YabancıAlbert Camus

·
Okunma
·
Beğeni
·
47.650
Gösterim
Adı:
Yabancı
Baskı tarihi:
Ocak 1981
Sayfa sayısı:
119
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750715709
Kitabın türü:
Orijinal adı:
L' Etranger
Çeviri:
Semih Tiryakioğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Yabancı
Yabancı
"Albert Camus"nün (1913-1960) en tanınmış, en çok yabancı dile çevrilmiş, en çok incelenmiş ve hala en çok satan kitaplar arasında yer alan "Yabancı", aynı zamanda yazarın en gizemli yapıtı. Ölümün egemen olduğu bir "varlık"ın en anlamsız olgularını saçma bir düzensizlik içinde yaşayan bu romanın başkişisi "Meursault", bir simge kahraman değildir, "adı" olmayan bir "Yabancı"dır; bu eksik kimlik, gerçeklikten algıladığı şeyi yapılandıramayan, yeniden örgütleyemeyen, ama gerçekliğin yankılarını yakalamaya çalışan bir boş bilincin imgesidir. Onun kayıtsızlığı ve edilgenliği, işte bu boş bilincin ürünüdür. Yabancı, büyüleyici gücünü, içinde barındırdığı trajedi duygusuna borçlu: Bir türlü ele geçirilemeyen anlamın sürekli aranması, bilinç ile toplumsal dünya arasındaki çatışma... Camus'yle buluşanların hiçbiri, onunla karşılaşınca hayal kırıklığına uğramamıştır. "Mutluluk, bir yerde ve her yerde hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir," der Camus. Giderek daha çok sevilen bir yazar olması, onun bu sevgisinin yansımasından başka bir şey değildir.
(Arka Kapak)

Albert Camus, 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir.
Camus ve Sartre’ın isimleri çoğunlukla birlikte anılır. İkisi de Edebiyat dalında Nobel kazanmıştır. Sartre daha yaşlı olmasına rağmen, Camus daha erken erişmiştir bu ödüle. Edebiyat denilince Camus’yu kıyas götürmeyecek şekilde farklı bir yere koyarım ben. Benim nazarımda Camus, birkaç gömlek üstündür Sartre’dan.

“Yabancı” bizim ülkemizde de çok okunan eserlerden biridir. Ve genel çerçevede, bizdeki edebiyat çevrelerince idam karşıtı en sert romanların başında kabul edilir. Zira romanda polisin ve adli mekanizmanın berbatlığı, her an hata yapmaya müsait yapısı çok güzel verilmiş. Bu bile idam karşıtı olmak için yeterli olabilir.

"===== Spoiler ======="

Romanın özeti; anti-sosyal, Meursault adında bir Fransız basit bir olay sonunda bir Cezayirli Arap’ı öldürür. Yargılamanın sonucunda İdama mahkum edilir.

Bu yargılama sürecinde, Meursault’nun anti sosyalliği, annesinin ölümüne ve hayatında cereyan eden tüm olaylara karşı umursamaz, bir absürtlük sınırına varacak denli kayıtsız-tepkisiz olması çok güzel verilmiş. Hatta savcı, Meursault’yu Arap’ı öldürdüğünden çok, bu kayıtsızlığından dolayı suçlar. Mahkeme adeta bu sorumsuzluğun-tepkisizliğin yargılanmasıdır.

Bu romanı ilk okumamı 1984-85 yıllarında yapmıştım. Bu son okumamda en çok dikkatimi çeken nokta, romanın her aşamasında ölen kişinin sıradan bir Arap olarak küçümseniyor olması, herkese adıyla seslenilirken maktulün adının olmayıp sadece -Arap- olmasıydı. O zamanlar dikkatimi çekmemiş ya da bu ince ayrıntıyı görecek bilince sahip değilmişim. Bu durum okurda, katilin idamına karşı bir direnç, ortada maddi bir hata var, hissi uyandırıyor. En azından bende böyle oldu.

İkinci kez okumama sebep olan şey, bir yerde okuduğum bir yorumda, bir Arap okurun “Camus, sömürge Cezayir’inde bir Arap’ın, hele de bir Fransız’ı bıçaklamış olanının, öldürülmesi suç sayılmadığı halde, böyle hayali bir mahkeme kurup, sömürgeci Fransa’yı, olmayan özellikler uydurup, temize çıkarmakla” suçlaması, devamında “Camus’nun Cezayirli olmasını saçma bulup doğduğu, büyüdüğü toprakların dilleri olan Arapça ya da Berberice konuşamayan Cezayirli mi olur, o kolonyalist, ortalama bir Fransız’dan başka bir şey değildi ve Cezayir bağımsızlık hareketine mesafeli bir Parislidir,” yazmış olmasıydı.

İşin siyasal yanını bir kenara koyuyorum.

Hiç kuşku yok ki, bu eser farklı okuma biçimleriyle yorumlanabilecek kült bir eserdir. Varoluşcu okumalarla yapılan değerlendirmelerde “yabancı” Meursault’dur. Bizim edebiyat çevrelerimizde de, Z.Demirkubuz’un bu eserden hareketle yaptığı “Yazgı” filminde de “yabancı” olarak Musa’ya vurgu yapılır.

Bir zamanlar böyle düşünmüş olsam da bu ikinci okumamdan sonra konuya farklı bakıyorum. Bu romanın “yabancı”sı bir ismi olmayan Arap’tır. Meursault’un ateş ettiği bu isimsiz Arap'ta vücut bulan şey, kahramanın içindeki saplantılı anne arzusudur. Öldürmek istediği işte bu saplantılı anne arzusudur. Burada gösterdiği aşırı tepki, tüm roman boyunca hissettiğimiz tepkisizlikle çelişir. Her şeyi saçma bulur. Sorumsuz ve tepkisizdir Meursault. Eğer Arap kurbanına bir kez ateş etseydi, romanın içimizde bıraktığı duygu değişmezdi. Ama üst üste ve nefretle ateş eder. Annesine duyduğu saplantılı arzuyu vücut bulduğunu düşündüğü Arap'la beraber öldürür ve eski kayıtsız, nihilist haline döner. Ölen insan için, tüm dile getirildiği mahkeme boyunca, bir kez bile üzülmemiş olması onun nihilizme geri dönüşüdür. Hem mahkemede hem çevresinde bu şekilde yargılanması ancak böyle bir değerlendirmeyle anlam kazanır.
Her ne kadar tavsiye üzerine kitap okumaktan hoşlanmayan bir okur olsam da bazen kitapla ilgili görüşlerine değer verdiğim birinin güzel bir yorumunu gördüğümde veya kitapta geçen ve beni düşünmeye sevk eden bir cümle gördüğümde o kitaba karşı kayıtsız kalamıyorum. Albert Camus'nun Yabancı isimli bu kitabını da Mustafa A.'ın şu #26344396 incelemesi sayesinde okuma kararı aldım. Öncelikle kendisine teşekkür ederek incelemeye başlamam gerekir...

Kitaba dair beni okumaya sevk eden ikinci özellik ise, kitapta geçen "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi oldu. Çok etkileyici bir cümle gibi geldi ilk gördüğümde. Böyle bir cümlenin geçtiği bir kitabın son derece güzel olduğuna kanaat getirdim. Sonra öğrendim ki, "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi kitabın ilk cümlesiymiş. Bildiğiniz üzere, bir kitabın ilk cümlesi son derece önemlidir. Kitapla ilgili önemli bir "tavsiye mektubu"dur.

"Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesini okuduğumda, bu cümleyi kuran kişinin annesinin ölümü karşısında son derece üzülmüş ve yeis içerisinde böyle bir cümle kurduğunu düşündüm. "Ulan adama bak, annesinin ölümü sebebiyle hangi günde olduğunu bile unutmuş. Bu nasıl bir acıdır?" diye düşündüm. Oysaki kitabımızın ana kahramanı Meursault hiç de bu düşünceye sahip bir kişi değilmiş. Meusault, herkese, en çok da kendisine yabancı bir karakter. "İnsanların hayatları farklı değildir ki, herkes aynı yaşar," diyebilecek kadar rasyonel, cinayetten sorgulanırken bile karşısındakileri irdeleyen onların her şeyi bu kadar önemliymiş gibi yaşamalarına şaşıran bir yabancı... Meursault aynı zamanda topluma ve toplumu oluşturan insana dair ve yine toplumca oluşturulmuş değer yargılarına karşı uyumsuz biri. Sabahattin Ali'nin tabiriyle, kendi kafasının içinde yaşayanlardan. Biraz Raif Efendi, biraz aylak adam Bay C., biraz da Raskolnikov...

Kitabın belirli bir konusu olduğunu söyleyemeyeceğim sizlere. Özellikle şu konuyu işliyor diye bir tahlil yapmam mümkün değil. Yazarın da öyle bir niyeti olmamış zaten... Fakat kendisine bile yabancı olan bir adamın hayat karşısında ne kadar uzaktan bir bakış açısına sahip olabileceğini ne kadar yabancılaşabileceğini göreceksiniz kitabı okuduğunuzda. Öyle ki, annesinin ölümünde bile ağlamayan bir adam var karşınızda... Öyle ki, mahkeme salonunda bile son sözü sorulduğunda son bir sözünün olmadığını söyleyecek kadar kararlı bir adam... Öyle ki, ölüm cezası verildiğinde bile tanrı inancına sahip olmadığını ve asla affedilmeyi istemeyeceğini defalarca söyleyen bir adam... Bu yönüyle herhangi metafizik bir inanç olmadan da erdemli olunabileceğini göstermekte. Son derece önemli buluyorum bu duruşunu...

Kitapta hoşuma giden kısımlardan birisi de Meursault'un kadın-erkek ilişkilerine ve evliliğe dair olan bakış açısıydı. 43'üncü sayfada geçen şu cümle kahramanımızın bakış açısını önümüze sunuyor. Çok ilginç bir bakış açısı olduğu için paylaşma gereği hissediyorum: ''Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. Benim için fark etmediğini, eğer o istiyorsa evlenebileceğimizi söyledim. O zaman da onu sevip sevmediğimi sordu. Ben de yine daha önceki gibi cevapladım, bunun bir anlamı olmadığını, ama elbette onu sevmediğimi söyledim. ''Öyleyse neden benimle evleneceksin?'' dedi. Ben de ona bunun bir önemi olmadığını ama o arzu ediyorsa evlenebileceğimizi söyledim. Zaten bunu isteyen oydu, bana düşen de evet demekti. O da evliliğin ciddi bir iş olduğunu belirtti. Ben, ''Yoo,'' diye cevap verdim. Bir an sustu, ses çıkarmadan yüzüme baktı. Sonra konuştu. ''Aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyorum'' dedi. ''Elbette ederdim'' dedim. O zaman, ''Ben seni seviyor muyum acaba?'' diye sordu. Ben de ''Bu konuda hiç düşünmedim'' diye karşılık verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı nedenlerden ötürü benden nefret de edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, "Seninle evlenmek istiyorum," dedi. Ben de, "Ne zaman istersen evleniriz, dedim.?"

Son derece ilginç bir karakter gördüğünüz üzere Meursault. Ancak gönülleri fethedecek bir duruşa da sahip. Mesela hakkında verilen ölüm cezası karşısında bile sükunetini koruyup hakimin, savcının, avukatın ve jandarmanın hal ve hareketlerini irdeleyebiliyor. Sayfa 97'de yer alan cümlesi aynen şu şekilde: "Fransız halkı adına genel bir meydanda kafamın kesileceğini söyledi. İşte o zaman, bütün yüzlerde okumakta olduğum hissin niteliğini anlar gibi oldum. Saygı hissiydi bu galiba. Jandarmalar bana çok yumuşak davranıyorlardı. Avukat elini bileğime koydu."

Kitapta çok fazla altını çizdiğim yer oldu. Camus gerçekten de değerli bir yazar ve daha çok okunmayı hak ediyor. Baş kahramanımız Meursault'a mahkeme tarafından verilen ölüm cezasından sonra Camus'nun bu cezayı eleştirdiği kısımlar da oldukça etkileyiciydi.

Gerçekten de suçlu bir kişiye suçu her ne olursa olsun ölüm cezası vermek ne kadar doğrudur? Tarihin her döneminde tartışılmış bir soru bu. Cevabı hemen verilecek basitlikte bir cevap değil. Son derece gelişmiş ve demokratik olduğunu düşündüğümüz birçok toplumda ölüm cezası hala yasal. Örnek olarak bu topluma ABD'yi gösterebiliriz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ölüm cezası kesin olarak kaldırılmış ve yaşam hakkı her şeyin üzerinde bir hak olarak tanınmışsa da ölüm cezasını savunan birçok kişiyi hala çevremizde görmek mümkün. Unutulmamalıdır ki, bir kişiye ölüm cezası vermek o kişinin düzelmesi ve topluma karışması için elinden tüm imkanları almak anlamına gelecektir. İnfaz Hukuku'nun temel prensibi mahkum olan kişilerin yeniden topluma kazandırılmasına olanak sağlamaktır. Albert Camus da ölüm cezasına alternatif çözümler bulmaya çalışmış ve bu kitabında ölüm cezasına eleştiri getirmiştir.

Netice itibarıyla, oldukça beğendiğim bir kitap oldu. Yazarın dili de sade ve anlaşılır bir dil olduğundan kararlı olunursa bir günde bitirilebilecek bir eser. Elbette hepinize tavsiye ediyorum.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.083 Oy)17.468 beğeni39.450 okunma2.111 alıntı165.193 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.847 Oy)8.135 beğeni25.979 okunma620 alıntı126.512 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.456 Oy)8.405 beğeni22.802 okunma1.447 alıntı105.416 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.995 Oy)12.462 beğeni31.710 okunma2.780 alıntı132.380 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.820 Oy)7.360 beğeni20.598 okunma690 alıntı79.567 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.218 Oy)8.135 beğeni23.944 okunma1.909 alıntı102.304 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.528 Oy)5.804 beğeni15.221 okunma2.212 alıntı78.471 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.965 Oy)8.355 beğeni23.206 okunma1.128 alıntı112.727 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.249 Oy)5.354 beğeni18.123 okunma686 alıntı92.155 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.139 Oy)10.802 beğeni26.521 okunma1.381 alıntı139.613 gösterim
Yabancı, Albert Camus’la tanışma şerefine vesile olması nedeniyle değerli bir kitap oldu benim için.

Sizi hikâyenin içine alıp, duygularını güzel bir şekilde yansıtıyor. Öyle ki; hapishaneye girdim ve orada yazarla beraber kaldık epeyce. Başından geçenleri hissettik. Adeta beraber yaşadık tüm hikâyeyi.

Kesinlikle etkileyiciydi. Zaman zaman kitabın içine girebilsem ve olaylara ben müdahale etsem, zaman zaman da ‘Ne vurdumduymaz bir tavırdır bu?’ dedim. Bir yandan ‘sinir’ oldum Mersault adındaki başkahramana, diğer yandan ‘acıdım’.

Mersault’un annesinin ölümüyle başlıyor hikâye. Gerçekten toplum için çok aykırı bir karakter. Özellikle yazıldığı zamanı düşünüyorum da (Albert Camus 1913'de Cezayir'de doğmuş, 4 Ocak 1960'da Fransa’da vefat etmiştir) epey farklı duruyor.

Şu düşünce de aklıma gelmedi değil. Acaba yazar, kendi aykırılığının ne kadarını yansıtmış bu esere. Mersault kendisi midir? Toplumun baskıcılığını ve değer yargılarına uymayanlara kestiği cezayı eleştirmek için mi yazmıştır? Hepimiz biliyoruz ki toplum kendisine benzemeyeni (suç teşkil eden eylemleri işleyenleri kastetmiyorum tabii ki) ilk fırsatta yok etmek için fırsat kollamaktadır.

Çok beğendim. İyi ki okumuşum dediğim, bana farklı (her ne kadar da öyle bir yerde yaşamayı kesinlikle istemesem de) bir dünyanın kapısını açmış ve kendine has üslubuyla kendi evreninde hoş bir rehberlik etmiştir. Yer yer insanın içini acıttığını da ekleyerek bitireyim.

Keyifli okumalar dilerim.
Toplum ve toplumu oluşturan insana dair ve yine toplumca oluşturulmuş değer yargılarına karşı uyumsuz olan kahramanın topluma yabancılaşmasını, toplumu oluşturan diğer bireylerce ötekileştirilmesini konu alan varoluş felsefesine ve insan algısına dair düşündükçe derinleşen müthiş bir eser. Kitabı okuduktan sonra aldığınız lezzet okurken aldığınızdan daha fazladır.
"Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız Tanrı'yı görürsünüz. Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz."
-Charles Manson

Peki bir Yabancı'ya bakınca ne görebilirsiniz? Farklılıkları mı, anormallikleri mi, rahatsızlık verdikleri mi, eksiklikleri mi yoksa fazlalıkları mı? Gerçekten bir Yabancı'ya baktığımız zaman ne görürüz? Karşımızda aynı türden olduğumuz bir canlı duruyor. Ama bizimle paydaş olduğu özden, bambaşka bir de tözü var. Sonuçta o aynı olamaz dimi? Aynı olsaydı eğer, Yabancı olabilir miydi? Şüphesiz olamazdı. Şimdi, tüm bu yazılara yazarken tek başıma olduğum için mecburen sorularımın cevaplarını da benim sunmam gerekiyor. Ancak, cevapları anlamaya çalışırken, öğrenirken veya benimserken ve bunların sonrasında soruyu unutmayın, lütfen! En azından, benim sorularımı unutmayın. Hazırsam başlıyorum

Albert Camus, Meursault adlı karakteri oluştururken zihninde neler gördü veya neler görebileceğimizi düşündüğünü bilmiyorum. Bilmek de istemem. Çünkü, bakış açımı şüphesiz etkilerdi. Ben ona bakınca ne mi görüyorum? Meursault, bir adamı öldürmeden önce boş bir insandı. Buradaki boşluk, dışarıdan bakılınca görünen ve değer verilemeyen bir boşluk değil. Aksine dışarıdan değer verilebilen, ancak içeriden bir değerin ya da anlamı olmadığı boşluk. Karakterimizin kitabın başından sonuna kadar bu boşluk içerisindeydi. Şimdi, bu durumda dışarıdan neler görebiliriz ve içeriden neler görebiliriz tartışması başlıyor. İlk önce dışarıdan bakacağım. Çünkü, dışarıdayım. :)

Dışarıdan Gördüklerim

Duygusuz herif. Kitabın başlangıç kısmından, sonuna kadar bu sıfatı kafamdan atamadım. Meursault, kapalı duvarlar arasında yaşayan birisi. Buranın bir kapısı da yok. Sadece ufak bir penceresi var. Doğduğundan beri annesiyle birlikte orada yaşıyor. Kendi aralarında da sessiz sayılırlar. Çok az konuşuyorlar. Dışarıya karşı da öyleler. En azından, kahramanımız öyle. Sonra annesi kitapta ölüyor, ama odanın içinde bir ölü yok. Direkt yok oluyor. Meursault, o andan sonra pencereyi açmaya başlıyor. Bir hanımefendi ve bir kaç beyefendi ile iletişim kurmaya başlıyor. Ancak bu iletişim ne Bizimkiler dizisindeki Cemil'inki gibi, ne yağmur yağınca camdan bakan Arap kızınınki gibi, ne de başka birininki gibi. Meursault tarzında bir iletişim. Bu nasıl oluyor peki? Meursault, konuşacağı zaman pencereyi açıyor. Söyleyeceğini söylüyor. Karşı tarafa konuşma sırası geliyor. Tam ağızlarını açtığı anda pencere birden kapanıyor. Camın ve pencerenin özelliğini hem içeriden hem de dışarıdan bakınca -empati ve hayal gücü engellenemez, o yüzden içeriden de istemsiz bakmış oldum- anlayabiliyorsunuz. Bu cam, ses geçirmez ve kapalıyken bile güneş ya da ay ışığının yansımalarla açık görünen bir yapıya sahip. Yani diğer karakterler konuştuğunda, aslında Meursault hiçbir şey duymuyor. Bunu karşısındaki kişi bilmiyor. Meursault, sadece konuşanın eylemlerini ve çevreyi pür dikkat takip ediyor. Dudaklar açılmamak üzere kapandığında da ya tekrar bir şey söylemek için açıyor, ya da tekrardan başlangıç noktası olan duvarların içine geri dönüyor. Ama ne olursa olsun, sonunda kendini yalnız başına odada buluyor. Alın size, hayvansı insan tanımı. Ben merkezli düşünme ve hareket etme. İhtiyaçları hariç hiçbir şeyi düşünmeme veya istememe. Varolduğu için yaşayan bir hayvan gibi hareket ediyordu. Barınmak, yemek yemek, varolmaya devam etmek -işte çalışmasını başka şekilde yorumlayamazdım-, cinsellik isteği ve bulunduğu yer ile içindekileri anlamaya çalışmak -kitapta çevre ve çevredekiler çok iyi anlatılmıştı-. İnsanların arasında bir hayvandı veya hayvanların arasında bir böcekti. Bu da onu 'istenmeyen' ve 'anlaşılamayan' yapmak için yeterdi. Çünkü, ona bakan herkes, kendiyle bağdaştırdığı bir benzerlik görse de benimsemek istemeyeceği bir şeydi bu. Kendini gördüğü yüce aynada bir küçümseme idi bu. O yüzden, benzerlik olmayan ne varsa onu gördük. Buna göre anladık ve yargıladık. Bizler buna katlanamazdık. Hiçbir hayvan da katlanamazdı. Ya küçükler olarak bir araya gelip onu öldürecektik ve korunmuş olacaktık-ki böyle oldu-, ya da büyük balık biz olduğumuz için onu yiyecek, sindirecek ve bize pis görünen her şeyini boşaltım ile atacaktık. İçgüdüleri ve istemleriyle hareket eden bir canlı olarak Meursault, bunu korkutucu bulmadı. Cesur bir hayvandı. Kendine hiç bakmadığı ve tanımadığı için, dışarıdaki canlılar da onu korkutmuyordu. Çünkü, kendini az da olsa bakmayan biri dışarıda korkutucu ne bulabilirdi ki? Meursault, kendisine yaklaşan felakete kayıtsız kaldı. Tıpkı kendinde yaptığı gibiydi. Sadece kabullendi. Hepsi bu. En ufak bir hareket veya başka bir şey gelecek olanı değiştiremezdi. Bir kez varolmuştu. Artık kaçamazdı.



"Ayrılacağım zaman bana, "Odamda kan sucuğuyla şarap var. Benimle bir iki lokma yemez misiniz?" dedi. Yemek pişirmekten kurtulurum, diye düşündüm, kabul ettim."

"Güldüğü zaman, yeniden çekti onu içim. Biraz sonra, "Beni seviyor musun?" diye sordu. "Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum," dedim."


İçeriden Gördüklerim

Şimdi, burada işler biraz karışıyor. Meursault, hayatın akışında yüzen birisi. Hiçbir şekilde akışa karşı hareket etmemiştir. Düşünmüş, ama yapmamıştır. Oluruna da bırakmış gibi durmuyor. Ama olanlara ne karışma, ne de değiştirme isteği var. Yaşadığı için, daha doğrusu varolduğu için onunla gelen her şeyi kabullenmiş. Bu benimseme ile gelen de duyarsızlık var. Başlangıcından sonuna kadar alışkanlık yapmış bunu. Sigaradan daha kötü bir alışkanlıktı bu. Çünkü, etraftaki her şeyi gözlemler, anlar ve benimsersen eğer; kendine baktığında ne görebilirsin? Değişime uğramış kendini mi? Ya da her şeyi birden mi? Yoksa hiçbir şey görmez misin? Meursault'ın gördüğü yaşamdı. Yani hem her şeydi, hem de hiçbir şeydi. Bu da sol ayağıyla varoluş çizgisinde ve sağ ayağı yok oluş çizgisinde olan bir adam demekti. Algısına girenlerin ve düşündüklerinin hangi alanda olduğunu belki başlarda anlayabiliyordu, belki de hiç anlayamamıştı. Ama annesinin ölümünden ve kendi ölümüne kadar hiçbir şey anlamadığı kesindi. Çünkü, ne bir yaşayan ne de bir ölü gibi hareket ediyordu. Sadece hareket ediyordu. Bilinç düzeyinde değildi bu. İçeriden gelen ve engellenemez bir şeydi. Ona adapte oluyordu. Bu içinden yükselenler, onun hangi tarafta olduğunu umursamıyordu. Sadece istekleri vardı. Ne öncesi ile ne de sonrası ile ilgileniyorlardı. Sadece an'ı istiyorlardı. Niyetleri her şeyi, ama her şeyi o an'a sığdırmaktı. Sonrası da içindekiler gibi geliyordu zaten. Öncesi de -o an- geçmiş gibi geçip gidiyordu zaten. Etrafında gerçekten tutunacak bir şeyi yoktu. Ne kendine, ne başka birine, ne yarınlara, ne düşünceye, ne de ölüme. Sadece varlığını sürdürüyordu. Hepsi bu. Düşünceleri de kendi varoluşundan öte değildi. Ne komşusunu, ne dostunu, ne de diğer insanları an'ın içinde bir miktar benimsemesinden başka bir yönelimi yoktu. Çünkü, kendine de öyleydi. Dışarıya nasıl başka biri olabilirdi ki? Aynayı kendine tutmak yerine, ayna olmuştu. Görüntüyü üzerinde tutuyordu, ama dışarıdan görülebiliyordu. Kendi aynasından yansıyabilecek ve kendini görebileceği bir aynası hiç olmadı. O yüzden, kendine hiç bakmadı. Çünkü, görebileceği bir şey yoktu. Aslında dışarıya değil, kendine Yabancı idi. O yüzden, o da dışarıdan baktı. Evet, kendine dışarıdan baktı. Hepsi buydu. İçi ve dışı ayrı duran, ama birleşik görülen biriydi. Her birimizdi, ama kendi değildi. Herkesti, ama kimse değildi.

"Beni anlamıyor, biraz da içerliyordu bana. Benim de herkes gibi olduğumu, tamı tamına herkes gibi olduğumu ona söylemek istiyordum. Ama, bütün bunların aslında hiçbir yararı yoktu."

"Yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim bomboş bir
adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. Daha önce de, bu anda da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. Şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. Şunu yapmış, bunu yapmamıştım. Filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi yapmıştım. Peki, sonra? Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi?"

‌İnceleme bu kadardı. Albert Camus, ilginç bir hikaye yazmış. Çok fazla anlam bulunabilecek bir kitaptı. Benim de bulduğum daha fazla anlamlar vardı. Ancak güzel insanların, güzel incelemeleri zaten duruyor. Bunu yazmadan önce de onlarınkini okudum. Farklı sunabileceğim sadece bu vardı. Anlamsız şeyler yazmış da olabilirim. Kitabı pek beğendiğimi söyleyemem. Ama kendini okuttuğu da aşikâr. Her neyse, inceleme yazmayı düşünmüyordum. Ama Yağmur. istediği ve https://1000kitap.com/denizyelkeni merakıyla gelen sorusu üzerine yazdım. Umarım, bir iki doğru anlam bulabilmiş ve sunabilmişimdir. Buraya kadar okuyan herkese, teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.
Kitap incelememe öncelikle bir solukta bitirmek gibi bir hata yapmayın diyerek başlamak istiyorum. Sayfa sayısı olarak buna müsait olmakla birlikte içerisinde var olan o güzel düsünceleri sindire sindire, üzerinde uzun uzun düşünerek, hissederek okumanızı öneririm. Okuduğum ilk Albert Camus kitabı bu ve kesinlikle devamını getireceğimden hiç kuşkum yok. Albert Camus'nün dünya görüşü beni cidden çok etkiledi. "Mutluluk, bir yerde ve her yerde, hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir." Diyor Albert Camus. Ve kitapta size çokça neden yaşadığınızı ve nasıl öleceğinizi de düşündürtüyor.
Konusuna gelecek olursak, baş kahramanımız Meursault'un saçma kavramından uzak, saçma duygusu üzerine yaşamını anlatıyor. ( Bu arada bunu söylemeden geçemeyeceğim, okurken Meursault kişisini Suç ve Ceza- Raskolnikov karakterine benzettim ara ara. Bu yönüyle çok hoş bir dejavu oldu benim için.)
-Spoiler Olabilir-
Meursault öyle bir karakter ki; sevip sevmemek, evlenip evlenmemek, bir hiç yüzünden adam öldürmek ve dahası annesinin ölümüne hatta kendi ölümüne bile duygusuz kalabilen, bunları kendine dert etmeyen, tüm saçmalıkları üzerine saçma bir hayat yaşamakta olan bir karakter. Şu ana kadar okuduğum karakterlerden en farklısı kesinlikle. Ve Meursault' un aklımdan uzun bir süre cıkmayacagını düsünüyorum.
Özeleştiri ile başlayayım.Bu kitabı okurken kendime çok kızdım. "Nasıl olur da böyle bir kitabı bugüne kadar okumadım " diye. Sayfaları çevirdikce kendime kızdım, bölümleri bitirdikçe kendime kızdım.Ama okumayışımın sebepleri vardı.İşin aslı ben bu kitabı felsefî bir roman olarak düşündüğüm için uzun yıllar okumadım.Çünkü daha önce okumuş olduğum bazı felsefî romanlarda, okudukça kelimeler artar, okudukça sayfalar azalmak yerine çoğalır ve bitmek bilmezdi.Bu önyargılarla kitaba başladım.

Önyargıyla kitaba başladım ama daha ilk sayfada Albert Camus bu önyargımı kırmayı başardı.Yarattığı karakter daha ilk sözüyle sizi kendine bağlıyordu ve peşine takılıp gidiyordunuz.Yazar, kelimeleri öyle özenli ve düzgün bir şekilde dizmiş ki, her cümlede ayrı bir güzellik çıkartmış ortaya.Yazarın dili gayet açık ve süsten uzak.Romanda anlatılanlar kahramanın gözünden öznel olarak anlatılmış.Bence bu,anlatımı daha çekici kılmış.Birinci bölüm bittiğinde Albert Camus hayranı olmuştum bile.

Romanın teması, insanın, yaşanılanlara, dış dünyaya,hayata, ölüme ve kendisine yabancılaşmasıdır.

"Bugün annem öldü.Belki de dün, bilmiyorum. " diyerek başlıyor bu kısa roman(110 sayfa)Baş karakter Meursault, bu sözlerinden de anlaşılacağı gibi umursamaz, dünyayı ve yaşamayı boş gören ve her seyi kabullenen birisi.Öyle vurdumduymaz ki yok yere başını belaya sokabiliyor. Bu umursamaz tavrına yer yer kızsam da, Meursault karakterini ve anlatılan hikayeyi çok sevdim.

Albert Camus, " Hayat yaşamaya değmez. " diyor. Ona göre hayat, toplum ve her şey saçma.Varoluşçu felsefenin absürd/ saçma kavramını ve kendi ideolojisini kahramanı Meursault yoluyla romanında çok güzel yansıtmış.

Kesinlikle tavsiye edilir.
Adam öldürmekle suçlanıp da annesinin ölümüne ağlamadığı için idam cezasına çarptırılan bir yabancının hikayesi.

Yabancı olmasının nedeni başka bir yerden gelmiş olması değil. O, toplumdan farklı bir insan. Onlardan farklı düşünür ve hisseder. Onun için hiçbir şeyin pek fazla bir önemi yoktur. Evlenmek veya arkadaş olmak önemi olmayan bir şeydir. Ölümün de bir önemi yoktur. Önünde sonunda öleceği için zamanın, yerin veya nasıl olduğunun da önemi yoktur. Fiziksel hisleri, duygularının önündedir.

Tek üzüldüğü an mahkeme salonunda kendisine nedensizce hınç duyulduğu zamandır. Oysa oradakiler yakınlarıdır.
Kendisinin neden böylesine yabancılaştırıldığına anlam verememektedir.

Albert Camus'nün okuduğum ilk eseri ve etkilendim. Diğer eserleri hakkında okuma isteği uyandırdı. Tavsiye ederim, keyifli okumalar.
Evet, Albert Camus 'un kitaplarından okuduğum ilk kitaptı ve diğer kitaplarını da okumam için beni teşvik etti bu kitap . Albert Camus kahramanımız olan Meursault'un dış dünyayla arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını bize anlatıyor. Okumanızı tavsiye ediyorum.
“Nasılsın iyi misin? Sorarsam söyler misin?
Yabancı sen kimsin? Çağırsam gelir misin?”

Şarkı sözü

YABANCI SEN KİMSİN?

Yabancı. İnsan dünyaya düşmüştür bir kere.. Bu kitabı alış hikayemle başlayayım. Tesadüf bu ya veya yerini bulma da diyebiliriz, dünyaya geldiğim(düştüğüm) hastaneye 20 metre mesafedeki bir sahaftan almıştım. 1967 basım üstelik, sonra ne mi oldu? 45 senelik bu kitabı biraz da ben yaşlandırdım ve 5-6 senedir okunmayı bekliyordu, nihayet okudum. Bileydim bu kadar gecikir miydim, ah şu ihmallikler..

Öyle güzel kokuyor ki bu kitap oh mis, sürpriz olarak içinden 3 tane de Camus kısa hikayesi çıkmasın mı , seyreyle keyfi. Bu arada mübarek ramazan günü,Albert Camus’u Nihat Hatipoğlu’na tercih ettiğim için de zerre kadar pişman değilim, zaten bu tip tv hocası tayfasının çoğundan senelerdir hazzetmem. Orucumu tutarım, isteyen de tutmaz. Kendimce yaşarım, isteyen de istediği gibi yaşar.

Camus’un diğer kitaplarını da fena halde merak ettim.

Kitaba gelirsek , aslında fena halde kasvet ve çıkmazlık içerikli olduğunu söylesek pek yanlış olmaz. Gariptir ki ne zaman kederli ama insanın özünü anlatan bir metinle karşılaşsam tam tersine ferahlar ve ümitlenirim. Hidayet’in kasvetli baş yapıtı Kör Baykuş için de durum böyle olmuştu. Sanırım bu özellik bende Kafka okumaya başlamamla ortaya çıktı, yaklaşık 10 yıldır böyle.

Yabancı’yı hem düpedüz anlatılanların yalın gerçekliği hem de baştan sona metaforlar örgüsü olarak algılamak mümkün.

Camus, Fransız asıllı bir baba ve İspanyol asıllı bir annenin çocuğu olarak Cezayir’de doğmuştur. Cezayir, Fransız işgalinde bir sömürgedir o zamanlar malum. Gençlik yılları burada geçmiştir.Kitabın hikayesi de bu bölgede geçer.

Birinci bölümde kahramanımız, annesinin ölüm haberini alır ve cenaze işlemleri için birkaç saatlik mesafedeki bir çeşit huzurevine doğru yola çıkar. Onu oraya yıllar önce bırakmıştır. Bu kısımda annesiyle olan kopukluğunu görürüz.

İkinci bölümde tek başına yaşadığı küçük evinin, küçük dünyasının, küçük hayatının detaylarıyla karşılaşırız. Biraz komşularıyla,biraz arkadaşlarıyla, biraz iş hayatıyla,biraz da sevgili sayılıp sayılmadığı tartışılır kız arkadaşıyla olan ilişkilerini görürüz.

Hayatın anlamsızlığını iliklerimize kadar işletir Camus. Fakat yaşamak arzusundan da vazgeçtiğini görmeyiz.

Mesela kız arkadaşını sevip sevmediğini bilemez, onunla evlenmek isteyip istemediğini bilemez ama onsuz da edemez bir türlü.

Komşusu ve köpeğini mesela öyle bir tasvir eder ki mest oluruz okurken. Hani insanların sahip olduğu hayvanlarıyla benzerliği hep söylenir ya bu konuda belki de ilk edebi örneklerden birini Camus vermiştir, çok da iyi bilmiyorum tabi ki.

Kahramanımız insanları pek önemsemez fakat onlar için elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışır hep. Kırmak istemez, özellikle tanıdığı insanları görmezden gelmek istemez. Yani bir bakıma her şeye boş vermiş bu adam bir bakıma da asla bencil değildir.

Güneş ve havanın sıcaklığı da kitaba nüfuz eder fena halde, malum Afrika .

“Bütün bu süre boyunca,bir o kızgın güneş vardı,bir de o sessizlik. Pınarın tatlı şırıltısıyla kavaldan çıkan üç ses duyuluyordu sadece.”

Bir gün de Paris’e taşınabileceği cazip bir iş teklifi alır ama sonuç şöyle olur,

“Hayatınızda bir değişiklik olsun istemez miydiniz?” diye sordu.
“İnsan hiçbir zaman hayat değiştiremez” diye cevap verdim. “Değiştirse bile , bir hayatın diğerinden farklı hiçbir tarafı yoktur. Kaldı ki,buradaki hayatım da pekala hoşuma gidiyor benim.”

Sonra bir gün kız arkadaşı ve bir takım arkadaşlarıyla beraber bir arkadaşın evine misafir olurlar, işte ne olursa da o zaman olur. Bir vesileyle gereksiz bir kavganın içinde bulur kendini, sonra kavga yatışır da içindeki duygu yatışmaz. Nihayet gidip arkadaşına husumet besleyen bir “Arap”ı öldürüverir hiç yoktan!?

“Teri de güneşi de üstümden silkip attım. Günün dengesini bozduğumu, üzerinde mutlu günler yaşadığım kumsalın ender rastlanan sessizliğini mahvetmiş olduğumu anladım. O zaman dört el daha ateş ettim; kurşunlar hareketsiz vücuda saplanıp kaldı. Felaketin kapısına sanki dört tane sert darbe indirmiş gibiydim.”

Tutuklanır kahramanımız. Kitabın bundan sonrası mahkeme ve hapishanede geçer ve öylece pek de bir yere varmadan biter. Mahkemedeyken hakim,avukatı, jüri,tanıklar, tanıdık izleyiciler girer devreye. Hapisteyken onu inanmaya davet eden vicdanlı ve sabırlı bir rahiple diyalogları, kendi kendine daldığı felsefi düşünceler, hayat-ölüm ikilemleri. İdama mahkum olmuştur.

“Ne yapalım öleceğim demek! Başkalarından önce ölecektim orası besbelli. Ama herkes de bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmez. Gerçekte, ha otuz yaşında ölmüşsün ha yetmiş yaşına, bunun pek önemi olmadığını da bilmiyor değildim, çünkü her iki halde de, başka erkeklerle başka kadınlar pek tabi olarak hayatta kalacaklar daha binlerce sene, bu böyle sürüp gidecek. Uzun lafın kısası, bundan daha açık bir şey olamazdı. Ha şimdi olmuş ha yirmi sene sonra, ölecek olan hep ben olduğuma göre”

İşin en tuhaf taraflarından birisi de şudur, mahkeme cezayı verirken, sanığın geçmişte annesinin ölümüne ne kadar kayıtsız kaldığından yola çıkarak bir karara varmıştır, bu da kahramanımızın ne kadar merhametsiz birisi olduğuna delil sayılmıştır ve cezayı vicdanlarda pekiştirmiştir !!

Hapishane ona iyiden iyiye düşünme fırsatı verir, şöyle der bir keresinde,

“Böylelikle ne kadar çok düşünürsem, hafızamın derinliklerinden de , gereği kadar değerlendirmeyip unutmuş olduğum o kadar çok şey çekip çıkaracak hale gelmiştim. O zaman anladım ki, dışarıda ancak bir gün ömür sürmüş olan bir kimse bile, hiç sıkıntı çekmeden, yüz yıl hapiste yaşayabilir. Canının sıkılmayacağı kadar çok hatıra edinmiş olacaktır çünkü. Bu da avantajdır bir bakıma.”

Ama şunu da söylüyordu,

“Hayır, çıkar yol yoktu ve kimse hapishane akşamlarının insanın içine nasıl oturduğunu hayalinde imkanı yok canlandıramazdı.”

Mahkemede de şöyle demişti,

“””” “Her şey, benim karışmama imkan verilmeden cereyan etmekteydi. Kaderim hakkında karar veriyorlar, oysa benim de fikrimi almıyorlardı. Arada bir, herkesin sözünü kesip ‘Peki ama baylar bu davada sanık kim Allah aşkına?’ Sanık olmak önemli bir şeydir. Hem benim de bazı diyeceklerim var!” demek geliyordu içimden ama iyice düşününce , söyleyecek hiçbir sözüm olmadığını görüyorum. ””””

Uzattık ama bitmez daha bu kitapla ilgili söylenecekler. Son olarak kısaca metafor kısmına da değinmek istiyorum meselenin.

“Yabancı” olan kahramanımız mıdır? Onun öldürdüğü “yabancı arap” mıdır? Toplum mudur? İnsanın kendi kendine yabancılaşması mıdır yoksa ?

Kahramanımız her ne kadar hayata anlam yükle(ye)mese de bir şekilde yaşayıp gitmektedir. Ta ki cinayete kadar.. Sonrası başka bir boyuta geçmektir.. Yoksa öldürülen aslında bir duygu mudur? Kendini yaşamaya mecbur hisseder gibi sürdürdüğü bu hikayesini, yarı buçuk “yaşama sevinci” ni öldürerek mi noktalamaya karar vermiştir?

Daha fazlasını bilemiyorum fakat çok etkilendiğimi söyleyebilirim “Yabancı”dan . Okumanızı tavsiye ederim..
Yabanci, topluma ve insanlara yabanci olan degil, toplum tarafindan yabancilastırılmis bir adamin kisa hikayesi aslinda. Ve yabancilastırılmasinin altinda yatan tek etken hayata bakisinin diger insanlardan farkli olmasi, herkes gibi olmamasi...
Cok yalin cok akici bir dille kitabin bas kahramani Meursault'un yasam, olum, suc. ceza, tanri, aile, ask, sevgi, baglilik gibi kavramlari butun nesnelligi ile okuyucuya aktarmistir. Etkileyici bir kitap...
Kitap, kahraman Meursault’un annesinin ölümü ile başlıyor. Meursault’un bu ölüm karşısında gösterdiği soğukkanlı tutum, hikayenin kalan kısmında Meursault’u tanıdıkça, normal gelmeye başlıyor. Çünkü o, hayatı istediği, arzu ettiği şekilde yaşamakla beraber, bu hayatı sorgulamaya ve başına gelen olaylar yüzünden üzülmeye değer görmemektedir. Ve tahmin ettiğiniz üzere Mersault'un bu tutumu çevresi tarafından garip karşılanıyor. Daha sonra da kendisini beklemediği bir olay içerisinde buluyor ve böylece kitap daha akıcı bir hal alıyor...


Bana kalırsa herkes hayatının belli dönemlerinde ya da belli olaylar için Mersault gibi olmalı yani yabancı kalmalı. Bazen bu umursamaz tavrına kendimi ona kızarken bulmuş olsam da çoğu zaman aslında özendiğim bir karakter olduğunu fark ettim. Zira her şeye üzülüp dert ederek hem kendimizi yıpratıyoruz hem de hayatımızı çekilmez kılıyoruz.
İçinizdeki yabancıyı keşfedip açığa çıkarmanız dileğiyle keyifli okumalar diliyorum.

(:
Yıllardan beri ilk defa olarak içimde, aptalca bir ağlama arzusu uyandı, çünkü bütün bu insanların benden ne kadar nefret ettiklerini hissetmiştim.
Değil mi ki yaşam bir yerde ölümle -yani yoklukla- sonuçlanıyor, öyleyse nedir bu didinip durma, bu yedim-içtim, aldım-verdim, benim-senin kavgasının anlamı?
“İşin en sıkıcı tarafı, kanımın ve vücudumun, gözlerimi delice bir sevinçle iğneleyen atılışını dizginlemek zorunda kalışımdı.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yabancı
Baskı tarihi:
Ocak 1981
Sayfa sayısı:
119
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750715709
Kitabın türü:
Orijinal adı:
L' Etranger
Çeviri:
Semih Tiryakioğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Yabancı
Yabancı
"Albert Camus"nün (1913-1960) en tanınmış, en çok yabancı dile çevrilmiş, en çok incelenmiş ve hala en çok satan kitaplar arasında yer alan "Yabancı", aynı zamanda yazarın en gizemli yapıtı. Ölümün egemen olduğu bir "varlık"ın en anlamsız olgularını saçma bir düzensizlik içinde yaşayan bu romanın başkişisi "Meursault", bir simge kahraman değildir, "adı" olmayan bir "Yabancı"dır; bu eksik kimlik, gerçeklikten algıladığı şeyi yapılandıramayan, yeniden örgütleyemeyen, ama gerçekliğin yankılarını yakalamaya çalışan bir boş bilincin imgesidir. Onun kayıtsızlığı ve edilgenliği, işte bu boş bilincin ürünüdür. Yabancı, büyüleyici gücünü, içinde barındırdığı trajedi duygusuna borçlu: Bir türlü ele geçirilemeyen anlamın sürekli aranması, bilinç ile toplumsal dünya arasındaki çatışma... Camus'yle buluşanların hiçbiri, onunla karşılaşınca hayal kırıklığına uğramamıştır. "Mutluluk, bir yerde ve her yerde hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir," der Camus. Giderek daha çok sevilen bir yazar olması, onun bu sevgisinin yansımasından başka bir şey değildir.
(Arka Kapak)

Albert Camus, 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir.

Kitabı okuyanlar 11.689 okur

  • ceren derici
  • S.S
  • Ezgi Odabaşı
  • Atalay Dokgöz
  • Merve Çelen
  • Milena.
  • Miro
  • talha
  • Mert Mustafa
  • Saime

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%26.6
14-17 Yaş
%14.1
18-24 Yaş
%21.4
25-34 Yaş
%17.5
35-44 Yaş
%13.1
45-54 Yaş
%3.2
55-64 Yaş
%0.5
65+ Yaş
%3.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%61
Erkek
%39

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%25.1 (995)
9
%24 (952)
8
%26.7 (1.062)
7
%13.8 (549)
6
%5.6 (224)
5
%2.4 (95)
4
%0.6 (22)
3
%0.8 (30)
2
%0.3 (13)
1
%0.5 (18)

Kitabın sıralamaları