Giriş Yap

Soren Kierkegaard

Yazar
7.9
1.844 Kişi
Tam adı
Søren Aabye Kierkegaard
Unvan
Danimarkalı Filozof ve Teolog
Doğum
Kopenhag, Danimarka, 5 Mayıs 1813
Ölüm
Kopenhag, Danimarka, 11 Kasım 1855
Yaşamı
Soren Aabye Kierkegaard (1813-1855), Danimarkalı filozof ve teolog. Kierkegaard dindar babasının etkisiyle din eğitimi alarak ve katı bir dini atmosfer içinde yetişti.Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür.Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde oldu. Mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hıristiyan inancinin tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve Tanrıyı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı. Felsefesi Kierkegaard, varoluşçuluğun öncülerinden sayılır.Varoluşçu felsefe bir bakıma her varoluşçu filozofta kendine özgü bir nitelik kazanarak ayrıca tanımlanır, ancak bilinen genel nitelikleri ve felsefi özgürlüğü açısından varoluşçuluğun kurucu isimlerinin başında Kierkegaard sayılmaktadır. Kierkegaard'ın belli bir felsefî sistematik geliştirmediği doğru olmakla birlikte (Kierkegaard bu anlamda Nietzsche gibi bağımsız ve dizgesiz filozoflardandır), kullandığı kavramlar ve felsefe yapma tarzı sonradan varoluşçu felsefelerde görülen nitelikleri barındırır. Kierkegaard'ın itiraz ettiği ve sürekli eleştirdiği filozof Hegel'dir. Hegel'in rasyonalist ve sistematik felsefesi Kierkegaard için kabul edilemezdir.Varoluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğunluğu öncül olarak Kierkegaard'da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı.Kierkegaard'ın felsefî sorunsalı bir bakıma mevcut Hıristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hıristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür.Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır.Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.

İncelemeler

Tümünü Gör
200 syf.
·
9 günde
Kierkegaard
İbrahim, Tanrı'nın önünde yalnızdı ve artık imanın dilini konuşuyordu.Akıl, bu dili anlayacak kapasitede değildi. İbrahim sustu, zaten konuşsa da Onu anlayabilen biri çıkmayacaktı. Salt akılla bakıldığında, evladını katleden bir cani gibi görünen İbrahim, iman penceresinden bakıldığında artık bir iman şövalyesidir.Yani, Etik, İbrahim’i bir katil olarak görse bile, inanç onu bir kahraman, bir peygamber yapmıştır. İman şövalyesi olmak öyle kolay değildir.Dışsal dünyada çalışana da çalışmayana da ekmek vardır. Hatta bazen çalışmayan daha çok alır.Yağmur kurak toprağa da düşer verimli toprağa da. Adı ister Alaattin olsun ister Nurettin, yüzük kimde ise cin ona hizmet eder . Ama iş maneviyata gelince öyle değildir. Orada sadece çalışana ekmek , fedakarlık yapana mükafat vardır. Dışsal dünyada sahte kahramanlar çoktur. Ama ruhsal dünyada, sadece ıstırabı sonuna kadar yaşayan, Rabbine teslimiyetin ve O'nun merhametine güvenin zirvesine ulaşan hedefe varır .Hz. İbrahim gibi, bıçağı çeken İshak'ı alır ve iman şövalyesi olmayı ancak o zaman hakeder. Kierkegard İshak dedi biz İsmail, O, Kitabı Mukaddes dedi, biz Kur'an-ı Kerim , O, iman şövalyesi dedi, biz Halilürrahman .. Ne denirse densin, konu İbrahim olunca, aynılıklar, ayrılıklardan çoktur. Çünkü Onun imanı, teslimiyeti, ıstırabı, evladına olan sevgisi, Rabbine olan aşkı, fedakarlığı bütün dinlerde ve bütün dillerde ortaktır. Belki de bu yüzden, böyle bir adanmışlığın hayran olunası hikayesini, hayran olunası şekilde anlatan 'Korku ve Titreme' kitabı hangi dinden olursa olsun, her okuyanın takdirini kazanmayı sonunda kadar hak etmiştir.
·
2 yorumun tümünü gör
Reklam
160 syf.
·
8/10 puan
Ürkek ruhunun sahte coşkusuna ihtişamlı bir gömlek dikmek istiyorsan, arzuyla okumalısın bu eseri.. İhtişamının ardına sakladığın esaret, böylece bedeninde hayat bulan cesaret olur belki.. Ve görürsün, inanmanın ne zor, ne kolay ve ne denli kişisel bir eylem olduğunu...
·
144 syf.
·
9 günde
Umutsuzluk...
Anlaşılması çok zor olsa da, bazen aynı satırı defalarca okumak gerekse de anlaşılmaya başladıktan sonra okuyucunun elinden tutup, iç dünyasında muhteşem bir seyahate çıkarıyor ve en sonunda karanlık tünelin sonundaki aydınlığa getirip bırakıyor. Bu açıdan bakıldığında aslında Kierlegaard , umutsuzluğun değil umudun kitabını yazmıştır. Dünyanın kum saati boşaldı ve yüzyılın tüm gürültüleri sustu, çılgın ve kısır çabamız bitti. Her şey sessizlik içindedir artık. Başın ister tacın pırıltısını taşısın, ister yalnızca basit insanların arasında kaybolsun, ister günlerin sıkıntılarına ve alın terlerine sahip ol, ister Dünya durduğu sürece ünün yücelsin eğer yaşamın umutsuzluğu taşıyorsa gerisinin hiçbir önemi yoktur. İster zaferler ister yenilgiler söz konusu olsun senin için her şey kaybedilmiştir. Sonsuzluk seni içine almaz, seni kendi ben'ine, kendi umutsuzluğuna çivilemiştir. Yukarıdaki satırların sahibi Soren Kierkegard. Varoluşçuların babası sayılan Danimarkalı filozof. Anlık zevklerin peşinde koşmaktan dizlerinde fer, sahte ışıklara bakmaktan gözlerinde nur kalmamış olan ve modern hayatın kıskacında, aldatan sefalar, bitmeyen cefalar içinde, görünmeyen prangalarla bağlanmış halde, ben aslında özgürüm, ben aslında mutluyum naraları atan insanın gizli acısının farkına varan nadir insanlardan biri. Sonsuzluk için yaratılmış olduğu halde ne bir Tanrının varlığını ne de kendi ben'inin bu Tanrı için var olduğu gerçeğini hissedemeden, kendisi için değerli ve sonsuz hayatını besleyecek olan şeyi bırakıp da fâni ve değersiz şeylerle oyalanmasını insanoğlunun en büyük sefaleti olarak görmüş ve "Tüm bu sefalet karşısında sonsuza kadar ağlayabilirim" diyerek, insan nasıl kurtulur, mutluluğa nasıl ulaşır sorusunun peşine düşmüştür. Kierkegard 'a göre insanın kurtuluşu ne felsefî ne de bilimsel bir sorundur. O, her şeyin ölçüsünün akıl olduğu sanılan modem çağda, bu soruya dinî bir cevap vermeye çalışmıştır. Çünkü ona göre insanı kurtaracak olan şey sadece inançtır. Kierkegard Ölümcül hastalık umutsuzluk kitabında insanın benlik arayışını, kendisi olabilme ve saf mutluluğa ulaşabilme serüvenini anlatmıştır. Kitap toplam 5 bölümden oluşur. İlk bölümde umutsuzluğun neden insan için ölümcül bir hastalık sayılması gerektiğinden, ikinci bölümde ise aslında bu hastalığın evrensel oluşundan bahseder. Üçüncü bölümde insanların iç dünyalarındaki seviye farklılıkları nedeniyle oluşan umutsuzluk çeşitleri anlatılır. Son iki bölümde de kitabın ilk kısımlarında teşhisi, tanımı ve çeşitleri belirtilen umutsuzluk hastalığının çaresi ve kurtuluş reçetesine yer verilir. Ona göre umutsuzluk günahtır ve günahtan kurtuluş aynı zamanda umutsuzluktan kurtuluş olduğu için Kierkegard son iki bölümde günah kavramı üzerinde durmuştur. Ölümcül hastalık umutsuzluk tabiri İncil'den gelmektedir. İncil'e göre Hz. İsa, Lazarus'un ölümünü duyduğunda bu hastalık ölüme giden bir hastalık değildir demiştir. Ölümünden dört gün sonra yanına giderek "Lazarus çık!" diye bağırmış ve bu söz üzerine Lazarus dirilmiştir. Hz. İsa bunu insanlar ölümün bir son olmadığını ve tekrar dirilmenin gerçek olduğunu görsün, Tanrı için her şeyin mümkün olduğunu, hiçbir şeyin de imkansız olmadığını anlasın diye yapmıştır.Bu nedenle Kierkegard Ölümcül Hastalık Umutsuzluk eserine Lazarus’un dirilmesi öyküsüne atıfta bulunarak başlar. "Ölümcül hastalık" dar anlamıyla sonu ölüm olan, kendisinden sonra hiçbir şey bırakmadan ölüme varan bir hastalıktır. Ancak Kierkegard'a göre samimi bir Hristiyan için ölüm bir son değil yeni bir yaşama geçişin başlangıcıdır. Böyle düşünüldüğünde hiçbir bedensel hastalık hatta ölüm bile onun için ölümcül değildir. Ölüm bütün hastalıkları sona erdirir ama asla bir son değildir. İnsan için kendisinden sonra hiçbir şey bırakmadan her şeyi yok eden tek bir ölümcül hastalık vardır o da umutsuzluktur. Umutsuzluğun ölümcül hastalık olması, bu hastalıktan ölünmesinden veya bu hastalığın bedensel ölümle sona ermesinden çok can çekişmede olduğu gibi ölümle savaşmasına rağmen kişinin yine de ölememesinden kaynaklanır. Bedensel hastalık zaten sonlu olan bedeni yok edebilir ama ben'in hastalığı olan umutsuzluk hiçbir zaman kendi dayanağı olan ben'in sonsuzluğunu yok edemez ; "düşünceleri öldürmek için bir hançerin hiçbir değerinin olmaması" gibi. Çok büyük bir tehlikeyle karşılaşıldığında diğer tehlikelerin hiçbir önemi kalmaz. Aynı şekilde hayatı boyunca ölümden korktuğu halde çok büyük bir musibetle karşılaşan biri ölümü bile bir umut olarak görebilir. Ancak umutsuzluk umudun eksikliğidir, ölümün eksikliğidir. Sonsuza kadar can çekişmek ama ölememektir. Umutsuz olan ölümcül hastadır. Bu hastalık diğer hastalıklardan farklı olarak insanın en saygın özüne saldırır; ama insan bu yüzden ölemez. Ölüm bile onu bu hastalıktan kurtaramaz. Umutsuzluk insanın elinden sonsuzluğu alan ve sürekli can çekişmeye mahkûm eden bir hastalıktır. Hem de nadir görülen bir hastalık değil, aksine evrensel bir hastalıktır. Hekimlerin tam olarak sağlıklı bir insan yoktur dedikleri gibi yakından bakıldığında da umutsuzluğa düşmeyen tek bir insan yoktur. Kimi insanlar umutsuz olduklarının bilincinde olmasalar da hatta aksini iddia etseler de seyrek olan umutsuz olmak değil aksine seyrek olan, en çok seyrek olan, gerçekten umutsuz olmamaktır ve Tanrı'yla doğru ve sağlam bir ilişki kuramadığı sürece her insanın içinde her zaman bir umutsuzluk tohumu kalmaktadır. Peki umutsuzluk neden insanın değişmeyen yazgısıdır ve kaçınılmazdır. Kierkegard 'a göre bunun sebebi insanın karşıtlardan oluşan diyalektik yapısıdır.Yani insan sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir. Benlik sadece kendini oluşturan bu öğelerden oluşmaz, bu unsurların birbiriyle kurduğu ilişkilerden de oluşur. İnsanı benlik haline getiren şey, onun bu sentezle kurduğu ilişkidir.Varoluşçuluk akımının öncülerinden olan Kierkegard'a göre sonsuzluktan pay alan insanın görevi kendi olmak yani kendi benliğini ortaya koymaktır. Benlik denilen şey sürekli bir oluş süreci içerisindedir ve insan ancak doğasındaki zıtlıklardan oluşan sentezle dengeli bir ilişki sağladığında kendini benlik olarak ortaya koyabilir. Bunu başaramadığı sürece ben, kendi değildir ve kendi olamamak umutsuzluktur. Kısaca söylemek gerekirse doğasında bulunan zıtlıklar içerisinde sıkışan insan kendi olma sürecini umutsuzluk içerisinde yaşar. Kierkegard'a göre her insanda benlik bilinci farklı seviyelerde olduğu için umutsuzluk da farklı şekillerde kendini gösterir. Bu nedenle Kierkegard umutsuzluğu ben'in sentezindeki zıtlıklar açısından ve insanın umutsuzluğunun farkında olup olmaması açısından kategorilere ayırmıştır. Ben'in sentezindeki zıtlıklar açısından umutsuzluk dört çeşittir: Ben sınırlandıran sonlu ve sınırsızlaştıran sonsuzun bir sentezidir. Bu iki karşıt unsur arasında dengeyi sağlayamayan kişilerde görülen umutsuzluk türlerinden ilki sonsuzluğun umutsuzluğudur. Bu durumda insan, sonlu bir bedeni yokmuşçasına salt sonsuzluğa yönelir. Sonsuzluktan pay alışı insan için Tanrı tarafından kendisine verilmiş bir lütuf olsa da, doğasında bulunan sonluluk geri plana itildiği için tüm dengeler bozulur ve sonsuzluk içinde kaybolmuş bir umutsuzluk ortaya çıkar. Bu tür umutsuzluğa meyilli olanlar daha çok hayal gücü yüksek olanlardır. Hayal dünyasının sınırsızlığında kaybolan, sonsuzluğun içinde uçup giden ve içinde bulunduğu somut dünyayı ihmal eden insan, zamanla kendi kendinden uzaklaşır ve en sonunda hayal, beni tüketir. Tehlikenin en büyüğü olan ben'in kaybı hiçbir şey olmamış gibi hiç fark edilmeden gerçekleşebilir. Yani Bu tür umutsuzluğun pençesine düşerek benliğini kaybedenler, bazen bu kayıplarının farkında bile olmadan hayatlarına devam ederler. Bazı insanlar da salt sonluluğun içine dalar. Bu tür insanlar sonsuzlukla hiçbir bağları yokmuş gibi dünyanın esiri olur.Kendisi için önemsiz olan şeylere sonsuz değer verir. Sonsuzluğun içinde kaybolmak nasıl umutsuzluk kaynağı ise, sonsuzu kaybedecek şekilde sonlu olanın içinde eriyip gitmek de öyledir. Bu tür umutsuzlukta Ben, sonlunun içine kapandığı için kaybolmuştur. Onun umutsuzluğu etrafındaki kalabalıkların arasında, sadece dünyevî olana önem vererek risk almadan yaşayan, kendi benliğini, kutsal isimini, ben olma görevini unutan kişinin umutsuzluğudur. Halbuki ben olmak dengede olmaktır, sonsuz için sonluyu, sonlu için sonsuzu, ruh için bedeni, beden için ruhu feda etmemektir. Olasılık ve zorunluluk da benliğin sentezinde eşit olarak bulunur. Ben’in sonsuzluğa ve sonluluğa olduğu gibi olasılığa ve zorunluluğa da eşit biçimde gereksinimi vardır.İkisinden birinin eksikliği umutsuzluğu beraberinde getirir. İnsan; cinsiyetini, ailesini, ırkını, çevresini ve doğuştan getirdiği diğer özelliklerini kendisi belirleyemez. İradesinin hiçbir fonksiyonu olmayan bütün bu hususlar onun için zorunluluktur. Zorunluluk aynı zamanda evreninin değişmez yasalarını da ifade eder. Her bir birey, bu yasalar içinde doğup, yaşayıp ölmek zorundadır. İnsanın en büyük zorunluluğu da benliğini oluşturma görevidir.Her birey bütün bu zorunlulukların arasında kendi hikayesini yazar. Zorunluluk durumunu göz önünde bulundurma- dan her şeyin kendi arzusuna göre olmasını istemesi insanı umutsuzluğa sürükler. Çünkü zorunluluğu göz ardı ettiğinde insan için her şey mümkünmüş gibi görünür ve bu, hayalden başka bir şey değildir.Bu tür umutsuzluk zorunluluğun eksikliği olan olasılık umutsuzluğudur ve ben'in sentezinde bulunan unsurlardan kaynaklanan umutsuzluk çeşitlerinden üçüncüsüdür. Bazı insanlarda ise bu durumun tam tersi söz konusudur. Bu tür umutsuzluk çeşidinde insan zorunlulukla gereğinden fazla bağ kurarak hayatındaki bütün olasılıkları yok sayar. Onun için yalnızca zorunluluk vardır.Tanrı için her şeyin mümkün olduğunu görmezden gelir. . Zorunluluğun umutsuzluğu, olasılığın eksikliğinden kaynaklanır. Bu umutsuzluğun pençesine düşmüş olanlar Tanrı'nın her şeyi değiştirmeye kadir olduğu inancının verdiği umuttan ve insan için nefes almak anlamına gelen duânın ferahlatıcı gücünden mahrumdur.Tüm yiyeceği altına dönüştüğü için açıktan ölen kralla aynı durumdadır. Halbuki ben, zorunluluk ve olasılık arasındaki dengeyi sağlamak zorundadır. Kierlegaard zorunlulukları sessiz harflere benzetmiştir. Onları telaffuz edebilmek için olasılık da gereklidir. Buna göre olasılıktan veya zorunluluktan yoksun kalmak dilsiz olmak gibidir. Kierkegard'a göre insanların çoğu umutsuz olduklarının farkında bile değildir. Bu insanlar aynı zamanda sonsuz bir ben' e sahip olduklarını da bilmez.Bilgisizlikten kaynaklanan umutsuzluk, umutsuzluğun en aşağı derecesidir. Çünkü umutsuzluğun şiddeti bilinçle artar. Kendini bilmeyen kişi, sonsuz olan ruhsal yanını görmezden gelerek heva ve arzularına göre yaşar. Onun için duyular ve beden ön plandadır. Umutsuzluğunun farkında olmadığı için, kendini mutlu zanneder. Onu bu hatasından döndürmek için ikna etmeye çalışan kişiyi en büyük düşmanı, mutluluğunun katili gibi görür. Umutsuzluğunu bilmeyen umutsuzluk dünyada en sık rastlanan ve kurtuluşa en uzak olan umutsuzluktur. Çünkü kişi, sonsuzlukla bağ kurarak kendi benliğini oluşturma görevinin farkında bile değildir. Kendi varlığının yani sonsuzluğa ait bir ben'e sahip olmanın bilincinde olanlarda ise umutsuzluk iki şekilde görülür: Kendi olmayı istemek ve kendi olmayı istememek. Kendi olunmanın istenmediği umutsuzluk, zayıflığın umutsuzluğudur. Bu umutsuzluk insanı, kendisine hakiki mutluluğu kazandıracak inanca değil ya sefahate ya aşırı dünyevileşmeye ya da intihara götürür. Kendi olmanın istendiği umutsuzluk ise aslında meydan okuma umutsuzluğudur. Bu tür umutsuzlukta kişi, Ben'ini ortaya koyan güçle bağlantısını keserek kendi ben'ini kendi başına inşa etmek ister. Ancak Kierkegard'a göre inanca sırt çevrildiğinde, umutsuzluk ölümcül hastalık olarak kalmaya devam edecektir. Peki umutsuzluk insan için avantaj mıdır yoksa kusur mu? Kierkegard'a göre her ikisidir. Umutsuzluğun insanın kendi ben'ini oluşturma serüvenindeki fonksiyonu düşünüldüğünde avantajdır. Umutsuzluğun acısını çekmek zorunda olmak insanın sonsuzla olan bağının göstergesidir ve bu durum onu hayvanın üstüne yerleştirir. Çünkü acı insanı geliştirir ve sonsuza yaklaştırır. O halde insanı hayvandan üstün kılan şey onun acı çekmesinin gerekliliğidir. İnançlı bir insanı - Kierkegard Hristiyan olduğu için inançlı yerine Hristiyan demeyi tercih etmiştir- inanmayandan üstün kılan şey ise onun bu acının bilincinde olmasıdır. İnsan, benliğini oluşturma yolunda umutsuzluk ve acıyla mesafe kat eder. Buna göre umutsuzluk sonsuz bir avantajdır. Ancak Tanrı'yla sağlam bir ilişki kuramayıp kendi ben'liğini oluşturamayan kimse için umutsuzluk , onu mahveden zavallıkların en korkuncudur. Kierkegard Tanrının karşısında umutsuz olmanın günah olduğunu söyer. Ona göre insanın günahkâr olmasının nedeni, Tanrı’nın huzuruna bir ben olarak çıkmaya cesaret edemeyişidir. Kierkegaard günahın erdemin değil, inancın zıttı olduğunun altını çizer. Çünkü ona göre erdem bazen, Tanrı'ya karşı çıkmayı içermektedir. İnançsız bir insan erdemli olabilir, ama aynı zamanda Tanrı'nın huzurunda olmayı reddettiği için günahkârdır. Eğer günahın zıddı erdem olsaydı, Hz. İbrahim Tanrı'nın emriyle oğlunu kurban etmeyi kabul ettiğinde erdeme zıt davrandığı için günahkâr olurdu. Tam tersine o inancı için erdemi feda etmiş ve iman şövalyesi olmuştur. Tanrı'yla bir irtibatı olmayan kişi için günah da yoktur. Çünkü günahın anlamı dini literatür içinde mevcuttur. İnançla bağların koparıldığı bir hayatta, yapılan yanlışlığın anlamı ya hatadır ya da ahlâki değerlendirme içinde kötüdür. Hatayı günah yapan şey inançtır. Büyük günahların başında gelen umutsuzluk, Tanrı’yla olan bağların kesilmesi anlamına gelmektedir.Tanrı’nın kendisi, insana günahlarını bağışlayacağını vaad etmektedir. Bu vaade karşı insanın hâlâ bağışlanmayacağını düşünmesi Tanrı’ya duyduğu güvensizliğin belirtisidir.Kierkegard için günah işlemek, iyilikten kopmaktır Günahtan umutsuzluğa düşmek de ikinci bir kopuştur. İnsanın görevi samimi bir inançla, kendi olarak, kendi olmayı isteyerek Tanrı'ya ulaşmak ve umutsuzluk günahından kurtularak huzura kavuşmaktır.
·
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42