Soren Kierkegaard

Soren Kierkegaard

8.2/10
235 Kişi
·
622
Okunma
·
308
Beğeni
·
14.201
Gösterim
Adı:
Soren Kierkegaard
Tam adı:
Søren Aabye Kierkegaard
Unvan:
Danimarkalı Filozof ve Teolog
Doğum:
Kopenhag, Danimarka, 5 Mayıs 1813
Ölüm:
Kopenhag, Danimarka, 11 Kasım 1855
Soren Aabye Kierkegaard (1813-1855), Danimarkalı filozof ve teolog.

Kierkegaard dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak ve katı bir dini atmosfer içinde yetişti.Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür.Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hıristiyan inancinin tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve Tanrıyı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı.

Felsefesi
Kierkegaard, varoluşçuluğun öncülerinden sayılır.Varoluşçu felsefe bir bakıma her varoluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgürlüğü açısından varoluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadır. Kierkegaard'ın belli bir felsefî sistematik geliştirmediği doğru olmakla birlikte (Kierkegaard bu anlamda Nietzsche gibi bağımsız ve dizgesiz filozoflardandır), kullandığı kavramlar ve felsefe yapma tarzı sonradan varoluşçu felsefelerde görülen nitelikleri barındırır. Kierkegaard'ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel'dir. Hegel'in rasyonalist ve sistematik felsefesi Kierkegaard için kabul edilemezdir.Varoluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard'da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı.Kierkegaard'ın felsefî sorunsalı bir bakıma mevcut Hıristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hıristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür.Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır.Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.
Ben bir özgürlük tutkunuyum
ve bana özgürce gelmeyen bir şeyle uğraşmam bile.
Kendisini açıklayamayan kişi sevemez
ve sevemeyen kişi tüm insanların en mutsuzudur.
Birisini nasıl şaşırtacağınızı bilirseniz oyunu daima kazanırsınız.
Yaklaşık 7 yıldır resmini avatar olarak kullandığım Soren, seni saygı ve sevgi ile selamlıyorum. Kendisinin bir hayranıyım ve bu kitabı son satırına kadar inceleyerek okudum. Nazım Hikmet'in Piraye için yazdığı mektupları kendi açımdan değerlendirmiş ve en iyi mektup örnekleri olarak düşünmüştüm. Bu kitabı okuyunca fikrim değişti. Kıyaslama yapmıyorum ama sevgili Soren hakkını teslim ediyorum.

Sen en iyisisin.

Sevgili arkadaşlar, bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Okuyun ve gerçek aşkı, edebiyatı görün... Daha önce neden okumadığınız için pişman olacağınıza eminim.
Kierkegaard'ın okuduğum ilk kitabı olması nedeniyle kitap bende önemli bir yere sahip oldu. Böyle bir felsefeciyle tanışmam oldukça faydalı olacaktır. Zira Kierkegaard farklı bakış açılarını tek bünyede bulundurabilen bir kişi.
Kitaba gelecek olursak, ne yalan söyleyeyim okumaya isminden dolayı karar vermiştim:) Sonrasında biraz araştırma yapınca ve birkaç sayfasını karıştırınca oldukça etkili ve ağır bir metin olduğunu anladım. Yazarın ön sözü de zaten kitabın ağırlığından ve kitabı okumadan önce bilinmesi gereken bilgilerden bahsediyor. O yüzden felsefi konularda bilginiz azsa bence bu kitabı biraz sonralara bırakın. Yoksa kitapta (ilk başlarda bende de olduğu gibi) boğulma durumu yaşayabilirsiniz.
Konu:kadınlar... Evet yüzyıllardır haklarında binlerce mit ve inanç geliştirilmiş olan varlıklar söz konusu olunca kitap daha da ilginç hale geliyor. Beş farklı insandan beş farklı kadın betimlemesi okuyorsunuz. Her bir betimlemede ayrı bir dünyaya adım atıyor ve kadınlar hakkında çok farklı bakış açılarına sahip oluyorsunuz. Fakat şunu da söylemekte fayda var bu betimlemeler kadınların pek de hoşuna gidecek cinsten değil. Sadece sonuncusu kadınlar hakkında olumlu birkaç cümle barındırıyor.
Evlilik, ilişkiler, kadınlar... Kitapta not alınacak kısım oldukça fazla. Söylenen bu cümlelerin alkol sonrasında söylendiğine inanmak ise oldukça zor. Kim alkol aldıktan sonra bu şekilde konuşabilir ki?
Felsefi açıdan doyurucu olmasa da sizleri farklı bakış açılarına ve konulara iten, insanda öğrenme arzusu oluşturabilecek cinsten, okunması gereken bir kitap. Ama dediğim gibi felsefe seviyorsanız okuyun aksi halde hiçbir doyuruculuğu olmayacaktır. İncelememi de kitaptan şu cümlelerle bitiriyorum:
"Nice adam bir kadın sayesinde dahi olmuştur, nice adam bir kadın sayesinde kahraman olmuştur, nice adam bir kadın sayesinde ozan olmuştur, nice adam bir kadın sayesinde aziz olmuştur. Aslında sahip olduğu kadın sayesinde dahi, kahraman, ozan ve aziz olmamıştır, aslında hiçbir kadına sahip olmamıştır ve sahip olmadığı o tek ve biricik olanı istemiştir, tıpkı ötekilerin sahip olmadıkları kadın sayesinde dahi, kahraman, ozan olmaları gibi."
Søren Kierkegaard, her şeyden önce gerçekten 'ilginç' bir kişiliğe benziyor. Düşünceleri ve bunları aktarma şekli, yaşam tarzı, tepkileri, anlayışı vb. en küçük parçasından en büyük parçasına kadar yansımış bir ilginçlik. Bu kitabı okumadan önce kendisi hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Okuduğum ilk kitabı zaten. Bodozlama daldım -incelemeye de böyle daldım-. Ki okuduğum her kitapta bunu yapmaya çalışıyorum. Dalmasına daldım, ama kitap karmaymış. Diğer kitaplarından bölüm bölüm kesip almışlar. Kitabı bitirdikten sonra önsöz kısmına geri gelip okuduğum zaman fark ettim. Bundan dolayı pişman veya üzgün değilim. Güzel oldu. Çünkü, onun yazdıkları ile az da olsa kendisini tanıma fırsatım oldu. Zaten geçmişini bilseydim ne olacaktı ki? Şundan şundan dolayı şunu yazmış, onun etkisi ile bunları söylemiş, babası böyleymiş o da böyle olmuş vs. yazarın yazdıklarından bağımsız, kendi bildiklerim ve tecrübe ettiklerim ile gelen anlayışımla yargılarda bulunacaktım. Bu da dolaylı yoldan onu olduğundan farklı algılamama sebep olacaktı. Ayrıca ben, onun geçmişini bildiğim gibi, o da beni geçmişimi bilseydi eğer; yazdıklarını okumamı ister miydi veya söyleyeceklerinden dolayı ben kitabını okumak ister miydim? Hiç zannetmiyorum. Sıfırdan -teknik olarak bir iki bilgiye sahiptim- ve bilinmezlikten başlayıp onunla dolu noktalara ulaştım. İyi ki de böyle yapmışım. EfsanE biriymiş. Kitap , derleme parçalardan oluştuğu ve onun hakkında edindiğim kesinlikli ve ilk izlenim olduğundan kısa bir benzetmeyle incelememi sonlandıracağım.

Kaos ve düzen. Bu iki kelime dünyamızı ve içine aldığı her şeyi kapsıyor. Doğanın ve dünyanın kusursuz bir düzeni olduğunu düşünüyorum. Bunun sebebi: Başlangıçta her şeyde ve her yerde bir kaosun hâkim olmasıdır. Yani hiçbir yerde, düzene dair en ufak bir nokta bile yoktur. Hatta nokta bile yoktur. Geçen zaman ve varoluş ile birlikte her şey, her şeyle bağlanmaya başlar. Her şey, her şey ile bir şekilde bağlanmıştır. Bu yaratıcı düşüncede ve yaratıcı olmayan düşüncede de vardır. Bağlantılar kuruldukça, küçüklerden başlayarak büyüklere giden kusursuz bir düzen oluşur. Doğayı mükemmel görmemizin sebebini tam burada buldum. En azından benim kanaatim, bu. Peki, her şey güzel ve hoş ama Søren abi, bunun neresinde? Søren abi, bu düzenin en içinde bulunan kaosun göründüğü yerde. Yani her yerde bulabiliriz, ama hiçbir yerde yoktur. Düzeni oluşturan kaosu görür ve kaosun yapıtaşlarını belirler. Sonra da düzeni nasıl oluşturduğu anlar. İnsanların oluşturduğu düzene de böyle bakar. Ama bizlerin ki, kendiliğinden oluşma değildir. Bu yüzden, çoğu kusurludur. Kusursuzun yapıtaşlarını gören biri olarak Søren abi, kusurludakileri fark etmemesine imkân var mı? Bence, yok. Bağlarımızı nelerin oluşturduğunu, bunların etkilerini, yanlışlıklarını ve doğruluklarını, doğa ile benzerliklerini ve farklılıklarını vs. her açıdan bakarak incelemişe benziyor. Bir su birikintisinin önünüzde olduğunu düşünün. Suyun içinde de küçük bir parça çamur olduğunu görelim. Olağan hâldeki bir suyu hayranlıkla incelemiş ve anlamış, Søren abimiz var. Çamurlu suyun karşısında olduğunda ne yapabilir ki? Suyu, çamurdan nasıl kurtarıp olağan güzelliğine ve saflığına nasıl getireceğini düşünmeye başlar. İşte, tüm mevzu bu. Bu kitapta suyun güzellikleri ile çamurlu suyun çirkinlikleri -önceden güzel olanın tam karşıtı- bir arada bulunuyor. Uzun lafın kısası, bizim içimizdeki doğal ve kendi oluşturduğumuz, hem içeride hem de dışarıdaki kaosu anlaşılır kılmış. Bunu da düzenden yola çıkarak yapmış.

Bir incelemeye benzeyip benzemediğinden emin değilim. Söylemek istediğim ve düşündüğüm daha çok şey var. Ancak kitaptaki parçaları, asıl yerlerinde gördüğümde ve kafamdakilerin doğru olduğuna kanaat getirdiğimde belirtmem ve sunmam doğru olur. Şimdilik, sadece algıladığımı sunuyorum. Bunlar ne bir yargıdır, ne de bir tanımdır. Sadece kusurlu olan anlayışımın meyvelerini gösteriyorum. Bu yüzden, buraya kadar okuyan herkesin anlayışına sığınırım. Saygılarımı sunuyorum. Søren abinin de dahil olduğu yarınlarda görüşmek dileğiyle, esen kalın.
İlk defa, "Om Begrebet Ironi" adıyla 1841'de Danca'da doktora tezi olarak yayımlanıyor. Türkçe'de 2003'te Türkiye İ.B.K. Yayınları Sıla Okur çevirisiyle basılıyor. Elimdeki (aynı zamanda sitede olan) ise aynı çevirmenin İmge Kitabevi baskısı, bu da 2009 yılında basılıyor.

İroni kavramının ele alındığı bu eserde Kierkegaard ironi'nin ne olduğunu düşünmeye başlamadan önce fenomenin yorumunu gerekli görür. Bu nedenle kitabın birinci kısmında Sokrates'in duruşunu resmeden, çağdaşları Ksenephon, Platon, ve Aristophanes'in Sokrates yorumları incelenir çünkü birçok düşünürün de öyle gördüğü gibi Kierkegaard da ironi'yi Sokrates ile başlatır.
Ksenephon metinlerinde Atinalıların Sokrates'i ölümle cezalandırılmalarının ne büyük bir adaletsizlik olduğunu anlatmaya çalışır. Ve bu ereğin içindeyken de Sokrates'i o kadar masum olarak gösterir ki Sokrates'in cezalandırılması oldukça anlamsız kalır ki bu da Sokrates'in ironist kişiliğinden ziyade Atinalıların gaddarlığını ön plana yerleştirir. Ksenephon yorumlarında Sokrates'in ironisi görünmez onun yerine safsata(sofizm-bilgicilik) ön plandadır. Kiekggard'a göre Ksenephon Sokrates'i "anahtar deliğinden" ancak görebilmiştir. Onun Sokrates tasvirinin boşluklarını Platon doldurur.
Sokrates'in Savunması, Şölen, Phaidon, Devlet gibi Platon eserlerindeki Sokrates yorumları incelenir bu bölümde. Platon'un Sokrates'i tanrısallığın dolaysız aracıdır. Öyle ki Kierkegaard Sokrates'in tümel üzerindeki etkisini, tümelle ilişkisini ifade ederken İsa ile Sokrates arasındaki paralelliği de gösterir. Bu, Tanrısalla ilişki içindeki ikincil birey, Tanrısal tarafından kışkırtılır, deyim yerindeyse kendi öznelliğinde bir çağa başlar ikincil birey. Kierkegaard şöyle diyor bu ikincil için; "Ya sözler bireyi yaratır, ya da bireyin varlık nedeni sessizliktir." Sokratesin temel amacı nesnel ile öznel arasındaki soyut ilişkiyi sorgulamaktır. O bilginin olmadığını göstermeye çalışırken onun gerçekten olmadığını değil olduğunu ancak kendi içinde bilgi taşımadığını ve aslında bu yüzden olmadığını gösterir. Sokrates bir ironisttir ve ironi türlü maskeler ardına saklamıştır onu, yani tanrısaldır, kılık değiştirir ha bire ve bu özelliği ona baştan çıkarıcı bir gizemlilik katar. İroniste yaklaşmak istese ikincil kişi, yaklaşamaz çünkü onu ancak belli bir mesafenin ardından ulaşma, anlama ihtimali vardır fakat şöyle diyor Kierkegaard "bir türlü yakalanamayan ve görkemi sözle anlatılamayan anlama anının hemen ardından gelen yanlış anlama korkusu, insanları kopmaz bağlarla kendine esir eder." Bu bağlamı Kierkegaard, Alkibiades ile olan ilişkisini gözeterek kurar. İronistin yaptığı şudur;karşısındaki kişiyi eriştiğini sandığı bilgiden yoksun bırakır, onu her şeyiyle soyar, ancak bunun yerine bir şey koymayı vaad etmez, edemez çünkü ironistin yerine koyabileceği hiçbir şeyi yoktur, kendini bir anda çırılçıplak bulan ikincil, ironiste, ironistte olduğunu sandığı bilgiye sarılmaya çalışır çünkü elinde hiçbir şeyi kalmamıştır. Fakat ironistin de hiçbir şeyi olmadığına göre ikincil bu arzuyla kala kalır. [şurada ifade etmeliyim ki Sokrates ve Alkibiades arasındaki birlik bana Şems ve Mevlana arasındaki entelektüel birliği çağrıştırdı(buna ilişkin çıkarımlardan yoksun olsam da) , belki Şems'e İroni'nin perspektifinden bakılabilir]. İroni kendi kendini yok eden bilgi kuramını geliştirir, ve o karşıdakini yüceltirken onu geçersiz kılar.
O bir şey bilmediğini söylüyordu ve bunu bildiği için de en bilge kişi olduğunu kabul ediyordu. Hiçbir şeyin bilgisizliğiyle yaşarken ölüm karşısında kaygıya kapılmıyordu, Sokrates'in Savunması adlı metinde onun ölümü nasıl da korku uyandıracak bir şey olarak görmediğini anlarız. Şöyle diyordu Sokrates "çünkü ölüm korkusu, Atinalılar, kişinin gerçekte bilge değilken kendini bilge sanması değil midir? Kişinin bilmediğini bilirim sanması değil midir? Bilmediğimiz bir şeyi bildiğimizi sanmak kınanacak bir bilgisizlik değil midir?" Evet bu bir safsataydı Kierkegaard'ın deyimiyle fakat ironikti aynı zamanda.
Platon’un Sokrates tasvirinde idea'yı görürüz, amacı spekülayonu sonluluktan sonsuzluğa yani dışsal yapının yokluğundaki kendi kendinin sonsuz hedefine dalmaktır. Ksenephon'da Sokrates daha edimseldir Platon'da tanrısal, fakat o, ironisttir; edimsel olan ile idea arasında salınım içindedir. Edimsellik onun için ideayla olan orantısızlığı gösterdiğinden onu hiç kılar ve bu nedenle sürekli olarak kendi içinde olup ötesine ulaşmaya çaşırken teslim olur kendine, bu yüzden ironiktir.
Aristophanes'in Sokrates'inde de Platon'undaki gibi idea vardır ama trajik değil komik. Buradaki Sokrates idea'ya ulaşmaya çalışır fakat her türlü yüklemden yoksun olduğunu bilir ve idea ile edim arasındaki doldurulamaz boşluğun ihtişamını izlemekle yetinir. Edim onun için şekillerden ibarettir, tıpkı dağılan ve sürekli devinen bulutlar(Aristophanes'in Bulutlar adlı oyunundan) gibi dağıldığında ardında kalan duman olur ve bu Sokrates'in idea'sıdır, özdür. Edimin dünyasındaki her şeye kuşkuyla yaklaşır çünkü onun için tek mutlaklık hiçliktir. İronist burada kişiliğin olup olabileceği şeydir.
Kierkegaard'ın özetiyle ana unsur olan gizemli hiçliği, Ksenephon Sokrates'e yararlığı yakıştırarak ve ona tarihsel yaklaşarak verir. Platon ona ironik özgürlük ile trajik bir idea, Aristophanes ise onun içindeki boşluğu yansıtacak şekilde komik bir idea verir. Kierkegaard bu yorumların altına bir çizgi çeker ve toplar, elinde olan şudur(S. 170 den birebir alıntı yaptığımdan incelemenin bütünlüğü adına kısaca); idea diyalektiğin sınırıdır, fenomen ideaya ulaşmak ister fakat ona takılı olan birey vardır, birey gerçekliğe saplandığından ideaya asla ulaşamaz fakat gerçekliğin tek geçerlilik sebebi de kendisinin ötesine geçmek yani ideaya ulaşmak olduğu için geçerliliği yoktur. Ve öznelliğinin betimine giden yolda öznel gayretler bireye geri döndüğünde birey bunu kişisel doyum olarak yok eder, ironist budur.
Daha sonra Sokrates'in Cin'inin[Sokrates'in Cini onun vicdani sesi olarak bilinir yani içindeki Tanrısal ses, tanrısal yan] onun ironik duruşundaki yeri yorumlanmaya çalışılır. Cin Sokrates'e sonsuz ama olumsuz özgürlüğü kazandırmıştır.
Atinalılar'ın Sokrates için hazırladıkları iddianamede iki suçlama vardır:1-Sokrates devletin tanıdığı tanrıları kabul etmiyor ve yeni tanrılar ileri sürüyor 2- Sokrates gençliğin ahlakını bozuyor. Sanırım daha bu suçlamaları okur okumaz ne kadar ironik olduğu gözümüze batar oldu. Pek de içine dalmayı gerekli görmeden belirtirsek, her ikisi de mümkün değildir çünkü "ironi öznelliğin dürtüsüdür."
Daha sonra Hegel'in Sokrates'in ironik duruşunu yorumlayışına eğilir Kierkegaard ve varoluştan, fenomenden kavrama geçiş yapar, daha önceki soruşturmaların sonunda ironi'ye dair şöyle yazıyor Kierkegaard; ".. Sokrates'e özel bir şey olması gereken ve ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir boyut, bir bakış açısı buldum. Bu bakış açısına İroni adını verdim..." Bu kısımdan itibaren Kierkegaard "İroni" kavramını tasvirler. Ve bu tasvirin sonrasında sırasıyla Fichte, Schlegel, Tieck, Solger'de ironi'yi görünür kılmaya çalışır.
İronistin, betimini kısmi olarak başlangıçta vermeye çalıştığımdan ve sitede alıntıladığım kısımlarda özellikle vurguladığımdan burada değinmeyeceğim ayrıca biraz da fazla uzattığımı da düşünerek Kierkegaard'ın, adı geçen Sokrates sonrası ironistleri hangi bağlamda ele aldığına değineceğim.
Fichte, Wissenschaftslehre adlı eseriyle, Schlegel, Rehabilitation des Fleisches[Maddenin Rehabilitasyonu] adlı eseriyle Tieck satirik oyun ve lirik şiirleriyle, Solger, estetik üzerine yaptığı konuşmalar ve yayımladığı kimi yazılarla, ironik tablolar çizmiştir.
Eveet, Kierkegaard son paragrafta şöyle yazıyor; ".. Son olarak, ironinin "daimi geçerliliği" hakkında sorular varsa, bunların ancak güldürü çemberinin incelenmesiyle cevaplanabileceğini belirtmek isterim. Güldürü, ironiden çok daha derin bir kuşkuculuk içerir; çünkü burada her şey sonluluğa değil günahkarlığa bağlıdır."

İÇİNDEKİLER
Birinci Kısım- Sokrates'in Duruşunun İroni Olarak Algılanması
Giriş
1.Bölüm: Yorumun Mümkün Kılınması
Ksenephon
Platon
Aristophanes
2.Bölüm: Yorumun Edimselleştirilmesi
Sokrates'in Cini
Sokrates'in Suçlaması ve Mahkum Edilmesi
3.Bölüm: Yorumun Zorunlu Kılınması
Ek: Hegel'in Sokrates Yorumu
Sokrates Hangi Anlamda Ahlakın Kurucusudur
İkinci Kısım- İroni Kavramı
Giriş
Yön Bulmak İçin
İroninin Tarihsel Geçerliliği. Sokrates'in İronisi
Fichte'den Sonra İroni
Friedrich Hegel
Tieck
Solger
Yoluna Koyulmuş Bir Uğrak Olarak İroni
İroninin Doğruluğu
Evliliği kötüleyenlerin ve aşka inanmayanların aksine yazar bu kıymetli eserinde evlilikteki aşkın sadık, sabit, mütevazı, sabırlı, kontrollü, sebatkâr, istekli ve neşeli olduğunu yazmıştır. Evliliğin bir karakter okulu olduğunu, çeşitli nedenlerle evlilik yapılabileceğini ve bunların etik veya estetiğe uyup uymadıklarını anlatmıştır. Ayrıca kadının zayıf değil yumuşak olduğunu söyleyerek birçok yerde kadını yükseltmiştir.
Varoluşçu felsefenin kurucularından Danimarkalı filozof Kıerkegaard'ın psikolojik ve estetik unsurlarla süslenmiş gayet ilgi çekici bir eseri.

Estetik, erotik ve etik içerikli bir aşk bilgeliği...

''Benim idealimdeki kız dünyada hep tek başına olmalı ve dolayısıyla kendi başına kalmalı ve özellikle de kız arkadaşı olmamalıdır.''
"Bir kızın ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir sanattır, çıkmak ise bir başyapıt."

Estet( güzeli en yüce değer sayan, sanatsal beğenisi çok gelişmiş kimse)Johannes,özgür,hedonist ve toplum kurallarını ince ince eleştiren bir karakter.

Yalnız,hedonistliği bedensel değil tinsel.İroniğe bakın ki, o tam bir entelektüel bir hedonist.

Zıtlıkların vücut bulduğu Johannes karakteriyle Kierkegaard,bazı temel yaşam hikayesini bu eserle farklı bir biçimde okuyucuya sunmuş.

Kierkegaard'a göre hayatın üç aşaması vardır: Estetik, etik ve dinsel aşama.
Bunlardan ilki olan estetik aşamada her şey zevkin çevresinde toplanır. Ya/Ya da adlı eserinin bir bölümünü oluşturan ancak bağımsız bir bütünlüğe de sahip olan "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" işte bu estetik aşamaya dair...

Eserde hem günlük tadı; hem de ironik gözlemlerle bezenmiş zorlu bir roman tadı hissediliyor.

Eser de Johannes karakteri gibi zıtlıklardan oluştu benim için.
Hem zor,hem kapılıp merakla okudum.
Hem sevdim,hem sevmedim.
Aşkı, hem hoş duygularla duyumsadım,hem koca bir yalan ve yanılsama olduğunu teyit ettim.
Her şeye rağmen Kiergaard okumanın ayrıcalığını ve keyfini de yaşadım.

Aşkın tamamen estetik, özgür ve tinsel zevki için bir gün mutlaka okuyun.

"Sonlu ve geçici olan her şey unutulur,kalan yalnızca ebedi olandır."
Bir olağanüstü kitabın daha sonuna geldik. Kitapla ilgili konuşmadan önce Søren Kierkegaard'dan bahsedeyim biraz. Varoluşçuluk düşüncesinin büyük babası olarak görebileceğimiz Søren, bu büyük eseri sadece 30 yaşındayken yazıyor, bu da büyük aşkı Regine Olsen'den ayrıldıktan iki yıl sonrasına ve ölümünden 12 yıl öncesine denk geliyor.

Kitabı, Alastair Hannay'in muhteşem önsözü ile birlikte okudum ve gerçekten Kierkegaard felsefesini anlayabilmek için önemli olduğunu söyleyebilirim. Kitabın temel noktası Tevrat'tan alınan İbrahim'in İshak'ı kurban etme kararı verse de elbette ki sıradan bir din hikayesi ve imanı yüceltme girişiminden bahsedilemez. Kierkegaard'ın Faust, Agnete vs birçok hikâyeden yola çıktığını ve söylemek istediklerini temellendirmeye çalıştığını görüyoruz. Son olarak ise elbette ki dolaylı olarak da olsa Regine ile olan ilişkisinden ve bunun iç dünyasına etkisinden de küçük parçalar görüyoruz.

Ne peki söylemek istedikleri? Hannay'ya söz verelim: "(Kierkegaard'ın söylemek istediğinin özeti) herkesin yaşamının anlam ve değeri; insanın dünyada, hem dışarıda hem de kendi ruhunun 'karanlık ihtirasları' içinde karşılaştığı ve katlanmak zorunda kaldığı 'yaratılışın öfkeli elementleri ve güçlerinden' değil, yaratılışın kaynağından aldığını kabul etmeye istekli ve bunu başarabilecek nitelikte olduğunun ispatıdır."

Kierkegaard'ın bu noktada özellikle Hegel ve Sistem düşüncesine saldırdığını da not etmek lazım. Kierkegaard, Hegel'in bazı düşüncelerini temel olarak alsa da, Hegel'in sonunda doğru noktaya ulaşamadığını ve Hegelci Sistem düşüncesinin de insanlık için faydalı olmadığı görüşünde. Kierkegaard, "Bilimsel Olmayan Dipnotun Çözümü" nde şunları yazar : "Bu insanlar da aldanmışlardır. Bunlar "boş kafalıdır" zira var olmanın ne demek olduğunu, özel olma duygusunu kendilerine unutturan sistem tarafından yutulmalarına izin vermektedirler."

Kierkegaard, bu yüzden başlangıç noktası olarak İbrahim'i seçmiştir. İbrahim'in 70 yıllık çocuk özlemine karşılık, imanın babası olma aşkıyla İshak'tan da vazgeçmesi, onu kurban etmeye hazır olması, Kierkegaard'ın kendi ifadesiyle "göklerde bir yere sahip olmak için, Tanrı'ya 'sen' diye hitap edebilmek için" bütün faniliği elinin tersiyle itmesi; işte bu "özel olma duygusu"nun gerçek anlamıdır, en üst noktasıdır. Hegelciler ve sol Hegelciler, bu özel olma duygusunu anlayamazlar, anlamak için de birşey yapamazlar. Onlar için Sistem'in kutsanması vardır. Varoluş sorunu yoktur, Varoluş'un aşılması yoktur. Kierkegaard'a göre varoluş sorunu aşılabilir. Kitapta da ısrarla insanın sahip olduğu değerler ve kendini aşma konusundaki yeteneklerinden bahsediyor.

Søren, bekleneceği üzere, 'evrensel ahlâk yasası' fikrine karşı çıkıyor. İbrahim'in öyle bir inanışa bağlı kalması durumunda, Tanrı'yı dinlemeyi reddetmesi beklenirdi. Ama bu, İbrahim'in elinden özel olma şansını alırdı. İşte kişinin bu noktada kararsız kalması veya özel olmayı seçmemesi, üstada göre olmayacak iştir.

Üstad, birçok yerde, çok çaba sarf etmesine rağmen bazı noktalarda İbrahim'i hâlâ anlayamadığını da açık yüreklilikle itiraf ediyor. İbrahim örneğiyle birlikte en çok karşı çıktığı noktalardan biri de, kilisenin ve Hegelciler inanç ve iman konusunu, akıllıca bir mantığa oturtma gayretinde olması. Søren'e göre bu da oldukça saçma ve yersiz, çünkü inanç dediğimiz şey asla akılla kavranılır birşey değil, bu bir nevi karanlık ve dışsal dünyanın içinde kavranamaz. -Regine'den vazgeçmesinin izlerini de burada görüyoruz- Üstad, inancını devam ettirmek ve bunları ifadeye ilham bulmak için Regine'e olan aşkını feda etme yürekliliği gösterdi. İbrahim imanın babası idi ama Søren başka bir noktaya geçti böylece.

"Etik ile estetiğin düşman olmasını engelleyecek olan tek şey imandır." diyor üstad. Yine kendisinden sonra gelen Nietzsche gibi "yeni değer arayışı" içinde olduğunu görüyoruz. Onun değeri imandır ama bizim anladığımız gibi bir iman değildir. Ona göre, gerçek iman İbrahim'in yoludur. Öyle bir imanda bulunulmayan dünyada, etik ile estetik karşı karşıya gelecektir ve gerek toplumda, gerekse siyasette çatışma kaçınılmaz olacaktır.

Kimse Søren'in düşünceleriyle hemfikir olmak zorunda değil ama düşünce tarihinde çok özel bir yere sahip olduğu ve düşünce sisteminin oldukça sağlam temellere sahip olduğu kuşku götürmez bir gerçek.
"Ya Werther olmalı ya hiç!"

Albert Camus, "Sisifos Söyleni" kitabında böyle yazıyor. Bu kitabı okuduktan sonra ben -ve muhtemelen birçok kişi- şöyle deriz:

"Ya Johannes olmalı ya hiç!"

Kierkegaard, iki ciltlik 'dünyanın en uzun aşk mektubu' diyebileceğimiz "Ya/Ya da" adlı eserini 1843'te yazıyor. (Regine'den ayrıldıktan iki yıl sonra) "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" de "Ya/Ya da"nın ilk bölümü ve daha sonra ayrı olarak basılıyor. Daha ilginç olanı ise "Korku ve Titreme" ve "Tekerrür" isimli eserlerin de yine 1843'te yayımlanmış olması. Özellikle "Tekerrür"e baktığımızda, yazarın daha karanlık, kafası daha karışık olduğunu görüyoruz; o nedenle "Baştan Çıkarıcının Günlüğü"nün daha erken kurgulanmış olduğunu ve hazır hale getirilmiş olmasa bile, özellikle notların önceki yıllarda kayda alındığını söylemek mümkün.

Kitabın içeriğine geçelim... Søren, kitapta Johannes adını kullanıyor ve sevgilisi Regine için de 'Cordelia' ismini seçmiş. Bu eserin, büyük oranda otobiyografik olduğunu söylemek mümkün olsa dahi, ne kadarının gerçekleri ifade ettiğini bilemeyiz. Çok az da olsa Regine adına konuştuğu yerler var ki, kitabın tamamı tek taraflı olduğu için ve Regine'in cevapları da olmadığı için bazen gerçekçi olmaması mümkün. Diğer taraftan, üstadın içeriğe sonradan eklemeler yapmış olması da mümkün.

Kierkegaard'ın sıradan bir 'baştan çıkarma' kurgulaması beklenemezdi. Zaten kitabın tamamında da bu hissediliyor. Şu iki cümleye göz atalım:

"Ama öyle farklı bir yanı vardı ki bu onun genellikle kullanılan anlamda bir baştan çıkarıcı olmasına engeldi: Çok tinseldi. Mesela herhangi bir şeyi şehvetle arzuladı diyelim, bu bir selâm da olabilirdi, hiçbir şekilde karşı taraftan daha fazlasını almak istemezdi, o selâm onun için o kişinin en güzel tarafıydı. Tinsel yanıyla her genç kızı baştan çıkaracağından emindi, ama ona kelimenin tam anlamıyla sahip olmayı istemezdi."

""sözcüğün tam anlamıyla özgürlüğün armağanı olmayan bir şeyi kabul etmek adetim değildir. Bırakalım bu yöntemleri sıradan baştan çıkarıcılar kullansınlar. Ama ne elde edecekler? Bir kızı girmek istemediği şeyleri gözünün önünden silecek kadar kuşatamayan, hatta bir kıza her adımın kendinden geldiğini düşündürecek kadar edebiyat yapmayı bilmeyen kişi, su katılmamış bir acemidir ve daima da bir acemi kalır; onun keyfine hiç gıpta etmem."

Sıradan baştan çıkarıcı olmak konusunda, Kierkegaard'ın çok da sorunlu olmadığını biliyoruz ama bunun kendi kişiliğine uygun olmadığını biliyor. Burada bilinçli olmanın önemini de vurguluyor, onun istediğinin ne olduğunu anlamak için iki cümleyi daha paylaşalım:

"Ona tensel anlamda sahip olmak beni hiç ilgilendirmiyor, ben onun hazzına sanatsal bir biçimde varmanın peşindeyim."

"Sırf sahip olmak küçük bir şey ve böylesi aşıkların kullandıkları vesileler de genellikle kâfi derecede sefil... Fakat içinde kayıtsız şartsız teslimiyete yer olmayan aşk nasıl haz verir ki, yani tek taraflı olarak?"

"Sahip olmak" sıklıkla hazzın esas ölçütü olarak görülüyor ama Søren böyle bir şeye kesinlikle karşı, 'nişanlı olmak' ile ilgili yazdıkları da bunu ortaya döküyor zaten. Søren, bu denli karşı olduğu 'nişanlı olmak' kavramına, sadece "onun hazzına sanatsal bir biçimde varmak" için yanaşıyor.

"kayıtsız şartsız teslim olmak", ona göre özgürlükten vazgeçmek anlamına gelmiyor. Aşkın da, başka herhangi bir hazzın da ancak 'özgürlük' ile var olacağını düşünüyor, bu yüzden genç kızın da 'onun genç kıza sahip olmayı arzuladığı' fikrinden uzaklaşması gerekiyor, işte o zaman genç kız da özgür bir ruh olacak ve Søren de o zaman "hazzı sanatsal bir biçimde yakalamış" olacak.

Søren'in yaşadığı yüzyılda genellikle kadını aşağı gören, özellikle çok sevdiğimiz Alman filozofların kadını hor goren, hatta kadına nefretle yaklaşan düşüncelere sahip olduğunu görüyoruz. Danimarkalı 'estet'imiz ise tam tersine kadını yüceltir, Regine'i ise başının çok üstüne koyar:

"Ne seçtiğimi iyi biliyorum; o kadar büyük ki onu bölüşmeye cennet bile yanaşmaz; bu kız benim olsaydı cennette geriye ne kalırdı?"

Hannay'ın da belirttiği üzere, "Regine'e önce aşık olması, sonra da terk edilmenin acısını yaşaması gerekiyordu." Yukarıda da belirttiğimiz üzere, nişan veya evlilik, bunlar onun düşünce hayatına aykırı kurumlardı. Özellikle, Regine'e karşı öyle yaklaşamazdı -açıkçası öyle davransa, bizi de kendisinden mahrum bırakmış olurdu- Doğasına uygun olarak davrandı ve sonunda da çok yüksek bir noktaya ulaştı:

"Manevî erotizm ve dünyevi erotizm birbirinden farklı şeyler. Ben şimdiye kadar Cordelia'da daha ziyade manevi olanını geliştirmeye çalıştım."

İşte ulaşmaya çabaladığı ve bir şekilde ulaştığı nokta, bu oluyor. İlişkisinin dünyevi olmadığını baştan itibaren biliyordu ve ona uygun davranarak da manevî erotizmi tattı.

Erotizm derken, elbette ki bizim anladığımız anlamda kullanmadığını da not edelim. Bugün kullandığımız anlamda 'arzu' veya 'tutku' bunu karşılamaya daha yakın.

Son olarak da, kitapla ilgili olarak şu bilgiyi not edeyim:

"günlükte kronolojik bir tarih sırası olmadığı gibi, bildiğimiz türden bir hikâye anlatımı da yoktur, dilek kipiyle yazılmıştır, bildirme kipiyle değil."
Soren Kierkegaard, Türkiye'de çok fazla bilinen bir filozof değil. Oysa ki kendisi varoluşsal felsefenin kurucusu olarak bilinir. Korku ve Titreme, Hz. İbrahim'in bilinen bir kıssasını felsefi ve etik açıdan tartışan bir kitap. Çok sevdiği oğlu İshak'ı imanı uğruna kurban etmeye götüren İbrahim peygamberin içinde bulunduğu durum çok farklı açılardan ele alınıyor. Kitabın özünü oluşturan en can alıcı soru ise şu: Hz İbrahim’i imanın babası veya evlat katili bir cani olmaktan ayıran çizgi ne? İlginç sorular soran, yavaş yavaş, anlayarak okunması gereken bir kitap...

Yazarın biyografisi

Adı:
Soren Kierkegaard
Tam adı:
Søren Aabye Kierkegaard
Unvan:
Danimarkalı Filozof ve Teolog
Doğum:
Kopenhag, Danimarka, 5 Mayıs 1813
Ölüm:
Kopenhag, Danimarka, 11 Kasım 1855
Soren Aabye Kierkegaard (1813-1855), Danimarkalı filozof ve teolog.

Kierkegaard dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak ve katı bir dini atmosfer içinde yetişti.Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür.Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hıristiyan inancinin tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve Tanrıyı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı.

Felsefesi
Kierkegaard, varoluşçuluğun öncülerinden sayılır.Varoluşçu felsefe bir bakıma her varoluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgürlüğü açısından varoluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadır. Kierkegaard'ın belli bir felsefî sistematik geliştirmediği doğru olmakla birlikte (Kierkegaard bu anlamda Nietzsche gibi bağımsız ve dizgesiz filozoflardandır), kullandığı kavramlar ve felsefe yapma tarzı sonradan varoluşçu felsefelerde görülen nitelikleri barındırır. Kierkegaard'ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel'dir. Hegel'in rasyonalist ve sistematik felsefesi Kierkegaard için kabul edilemezdir.Varoluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard'da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı.Kierkegaard'ın felsefî sorunsalı bir bakıma mevcut Hıristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hıristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür.Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır.Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.

Yazar istatistikleri

  • 308 okur beğendi.
  • 622 okur okudu.
  • 32 okur okuyor.
  • 1.227 okur okuyacak.
  • 20 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları