intihar" konusuyla anlatmaya başlıyor. İntihar konusunu açıklamaya çalışırken bireyde var olan "umutsuzluk, bıkkınlık" halleri üzerinde duruyor. Bu konuda Kierkegaard'ın umutsuzluktan kurtulmak için Tanrı'ya yönelme görüşünü neredeyse kitabın başından sonuna kadar derinlemesine işliyor. Fakat intihardan kurtulmak için Kierkegaard gibi Tanrı'ya yönelme yolunu da önermiyor. Kendi felsefesinde umutsuz bireyin farklı bir şeyler yarattığını söylüyor. Bu konuda sanatı örnek gösteriyor. Aslında Albert Camus'nun umutsuzluğu giderme gibi bir derdi de yok, felsefesini umutsuzluk üzerine ve bu umutsuzluğa alışmak, onunla yaşamak üzerine kuruyor. Anlattığı "uyumsuz" bireyin en önemli özelliği aşırı ölçüde "kayıtsız" oluşu. Bu kayıtsızlığın en müthiş örneğini "Yabancı" eserinde görebiliriz. Peki Albert Camus uyumsuz bireyin kayıtsızlığıyla intihardan uzaklaştığını mı anlatıyor? Tam anlamıyla öyle değil. İş bu noktaya gelince Camus devreye Sisifos karakterini sokuyor. Sisifos'un uyumsuzluğunu, yaptığı saçma işi kabullenme, bundan mutluluk duyma ve başkaldırı durumuna dönüştürüyor. Ve böylece dağın tepesine taşı çıkarırken, taşın tekrar aşağı yuvarlanacağını bilen Sisifos'a müthiş bir "bilinçlilik" kazandırıyor.

Albert Camus bu eserinde, Dostoyevski ve Kafka'nın yaratmış olduğu karakterlerin, uyumsuz felsefesine göre kişilik analizlerini de yapıyor. Merak ediyorum da Camus acaba Turgenyev eserlerini okumuş mudur? Okumuş olsaydı Turgenyev'in "Bazarov, Litvinov, Nejdanov" karakterleri üzerine neler yazardı. Belki de bu karakterleri analiz edecek kadar değerli görmedi, bilemiyorum. Ama ben bu "nihilist" karakterlerle "uyumsuz" karakterler arasında müthiş bir benzerlik görüyorum. Şöyle bir örnek vereyim; Camus'nün "Sıkıyönetim" eserinde "Nada" diye bir karakter vardır. Ben, Camus'nün bu karakteri kendi "uyumsuz, absürd" felsefesiyle "nihilizm" arasındaki farkı ortaya koymak ve nihilizmi eleştirmek için yarattığını düşünüyorum. Bunu çok iyi anlatıyor da. Fakat o eseri biraz geniş bir açıdan değerlendirince, "uyumsuz" insana en benzer karakterin Nada olduğunu da görüyorum.

Değinmem gereken bir konu daha var, eserin çevirisi! "Vadideki Zambak" eserini Can Yayınları Tahsin Yücel çevirisinden okumuştum. O gün bugündür Tahsin Yücel çevirilerini gördükçe bir ürperme, titreme tutar beni. Kitabı okumaya başlamadan önce başıma geleceği biliyordum aslında. Tam da beklediğim gibi oldu. Allah'ını seven Albert Camus eserlerini Tahsin Yücel çevirisinden kurtarsın.

İyi okumalar...
160 syf.
·Puan vermedi
"Pardon hanginiz intihar etmeyi düşünmedi?

Ya da şöyle soralım: Hanginiz yaşamın anlamını sorgulamadı? "

Albert Camus'nun bu kitabını tanımak için :
http://1cay1kitap.com/sisifos-soyleni/
İşte yine ağaçlar, sertliklerini biliyorum, işte su, tadını duyuyorum. Otların ve yıldızların bu kokuları, gece, yüreğin rahata erdiği kimi akşamlar; erkinliğini ve güçlerini duyduğum bu dünyayı nasıl yadsıyabilirim? Yine de bu yeryüzünün bütün bilimi beni bu dünyanın benim olduğuna inandırabilecek hiçbir şey vermeyecek. Onu bana anlatıyorsunuz, bana onu sınıflandırmasını öğretiyorsunuz. Yasalarını sayıyorsunuz; ben de bilme susuzluğum içinde bunların doğru olduklarım kabul ediyorum. Mekanizmasını tanıtlıyorsunuz, umudum büyüyor. Sonunda bu sihirli ve karmakarışık evrenin atoma, atomun da elektrona indirgendiğini öğretiyorsunuz bana. Bütün bunlar güzel, gerisini de anlatmanızı bekliyorum. Ama siz bana elektronların bir çekirdek çevresinde toplandıkları görünmez bir gezegenler takımından söz ediyorsunuz. Bu dünyayı bana bir imgeyle açıklıyorsunuz. O zaman dönüp dolaşıp şiire geldiğinizi anlıyorum; hiçbir zaman bilemeyeceğim.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sisifos Söyleni
Baskı tarihi:
26 Ekim 2018
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755107264
Orijinal adı:
Le Mythe De Sisyphe
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir."

Albert Camus, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yayımladığı deneme kitabı Sisifos Söyleni'nde, yaşamın anlamsızlığı, varoluşumuzun saçmalığı gibi intihara yönelen temaları, tarihin ve edebiyatın belirli bazı kişilikleri üzerinden ele alır. Tahsin Yücel'in dilimize kazandırdığı eser, 20. yüzyıl felsefe tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir. Tanrıların, hep yeniden aşağıya yuvarlanacak olan taşı tepeye çıkarmakla cezalandırdıkları Sisifos, cezasını bilinçli olarak kabullenmiş, tekrar yuvarlanacağını bildiği halde taşı bütün gücüyle yukarı taşır. Camus saçma kavramını işte bu noktada tanımlar: boşuna olduğunu bildiği halde direnen insan. Yaşamın anlamı ancak, dünyanın saçmalığını ve yenilginin daima tekrarlanacağını bile bile kötülüğe direnmek olabilir, insanlığa gerçek boyutlarını ancak bu başkaldırı kazandırabilir.

Kitabı okuyanlar 4.212 okur

  • DK
  • Dealtis
  • Bir adım yok
  • Fatma Öğüt
  • Zeynep Özcan
  • Esperanza
  • Mazlum yazan
  • Jack Anderson
  • Yalçın UÇAR
  • Cihan Özekli

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%6.6
13-17 Yaş
%4.1
18-24 Yaş
%26.2
25-34 Yaş
%37.5
35-44 Yaş
%18.3
45-54 Yaş
%4.7
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%46.2
Erkek
%53.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%22.9 (265)
9
%16.8 (194)
8
%18.3 (212)
7
%10.2 (118)
6
%4 (46)
5
%1.9 (22)
4
%0.9 (11)
3
%0.3 (3)
2
%0.3 (3)
1
%0.3 (3)

Kitabın sıralamaları