Soren Kierkegaard

Soren Kierkegaard

Yazar
8.2/10
289 Kişi
·
788
Okunma
·
377
Beğeni
·
17.241
Gösterim
Adı:
Soren Kierkegaard
Tam adı:
Søren Aabye Kierkegaard
Unvan:
Danimarkalı Filozof ve Teolog
Doğum:
Kopenhag, Danimarka, 5 Mayıs 1813
Ölüm:
Kopenhag, Danimarka, 11 Kasım 1855
Soren Aabye Kierkegaard (1813-1855), Danimarkalı filozof ve teolog.

Kierkegaard dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak ve katı bir dini atmosfer içinde yetişti.Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür.Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hıristiyan inancinin tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve Tanrıyı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı.

Felsefesi
Kierkegaard, varoluşçuluğun öncülerinden sayılır.Varoluşçu felsefe bir bakıma her varoluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgürlüğü açısından varoluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadır. Kierkegaard'ın belli bir felsefî sistematik geliştirmediği doğru olmakla birlikte (Kierkegaard bu anlamda Nietzsche gibi bağımsız ve dizgesiz filozoflardandır), kullandığı kavramlar ve felsefe yapma tarzı sonradan varoluşçu felsefelerde görülen nitelikleri barındırır. Kierkegaard'ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel'dir. Hegel'in rasyonalist ve sistematik felsefesi Kierkegaard için kabul edilemezdir.Varoluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard'da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı.Kierkegaard'ın felsefî sorunsalı bir bakıma mevcut Hıristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hıristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür.Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır.Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.
Varoluşçuluk felsefesinin öncülerinden sayılan Soren Kierkegaard, bu kitabında tıp dilinde " depresyon, uyumsuzluk, ve karamsarlık " diye adlandırılan başlıkların temel sebebi olan umutsuzluğu konu almış. Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde umutsuzluğun ne olduğuna, bu durumu tespit etmeye ayırmış. İkinci bölümü ise umutsuzluğu nasıl tedavi edebilirize. Kierkegaard' e göre her insan umutsuzluğu yaşar, çünkü umutsuzluk evrenseldir. Ben' in ve tinin hastalığı olan umutsuzluğun üç sebepten oluştuğunu söylüyor. " Bir Ben'i Olduğunun Farkında" Olmayan Umutsuz Kişi (Bu, Gerçek Bir Umutsuzluk Değildir); Kendisi Olmak İstemeyen Umutsuz Kişi Ve Kendisi Olmak İsteyen Umutsuz Kişi. (sayfa: 15) " Bugün maddi ve manevi koşullarımız ne olursa olsun hepimizi saran umutsuzluğu bilgisel ve bilimsel paradigma içinde açıklayamayız. Psikiyatrist ve psikologlara göre bu paradigmanın içinde umutsuzluğunun sebebi bir uyumsuzluğun sonucu gibi algılanmaktadır. Fakat Soren bunun tam aksini söyler: "Umutsuzluk uyumsuzluğun değil, kendine yönelen ilişkinin bir sonucudur." Bu durumda umutsuzluğun kaynağı uyumsuzluk değil, ben' dir.


İlk bölümde " Umutsuzluk Ölümcül Hastalıktır " diyen Soren, umutsuzluğunun kaynağını, varlığın transandan yanıyla olan ilişkisinin kesilmesinde görür. Çünkü; " İnsan sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir." Birey ölümü bir son olarak düşündüğü için umutsuzluğa kapılır. Ama kitabın ikinci kısmında " Umutsuzluk Günahkarlıktır " diyor Soren ve ilk bölümde ölümcül dediği umutsuzluğu, bu bölümde sağaltmanın yollarını sunuyor. Umutsuzluktan kurtulmanın yolunun inanç olduğunu savunuyor. Sonu düşündüğümüz için umutsuzluğa düşeriz, ama iyi bir hristiyan ölümün son olmadığını bilir diyor. Yani dindar filozof dünyada umutsuzluğun tek çaresinin tanrıya yönelmek olduğunu düşünüyor.


Aslında Soren için filozof doğru sıfat değil. Çünkü kendisi bir düşünce akımı, dizge oluşturmadığı için, filozof yerine mütefekkir (düşünür) demek daha doğru bir tanım olur. Soren dindar ve oldukça varlıklı bir ailenin çocuğuydu ve aldığı din eğitimi sayesinde kendisi de dindar bir birey olarak yetiştirildi. Bu eğitimi sayesinde din ve felsefeyi ilk birleştiren düşünürlerin başındaydı. Fakat dindar olmasına rağmen bütün hayatı boyunca din adamlarıyla bir çatışma içinde oldu, en büyük düşmanı ilan etti onları. Çünkü onların anlattığı Hristiyanlık inancının yozlaştığını, basit bir teolojiye teslim olduğunu düşündüğü için, onlara karşı durdu. Gerçek Hristiyanlık inancının bireyselliğe indirgendiğinde doğru olarak yaşanabileceğini iddia etti ve bunun yaygınlaşması için kendi mücadelesini verdi. Bu kitapta bu konudaki düşüncelerini okuyucusuna sunmuş.


Soren kitaplarını daha önce okumuş arkadaşlar, onun mizahi anlatımını farketmişlerdir. Soren' i diğer felsefecilerden ayıran özelliklerinden biri de bu yanıydı. Çünkü diğer düşünürler felsefe ve mizahı bir arada kullanmışlardır. O ise hayatı çok fazla ciddiye almamayı, sonumuzun ölüm olduğunu bildiğimiz halde para için, kariyer için kısacası hayat için çabalamanın mantıksızlığını savunuyordu. Ona göre bu dünyaya gönderilmemizin tek sebebi vardı, iman etmek, iyi bir insan ve kul olmak. İbrahim' in tanrısı için oğlunu kurban etmesi gibi güçlü bir iman. İnsanların dünyaya bu kadar anlam yüklemesiyle dalga geçer, eleştirirdi. Hatta bu durumu açıklayan bir sözü var: " Büyüyüp gözlerimi açtım ve gerçek dünyayı görünce gülmeye başladım ve hala gülüyorum. Hayatın anlamının geçim sağlamak olduğunu gördüm, hayatın amacı; yüksek mahkemede yargıç olmaktı. Aşkın en müthiş ve eğlenceli yanı; zengin bir kızla, adamla evlenmekti, çoğunluğa göre bu akıllıca bir şeydi. Tutku; nutuk atmak demekti, cesaret; on dolar ceza yeme riskini göze almaktı. İçtenlik; bir yemekten sonra " bir şey değil - afiyet olsun " demekti ve Allah korkusu da; yılda bir kez ayine girmekti. İşte ben bunları görünce güldüm. " Evet, Soren Kierkegaard insanların kaygı ve umutsuzluğunu dünyaya bu kadar anlam yüklemelerine bağlıyordu. Onun için esas olan imandı. Felsefenin anahtar kelimesi ise gülmekti, kahkaha atmaktı. Hayat sana acı çektirdiğinde umursama, istediğini yap. Ben burada misafirim, kalmam deyip küstahça kahkahalar atmanın bizi iyi hissetireceği savunusundaydı. Hayata sırtını dönüp, tanrıya yönelmenin bize huzur vereceğini, umutsuzluktan kurtaracağını söylüyordu.


Başta da dediğim gibi Soren bir dizge oluşturmadığı halde " Varoluşçuluk " felsefesinin kurucusu kabul ediliyordu. Çünkü onun kaygı, endişe, din hakkındaki görüşleri Sartre, Camus, Heidegger, Jaspers ve Nietzsche gibi önemli isimlerin kaynağı oldu ve bu yüzden Soren " Varoluşçuluk " un öncüsü kabul edildi. Soren Kierkegaard, bu kitabında akıl ve inanç diyalitiğinin analizini yapmış. İdealist filozof diye bilinen Hegel' in dizgelerine, savunularına karşı çıkan Soren, onun insan akıldan ibarettir önermesine karşılık inançtan bahseder. Yani bu kitabı Hegel ' in akıl ve tin felsefesine bir antitez olarak okuyabilirsiniz. Bu kitabı özellikle intihara meyilli arkadaşlara öneririm. Ve evet, bu kitabı okurken çok zorlandığım doğrudur :) Çünkü olumlu başlayan bir cümlenin sonu olumsuz bitebiliyor. Böyle olunca konu nasıl buraya geldi deyip, cümlenin başına dönebiliyorsunuz. Konsantre gerektiren bir kitap. Soren okurken gerçekten rahatladığımı hissedebiliyorum. Hani bazen çok bunalırız, bir arkadaşımıza gider bizi teselli etmesini, rahatlatmasını bekleriz. İşte bu kitabı okurken öyle hissettim. Soren anlattı, ben dinledim ve yavaş yavaş sorun ettiklerimin aslında ne kadar boş meseleler olduğunu düşündüm. Bu yüzden intihara meyilli arkadaşlara iyi geleceğini düşünüyorum. Yalnız Kierkegaard okumaya başlamak için bu kitabın doğru bir başlangıç olacağını sanmıyorum. Çünkü dediğim gibi konsantre isteyen bir kitap ve Soren ' in anlatımını daha önce tecrübe etmemiş biri için anlaşılması güç, sıkıcı bir kitap olabilir. Öncesinde Kahkaha Benden Yana ya da Baştan Çıkarıcının Günlüğünü okuyabilirsiniz... Böyle dedim diye bu kitabı okumamazlık etmeyin, zira şiddetle tavsiye ederim. :)
Yazarı, Ya/Ya Da şiiriyle tanıdım. O şiirden sonra bu adamın her kitabını okumalıyım dedim. Soren Kierkegaard, Baştan Çıkarıcının Günlüğü ' nde kendisine özgürlükçü erotist diyen Johannes isimli bir baştan çıkarıcının, hoşlandığı Cordela isimli genç bir kızla yaşadığı ilişkiyi gayet akıcı ve edebi bir dille romanlaştırmış.

Felsefeci, düşünür Soren' in her kitabı gibi bu da her ne kadar genel toplum tarafından marjinalize edilmeye çalışılsa bile aşkın doğasını, gerçekliğini en iyi anlatan eserlerden biri oldu benim için. Çoğu insan için bu kitap kadınlara ağır bir eleştiri ve ironilerden ibaret gelse de tam tersi olduğunu düşünüyorum. Aşkın özgürlük ve estetik olduğunu anlatıyor. Estetiğin özgürlük arayışını, en kadim ve olağanüstü olan hali aşkla kimlikleştiriyor. Aşkın en güzel ve samimi halinin özgürlük olduğunu, etik olan olgularınsa aşkı sığlaştırdığını düşünüyor. Mesela bir kız ve erkek sevgili olarak dışarı çıkınca eleştiren gözlerin, sözlerin hedefi oluyor. Ama nişanlı bir çift olarak çıktıklarında bu gayet etik görünüyor. Etik olanın estetiği, özgürlüğü öldürdüğünü, aşkı basitleştirdiğini anlatıyor. Soren Kierkegaard, tam da beklediğim gibi iyi bir yazar ve düşünür. Farklı bir kitap ve önyargısız okumanızı tavsiye ederim.
Yaklaşık 7 yıldır resmini avatar olarak kullandığım Soren, seni saygı ve sevgi ile selamlıyorum. Kendisinin bir hayranıyım ve bu kitabı son satırına kadar inceleyerek okudum. Nazım Hikmet'in Piraye için yazdığı mektupları kendi açımdan değerlendirmiş ve en iyi mektup örnekleri olarak düşünmüştüm. Bu kitabı okuyunca fikrim değişti. Kıyaslama yapmıyorum ama sevgili Soren hakkını teslim ediyorum.

Sen en iyisisin.

Sevgili arkadaşlar, bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Okuyun ve gerçek aşkı, edebiyatı görün... Daha önce neden okumadığınız için pişman olacağınıza eminim.
"Müzikten söz ediyorum. O bütün başka sanatlardan kopuk, tek başına durur. Müzikte dünyadaki yaratıkların ideasının taklidini, yeniden üretimini saptamayız. O, büyük, parlak bir sanattır. Müziğin insanın en derin doğası üzerindeki etkisi çok çok güçlüdür. Yetkin, evrensel bir dil olarak, insanın en derin bilincinde derinlemesine, tam olarak anlaşılır. Öyle ki onun açıklığı algılanır dünyanın kendisini bile geçer."
-Arthur Schopenhauer

Søren abiiiiiiii! Søren ağabey! Abi, beni sev! Müzikal Erotik adlı kitabını okuduğum için çok sevindim be abi. İçindeki duygu ile düşünceleri çok güzel dile getirmişsin. Seni anlamak, daha doğrusu anlamaya çalışmak gerçekten eşsiz denemelerdi. Zekânın inceliği ve içinin güzelliğine en içten saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum. Şimdi de kitaptaki seni, kitaptaki konuyu ve kitaptaki beni anlatmaya çalışayım.

Herkese merhaba arkadaşlar! Yeni bir evlilik programıyla sizlerle birlikteyiz. Bu sezonda... Bir dakika ya! Bir dakika! Yanlış yerden girdim. Kafam karıştı. Bu erotizm, o erotizm değildi. Pardon, ayol! Müzikal Erotik bambaşka bir şeydi. Søren abimin kıyıda köşede kalmış, hayranlıkla bütünleşmiş ve Mozart tarafından oluşturulmuş arzusal ile estetik dünyasına bir yolculuk bu. Mozart'ın ünlü eseri Don Giovanni'nin sarsıntıya uğrattığı ruh ile aklın dışa yansıması bu. İçindeki zelzelerin sebep olduğu yıkım ve yıkımdan sonra ayakta kalan özsel yapıların sunuluşu bu. Şeffaf bir anlaşılma ve paylaşılma isteği, içten ve yüce bir hayranlık ile bir araya gelerek ortaya çıkan bir sonuç bu. Müziğin kusursuz ve muazzam tesirinden etkilenen öznenin, başka bir özneye dokunma çabası bu. Søren abimiz için her şeyin başlangıcı olmasa bile, onun için sanatın son zirvesiydi bu. Don Giovanni, Søren Kieerkegard'ı içine alarak kendi benliğinde kaybedişiydi bu. Ve tüm bunlar ile daha niceleri son olarak gelip beni vurdu.

Søren abim, bu kitapta, Mozart'ın ölümsüz eseri olan Don Giovanni adlı yapıtına ve Mozart'a duyduğu hayranlığını dile getirmiş. Dile getirmeye çalıştığı duygu ve düşünce durumlarını belli bir mahçubiyet ile sarhoş eden hayranlıkla yapmış. Ki bana göre kitabın en eşsiz yanı buydu. Çünkü yaptığı işlere ve dehasına hayran olduğum birisi, başka bir deha tarafından etkilenişini anlatıyordu. Bu konunun ve ifade ediliş şeklinin, benim üzerimdeki tesirini az çok anlayabilirsiniz. Bu tıpkı boyu kısa olduğu için buzdolabının üzerindeki çikolataya ve onun hayaline erişemeyen bir çocuğun, oraya yetişen ve çikolatayı ona veren ebeveynine duyduğu hayranlığın; içeri odaya gittiklerinde diğer ebeveynin getirdiği başka bir çikolata ile ilk ebeveyn üzerinde hayranlık uyandırmasına tanık olması gibi. İstemsizce o çikolataya ve ebeveyne duyacağı duygusal yoğunluk muazzam oluyor. Søren abi bu hayranlığını dile getirirken naçizane bir giriş kısmı yapmış. Bu kısımda müzikle olan bağlantısını -daha doğrusu uzman olmadığını yani teknik bağlantısını olmadığını-, yapacağı yorumlamaların bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini ve üzerine vazife olmasına bile her şeye rağmen kendi anladıklarını anlatmak istediğini dile getirmiş. Klâsik kelimesinin anlamına değinerek, sanat dallarına ve bu dallardan çıkan büyük eserlerin bir kaçını anlatmış. Tabii bunların hepsi Don Giovanni adlı müzikal başyapıt etrafında dönmüştür. Kendisi klâsik eserlerde bir sıralama olmayacağını, yani hangisi daha iyi ya da kötü değerlendirme olamayacağını düşünmesine rağmen, bir sıralama yapılması kaçınılmaz olacaksa eğer ilk sıraya koyacağı eserin Don Giovanni olduğunu söylemektedir. Bu durumu da kitabın içinde bulunan giriş kısmı ve üç evre diye böldüğü kısımlarda ifade etmiştir. Evre kelimesine yüklediği anlam ise art arda gelen basamaklar değil, iç içe geçmiş ve birbirinden ayrılmadıkları gibi birbiriyle bütünleşmiş olarak düşünülmesi gerektiğini söylemektedir. Don Giovanni'nin anlaşılabilirliği için evre evre düşünülmüş ve aktarılmıştır, ancak evrelerin ayrışmazlığı düşünceden önce geldiğini de belirtmiştir. Müziği ve Mozart'ı çok farklı bir yere koyan Søren abim, daha sonra dışarıdaki bu olgunun algılanması üzerine konuşmalar yapmıştır. Dolaylı ve dolaysız ruhsal -bu kısım bana göre mental- anlamalar ile özsel duyumsama olayını yine Don Giovanni üzerinden anlatmıştır. Açıkçası, bu kısımlar genelleşen nadiren kısımlardan biriydi. Yani sadece eseri anlamaya değil, genel olarak dışarıda da kullanılabilecek türden yorumlamalar içeriyordu. Bu anlayış kısımlarını kendime göre anlatayım. Duyu organlarımızın dışarıdan yansıttıkları algıları geri plana itmeye çalışarak, nesneyi veya olguyu saf bir şekilde duyumsamaya çalışmaktan bahsediyor. Örnek: Bir kuşun sesini duyumsarken, onu kelimelerden uzak tutmak. Sesi olduğu gibi kendi içinde algılamaya çalışmak. İnsansı bir kalıba sokmamak. Başka bir örnekte ise ağaca dokunduğumuz zaman dokunma duyusu ile gelecek olanları bilgiyle değil, duyumsama ile bırakabilmek. Yani yine kelimeleri içeren katı, soğuk, pürüzlü vb. gibi sıfatlarla ya da düşüncelerle değil, ağacın ağaç oluşunu duyumsamaya çalışarken, içindeki etkiyi anlamak. Duyumsama kısmını az buçuk bir şekilde kendime göre söyledim. Kitapta daha açık -belki size kapalı ve karmaşık da gelebilir- bulabilirsiniz. Düşünceleri birbiri ardına en derine getirerek anlatması odaklanınca anlamayı kolay bir hâle getirmiş. Bana göre kitap güzeldi. Sıkıntı çektiğim bir kısım vardı. Ancak bu da büyük bir sıkıntı oldu. Don Giovanni adlı eserin müzikal operasını bilmiyordum. O yüzden önce internetten biraz araştırma yapmam gerekti. İzlemedim, ancak bir kaç bilgi edindim. Sonrası da Søren abimin anlatımı ve hayal gücümle birleşerek bir şeyler oluşmaya başladı. Fakat bu cahilliğim yüzünden kitaptan çok faydalanamadım. Dediğim gibi, kitap tamamen Don Giovanni etrafında dönüyor. Tıpkı müzikalin kendisi gibi. O yüzden, bu kitabı okuyacak arkadaşlara öncelikli tavsiyem Mozart'ın Don Giovanni adlı eserini araştırması ve mümkünse eğer izlemesini ve dinlemesini tavsiye ederim. Aksi takdirde kitabı anlamak ve okumak hem zor hem de anlamsız gelebilir. Sanırım, söyleyeceklerim kısaca bunlar. Søren abim, adamdır!

http://i.hizliresim.com/PDj2Lb.jpg
http://i.hizliresim.com/X6Z8Aj.jpg

Søren Kieerkegard etkinliği (#34128416) düzenleyen
arifsahin sayesinde bu kitabı okudum. İyi ki de okumuşum. Çünkü öncesinde okuduğum kitaplardaki Søren abi tasavurrumda çok fazla boşluk doldu. Onu okumuş ve/veya okumak isteyen biriyseniz eğer, bir kaç eserinden sonra bu kitabı tavsiye edebilirim. Bu yüzden, okumama vesile olmasından dolayı arifsahin Bey'e teşekkür ederim. İncelemeyi okuyan herkese de teşekkür ederim. Saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum. Søren Kieerkegard, adamdır!
"aşkın şiirsel olduğu iddiası doğru değildir. Hayır, şiirsel olan evliliktir. Ve eğer dünya ilk aşkın gerçekleştirilemeyeceğini, bu kadar sıklıkla ve acıyla gözlemliyorsa, o zaman ben de bu mateme memnuniyetle katılırım."

Søren Kierkegaard, bu kitabında da okuyucuyu zerre kadar bile hayal kırıklığına uğratmıyor ve bütün bilinen, ezberlenen yanlışlara karşı saldırarak kafaları allak bullak ediyor.

Kitap dedik ama açalım, iki ciltlik "Ya/Yada" eserinin bir bölümünden alınmış bir metin, İbrahim Kapaklıkaya tarafından dilimize kazandırılmıştır. Aynı şekilde, "Kişiliğin Gelişiminde Etik Estetik Dengesi" de bu şekilde basılmıştır, bu açıdan bir birlik içinde olduğunu söyleyebiliriz.

Eser, Kierkegaard'ın, ebedi aşkı Regine'den ayrıldıktan sonra kaleme aldığı eserdir ve üstadın tüm eserlerinde olduğu gibi, Regine'in etkisi yoğun bir şekilde hissedilmektedir. Søren, daha sonra günlüğüne, "Eğer gerçekten iman sahibi olsaydım, onunla evlenirdim." yazmıştır.

Pekiyi üstad, o zaman öyle bir durumdayken bu eseri nasıl kaleme almıştır? Elbette ki, Kierkegaard'ın büyüklüğünü gösteren en önemli niteliklerden biri devreye giriyor ve müstear isimle, başka bir yaşamı düşleyerek, onun ağzından mükemmel bir mektup yazılıyor.

Mektubu yazan kişi 'Yargıç Wilhelm'dir. Yargıç, tahminen beş yıl kadar önce evlenmiş, evliliğe toplumun baktığından farklı bir açıyla bakabilen, kendisini mükemmel ifade edebilen bir adamdır. Hitap ettiği kişi ise, aile dostu A. ve "Baştan Çıkarıcı" Johannes Climacus'tur. A. ve Johannes estetik evrede kalmışlardır ve etik evreye geçiş yapamamışlardır. Wilhelm ise bundan dolayı üzüntü duymaktadır. Dostunun evlilik konusunda yanlış görüşe sahip olduğunu göstermek istemektedir:

"Sen gizem kaybolduğunda aşkın biteceğinden korkarken, ben ise ancak gizem ortadan kalktığında aşkın başlayacağına inanıyorum."

"Hayır dostum, dürüstlük, açık kalplilik, açıklık, anlayış evliliğin yaşam prensibidir; bunlar olmaksızın evlilik çekici olmadığı gibi estetik de değildir."

Wilhelm için evlilik, etik olduğu kadar estetiktir de. Etiği kutlamak için, estetikte vazgeçmek gerekmez. A'nın yücelttiği ilk aşkta ise sadece estetik vardır. Sadece estetik olduğu için bütün kalbi ilk aşkta kalmıştır ve kendisi de ilerleyememiştir.

Kierkegaard'ın yaklaşık 180 yıl önce kaleme aldığı fikirler bugün de geçerliliğini korumaktadır. Bugün, evlilik üzerine daha geçersiz ve anlamsız fikirler vardır. Bu nedenle, yanlış evlilikler ve mutsuz bireyler topluma yayılmaktadır. Bu eser, evlilik amacında olan her bireyin mutlaka okuması gereken bir eserdir, yine özellikle erkekler için okunması daha şarttır diye düşünüyorum.
Søren Kierkegaard, her şeyden önce gerçekten 'ilginç' bir kişiliğe benziyor. Düşünceleri ve bunları aktarma şekli, yaşam tarzı, tepkileri, anlayışı vb. en küçük parçasından en büyük parçasına kadar yansımış bir ilginçlik. Bu kitabı okumadan önce kendisi hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Okuduğum ilk kitabı zaten. Bodozlama daldım -incelemeye de böyle daldım-. Ki okuduğum her kitapta bunu yapmaya çalışıyorum. Dalmasına daldım, ama kitap karmaymış. Diğer kitaplarından bölüm bölüm kesip almışlar. Kitabı bitirdikten sonra önsöz kısmına geri gelip okuduğum zaman fark ettim. Bundan dolayı pişman veya üzgün değilim. Güzel oldu. Çünkü, onun yazdıkları ile az da olsa kendisini tanıma fırsatım oldu. Zaten geçmişini bilseydim ne olacaktı ki? Şundan şundan dolayı şunu yazmış, onun etkisi ile bunları söylemiş, babası böyleymiş o da böyle olmuş vs. yazarın yazdıklarından bağımsız, kendi bildiklerim ve tecrübe ettiklerim ile gelen anlayışımla yargılarda bulunacaktım. Bu da dolaylı yoldan onu olduğundan farklı algılamama sebep olacaktı. Ayrıca ben, onun geçmişini bildiğim gibi, o da beni geçmişimi bilseydi eğer; yazdıklarını okumamı ister miydi veya söyleyeceklerinden dolayı ben kitabını okumak ister miydim? Hiç zannetmiyorum. Sıfırdan -teknik olarak bir iki bilgiye sahiptim- ve bilinmezlikten başlayıp onunla dolu noktalara ulaştım. İyi ki de böyle yapmışım. EfsanE biriymiş. Kitap , derleme parçalardan oluştuğu ve onun hakkında edindiğim kesinlikli ve ilk izlenim olduğundan kısa bir benzetmeyle incelememi sonlandıracağım.

Kaos ve düzen. Bu iki kelime dünyamızı ve içine aldığı her şeyi kapsıyor. Doğanın ve dünyanın kusursuz bir düzeni olduğunu düşünüyorum. Bunun sebebi: Başlangıçta her şeyde ve her yerde bir kaosun hâkim olmasıdır. Yani hiçbir yerde, düzene dair en ufak bir nokta bile yoktur. Hatta nokta bile yoktur. Geçen zaman ve varoluş ile birlikte her şey, her şeyle bağlanmaya başlar. Her şey, her şey ile bir şekilde bağlanmıştır. Bu yaratıcı düşüncede ve yaratıcı olmayan düşüncede de vardır. Bağlantılar kuruldukça, küçüklerden başlayarak büyüklere giden kusursuz bir düzen oluşur. Doğayı mükemmel görmemizin sebebini tam burada buldum. En azından benim kanaatim, bu. Peki, her şey güzel ve hoş ama Søren abi, bunun neresinde? Søren abi, bu düzenin en içinde bulunan kaosun göründüğü yerde. Yani her yerde bulabiliriz, ama hiçbir yerde yoktur. Düzeni oluşturan kaosu görür ve kaosun yapıtaşlarını belirler. Sonra da düzeni nasıl oluşturduğu anlar. İnsanların oluşturduğu düzene de böyle bakar. Ama bizlerin ki, kendiliğinden oluşma değildir. Bu yüzden, çoğu kusurludur. Kusursuzun yapıtaşlarını gören biri olarak Søren abi, kusurludakileri fark etmemesine imkân var mı? Bence, yok. Bağlarımızı nelerin oluşturduğunu, bunların etkilerini, yanlışlıklarını ve doğruluklarını, doğa ile benzerliklerini ve farklılıklarını vs. her açıdan bakarak incelemişe benziyor. Bir su birikintisinin önünüzde olduğunu düşünün. Suyun içinde de küçük bir parça çamur olduğunu görelim. Olağan hâldeki bir suyu hayranlıkla incelemiş ve anlamış, Søren abimiz var. Çamurlu suyun karşısında olduğunda ne yapabilir ki? Suyu, çamurdan nasıl kurtarıp olağan güzelliğine ve saflığına nasıl getireceğini düşünmeye başlar. İşte, tüm mevzu bu. Bu kitapta suyun güzellikleri ile çamurlu suyun çirkinlikleri -önceden güzel olanın tam karşıtı- bir arada bulunuyor. Uzun lafın kısası, bizim içimizdeki doğal ve kendi oluşturduğumuz, hem içeride hem de dışarıdaki kaosu anlaşılır kılmış. Bunu da düzenden yola çıkarak yapmış.

Bir incelemeye benzeyip benzemediğinden emin değilim. Söylemek istediğim ve düşündüğüm daha çok şey var. Ancak kitaptaki parçaları, asıl yerlerinde gördüğümde ve kafamdakilerin doğru olduğuna kanaat getirdiğimde belirtmem ve sunmam doğru olur. Şimdilik, sadece algıladığımı sunuyorum. Bunlar ne bir yargıdır, ne de bir tanımdır. Sadece kusurlu olan anlayışımın meyvelerini gösteriyorum. Bu yüzden, buraya kadar okuyan herkesin anlayışına sığınırım. Saygılarımı sunuyorum. Søren abinin de dahil olduğu yarınlarda görüşmek dileğiyle, esen kalın.
"Ya Werther olmalı ya hiç!"

Albert Camus, "Sisifos Söyleni" kitabında böyle yazıyor. Bu kitabı okuduktan sonra ben -ve muhtemelen birçok kişi- şöyle deriz:

"Ya Johannes olmalı ya hiç!"

Kierkegaard, iki ciltlik 'dünyanın en uzun aşk mektubu' diyebileceğimiz "Ya/Ya da" adlı eserini 1843'te yazıyor. (Regine'den ayrıldıktan iki yıl sonra) "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" de "Ya/Ya da"nın ilk bölümü ve daha sonra ayrı olarak basılıyor. Daha ilginç olanı ise "Korku ve Titreme" ve "Tekerrür" isimli eserlerin de yine 1843'te yayımlanmış olması. Özellikle "Tekerrür"e baktığımızda, yazarın daha karanlık, kafası daha karışık olduğunu görüyoruz; o nedenle "Baştan Çıkarıcının Günlüğü"nün daha erken kurgulanmış olduğunu ve hazır hale getirilmiş olmasa bile, özellikle notların önceki yıllarda kayda alındığını söylemek mümkün.

Kitabın içeriğine geçelim... Søren, kitapta Johannes adını kullanıyor ve sevgilisi Regine için de 'Cordelia' ismini seçmiş. Bu eserin, büyük oranda otobiyografik olduğunu söylemek mümkün olsa dahi, ne kadarının gerçekleri ifade ettiğini bilemeyiz. Çok az da olsa Regine adına konuştuğu yerler var ki, kitabın tamamı tek taraflı olduğu için ve Regine'in cevapları da olmadığı için bazen gerçekçi olmaması mümkün. Diğer taraftan, üstadın içeriğe sonradan eklemeler yapmış olması da mümkün.

Kierkegaard'ın sıradan bir 'baştan çıkarma' kurgulaması beklenemezdi. Zaten kitabın tamamında da bu hissediliyor. Şu iki cümleye göz atalım:

"Ama öyle farklı bir yanı vardı ki bu onun genellikle kullanılan anlamda bir baştan çıkarıcı olmasına engeldi: Çok tinseldi. Mesela herhangi bir şeyi şehvetle arzuladı diyelim, bu bir selâm da olabilirdi, hiçbir şekilde karşı taraftan daha fazlasını almak istemezdi, o selâm onun için o kişinin en güzel tarafıydı. Tinsel yanıyla her genç kızı baştan çıkaracağından emindi, ama ona kelimenin tam anlamıyla sahip olmayı istemezdi."

""sözcüğün tam anlamıyla özgürlüğün armağanı olmayan bir şeyi kabul etmek adetim değildir. Bırakalım bu yöntemleri sıradan baştan çıkarıcılar kullansınlar. Ama ne elde edecekler? Bir kızı girmek istemediği şeyleri gözünün önünden silecek kadar kuşatamayan, hatta bir kıza her adımın kendinden geldiğini düşündürecek kadar edebiyat yapmayı bilmeyen kişi, su katılmamış bir acemidir ve daima da bir acemi kalır; onun keyfine hiç gıpta etmem."

Sıradan baştan çıkarıcı olmak konusunda, Kierkegaard'ın çok da sorunlu olmadığını biliyoruz ama bunun kendi kişiliğine uygun olmadığını biliyor. Burada bilinçli olmanın önemini de vurguluyor, onun istediğinin ne olduğunu anlamak için iki cümleyi daha paylaşalım:

"Ona tensel anlamda sahip olmak beni hiç ilgilendirmiyor, ben onun hazzına sanatsal bir biçimde varmanın peşindeyim."

"Sırf sahip olmak küçük bir şey ve böylesi aşıkların kullandıkları vesileler de genellikle kâfi derecede sefil... Fakat içinde kayıtsız şartsız teslimiyete yer olmayan aşk nasıl haz verir ki, yani tek taraflı olarak?"

"Sahip olmak" sıklıkla hazzın esas ölçütü olarak görülüyor ama Søren böyle bir şeye kesinlikle karşı, 'nişanlı olmak' ile ilgili yazdıkları da bunu ortaya döküyor zaten. Søren, bu denli karşı olduğu 'nişanlı olmak' kavramına, sadece "onun hazzına sanatsal bir biçimde varmak" için yanaşıyor.

"kayıtsız şartsız teslim olmak", ona göre özgürlükten vazgeçmek anlamına gelmiyor. Aşkın da, başka herhangi bir hazzın da ancak 'özgürlük' ile var olacağını düşünüyor, bu yüzden genç kızın da 'onun genç kıza sahip olmayı arzuladığı' fikrinden uzaklaşması gerekiyor, işte o zaman genç kız da özgür bir ruh olacak ve Søren de o zaman "hazzı sanatsal bir biçimde yakalamış" olacak.

Søren'in yaşadığı yüzyılda genellikle kadını aşağı gören, özellikle çok sevdiğimiz Alman filozofların kadını hor goren, hatta kadına nefretle yaklaşan düşüncelere sahip olduğunu görüyoruz. Danimarkalı 'estet'imiz ise tam tersine kadını yüceltir, Regine'i ise başının çok üstüne koyar:

"Ne seçtiğimi iyi biliyorum; o kadar büyük ki onu bölüşmeye cennet bile yanaşmaz; bu kız benim olsaydı cennette geriye ne kalırdı?"

Hannay'ın da belirttiği üzere, "Regine'e önce aşık olması, sonra da terk edilmenin acısını yaşaması gerekiyordu." Yukarıda da belirttiğimiz üzere, nişan veya evlilik, bunlar onun düşünce hayatına aykırı kurumlardı. Özellikle, Regine'e karşı öyle yaklaşamazdı -açıkçası öyle davransa, bizi de kendisinden mahrum bırakmış olurdu- Doğasına uygun olarak davrandı ve sonunda da çok yüksek bir noktaya ulaştı:

"Manevî erotizm ve dünyevi erotizm birbirinden farklı şeyler. Ben şimdiye kadar Cordelia'da daha ziyade manevi olanını geliştirmeye çalıştım."

İşte ulaşmaya çabaladığı ve bir şekilde ulaştığı nokta, bu oluyor. İlişkisinin dünyevi olmadığını baştan itibaren biliyordu ve ona uygun davranarak da manevî erotizmi tattı.

Erotizm derken, elbette ki bizim anladığımız anlamda kullanmadığını da not edelim. Bugün kullandığımız anlamda 'arzu' veya 'tutku' bunu karşılamaya daha yakın.

Son olarak da, kitapla ilgili olarak şu bilgiyi not edeyim:

"günlükte kronolojik bir tarih sırası olmadığı gibi, bildiğimiz türden bir hikâye anlatımı da yoktur, dilek kipiyle yazılmıştır, bildirme kipiyle değil."
İntihara, günaha ve hayal gücüne aşırı meyilli her umutsuzun okuması gereken bir kitap. Dindar varoluşçumuz Kirkıgor, bu defa bize umutsuzluk diyalektiğini enine boyuna sunuyor. Ve kitap bittiğinde bütün umutsuzluk veren hislerin bu diyalektiğe takılıp öldüğünü görüyorsunuz. Eğer iyi okursanız mükemmel bir ruh reçetesi.
Umut inançtan doğar. Umutsuzluk zorunluluk ve olasılığın dengeli olmadığı bireylerde olur. Zorunluluk Tanrıya benini açmada ve sınırlar koymada, olasılıkta Tanrının her şeye kadir olmasında dengede durur. Umut inançla doğar fakat düşünceyle (tefekkürle) sürdürülür.
Mutlaka okunmalı.
İlk defa, "Om Begrebet Ironi" adıyla 1841'de Danca'da doktora tezi olarak yayımlanıyor. Türkçe'de 2003'te Türkiye İ.B.K. Yayınları Sıla Okur çevirisiyle basılıyor. Elimdeki (aynı zamanda sitede olan) ise aynı çevirmenin İmge Kitabevi baskısı, bu da 2009 yılında basılıyor.

İroni kavramının ele alındığı bu eserde Kierkegaard ironi'nin ne olduğunu düşünmeye başlamadan önce fenomenin yorumunu gerekli görür. Bu nedenle kitabın birinci kısmında Sokrates'in duruşunu resmeden, çağdaşları Ksenephon, Platon, ve Aristophanes'in Sokrates yorumları incelenir çünkü birçok düşünürün de öyle gördüğü gibi Kierkegaard da ironi'yi Sokrates ile başlatır.
Ksenephon metinlerinde Atinalıların Sokrates'i ölümle cezalandırılmalarının ne büyük bir adaletsizlik olduğunu anlatmaya çalışır. Ve bu ereğin içindeyken de Sokrates'i o kadar masum olarak gösterir ki Sokrates'in cezalandırılması oldukça anlamsız kalır ki bu da Sokrates'in ironist kişiliğinden ziyade Atinalıların gaddarlığını ön plana yerleştirir. Ksenephon yorumlarında Sokrates'in ironisi görünmez onun yerine safsata(sofizm-bilgicilik) ön plandadır. Kiekggard'a göre Ksenephon Sokrates'i "anahtar deliğinden" ancak görebilmiştir. Onun Sokrates tasvirinin boşluklarını Platon doldurur.
Sokrates'in Savunması, Şölen, Phaidon, Devlet gibi Platon eserlerindeki Sokrates yorumları incelenir bu bölümde. Platon'un Sokrates'i tanrısallığın dolaysız aracıdır. Öyle ki Kierkegaard Sokrates'in tümel üzerindeki etkisini, tümelle ilişkisini ifade ederken İsa ile Sokrates arasındaki paralelliği de gösterir. Bu, Tanrısalla ilişki içindeki ikincil birey, Tanrısal tarafından kışkırtılır, deyim yerindeyse kendi öznelliğinde bir çağa başlar ikincil birey. Kierkegaard şöyle diyor bu ikincil için; "Ya sözler bireyi yaratır, ya da bireyin varlık nedeni sessizliktir." Sokratesin temel amacı nesnel ile öznel arasındaki soyut ilişkiyi sorgulamaktır. O bilginin olmadığını göstermeye çalışırken onun gerçekten olmadığını değil olduğunu ancak kendi içinde bilgi taşımadığını ve aslında bu yüzden olmadığını gösterir. Sokrates bir ironisttir ve ironi türlü maskeler ardına saklamıştır onu, yani tanrısaldır, kılık değiştirir ha bire ve bu özelliği ona baştan çıkarıcı bir gizemlilik katar. İroniste yaklaşmak istese ikincil kişi, yaklaşamaz çünkü onu ancak belli bir mesafenin ardından ulaşma, anlama ihtimali vardır fakat şöyle diyor Kierkegaard "bir türlü yakalanamayan ve görkemi sözle anlatılamayan anlama anının hemen ardından gelen yanlış anlama korkusu, insanları kopmaz bağlarla kendine esir eder." Bu bağlamı Kierkegaard, Alkibiades ile olan ilişkisini gözeterek kurar. İronistin yaptığı şudur;karşısındaki kişiyi eriştiğini sandığı bilgiden yoksun bırakır, onu her şeyiyle soyar, ancak bunun yerine bir şey koymayı vaad etmez, edemez çünkü ironistin yerine koyabileceği hiçbir şeyi yoktur, kendini bir anda çırılçıplak bulan ikincil, ironiste, ironistte olduğunu sandığı bilgiye sarılmaya çalışır çünkü elinde hiçbir şeyi kalmamıştır. Fakat ironistin de hiçbir şeyi olmadığına göre ikincil bu arzuyla kala kalır. [şurada ifade etmeliyim ki Sokrates ve Alkibiades arasındaki birlik bana Şems ve Mevlana arasındaki entelektüel birliği çağrıştırdı(buna ilişkin çıkarımlardan yoksun olsam da) , belki Şems'e İroni'nin perspektifinden bakılabilir]. İroni kendi kendini yok eden bilgi kuramını geliştirir, ve o karşıdakini yüceltirken onu geçersiz kılar.
O bir şey bilmediğini söylüyordu ve bunu bildiği için de en bilge kişi olduğunu kabul ediyordu. Hiçbir şeyin bilgisizliğiyle yaşarken ölüm karşısında kaygıya kapılmıyordu, Sokrates'in Savunması adlı metinde onun ölümü nasıl da korku uyandıracak bir şey olarak görmediğini anlarız. Şöyle diyordu Sokrates "çünkü ölüm korkusu, Atinalılar, kişinin gerçekte bilge değilken kendini bilge sanması değil midir? Kişinin bilmediğini bilirim sanması değil midir? Bilmediğimiz bir şeyi bildiğimizi sanmak kınanacak bir bilgisizlik değil midir?" Evet bu bir safsataydı Kierkegaard'ın deyimiyle fakat ironikti aynı zamanda.
Platon’un Sokrates tasvirinde idea'yı görürüz, amacı spekülayonu sonluluktan sonsuzluğa yani dışsal yapının yokluğundaki kendi kendinin sonsuz hedefine dalmaktır. Ksenephon'da Sokrates daha edimseldir Platon'da tanrısal, fakat o, ironisttir; edimsel olan ile idea arasında salınım içindedir. Edimsellik onun için ideayla olan orantısızlığı gösterdiğinden onu hiç kılar ve bu nedenle sürekli olarak kendi içinde olup ötesine ulaşmaya çaşırken teslim olur kendine, bu yüzden ironiktir.
Aristophanes'in Sokrates'inde de Platon'undaki gibi idea vardır ama trajik değil komik. Buradaki Sokrates idea'ya ulaşmaya çalışır fakat her türlü yüklemden yoksun olduğunu bilir ve idea ile edim arasındaki doldurulamaz boşluğun ihtişamını izlemekle yetinir. Edim onun için şekillerden ibarettir, tıpkı dağılan ve sürekli devinen bulutlar(Aristophanes'in Bulutlar adlı oyunundan) gibi dağıldığında ardında kalan duman olur ve bu Sokrates'in idea'sıdır, özdür. Edimin dünyasındaki her şeye kuşkuyla yaklaşır çünkü onun için tek mutlaklık hiçliktir. İronist burada kişiliğin olup olabileceği şeydir.
Kierkegaard'ın özetiyle ana unsur olan gizemli hiçliği, Ksenephon Sokrates'e yararlığı yakıştırarak ve ona tarihsel yaklaşarak verir. Platon ona ironik özgürlük ile trajik bir idea, Aristophanes ise onun içindeki boşluğu yansıtacak şekilde komik bir idea verir. Kierkegaard bu yorumların altına bir çizgi çeker ve toplar, elinde olan şudur(S. 170 den birebir alıntı yaptığımdan incelemenin bütünlüğü adına kısaca); idea diyalektiğin sınırıdır, fenomen ideaya ulaşmak ister fakat ona takılı olan birey vardır, birey gerçekliğe saplandığından ideaya asla ulaşamaz fakat gerçekliğin tek geçerlilik sebebi de kendisinin ötesine geçmek yani ideaya ulaşmak olduğu için geçerliliği yoktur. Ve öznelliğinin betimine giden yolda öznel gayretler bireye geri döndüğünde birey bunu kişisel doyum olarak yok eder, ironist budur.
Daha sonra Sokrates'in Cin'inin[Sokrates'in Cini onun vicdani sesi olarak bilinir yani içindeki Tanrısal ses, tanrısal yan] onun ironik duruşundaki yeri yorumlanmaya çalışılır. Cin Sokrates'e sonsuz ama olumsuz özgürlüğü kazandırmıştır.
Atinalılar'ın Sokrates için hazırladıkları iddianamede iki suçlama vardır:1-Sokrates devletin tanıdığı tanrıları kabul etmiyor ve yeni tanrılar ileri sürüyor 2- Sokrates gençliğin ahlakını bozuyor. Sanırım daha bu suçlamaları okur okumaz ne kadar ironik olduğu gözümüze batar oldu. Pek de içine dalmayı gerekli görmeden belirtirsek, her ikisi de mümkün değildir çünkü "ironi öznelliğin dürtüsüdür."
Daha sonra Hegel'in Sokrates'in ironik duruşunu yorumlayışına eğilir Kierkegaard ve varoluştan, fenomenden kavrama geçiş yapar, daha önceki soruşturmaların sonunda ironi'ye dair şöyle yazıyor Kierkegaard; ".. Sokrates'e özel bir şey olması gereken ve ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir boyut, bir bakış açısı buldum. Bu bakış açısına İroni adını verdim..." Bu kısımdan itibaren Kierkegaard "İroni" kavramını tasvirler. Ve bu tasvirin sonrasında sırasıyla Fichte, Schlegel, Tieck, Solger'de ironi'yi görünür kılmaya çalışır.
İronistin, betimini kısmi olarak başlangıçta vermeye çalıştığımdan ve sitede alıntıladığım kısımlarda özellikle vurguladığımdan burada değinmeyeceğim ayrıca biraz da fazla uzattığımı da düşünerek Kierkegaard'ın, adı geçen Sokrates sonrası ironistleri hangi bağlamda ele aldığına değineceğim.
Fichte, Wissenschaftslehre adlı eseriyle, Schlegel, Rehabilitation des Fleisches[Maddenin Rehabilitasyonu] adlı eseriyle Tieck satirik oyun ve lirik şiirleriyle, Solger, estetik üzerine yaptığı konuşmalar ve yayımladığı kimi yazılarla, ironik tablolar çizmiştir.
Eveet, Kierkegaard son paragrafta şöyle yazıyor; ".. Son olarak, ironinin "daimi geçerliliği" hakkında sorular varsa, bunların ancak güldürü çemberinin incelenmesiyle cevaplanabileceğini belirtmek isterim. Güldürü, ironiden çok daha derin bir kuşkuculuk içerir; çünkü burada her şey sonluluğa değil günahkarlığa bağlıdır."

İÇİNDEKİLER
Birinci Kısım- Sokrates'in Duruşunun İroni Olarak Algılanması
Giriş
1.Bölüm: Yorumun Mümkün Kılınması
Ksenephon
Platon
Aristophanes
2.Bölüm: Yorumun Edimselleştirilmesi
Sokrates'in Cini
Sokrates'in Suçlaması ve Mahkum Edilmesi
3.Bölüm: Yorumun Zorunlu Kılınması
Ek: Hegel'in Sokrates Yorumu
Sokrates Hangi Anlamda Ahlakın Kurucusudur
İkinci Kısım- İroni Kavramı
Giriş
Yön Bulmak İçin
İroninin Tarihsel Geçerliliği. Sokrates'in İronisi
Fichte'den Sonra İroni
Friedrich Hegel
Tieck
Solger
Yoluna Koyulmuş Bir Uğrak Olarak İroni
İroninin Doğruluğu
Evliliği kötüleyenlerin ve aşka inanmayanların aksine yazar bu kıymetli eserinde evlilikteki aşkın sadık, sabit, mütevazı, sabırlı, kontrollü, sebatkâr, istekli ve neşeli olduğunu yazmıştır. Evliliğin bir karakter okulu olduğunu, çeşitli nedenlerle evlilik yapılabileceğini ve bunların etik veya estetiğe uyup uymadıklarını anlatmıştır. Ayrıca kadının zayıf değil yumuşak olduğunu söyleyerek birçok yerde kadını yükseltmiştir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Soren Kierkegaard
Tam adı:
Søren Aabye Kierkegaard
Unvan:
Danimarkalı Filozof ve Teolog
Doğum:
Kopenhag, Danimarka, 5 Mayıs 1813
Ölüm:
Kopenhag, Danimarka, 11 Kasım 1855
Soren Aabye Kierkegaard (1813-1855), Danimarkalı filozof ve teolog.

Kierkegaard dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak ve katı bir dini atmosfer içinde yetişti.Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür.Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hıristiyan inancinin tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve Tanrıyı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı.

Felsefesi
Kierkegaard, varoluşçuluğun öncülerinden sayılır.Varoluşçu felsefe bir bakıma her varoluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgürlüğü açısından varoluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadır. Kierkegaard'ın belli bir felsefî sistematik geliştirmediği doğru olmakla birlikte (Kierkegaard bu anlamda Nietzsche gibi bağımsız ve dizgesiz filozoflardandır), kullandığı kavramlar ve felsefe yapma tarzı sonradan varoluşçu felsefelerde görülen nitelikleri barındırır. Kierkegaard'ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel'dir. Hegel'in rasyonalist ve sistematik felsefesi Kierkegaard için kabul edilemezdir.Varoluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard'da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı.Kierkegaard'ın felsefî sorunsalı bir bakıma mevcut Hıristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hıristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür.Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır.Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.

Yazar istatistikleri

  • 377 okur beğendi.
  • 788 okur okudu.
  • 50 okur okuyor.
  • 1.533 okur okuyacak.
  • 30 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları