1000Kitap Logosu
Soren Kierkegaard
Soren Kierkegaard
Soren Kierkegaard

Soren Kierkegaard

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
7.9
1.365 Kişi
5,2bin
Okunma
1.394
Beğeni
48,3bin
Gösterim
Tam adı
Søren Aabye Kierkegaard
Unvan
Danimarkalı Filozof ve Teolog
Doğum
Kopenhag, Danimarka, 5 Mayıs 1813
Ölüm
Kopenhag, Danimarka, 11 Kasım 1855
Yaşamı
Soren Aabye Kierkegaard (1813-1855), Danimarkalı filozof ve teolog. Kierkegaard dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak ve katı bir dini atmosfer içinde yetişti.Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür.Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hıristiyan inancinin tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve Tanrıyı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı. Felsefesi Kierkegaard, varoluşçuluğun öncülerinden sayılır.Varoluşçu felsefe bir bakıma her varoluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgürlüğü açısından varoluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadır. Kierkegaard'ın belli bir felsefî sistematik geliştirmediği doğru olmakla birlikte (Kierkegaard bu anlamda Nietzsche gibi bağımsız ve dizgesiz filozoflardandır), kullandığı kavramlar ve felsefe yapma tarzı sonradan varoluşçu felsefelerde görülen nitelikleri barındırır. Kierkegaard'ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel'dir. Hegel'in rasyonalist ve sistematik felsefesi Kierkegaard için kabul edilemezdir.Varoluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard'da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı.Kierkegaard'ın felsefî sorunsalı bir bakıma mevcut Hıristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hıristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür.Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır.Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.
Başak
Korku ve Titreme'yi inceledi.
160 syf.
·
2 günde
·
8/10 puan
Kierkegaard kendiliği hatırlayan ilk filozoftur. Felsefenin görevinin yalnızca tümel olanlarda değil, tikel olanlarda da işlemesi gerektiğini bize hatırlatan ilk isimdir belki de. Aydınlanmanın ilerlettiği rasyonalist anlayışa karşı çıkarak geleneksel din ve ahlak hakikatleriyle birlikte öznel hakikati öne çıkarır. Öznel hakikatleri ile varoluşunu ve varlık değerlerini hatırlayıp felsefeyi kişisele indirger. O bunu uygulayarak kendisi için hayattaki en önemli anını yaratmıştır zira kişinin kendi bilincine vardığı an onun için paha biçilemezdir. Başta tüm rasyonalistler ve aydınlanmacılar olmak üzere tüm insanlığı da bu ana davet eder. Korku ve Titreme yalnızca imana ve geleneksel teolojiye ilişkin bir sorgulama değildir. Kierkegaard Korku ve Titreme'ye neredeyse tüm felsefesini yapılandırır. İnsanın varoluşuna giden yolda etik ve estetik değerlerinin kullanımını, iman kavramı üzerindeki karakterlerin ayrımını ve varoluş kürelerinin nedensel ya da teleolojik yaklaşımlarını içerir. Yaratılış kitabında geçen İbrahim ve İshak hikayesi üzerinden oğlu İshak'ı kurban edişinin İbrahim'i ne ölçüde dindar veya cani yaptığını anlatırken bizi de tüm seçimlerimizi sorgulamaya iter. Onun iman ve akıl arasına koyduğu çizgi imanın nerelere kadar ulaşabileceğini de gösteren keskin bir hattır. Onun bakış açısından rasyonalizm ve nesnellik ideali de birtakım ön kabullere dayanır. Ancak imanın gücü, rasyonalizmin insanın kendi hayatına karşı gözlemci yerinde konumlanmasının üstünde ortaya çıkar. İman, Kierkegaard'a göre insanın yüzünü kendiliğine çevirir. Bir anlamda onun iman görüşü Tertullianus'un ''credo quia absurdum''unu hatırlatır. Fakat Kierkegaard ondan farklı olarak, akıl ile iman arasındaki çizgisini yaratırken imanın paradoksal olduğunu öne sürer. Onun fikri daha çok ''Paradoksal olduğu için inanıyorum,'' yönünde anlaşılmalıdır. Korku ve Titreme, Kierkegaard'ın Tanrı'yla arasındaki ilişkinin bir koşulu olarak içsel korkusunu barındırır. İbrahim'i canilikten evvel dindarlığa götüren bu içsel korku, ona göre insanın en önemsiz görünen kaygılarının içinde dahi yer alır. Bu kaygıyı doğuran şey de onun bakışından, aidiyet duygusudur. İnsanın kendi tarihsel sürecine, geleneksel anlayışlarına aidiyeti onu kuşatıcı bir tümel kavramının varlığına götürür. Onun tümellik kavrayışı her yerde eleştirdiği Hegel'in anlayışından farklılık gösterir. Kierkegaard'a göre insan bu tümelliğin dışında olmalıdır. İnsanla Tanrı arasında özel bir bağ vardır ve Kierkegaard'ın iman kavrayışı da burada ortaya çıkar. Fakat insanın tümele karşı da sorumlulukları ve ödevleri vardır. Tümel ve Tanrı, özel ve genel arasındaki gidip gelişlerimiz bizi bir gözlemci olarak etiğe ve estetiğe götürür. İbrahim'e bir cani veya iman şövalyesi olarak bakışımız bizim bir gözlemci olarak konumlandığımız yere göre değişir. Kierkegaard, kaygının veya içsel korkunun insanı özsel benliğine yabancılaştırdığı fikrini bireysel varoluş küreleriyle açıklar. Ona göre birey kendisinden uzaklaşmasının ardından estetik, ahlaki ve dini olma üzere üç yolu tercih edebilir. İşte bir dindar, bir cani veya bir baba olarak İbrahim'in İshak'ı kurban edişine bu kürelerden bakmak gerekir. Estetik varoluş küresinden gözlemlediğimizde İbrahim'i tikelliğin tamamen dışında, dışsal uyarıların yönlendirdiğine şahit oluruz. İbrahim’in benliği özüne değil dışarıya dönüktür. Eylemleri bir anlamda içgüdüseldir fakat onu sınırlayan ahlak veya din çizgileri de yoktur. Varoluşu tamamen dışsal ve estetik amaçlara uygun olarak belirlenmiştir ve o susup yalnızca harekete geçmek durumundadır. Ahlaki varoluş küresinde konumlandığımızda ise karşımıza çeşitli problemler çıkar. Kierkegaard'ın Problema 1 bölümünde irdelediği etiğin teleolojik askıya alınıp alınamayacağı konusu bunlardan birisidir. Tüm nedensel kavrayışı tersine çevirerek etiği ereksel bir yere oturtmak ne ölçüde mümkündür? Şüphesiz etik tümeldir. Fakat birey için asıl problem de burada ortaya çıkar. Kierkegaard bireyin kendisini tümel olan karşısında tikel olarak göstermeye çalışmasının günahı doğuracağına işaret eder. İnsan bir kez tikelliğini keşfettiğinde kendisini tümelden veya evrenselden daha yüksek bir konuma taşıma eğilimine girer. İşte ahlaki küreden baktığımızda İbrahim'in tekil ve tümel arasında verdiği savaşa tanıklık ederiz. Bu sefer imanın evrensel mevcudiyeti bile kati değildir. İbrahim'in benliği ön plana çıkararak İshak'ı kurban etmesi ve sonra tümele dönmek zorunda kalması büyük bir paradoksu doğuracaktır. Kierkegaard'ın da belirttiği gibi, ''İbrahim’in hikayesi, etiğin ereksel anlamda askıya alınmasına içkindir.'' Bu yüzden onun tümele dönüşü de bizi İbrahim'in ahlaki varoluş küresinde bir cani veya yitik olduğu sonucuna götürecektir. Estetik ve etik küreleri arasındaki geçiş ne denli yumuşaksa bunlardan sonra dini varoluş küresine sıçrayış o kadar sert olur. Zira bu küreden bakıldığında tamamen inancın ve mutlak bir öznenin varlığı dikkat çeker. Bu özne her türlü nesnellikten bağımsız, her bireyle özel ilişki içinde olan Tanrıdır. İbrahim, etik ve estetik kürelerden bağımsız bakıldığında bir iman şövalyesidir. O, kendi benliğini bir kenara bırakıp bir anlamda Tanrıda tamamlanır. Bir adım ileri gidip etik değerleri bile tanrısal hale getirebilir. Fakat insan bir iman kahramanı olmak istediğinde trajik yanı onu rahat bırakmaz. Etik ve estetik elini eteğini çekemez üstünden, kendi isteğinin aksine. Bu yüzden trajik kahraman ve iman kahramanının arzu ve yükümlülükleri arasındaki amansız çatışma hiç son bulmaz. Kierkegaard'ın İbrahim'in hikayesi ile kurduğu analoji, bizim varoluşsal kürelerinde her sıçrayışımızda farklı paradokslar yaratır. Fakat her şeyden sonra, Kierkegaard'ın egzistans felsefesi yine kendini gösterir. Bizim bakış açımızdan bir iman şövalyesi, bir trajik kahraman veya bir cani… Sonuçta her şey soyutlanır fakat benlik asla. Kierkegaard kendisini uykuda bile unutamaz. Bir iman kahramınından trajik kahramana evrilmiş, kendi eylemlerinin yarattığı paradoksların içinde kaybolmuş insan da öyle.
Korku ve Titreme
8.1/10
· 938 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
10
Kübra《Muvahhide》
Baştan Çıkarıcının Günlüğü'ü inceledi.
160 syf.
·
4 günde
·
5/10 puan
***** Sen bir insanı kandırmada öylesine ileri gittin ki benim için her şey haline geldin; ben de artık tüm zevklerimi senin kölen olmaya dönüştüreceğim— seninim, seninim, seninim ben, senin başının belası. Cordelia’n ***** Yukarıdaki cümleleri okuduktan sonra sizin aklınızda nasıl bir model canlanıyor bilmiyorum ama Cordelia'yı kendine bu derece bağlayan Johannes sadece entelektüel bir sokak serserisi. Hayat felsefesi dışında en büyük avantajı ise, Cordeia'nın genç ve bilgisiz olması. Kitap olay örgütünden ziyade günlük ve mektup şeklinde ilerliyor, zaman zaman felsefi ve mitolojik bilgiler asıl konunun dışına çıkmadan cümlelerin arasına ustalıkla eklenmiş. Bir kadını özel yapan masumiyetiyse bu kitap için bundan daha doğal bir sonuç olamazdı. Yalnız "masumiyetin erkekte olumsuz bir unsur" olması deyimine anlam veremedim. ***** Evet, artık bitti ve onu artık asla görmek iste­miyorum. Bir kız her şeyini verdiği anda zayıftır, her şeyini yitir­miştir, çünkü erkekte olumsuz bir unsur olan masumiyet kadının tüm değeridir. *****
Baştan Çıkarıcının Günlüğü
OKUYACAKLARIMA EKLE
18
Melike
Baştan Çıkarıcının Günlüğü'ü inceledi.
177 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Spoiler içerir.
Bu kitabın üstüne bir kaç kitap daha okudum ve inceleme yapma cesaretini ancak kendimde buldum. Adından da anlaşılacağı üzere, genç kızları baştan çıkarma ustası olan bir delikanlının günlüğü bu kitap. Hikaye çok iyi, anlatım çok iyi, yazma tekniği zaten tartışılamaz. Narsistik bir sosyopatın duygularını, dürtülerini, amaçlarını, hareketleri altındaki gizli niyetlerini o kadar açık seçik anlatmış ki Kierkegaard, bazen "acaba bunu öğrenmesem daha mı iyiydi?" dedirtti bana. Aslında böyle insanları tanırız, görürüz, biliriz ama bu kadar sadistçe bir kötülüğün iç yüzünü görmek, beni bir miktar tiksindirdi. Johannes (baştan çıkarıcı), Cordelia adlı genç kızımıza aşık olduğunu iddia ediyor. Onu baştan çıkarıp kendine aşık edene kadar, kendi sapkın tarzında çeşit çeşit senaryolarla kızı manipüle ediyor. Sonra yine aynı tarz senaryolarla kızın ondan ayrılmasını sağlıyor. Neyse daha fazla anlatmayayım. Şöyle söyleyeyim; Johannes'in sadistçe bir zevk alarak oynadığı oyun, bir örümceğin sabırla ördüğü mükemmel ağına benzetilebilir. Zira Johannes de avının ağına düşmesini bekleyen bir örümcekten farksız. Halbuki dışardan bakıldığında son derece sevimli ve normal bir erkek portresi çiziyor. Hatta biraz fazla aşık.. Sanırım beni en çok sinirlendiren bu oldu. İnsanoğlu bu kadar iyi rol yapamamalı bence. Bu hiç adil değil. İyi niyetli ve sevgiye inanan insanlara haksızlık bu. Zevkle okunacak akıcı bir kitap. Beni rahatsız eden tek şey bir sadistin beyninin içinde olmaktı. Zira o derece gerçekçi bir anlatım var. Genç kızlara tavsiyemdir. Okuyun.. Erkekler okumasın. Kötü örnek, örnek oluyor sonra..
Baştan Çıkarıcının Günlüğü
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
53