Soren Kierkegaard

Soren Kierkegaard

Yazar
7.9/10
758 Kişi
·
2.721
Okunma
·
966
Beğeni
·
37548
Gösterim
Adı:
Soren Kierkegaard
Tam adı:
Søren Aabye Kierkegaard
Unvan:
Danimarkalı Filozof ve Teolog
Doğum:
Kopenhag, Danimarka, 5 Mayıs 1813
Ölüm:
Kopenhag, Danimarka, 11 Kasım 1855
Soren Aabye Kierkegaard (1813-1855), Danimarkalı filozof ve teolog.

Kierkegaard dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak ve katı bir dini atmosfer içinde yetişti.Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür.Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hıristiyan inancinin tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve Tanrıyı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı.

Felsefesi
Kierkegaard, varoluşçuluğun öncülerinden sayılır.Varoluşçu felsefe bir bakıma her varoluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgürlüğü açısından varoluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadır. Kierkegaard'ın belli bir felsefî sistematik geliştirmediği doğru olmakla birlikte (Kierkegaard bu anlamda Nietzsche gibi bağımsız ve dizgesiz filozoflardandır), kullandığı kavramlar ve felsefe yapma tarzı sonradan varoluşçu felsefelerde görülen nitelikleri barındırır. Kierkegaard'ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel'dir. Hegel'in rasyonalist ve sistematik felsefesi Kierkegaard için kabul edilemezdir.Varoluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard'da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı.Kierkegaard'ın felsefî sorunsalı bir bakıma mevcut Hıristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hıristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür.Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır.Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.
Tanrı hatırlatmak istemezse; Yüce Rab saklandığı yerden gözetler ve muhtaçlığı bilir ve gözyaşı bekler ve hiçbir şeyi unutmaz.
143 syf.
Varoluşçuluk felsefesinin öncülerinden sayılan Soren Kierkegaard, bu kitabında tıp dilinde " depresyon, uyumsuzluk, ve karamsarlık " diye adlandırılan başlıkların temel sebebi olan umutsuzluğu konu almış. Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde umutsuzluğun ne olduğuna, bu durumu tespit etmeye ayırmış. İkinci bölümü ise umutsuzluğu nasıl tedavi edebilirize. Kierkegaard' e göre her insan umutsuzluğu yaşar, çünkü umutsuzluk evrenseldir. Ben' in ve tinin hastalığı olan umutsuzluğun üç sebepten oluştuğunu söylüyor. " Bir Ben'i Olduğunun Farkında" Olmayan Umutsuz Kişi (Bu, Gerçek Bir Umutsuzluk Değildir); Kendisi Olmak İstemeyen Umutsuz Kişi Ve Kendisi Olmak İsteyen Umutsuz Kişi. (sayfa: 15) " Bugün maddi ve manevi koşullarımız ne olursa olsun hepimizi saran umutsuzluğu bilgisel ve bilimsel paradigma içinde açıklayamayız. Psikiyatrist ve psikologlara göre bu paradigmanın içinde umutsuzluğunun sebebi bir uyumsuzluğun sonucu gibi algılanmaktadır. Fakat Soren bunun tam aksini söyler: "Umutsuzluk uyumsuzluğun değil, kendine yönelen ilişkinin bir sonucudur." Bu durumda umutsuzluğun kaynağı uyumsuzluk değil, ben' dir.


İlk bölümde " Umutsuzluk Ölümcül Hastalıktır " diyen Soren, umutsuzluğunun kaynağını, varlığın transandan yanıyla olan ilişkisinin kesilmesinde görür. Çünkü; " İnsan sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir." Birey ölümü bir son olarak düşündüğü için umutsuzluğa kapılır. Ama kitabın ikinci kısmında " Umutsuzluk Günahkarlıktır " diyor Soren ve ilk bölümde ölümcül dediği umutsuzluğu, bu bölümde sağaltmanın yollarını sunuyor. Umutsuzluktan kurtulmanın yolunun inanç olduğunu savunuyor. Sonu düşündüğümüz için umutsuzluğa düşeriz, ama iyi bir hristiyan ölümün son olmadığını bilir diyor. Yani dindar filozof dünyada umutsuzluğun tek çaresinin tanrıya yönelmek olduğunu düşünüyor.


Aslında Soren için filozof doğru sıfat değil. Çünkü kendisi bir düşünce akımı, dizge oluşturmadığı için, filozof yerine mütefekkir (düşünür) demek daha doğru bir tanım olur. Soren dindar ve oldukça varlıklı bir ailenin çocuğuydu ve aldığı din eğitimi sayesinde kendisi de dindar bir birey olarak yetiştirildi. Bu eğitimi sayesinde din ve felsefeyi ilk birleştiren düşünürlerin başındaydı. Fakat dindar olmasına rağmen bütün hayatı boyunca din adamlarıyla bir çatışma içinde oldu, en büyük düşmanı ilan etti onları. Çünkü onların anlattığı Hristiyanlık inancının yozlaştığını, basit bir teolojiye teslim olduğunu düşündüğü için, onlara karşı durdu. Gerçek Hristiyanlık inancının bireyselliğe indirgendiğinde doğru olarak yaşanabileceğini iddia etti ve bunun yaygınlaşması için kendi mücadelesini verdi. Bu kitapta bu konudaki düşüncelerini okuyucusuna sunmuş.


Soren kitaplarını daha önce okumuş arkadaşlar, onun mizahi anlatımını farketmişlerdir. Soren' i diğer felsefecilerden ayıran özelliklerinden biri de bu yanıydı. Çünkü diğer düşünürler felsefe ve mizahı bir arada kullanmışlardır. O ise hayatı çok fazla ciddiye almamayı, sonumuzun ölüm olduğunu bildiğimiz halde para için, kariyer için kısacası hayat için çabalamanın mantıksızlığını savunuyordu. Ona göre bu dünyaya gönderilmemizin tek sebebi vardı, iman etmek, iyi bir insan ve kul olmak. İbrahim' in tanrısı için oğlunu kurban etmesi gibi güçlü bir iman. İnsanların dünyaya bu kadar anlam yüklemesiyle dalga geçer, eleştirirdi. Hatta bu durumu açıklayan bir sözü var: " Büyüyüp gözlerimi açtım ve gerçek dünyayı görünce gülmeye başladım ve hala gülüyorum. Hayatın anlamının geçim sağlamak olduğunu gördüm, hayatın amacı; yüksek mahkemede yargıç olmaktı. Aşkın en müthiş ve eğlenceli yanı; zengin bir kızla, adamla evlenmekti, çoğunluğa göre bu akıllıca bir şeydi. Tutku; nutuk atmak demekti, cesaret; on dolar ceza yeme riskini göze almaktı. İçtenlik; bir yemekten sonra " bir şey değil - afiyet olsun " demekti ve Allah korkusu da; yılda bir kez ayine girmekti. İşte ben bunları görünce güldüm. " Evet, Soren Kierkegaard insanların kaygı ve umutsuzluğunu dünyaya bu kadar anlam yüklemelerine bağlıyordu. Onun için esas olan imandı. Felsefenin anahtar kelimesi ise gülmekti, kahkaha atmaktı. Hayat sana acı çektirdiğinde umursama, istediğini yap. Ben burada misafirim, kalmam deyip küstahça kahkahalar atmanın bizi iyi hissetireceği savunusundaydı. Hayata sırtını dönüp, tanrıya yönelmenin bize huzur vereceğini, umutsuzluktan kurtaracağını söylüyordu.


Başta da dediğim gibi Soren bir dizge oluşturmadığı halde " Varoluşçuluk " felsefesinin kurucusu kabul ediliyordu. Çünkü onun kaygı, endişe, din hakkındaki görüşleri Sartre, Camus, Heidegger, Jaspers ve Nietzsche gibi önemli isimlerin kaynağı oldu ve bu yüzden Soren " Varoluşçuluk " un öncüsü kabul edildi. Soren Kierkegaard, bu kitabında akıl ve inanç diyalitiğinin analizini yapmış. İdealist filozof diye bilinen Hegel' in dizgelerine, savunularına karşı çıkan Soren, onun insan akıldan ibarettir önermesine karşılık inançtan bahseder. Yani bu kitabı Hegel ' in akıl ve tin felsefesine bir antitez olarak okuyabilirsiniz. Bu kitabı özellikle intihara meyilli arkadaşlara öneririm. Ve evet, bu kitabı okurken çok zorlandığım doğrudur :) Çünkü olumlu başlayan bir cümlenin sonu olumsuz bitebiliyor. Böyle olunca konu nasıl buraya geldi deyip, cümlenin başına dönebiliyorsunuz. Konsantre gerektiren bir kitap. Soren okurken gerçekten rahatladığımı hissedebiliyorum. Hani bazen çok bunalırız, bir arkadaşımıza gider bizi teselli etmesini, rahatlatmasını bekleriz. İşte bu kitabı okurken öyle hissettim. Soren anlattı, ben dinledim ve yavaş yavaş sorun ettiklerimin aslında ne kadar boş meseleler olduğunu düşündüm. Bu yüzden intihara meyilli arkadaşlara iyi geleceğini düşünüyorum. Yalnız Kierkegaard okumaya başlamak için bu kitabın doğru bir başlangıç olacağını sanmıyorum. Çünkü dediğim gibi konsantre isteyen bir kitap ve Soren ' in anlatımını daha önce tecrübe etmemiş biri için anlaşılması güç, sıkıcı bir kitap olabilir. Öncesinde Kahkaha Benden Yana ya da Baştan Çıkarıcının Günlüğünü okuyabilirsiniz... Böyle dedim diye bu kitabı okumamazlık etmeyin, zira şiddetle tavsiye ederim. :)
168 syf.
Yazarı, Ya/Ya Da şiiriyle tanıdım. O şiirden sonra bu adamın her kitabını okumalıyım dedim. Soren Kierkegaard, Baştan Çıkarıcının Günlüğü ' nde kendisine özgürlükçü erotist diyen Johannes isimli bir baştan çıkarıcının, hoşlandığı Cordela isimli genç bir kızla yaşadığı ilişkiyi gayet akıcı ve edebi bir dille romanlaştırmış.

Felsefeci, düşünür Soren' in her kitabı gibi bu da her ne kadar genel toplum tarafından marjinalize edilmeye çalışılsa bile aşkın doğasını, gerçekliğini en iyi anlatan eserlerden biri oldu benim için. Çoğu insan için bu kitap kadınlara ağır bir eleştiri ve ironilerden ibaret gelse de tam tersi olduğunu düşünüyorum. Aşkın özgürlük ve estetik olduğunu anlatıyor. Estetiğin özgürlük arayışını, en kadim ve olağanüstü olan hali aşkla kimlikleştiriyor. Aşkın en güzel ve samimi halinin özgürlük olduğunu, etik olan olgularınsa aşkı sığlaştırdığını düşünüyor. Mesela bir kız ve erkek sevgili olarak dışarı çıkınca eleştiren gözlerin, sözlerin hedefi oluyor. Ama nişanlı bir çift olarak çıktıklarında bu gayet etik görünüyor. Etik olanın estetiği, özgürlüğü öldürdüğünü, aşkı basitleştirdiğini anlatıyor. Soren Kierkegaard, tam da beklediğim gibi iyi bir yazar ve düşünür. Farklı bir kitap ve önyargısız okumanızı tavsiye ederim.
168 syf.
·Beğendi·10/10
Yaklaşık 7 yıldır resmini avatar olarak kullandığım Soren, seni saygı ve sevgi ile selamlıyorum. Kendisinin bir hayranıyım ve bu kitabı son satırına kadar inceleyerek okudum. Nazım Hikmet'in Piraye için yazdığı mektupları kendi açımdan değerlendirmiş ve en iyi mektup örnekleri olarak düşünmüştüm. Bu kitabı okuyunca fikrim değişti. Kıyaslama yapmıyorum ama sevgili Soren hakkını teslim ediyorum.

Sen en iyisisin.

Sevgili arkadaşlar, bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Okuyun ve gerçek aşkı, edebiyatı görün... Daha önce neden okumadığınız için pişman olacağınıza eminim.
421 syf.
·18 günde·9/10
Sevmek çok zormuş sevilmemek çok zorrr! Pardon arkadaşlar. Sevginin işi bunlar hep. İşimiz gücümüz sevgi olmuş. Günlerdir elimde tuttuğum bir kitap ne de olsa. Şimdi elimden geldiğince sizlere Søren tarafından anlatılan ve benim harflerle hislerimin karışımı olan birtakım saçmalıklar silsilesini aktarmak istiyorum aktarabildiğim şekliyle. O halde buyrun:

Sev her şeyi sev herkesi sev öyle ki düşmanını sev hatta ve hatta komşunu çok sev. Arkadaşından çok sev komşunu. Komşudur seni ayakta tutacak. Ah ne komşudur bu ne komşu. Çok kullandım bu kelimeyi çünkü Søren beynimize beynimize ittire kaktıra bunu yerleştiriyor. Bir anda sevgi pıtırcığı oluveriyorsun. Kırmızı kalpli gözler ile bakıveriyorsun etrafa. Eee zaten kitap da pembiş pembiş. Toz pembe hayaller vardı pembesi gitti tozu... Tozu gitti tozu pembesi duruyor elimde.
Sevgi yahu konumuz sevgi...
Seveceksen kendine has seveceksin öyle güzel sözcükleri sıradan haliyle değil özel yiyeceksin meyveyi. Meyve derken? Meyveyi bitirmeyeceksin yoksa ağaç kurur gider. Kalırsın öyle bir başına. Saçmayacaksın yani öyle. Seveceksin ama savurgan olmayacaksın. Cömert olacaksın fakat dökmeyeceksin öyle yanlışlıkla. İnançlı olacaksın inanacaksın sevgiye. İnanacaksın ki meyve vereceksin hem de özel bir meyve. Şunu unutma ama kendini sev kendini severek Tanrıyı seversin. Çünkü Tanrı olmazsa olmaz dimi Søren? Olmaz tabi! Takma insanları ha sen sev. Onların yargısı kendilerince vardır. Sevgi vicdan ile içli dışlıdır. Temiz bir yürekle imandan doğmalıdır. İnsan gördüğünü mü sever? Hayır yahu öyle şey olur mu hiç! O zaman Tanrıyı nasıl sevsin. Şunu yine anımsatayım kendini sevmekle alakalıydı bu ha gözden kaçırmayasın sakın. Sevdiğinde insanı olduğu gibi sev. Sen sevdikçe o güzelleşecek. Seninle beraber o farklı bir insan oluverecek. Gördüğün gibi sev ki mükemmel ol. Hele bir de karşılığı varsa sevginin ana babanın çocuğa verdiği sevgi sonunda çocuktan sevgi beklediği gibi bekliyoruz karşılık. Beklemek de yanlış oldu olursa süper olur olmazsa da olmaz işte. Ama borçlanır sevilenler, sonsuz bir borç sevgi borcu. Sevgi sonsuzdur sonsuzluğun içinde var olur. Tamam da o zaman bu sonsuz bir borç olmaz mı? Ayol onu da seven düşünmez diğeri düşünsün. Sevenin hesaplar ile işi yoktur. Ha sakın sevgiyi karşılaştırma bu yanlıştır. Yiyip bitirir insanı. Sevgi her şeyin temelidir üzerine binlerce güzel şey imar ettirir. Sağlam bir temel yıkılmaz sallanmaz. İnanalım mı sevgiye? Elbette inanın inandıkça sağlamlık bulur. Aldanma olmaz sevgide çünkü insan sadece kendini aldatır. Tanrıyı aldatabilir misin? Hayır sadece kendini aldatabilirsin. Sakın ha vazgeçme sevmekten. Ümit ettikçe sevgiyle dolarsın. Bağışla merhamet et altın kuralları uygula ve dolup taş sevginle. En çok da ölenleri unutma onları an sevgini hatırla. Ve sevdiğin seni seviyor diye ona teşekkür etme Tanrı'ya şükret. 3.kişidir Tanrı. Her sevgide varolan.

-Kapanış-

Bu silsilenin sonunda yüksek bir inanca sahip Søren dindar bir ailede yetiştiğini ve Tanrıya olan düşkünlüğünü tekrar hatırlatıyor bizlere. Sevgiden vazgeçilmemesi gerektiğinin sonucunun en büyük örneği ise kendisi. Regine'yi terk ettiği halde tüm sevgi bağı ile ona tutunuyor.


Şimdi biraz ciddiyetle kendime ve olacaklara adım atarsam; yoğun anlatımı olan ve yer yer inceden eleştirdiğim çevirmen Nur hanımın sayesinde ( kullandığı çokça Osmanlıca, Arapça kelimeler sebebiyle) daha da yoğunlaşan kitap, okurken insana sorgulatıyor kendini. Bazı noktaları vardı ki oturdum kanayan yaralarımı izledim. Dünyayı düşündüm canlıları hayal ettim geçmişi geleceği her şeyi... Sonuca vardım mı? Yol uzun ve engebeli. Pes etmemek gerekli. Heleki konu sevgi ise bırakmamalı koşmalı engelli yollarda. Hani şuna kesinkes varabilir insan okuyup bitince: Sevgidir dünyayı kurtaracak her şeyin başında olan. Kurtuluş var mıdır sahiden? Bunu düşünmemek gerektiği ve düşünmeden bitmeyen ümitle sevmemiz lazım diyor. Ben kısmen katılıyorum buna. Katılamadığım nokta ise güçsüzlük. Bu şekilde pes etmeden, ümitsizliğe düşmeden sevmek herkesin harcı değil. Dünyanın kirliliği ve saçmalığı sevgi ile paklanacak olsa da bu iş imkansız gibi. Bunca kötülük varken sevgiyle kucaklayabilmek herkesi namümkün. Yapabilene helal olsun. Her şekilde tek bir dileğim ve eksik olmayacak temennim Sevgiyle kalın...
200 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Bir olağanüstü kitabın daha sonuna geldik. Kitapla ilgili konuşmadan önce Søren Kierkegaard'dan bahsedeyim biraz. Varoluşçuluk düşüncesinin büyük babası olarak görebileceğimiz Søren, bu büyük eseri sadece 30 yaşındayken yazıyor, bu da büyük aşkı Regine Olsen'den ayrıldıktan iki yıl sonrasına ve ölümünden 12 yıl öncesine denk geliyor.

Kitabı, Alastair Hannay'in muhteşem önsözü ile birlikte okudum ve gerçekten Kierkegaard felsefesini anlayabilmek için önemli olduğunu söyleyebilirim. Kitabın temel noktası Tevrat'tan alınan İbrahim'in İshak'ı kurban etme kararı verse de elbette ki sıradan bir din hikayesi ve imanı yüceltme girişiminden bahsedilemez. Kierkegaard'ın Faust, Agnete vs birçok hikâyeden yola çıktığını ve söylemek istediklerini temellendirmeye çalıştığını görüyoruz. Son olarak ise elbette ki dolaylı olarak da olsa Regine ile olan ilişkisinden ve bunun iç dünyasına etkisinden de küçük parçalar görüyoruz.

Ne peki söylemek istedikleri? Hannay'ya söz verelim: "(Kierkegaard'ın söylemek istediğinin özeti) herkesin yaşamının anlam ve değeri; insanın dünyada, hem dışarıda hem de kendi ruhunun 'karanlık ihtirasları' içinde karşılaştığı ve katlanmak zorunda kaldığı 'yaratılışın öfkeli elementleri ve güçlerinden' değil, yaratılışın kaynağından aldığını kabul etmeye istekli ve bunu başarabilecek nitelikte olduğunun ispatıdır."

Kierkegaard'ın bu noktada özellikle Hegel ve Sistem düşüncesine saldırdığını da not etmek lazım. Kierkegaard, Hegel'in bazı düşüncelerini temel olarak alsa da, Hegel'in sonunda doğru noktaya ulaşamadığını ve Hegelci Sistem düşüncesinin de insanlık için faydalı olmadığı görüşünde. Kierkegaard, "Bilimsel Olmayan Dipnotun Çözümü" nde şunları yazar : "Bu insanlar da aldanmışlardır. Bunlar "boş kafalıdır" zira var olmanın ne demek olduğunu, özel olma duygusunu kendilerine unutturan sistem tarafından yutulmalarına izin vermektedirler."

Kierkegaard, bu yüzden başlangıç noktası olarak İbrahim'i seçmiştir. İbrahim'in 70 yıllık çocuk özlemine karşılık, imanın babası olma aşkıyla İshak'tan da vazgeçmesi, onu kurban etmeye hazır olması, Kierkegaard'ın kendi ifadesiyle "göklerde bir yere sahip olmak için, Tanrı'ya 'sen' diye hitap edebilmek için" bütün faniliği elinin tersiyle itmesi; işte bu "özel olma duygusu"nun gerçek anlamıdır, en üst noktasıdır. Hegelciler ve sol Hegelciler, bu özel olma duygusunu anlayamazlar, anlamak için de birşey yapamazlar. Onlar için Sistem'in kutsanması vardır. Varoluş sorunu yoktur, Varoluş'un aşılması yoktur. Kierkegaard'a göre varoluş sorunu aşılabilir. Kitapta da ısrarla insanın sahip olduğu değerler ve kendini aşma konusundaki yeteneklerinden bahsediyor.

Søren, bekleneceği üzere, 'evrensel ahlâk yasası' fikrine karşı çıkıyor. İbrahim'in öyle bir inanışa bağlı kalması durumunda, Tanrı'yı dinlemeyi reddetmesi beklenirdi. Ama bu, İbrahim'in elinden özel olma şansını alırdı. İşte kişinin bu noktada kararsız kalması veya özel olmayı seçmemesi, üstada göre olmayacak iştir.

Üstad, birçok yerde, çok çaba sarf etmesine rağmen bazı noktalarda İbrahim'i hâlâ anlayamadığını da açık yüreklilikle itiraf ediyor. İbrahim örneğiyle birlikte en çok karşı çıktığı noktalardan biri de, kilisenin ve Hegelciler inanç ve iman konusunu, akıllıca bir mantığa oturtma gayretinde olması. Søren'e göre bu da oldukça saçma ve yersiz, çünkü inanç dediğimiz şey asla akılla kavranılır birşey değil, bu bir nevi karanlık ve dışsal dünyanın içinde kavranamaz. -Regine'den vazgeçmesinin izlerini de burada görüyoruz- Üstad, inancını devam ettirmek ve bunları ifadeye ilham bulmak için Regine'e olan aşkını feda etme yürekliliği gösterdi. İbrahim imanın babası idi ama Søren başka bir noktaya geçti böylece.

"Etik ile estetiğin düşman olmasını engelleyecek olan tek şey imandır." diyor üstad. Yine kendisinden sonra gelen Nietzsche gibi "yeni değer arayışı" içinde olduğunu görüyoruz. Onun değeri imandır ama bizim anladığımız gibi bir iman değildir. Ona göre, gerçek iman İbrahim'in yoludur. Öyle bir imanda bulunulmayan dünyada, etik ile estetik karşı karşıya gelecektir ve gerek toplumda, gerekse siyasette çatışma kaçınılmaz olacaktır.

Kimse Søren'in düşünceleriyle hemfikir olmak zorunda değil ama düşünce tarihinde çok özel bir yere sahip olduğu ve düşünce sisteminin oldukça sağlam temellere sahip olduğu kuşku götürmez bir gerçek.
349 syf.
Dilinin ağırlığı, cümlelerin derin anlamı ile kimi sayfasını iki kere tekrarladigim muazzam bir eserin bitmiş olmasına duyduğum karma duygu durumla incelememe başlıyorum...

Kierkegaard, bu eserinde kaygıyı bir uçurumun sınırında durduğumuzda hissettiğimiz baş dönmesine benzetiyor...
"Adımını uçurumun belirsizliğine doğru atmanın ya da atmamanın kararını verebilecek olmak ve tüm olasılıkların bir an için önümüzde serili olması hali insanda bu baş dönmesini meydana getirir. Benzer şekilde kaygı, olanaklar arasında seçim yapmanın sorumluluğunun bireye ait olduğu her durumda ortaya çıkan baş dönmesidir. Uçurumun kenarından aşağıya bakıp başı dönen bir insan gibi, özgürlük kendi olanaklarını seyreder. Kendi kendisiyle ilişki kurma olanağını ve bu ilişkiden sorumlu olmanın zorunluluğunu keşfeder. Bu nedenle kaygı hem ona doğru itildiğimiz hem de ondan kaçındığımız “sempatik bir antipati, antipatik bir sempati”dir. 
S.Kierkegaard’da Kaygı Kavramı, varoluşçu özgürlüğün insan varoluşundaki en temel belirtisi olan kaygıyı, kalıtsal günah, özgürlük, zaman ve umutsuzluk kavramlarıyla ilişkisi bağlamında açıklamaya yönelik bir çabadır."

Kaygı için “çevresinde her şeyin döndüğü eksen”, “düş gören tinin nitelik kazanması” gibi pek çok tanıma başvuran kierkegaard, tin ve kaygının birbirini var ettiğini söyler. Tin, bedeni ve ruhu sentezleyen üçüncü güçtür, fakat bu, tinin anlaşılması için yeterli bir tanım değildir.

İşte bu noktada kierkegaard yine o deli soruları sorar:

*insan tindir ama tin nedir?

*tin ben’dir ama ben nedir?

"ben, kendine bağlı olan bir ilişkidir; daha doğrusu ben, ilişki içinde bu ilişkinin içsel yönelimidir; ben, ilişki olmayıp ilişkinin kendine dönüşüdür.
Tin ise kaygı olmadan ayakta duramaz. kaygının hiçliği ve belirsizliği içeriyor oluşu onu insanın varoluşuyla, tin ile ilişkili bir kavram haline getirir. “insan kaygıyı yaşamadan önce ne insan olduğunu fark eder, ne de kendini bilir.” peki insanın doğduğu andan itibaren kaygıyı yaşamadığı anlar mevcut mudur? Evet. çocukluk, bebeklik kaygının görülmediği dönemlerdir. O dönemlerde ancak korku varolabilir ama ortada kaygı diye bir şey yoktur. ilginçtir, çocuğun benliğine ilişkin bir farkındalığı da yoktur."
Ek olarak  insan ve hayvan arasındaki fark da tinin, kaygının niçin yalnız insanda bulunduğunu açıklıyor. peki kaygı hem varoluşumuzun temel koşulu, hem de kaçmak istediğimiz bir durum olması bakımından bir zıtlık oluşturmaz mı? Evet. insan “kaygıdan kaçmaya çalışır, yapamaz, çünkü onu sever; kaygıyı gerçekten sevmek ister, yapamaz, çünkü ondan kaçmaya çalışır.” bu yönü kaygıyı daha da ilginç kılar.
"Kaygı azaldıkça tin sığlaşır, kaygı derinleştikçe toplum da derinlik kazanır." Kierkegaard toplumda kaygının bir bozukluk olarak görülmesinin ise aptalca bir düşünce olduğunu söyler. 

Kierkegaard,İroni Kavramı başlıklı bölümüne “Masumiyet
cehalettir.”cümlesinin tekrarıyla başlar. İşte tamda burada Kierkegaard'a göre
hiçbir nedenin olmadığı bu halde, yani hiçbir şeyin yol açtığı, neden olduğu bir kaygı yaşanır. Masumiyetin hakiki sırrı bu kaygıdadır.

Kierkegaard bu cehalet durumunu yasak meyva hikayesiyle açıklamaya çalışır. Adem Tanrı'nın
elmayı yasaklamasının nedenini anlamaz. Kierkagaard'a göre yasağı anlayabilmesi için özgürlüğün ne
olduğunu bilebilmesi gerekirdi. Oysa onu henüz bilmiyordur. Meraklanarak ya da yasağı
çiğnemenin hazzının cazibesine kapılarak yasağı ihlal ettiği yorumlarını da yetersiz bulur; çünkü bu
yorumlar Adem’in özgürlüğün tadını çıkarmanın, iyi ile kötü arasındaki farkın ne olduğunu bildiği
varsayımına dayanmaktadır. Oysa Adem özgürlüğü önceden biliyor olamaz. Olan Adem'in
bilmediği, anlamadığı bu durumun onda kaygı yaratmasıdır. Adem daha önce istediğini yaptığı için
yasağı bilmiyor. Yasak ona istediği her şeyi yapamayacağını bildiriyor. Adem'de özgürlüğün
olanağını ortaya çıkaran yasak, onu kaygılandırır. Ne yapabileceğine dair bir kavramı olmayan
Adem kaygıya kapılır.

Bu yasağın ardında gelen “Elbette öleceksin.” yargısı da yine bir kaygı
kaynağıdır. Ölümün de ne olduğunu bilmeyen Adem ne söylendiğini anlamasa da söyleme tarzı
onu dehşete düşürür; bu dehşet kaygının muğlaklığıdır.

Sonuç olarak,Mutlu ol(a)madığımız için
daha fazla mutsuz olmamıza gerek olmadığı gibi, kaygılı olduğumuz için kaygılanmamıza gerek yok. Kaygıyı bir
ceza değil, lütuf olarak görebiliriz. Üzerine giderek onu körüklediğimiz endişesi ise, üzerine
düşünmeyerek ölümü alt edebileceğimizi düşünmek kadar yersizdir. Onunla yüzleşerek, kendimizi
daha iyi anlamaya başlayıp, buradan yeni, daha zengin, daha korkusuz, daha yaratıcı bir benliğe
geçişin olanağıyla karşılaşabiliriz diyor kierkegaard.

Keyifli okumalar :)
168 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
"Ya Werther olmalı ya hiç!"

Albert Camus, "Sisifos Söyleni" kitabında böyle yazıyor. Bu kitabı okuduktan sonra ben -ve muhtemelen birçok kişi- şöyle deriz:

"Ya Johannes olmalı ya hiç!"

Kierkegaard, iki ciltlik 'dünyanın en uzun aşk mektubu' diyebileceğimiz "Ya/Ya da" adlı eserini 1843'te yazıyor. (Regine'den ayrıldıktan iki yıl sonra) "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" de "Ya/Ya da"nın ilk bölümü ve daha sonra ayrı olarak basılıyor. Daha ilginç olanı ise "Korku ve Titreme" ve "Tekerrür" isimli eserlerin de yine 1843'te yayımlanmış olması. Özellikle "Tekerrür"e baktığımızda, yazarın daha karanlık, kafası daha karışık olduğunu görüyoruz; o nedenle "Baştan Çıkarıcının Günlüğü"nün daha erken kurgulanmış olduğunu ve hazır hale getirilmiş olmasa bile, özellikle notların önceki yıllarda kayda alındığını söylemek mümkün.

Kitabın içeriğine geçelim... Søren, kitapta Johannes adını kullanıyor ve sevgilisi Regine için de 'Cordelia' ismini seçmiş. Bu eserin, büyük oranda otobiyografik olduğunu söylemek mümkün olsa dahi, ne kadarının gerçekleri ifade ettiğini bilemeyiz. Çok az da olsa Regine adına konuştuğu yerler var ki, kitabın tamamı tek taraflı olduğu için ve Regine'in cevapları da olmadığı için bazen gerçekçi olmaması mümkün. Diğer taraftan, üstadın içeriğe sonradan eklemeler yapmış olması da mümkün.

Kierkegaard'ın sıradan bir 'baştan çıkarma' kurgulaması beklenemezdi. Zaten kitabın tamamında da bu hissediliyor. Şu iki cümleye göz atalım:

"Ama öyle farklı bir yanı vardı ki bu onun genellikle kullanılan anlamda bir baştan çıkarıcı olmasına engeldi: Çok tinseldi. Mesela herhangi bir şeyi şehvetle arzuladı diyelim, bu bir selâm da olabilirdi, hiçbir şekilde karşı taraftan daha fazlasını almak istemezdi, o selâm onun için o kişinin en güzel tarafıydı. Tinsel yanıyla her genç kızı baştan çıkaracağından emindi, ama ona kelimenin tam anlamıyla sahip olmayı istemezdi."

""sözcüğün tam anlamıyla özgürlüğün armağanı olmayan bir şeyi kabul etmek adetim değildir. Bırakalım bu yöntemleri sıradan baştan çıkarıcılar kullansınlar. Ama ne elde edecekler? Bir kızı girmek istemediği şeyleri gözünün önünden silecek kadar kuşatamayan, hatta bir kıza her adımın kendinden geldiğini düşündürecek kadar edebiyat yapmayı bilmeyen kişi, su katılmamış bir acemidir ve daima da bir acemi kalır; onun keyfine hiç gıpta etmem."

Sıradan baştan çıkarıcı olmak konusunda, Kierkegaard'ın çok da sorunlu olmadığını biliyoruz ama bunun kendi kişiliğine uygun olmadığını biliyor. Burada bilinçli olmanın önemini de vurguluyor, onun istediğinin ne olduğunu anlamak için iki cümleyi daha paylaşalım:

"Ona tensel anlamda sahip olmak beni hiç ilgilendirmiyor, ben onun hazzına sanatsal bir biçimde varmanın peşindeyim."

"Sırf sahip olmak küçük bir şey ve böylesi aşıkların kullandıkları vesileler de genellikle kâfi derecede sefil... Fakat içinde kayıtsız şartsız teslimiyete yer olmayan aşk nasıl haz verir ki, yani tek taraflı olarak?"

"Sahip olmak" sıklıkla hazzın esas ölçütü olarak görülüyor ama Søren böyle bir şeye kesinlikle karşı, 'nişanlı olmak' ile ilgili yazdıkları da bunu ortaya döküyor zaten. Søren, bu denli karşı olduğu 'nişanlı olmak' kavramına, sadece "onun hazzına sanatsal bir biçimde varmak" için yanaşıyor.

"kayıtsız şartsız teslim olmak", ona göre özgürlükten vazgeçmek anlamına gelmiyor. Aşkın da, başka herhangi bir hazzın da ancak 'özgürlük' ile var olacağını düşünüyor, bu yüzden genç kızın da 'onun genç kıza sahip olmayı arzuladığı' fikrinden uzaklaşması gerekiyor, işte o zaman genç kız da özgür bir ruh olacak ve Søren de o zaman "hazzı sanatsal bir biçimde yakalamış" olacak.

Søren'in yaşadığı yüzyılda genellikle kadını aşağı gören, özellikle çok sevdiğimiz Alman filozofların kadını hor goren, hatta kadına nefretle yaklaşan düşüncelere sahip olduğunu görüyoruz. Danimarkalı 'estet'imiz ise tam tersine kadını yüceltir, Regine'i ise başının çok üstüne koyar:

"Ne seçtiğimi iyi biliyorum; o kadar büyük ki onu bölüşmeye cennet bile yanaşmaz; bu kız benim olsaydı cennette geriye ne kalırdı?"

Hannay'ın da belirttiği üzere, "Regine'e önce aşık olması, sonra da terk edilmenin acısını yaşaması gerekiyordu." Yukarıda da belirttiğimiz üzere, nişan veya evlilik, bunlar onun düşünce hayatına aykırı kurumlardı. Özellikle, Regine'e karşı öyle yaklaşamazdı -açıkçası öyle davransa, bizi de kendisinden mahrum bırakmış olurdu- Doğasına uygun olarak davrandı ve sonunda da çok yüksek bir noktaya ulaştı:

"Manevî erotizm ve dünyevi erotizm birbirinden farklı şeyler. Ben şimdiye kadar Cordelia'da daha ziyade manevi olanını geliştirmeye çalıştım."

İşte ulaşmaya çabaladığı ve bir şekilde ulaştığı nokta, bu oluyor. İlişkisinin dünyevi olmadığını baştan itibaren biliyordu ve ona uygun davranarak da manevî erotizmi tattı.

Erotizm derken, elbette ki bizim anladığımız anlamda kullanmadığını da not edelim. Bugün kullandığımız anlamda 'arzu' veya 'tutku' bunu karşılamaya daha yakın.

Son olarak da, kitapla ilgili olarak şu bilgiyi not edeyim:

"günlükte kronolojik bir tarih sırası olmadığı gibi, bildiğimiz türden bir hikâye anlatımı da yoktur, dilek kipiyle yazılmıştır, bildirme kipiyle değil."
132 syf.
·11 günde·Puan vermedi
Öncelikle Kierkegaard ile giriş yapmak isterim. Kendisini Korku ve Titreme ile tanıdığım Danimarkalı filozof ve teologtur. O kitapta size farklı ufuklar açan, farklı sorgulamalar ve bakış açıları sunan bir özgünlük vardır. İnancı etik açıdan sorgular. Zaten meseleleri, etik ve estetik açıdan ele alarak orijinal sorgulamalar yapması beni etkiliyor galiba. Görünmeyen yana ışık tutmak…

“İnsanî varoluşun üç temel düşünce ve eylem tarzı vardır: birincisi bireysel ve estetik, ikincisi toplumsal ve etik, üçüncüsü ise aşkın ve dinîdir.”

Gelelim bu kitabına; Kierkegaard’ın Ya/Ya da adlı eserinin içindeki bölümler ayrı birer kitap olarak Türkçemize kazandırılmış. Örneğin bu kitap da evliliğin etik ve estetik açıdan irdelenerek savunulduğu bölümü teşkil ediyor. Önsözde verilen bilgiye göre; Yargıç adlı karakter bize bu sorgulama ve savunmayı yaparken, diğer bölümde ona cevap veren de Ayartıcı’dır. O kısım da Baştan Çıkarıcının Günlüğü olarak kitaplaştırılmış, yani orada da Ayartıcı, Yargıca karşı tam tersi argümanları savunuyor anladığım kadarıyla.

Bu kitap tam olarak neyi savunuyor peki?

Aslında bu kitapla alakalı inceleme yapmamayı düşünerek bol bol alıntı paylaşmıştım. Ancak kendime yazdığım notlardan ufak bir derleme ile siteye de inceleme bırakmaya karar verdim son anda, eseri bilmeyenler için katkısı olacağını düşünüyorum.

Kitap; evliliğin, evrensele temas eden (yani etik olan) ve ebedi yönü olan (yani kalıcı olan), aynı zamanda estetik ve dini bakımdan da geçerliliği olan birliktelik olduğunu izah etmeye çalışıyor kısaca. Bu izah ve kanıtlamalar, isnat noktası olarak kendine, mantık ve felsefe ile yazarın kendi kültürel kodlarını ve Hristiyanlığı esas almakta. Dayandığı kimi noktalar zaman ve kültürel farklılık dolayısıyla çok tatmin edici görünmezken kimi noktalarsa mantıki açıdan etkileyici ve özgün olarak ele alınabilir.

İlk aşkı kutsayan ve değerli olanın, bir defa sevmek olduğunu düşünen Yargıç, evliliği yer yer ilk aşkla benzeştirirken, bazı yönlerden onun da üzerinde olduğunu savunuyor. İtiraz ettiği ve ikna etmeye çabaladığı karakter ise Ayartıcı, yani anlaşıldığı kadarıyla, evliliğe inanmayan, evliliğin aşkı öldürdüğünü düşünen, her çiçekten bal alarak ancak aşkı her daim taze tutacağına inanan gönlü geniş arkadaş :) İçerikte güzel bir mantıkî ikna mücadelesi var anlayacağınız. İddialar ve savunuları okuyucuya kalsın.

Ben bitirmeden son olarak dikkatimi çeken orijinal bir benzetmeye değinmek istiyorum; Fatih ve Sahip Olan kıyası. Ayartıcı, türlü yönleriyle Fatih’e benzetiliyor, yani fetheden ve sürekli fetih peşinde koşana. Ayartcı’da da tıpkı Fatih’in muhterisliği, gururu, sabırsızlığı ve saldırganlığıyla benzeşim gösteren yanlar vardır. Evli olansa Sahip Olan’la benzeşir. Aslında mantıken bakarsak Sahip Olan’ın kendisidir de. Sahip Olan olarak; güven, sabır, tevazu ve kalıcılığa sahiptir. Tabi bu mevzu bu kadar kısa değil. Daha uzun ve farklı yönler de vurgulanıyor. Ben bakış açısını sunmak ve biraz tat bırakabilmek adına buna kısaca değindim.

Dediği gibi Danimarkalının;

“Herkes kendi yaşamında bir ya/ya da yaşar. Bu temel bir meseledir. Cümleler uzun ve ara terimler olumsaldır. Ama planın kavranması, bireyin gelişiminin derecesine göre değişecektir.”

*Söyleyeceklerimi söyledim ve zihnimi boşalttım!
168 syf.
"Bir kızın ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir sanattır, çıkmak ise bir başyapıt."

Estet( güzeli en yüce değer sayan, sanatsal beğenisi çok gelişmiş kimse)Johannes,özgür,hedonist ve toplum kurallarını ince ince eleştiren bir karakter.

Yalnız,hedonistliği bedensel değil tinsel.İroniğe bakın ki, o tam bir entelektüel bir hedonist.

Zıtlıkların vücut bulduğu Johannes karakteriyle Kierkegaard,bazı temel yaşam hikayesini bu eserle farklı bir biçimde okuyucuya sunmuş.

Kierkegaard'a göre hayatın üç aşaması vardır: Estetik, etik ve dinsel aşama.
Bunlardan ilki olan estetik aşamada her şey zevkin çevresinde toplanır. Ya/Ya da adlı eserinin bir bölümünü oluşturan ancak bağımsız bir bütünlüğe de sahip olan "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" işte bu estetik aşamaya dair...

Eserde hem günlük tadı; hem de ironik gözlemlerle bezenmiş zorlu bir roman tadı hissediliyor.

Eser de Johannes karakteri gibi zıtlıklardan oluştu benim için.
Hem zor,hem kapılıp merakla okudum.
Hem sevdim,hem sevmedim.
Aşkı, hem hoş duygularla duyumsadım,hem koca bir yalan ve yanılsama olduğunu teyit ettim.
Her şeye rağmen Kiergaard okumanın ayrıcalığını ve keyfini de yaşadım.

Aşkın tamamen estetik, özgür ve tinsel zevki için bir gün mutlaka okuyun.

"Sonlu ve geçici olan her şey unutulur,kalan yalnızca ebedi olandır."

Yazarın biyografisi

Adı:
Soren Kierkegaard
Tam adı:
Søren Aabye Kierkegaard
Unvan:
Danimarkalı Filozof ve Teolog
Doğum:
Kopenhag, Danimarka, 5 Mayıs 1813
Ölüm:
Kopenhag, Danimarka, 11 Kasım 1855
Soren Aabye Kierkegaard (1813-1855), Danimarkalı filozof ve teolog.

Kierkegaard dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak ve katı bir dini atmosfer içinde yetişti.Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür.Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hıristiyan inancinin tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve Tanrıyı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı.

Felsefesi
Kierkegaard, varoluşçuluğun öncülerinden sayılır.Varoluşçu felsefe bir bakıma her varoluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgürlüğü açısından varoluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadır. Kierkegaard'ın belli bir felsefî sistematik geliştirmediği doğru olmakla birlikte (Kierkegaard bu anlamda Nietzsche gibi bağımsız ve dizgesiz filozoflardandır), kullandığı kavramlar ve felsefe yapma tarzı sonradan varoluşçu felsefelerde görülen nitelikleri barındırır. Kierkegaard'ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel'dir. Hegel'in rasyonalist ve sistematik felsefesi Kierkegaard için kabul edilemezdir.Varoluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard'da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı.Kierkegaard'ın felsefî sorunsalı bir bakıma mevcut Hıristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hıristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür.Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır.Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.

Yazar istatistikleri

  • 966 okur beğendi.
  • 2.721 okur okudu.
  • 138 okur okuyor.
  • 4.059 okur okuyacak.
  • 86 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları