Metin T. profil resmi
Erkek
1141 okur puanı
03 Kas 2016 tarihinde katıldı.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    88 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10 puan
    "Her insanın bir kuyruğu olduğu rivayet edilir, görünmese de sezilir, sezilmese de sanılırmış. Bu kuyruk kişinin peşi sıra sürüklenip dururmuş. Kimi insan bu var-yok hale dayanamaz, kimseler görmeden kökünden keser kurtulurmuş ondan. Kimisi de durumu kabullenir, yaşam boyu ayaklarına dolaşıp durmasına izin verirmiş bu kuyruğun. Ya da tüm bunlar kuyruklu yalanmış. İnsanlar çıkıntılı değil eksikli bir varlıkmış."

    Sitede kitabın ilk okuyucusu olduğum bu kitap, yüzlerce okunmayı hak ediyor. Gerçi Metin T. olmasaydı kitabın varlığından benim de haberim olmayacaktı. O yüzden kitabı bana gönderen Metin'e çok teşekkür ederim.

    Hiçbir şey yolunda değil bu öykülerde, zaten yolunda olsaydı yazılacak bir şey de olmazdı.
    Tuhaflıklar, eksiklikler, korkular, ölümler, hasta ruhlar...
    Öykü okumak kolay ama yazmak zordur çünkü küçücük bir türe kocaman bir hayatı sıkıştırmak gerekir, bazen sıkışmaz, sığmaz; yarım kalır.
    Çilem Dilber, eksiltili ve kısa cümlelerle ayrı bir dil dünyası yaratmış. Tarzı ve tavrıya farklılık yaratacak cinsten öyküler.
    Büyülü gerçekçiliğin izinde 11 öykü.
    Cümle kuruluşları düzgün, dili akıcı ve anlatımı etkileyici.
    Kanlı canlı, somut bir dünyadan çok, düşsel ve soyut bir zihin âlemine yolculuk kitabı bir bakıma.
    Görünmeyen, silik, soluk, mutsuz ve yalnız insanların karmaşıklıkları öykülerdeki ortaklık; var olmayı, görünmeyi, değer bulmayı bekliyorlar bu insanlar ama ya taşlanıyor ya yok sayılıyorlar.
    O yüzden hüzünlü, kırgın insanların öyküleri.

    Kitabın adındaki "kuyruk" her öyküde bir şekilde karşımıza çıkıyor, çoğu öyküye giren "kedi" bu işi daha da kolaylaştırıyor.

    Eleştireceğim tek yönü cümlelerin kısalığı. Art arda noktalarla eklenen cümleler sadece hareket odaklı; betimlemelerle, sıfatlar, zarflarla uzatılabilecekken kısa tutulmuş.
    Edebî değeriyle, tavrıyla oldukça kaliteli bu kitabı okumanızı öneririm.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    284 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10 puan
    ADANALI ÇİRKİN KRAL : YILMAZ GÜNEY

    Topraksız, yoksul bir ailenin esmer, cılız, kara gözlü çocuğu.
    Gözleri ağlayan çocukları, haksızlıkları, çamurlu sokakları, çocuk olmadan büyümüş işçi çocuklarını gördü hep.
    Sistemin içinde yaşayan ama sistemi reddeden, düzeni eleştiren, yoksul ve çaresiz insanlara direnme, cesaret ve isyan aşılamaya çalışan Adanalı ırgat.
    Anadolulu olduğu için İstanbul’da horlanan ama Anadolu insanının kendisine sahip çıkacağından emin, filmlerinde olduğu gibi çift silah taşıyan Yeşilçam’ın asi çocuğu.

    Ve kader karşısına bir SEVGİLİ çıkarır :
    Masal dünyasında yaşayan, hayata pembe gözlüklerin ardından bakan, KRALın KRALİÇEsi olmaya pek de uygun olmayan, fabrikatör kızı, burjuva bir kolejli Nilüfer.

    “Ben Kürt’üm. Babam Zaza, anam Muş kürtlerindendir.” diyen Kral ailesine derinden bağlıdır aslında ama gerçekten seveceği kadını bulana kadar pek çok ilişki yaşamış ve kısa süren evliliği de olmuş. ( Nebahat Çehre ile bir yıl süren bir evlilik yaşamış.)
    Onun hayatında önem sırasına göre üç değerli şey var :
    Sinema
    Nilüfer
    Ve oğlu

    Kimine göre “vatan haini” kimine göre “umut ışığı” olan Yılmaz Güney romanda Yavuz Günay olarak ve eşi Fatoş Güney de Nilüfer olarak adlandırılmış.
    İnci Aral kişilerin gerçek, olayların kurgu olduğunu arka kapakta belirtmiş.

    Roman Yılmaz Güney’in hayatını; sinemaya tutkusunu, karısını, çocuklarını, filmlerini, ödüllerini, hapishane günlerini, vatandaşlıktan çıkarılışını, ülkeden kaçışını, hastalık sürecini ve hayallerini anlatıyor.
    En büyük isteği kendi hayatını anlatan bir roman yazmak.
    Ömrü yetmemiş ama İnci Aral ( belki de Fatoş Güney’in teklifiyle) bunu yapmış.

    Çok sürükleyici, hem romantik hem dramatik kurgusal bir biyografik roman.

    “Arkadaşlar!
    Dışarıda bir şeyler oluyor, farkında mısınız?
    Uykuda olanları sarsın, uyandırın. Herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir. Karanlıkta ne yapacaksınız?”
    Yılmaz Güney

    Dipnot : Bu Adanalıların bu kadar duygu yüklü ama sert mizaçlı olmasının sebebi ne olabilir? Yakıcı güneşi mi? :))

    Yılmaz Güney
    Orhan Kemal
    Yaşar Kemal
    Muzaffer İzgü
    Turan Oflazoğlu
    Recep Bilginer
    Ayşe Arman
    Abidin Dino
    Şener Şen
    Ferdi Tayfur
    Kıvanç Tatlıtuğ
    Feridun Düzağaç
    Haluk Levent
    Ümit Besen
    Müslüm Gürses
    Devlet Bahçeli
    Fatih Terim
    ...
    En medyatik Adanalılar bunlar...

    Adana’ya ve Adanalılara selam olsun... :))
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    198 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10 puan
    Ankara’da doğdum, yaşadım, Ankaralıyım. Hacettepe Üniversitesinde okudum. Hocalarımız 4 yıl boyunca “Siz öğretmen değilsiniz, filologsunuz.” deseler de hepimiz seçmeli ders olarak formasyon derslerini aldık. Ne de olsa Thomsen Göktürk Kitabeleri’ni okumuştu, Yenisey Yazıtları da çözülmüştü, demek ki ülkenin filoloğa artık ihtiyacı yoktu. Okul bitti, atamalar yapıldı, Nevşehir’in bir ilçesinin bir köyü çıktı bahtıma. Çaresiz yollara düştüm, gidip imzamı atayım, ev bulayım.... diyerek. Daha yolda anladım hayli zor günlerin beni beklediğini. İlçede indim otobüsten (4, 5 saat), köye giden minübüsün saati belli olmadığından taksiye bindim ve otobüse verdiğim ücretin iki katını taksiye ödedim.
    Ortaokul...
    3 sınıf var sadece; 1, 2, ve 3. sınıf. Müdür haricinde İstanbul’dan gelen bir matematik öğretmeni, köyde oturan bir fen bilgisi öğretmeni, yine köyde oturan din bilgisi öğretmeni, hem oralı olan hem köyde oturan müdür ve ben. İçlerinde tek kadın ben.
    Müdür bana ev bulma işini üstlenip 3 ilkokul öğretmeninin kaldığı tek katlı ve sobalı bir eve götürdü beni, geçici olarak kalacağım ve kendime ait bir evde kalacağım konusunda anlaştık. O gece kızlardan biri diğerini acile götürdü şehre. Gece döndüklerinde kızın sarılık olduğunu öğrendik. Bunu duyar duymaz bulaşıcı hastalık korkusuyla kızlardan rica ettim, beni müdürün evine götürmelerini. Gece müdürün kapısındayım; o evde kalamayacağımı söyledim. Gece müdürün evinde kalmak şart oldu. Aynı köylü eşi ve iki küçük oğlan çocuğu; hepsi güleryüzlü ve kibar. Yer sofrasına oturduk ama ortada tek tabak olunca aç kalktım sofradan. Çaylar içildi ve ben lavaboya gitmek istediğimi söyledim. Müdür oğluna direktif verdi yol göstersin diye. Dışarı çıktık, evden 50 metre uzakta bir tuvalet, bunu sorun etmeyeceğim ama tuvaletin kapısı yok, bir bez örtülmüş kapıya o da iki yandan açılıyor. İçerde fark ettim ki tuvaletin altı boş, tahtaların arasından aşağısı görülüyor. Çocuk kapıda. Utana sıkıla çıktım dışarı. Gece çok uzundu.
    Sabah okula yürüyoruz müdürle, kırmızı, uzun, güderi eteğim; ince topuklu, sivri burunlu botlarımla hayvan dışkılarına basmamaya çalışarak.
    Yabancıyım; bu köye, bu insanlara...
    O gün yeni bir eve geçtim, yalnızım.
    Dayanırım birkaç gün diyorum, hafta sonu evime giderim nasılsa.
    Akşamları hava kararıyor okul çıkışı; hava soğuk, toprak yollar bozuk ve köpekler havlıyor durmadan. Dün gibi hatırlıyorum, durdum akşam karanlığında yolun ortasında ve gözlerimi kapadım. “Allahım bu bir rüya olsun ve gözlerimi açtığımda Ankara’da evimde olayım.” Gözlerimi açmasam da köpekler gerçeği bağıyor, köydeyim ve yalnızım ve yabancıyım.
    Tek bakkal var köyde; eve girmeden bakkala uğruyorum.
    Makarna, diyorum; hocam köyde herkes makarnasını kendi yapar o yüzden makarna satmıyoruz, diyor bakkal.
    -Yumurta?
    -Hocam herkesin tavuğu var.
    -Yoğurt?
    -Herkes yoğurdunu kendisi yapar.
    -Ekmek?
    -Herkes kendi ekmeğini kendisi yapar....
    Çay, şeker ve büsküvi ile çıkıyorum ordan.
    Sabah açım yine. İstanbullu matematik öğretmenine gidiyorum sabahın köründe açım diye. Sofrası dolu. Nerden aldın, diyorum bu kadar şeyi, öğrencilere haber saldım, diyor.
    Kahvaltı sonrası okula gidiyoruz. Tek bir öğrenci yok.
    Nerde bunlar?
    Personelden öğreniyoruz; müdürün patatesleri sökülecekmiş tarladan, bütün öğrenciler patates sökmeye gitmiş.
    Akşama kadar gelen olmadı.
    Akşam oldu, malum ben yine açım.
    Kaya (İstanbullu matematik öğretmeni) akşama yemeğe çağırıyor beni, hemen kabul ediyorum. Mönüde tavuk var, yine öğrenciler el atmış olaya. Yediğim her lokmaya şükrediyorum.

    Okulda Türkçe derslerine giriyorum ve öğretmen olmadığı için beden eğitimi, resim ve müzik dersleri de bende. Dersler biraz oyalıyor ama mutsuzum bu köyde hem de çok.
    Her gün dua ediyorum kurtulmak için bu köyden.
    Okulun tuvaleti var ama suyu akmaz, sobası var ama yakacağı az, ısıtmaz...
    Her hafta sonu Ankara’dayım, yollar da yoruyor beni.
    Bir yolunu buluyorum kurtulmanın nihayet ve 43 km uzağa, Avanos’a çıkıyor tayinim.
    Avanos cennet; Kızılırmak, testi şarap, peribacaları, cafeler, barlar... Arada sadece 43 km var ama iki ayrı dünya var burda, bu kadar yakında.
    ....
    Uzun zaman geçti üzerinden ama bizim ülkemizde köyler hep geri kaldı ; doğudaki köylerde durum daha da acınası.
    Hakkari’de Bir Mevsim, Hakkari’nin Pir köyüyle yolu kesişen bir öğretmenin köyde yaşadıklarını anlatıyor. (Benimki onunkinin yanında düğün bayram sayılır.)

    Hakkari köylerinde ilaçsızlıktan, bakımsızlıktan ölen bebekler var; kaçakçılık, faili meçhul cinayetler, kuma getirmeler, töreler, çaresizlik...
    Dilini bilmediği insanların arasında kendisiyle kalan, kendisiyle hesaplaşan, kendisiyle yüzleşen bir öğretmenin duyguları şiirsel bir dille anlatılmış.
    Çok etkilendim okurken, şiddetle öneriyorum, ben çok geç kalmışım.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    İlk olarak 1959 yılında yayımlanan İshak, 1960 yılında TDK Öykü Ödülü'nü kazandı. Kitabın ilk baskısı A Dergisi Yayınları tarafından yapıldıktan sonra 1977 yılında Milliyet, 1985 yılında Can Yayınları daha sonra da İş Bankası ve YKY tarafından yayımlanmıştır.

    Daha 23 yaşında üniversite öğrencisiyken yayımlanan bu kitabıyla Onat Kutlar edebiyatımızda ses getirmiştir. İçinde dokuz öykünün yer aldığı bu kitap, büyülü gerçekçilik akımı içinde yer alan edebiyatımızın ilk eseridir. Özellikle Hadi, Kediler ve İshak öykülerinde büyülü gerçekçi anlatımı daha baskın olarak görmekteyiz. Sadece tek bir öykü kitabıyla öykücülüğümüze damga vuran Onat Kutlar'ın bu kitabın dışında kalan çalışmaları ve 1980 yılı sonrası yazdığı metinlerden oluşan Karameke adlı bir öykü kitabı bulunmaktadır. Ayrıca Onat Kutlar edebiyatı için yazılan yazılardan derlenmiş "Yaşanmış Ağır Bir Ezgi - Onat Kutlar İçin Bir Harita" adında YKY tarafından yayımlanan bir kitap da bulunmaktadır.

    Onat Kutlar'ın İshak kitabını detaylıca incelediğim videoyu izlemek için: https://youtu.be/yzulHKGGWHI
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    'Edebiyat Daima' genel yayın yönetmeni sevgili Muhammet Erdevir ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. İzlemek isteyenler için link aşağıda. Teşekkürler.🤗

    https://youtu.be/GSWNKpoF7m0
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    1040 syf.
    Sevgili Mo Yan, öncelikle ceketimi ilikleyerek önünde saygıyla eğiliyor, senin dehan karşısında her ne kadar haddime düşmese de, bu şaheserinin bende bıraktığı izlenimden izninle biraz bahsetmek istiyorum.

    İri Memeler ve Geniş Kalçalar, 2012 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Mo Yan'ın, 1995 yılında yayımlanan, anlatıldığı döneme ayna tutması sebebiyle tarihsel yönü ağır basan, kadınlığın ve analığın kutsiyetini olabildiğince gözler önüne seren, büyülü gerçekçilik akımının izlerini taşıyan ve yer yer geri dönüş tekniğinden istifade ederek geçmişle şimdiyi harmanlayan müthiş romanı. Benim açımdan ise, İri Memeler ve Geniş Kalçalar, Mo Yan'ın aldığı Nobel'in, anasının memelerinden emdiği süt gibi ak, verimli, kaliteli ve helal olduğunun bir delaleti...

    Yazar hakkında bilgiler sunmayacağım, zira yazarın bir diğer efsanesi Kızıl Darı Tarlaları'na ait incelememde bu konu ile ilgili minik bir girizgah yapmıştım, hafıza tazelemek adına tekrar bir göz atılabilir.

    #68019144

    Çin tarihi, hepimizin malumu dolu dolu bir tarih...
    Çin halkının komünist-milliyetçi olarak gruplaşması sonucu 1927-1950 yılları arasında cereyan eden iç savaş, Çin-Japon Savaşlarının ikinci dalgası kabul edilen Japon saldırıları sonucu peyda olan 1937-1945 yıllarını kapsayan Japon İstilası ve Çin Komünist Partisi'nin kurucularından Mao Zedong'un iktidarda bulunduğu 1966-1976 yılları arası süreçte gerçekleştirmeye çabaladığı Çin Kültür Devrimi, Çin tarihinin belli başlı dönüm noktaları. İşte tüm bu noktalara, Çinli bir ailenin ekseninde parmak basıyor Mo Yan. Başlangıç sayfalarında mevcut olan ailenin erkek bireyleri zamanla savaşlara kurban verilince, ailenin kadınları, bayrağı ele geçiriyor ve roman bilhassa Shangguan ailesinin muhteşem gelini Shangguan Lu üzerinden seyrediyor. Lu'nun kara yazgısıyla henüz kitabın ilk sayfasında karşılaşıyoruz. Daha önce Çin edebiyatına dair yaptığım okumalarda, özellikle bir başka Nobelli yazar olan Pearl S. Buck'un Ana eserinde, karşıma sık sık çıkan Türk-Çin gelenek-görenek yakınlığı, Mo Yan'ın bu eseriyle iyice perçinlendi bende. Çin toplumu da bizim gibi erkek egemenliğine dayalı, ataerkil bir aile yapısına sahip. Kadınlar, hep hor görülen, aşağılanan, dışlanan, hiçbir konuda söz hakkı olmayan ve hak iddiasında bulunamayan, kocanın kölesi konumundalar. Kız çocuklarının ailedeki hükümsüzlüğü ile başlıyor bu hoyratlık. Çünkü bir kız çocuğu, evlenerek elden çıkacağı hususu göz önüne alındığında, fazlalık bir birey, emanet gibi düşünülüyor. Evlenerek elden çıkan kız ise ancak bir erkek çocuk doğurabildiği vakit az da olsa saygı görmeyi hak edebiliyor. Velev ki erkek çocuk doğuramadı, o halde kumalık müstehak mantığıyla, ilk eş "odalık"pozisyonuna düşüyor.
    Kadınlıktaki yegane saygı ve statü ise, oğlunu evlendirip, kaynana olma şerefine nail olarak kazanılabiliyor. Bu geleneğin temeli ise Çin felsefesinde yer alan dünya tanımına dayanıyor esasen. Buna göre dünya, yin ve yang adlı iki ögeden oluşmakta. Yin, zayıflığı, pasifizeyi ve dişiliği sembolize ederken; yang gücü, aktiviteyi ve erkekliği sembolize ediyor. Böyle bir felsefeden beslenen toplumda da bu gibi uygulamalar kaçınılmaz hale geliyor.

    Kara yazılı Lu'ya dönecek olursak, Lu yedi kız çocuğu sahibi olduktan sonra, dört gözle bir erkek çocuk doğurması beklenen, kaynanası Lü tarafından sürekli iğneleyici sözlere maruz kalan, gece gündüz dualarla Tanrı'dan bir erkek evlat dileyen çilekeş ve gebe bir kadın. Düşünün, evin ahırındaki keçi ve eşek bile, Lu' dan daha kıymetli, daha aileden. Bu hususta Lu ve eşeğin eşzamanlı doğum yaptığı bir kısım var ki, akıllara zarar...

    "Tanrı seni esirgesin, eğer bir oğlan doğurmazsan yaşadığın sürece bir köleden farkın olmaz; ama bir oğlun olursa evin hanımı olursun."

    Lu' nun sekizinci doğumu, Shangguan ailesi için mucizeleri de beraberinde getirir. Sekizinci kızı Yunü (Yeşim Kız), dünyaya gelirken peşine erkek kardeşi Jintang'ı da (Altın Oğlan) takmayı ihmal etmemişti. Çevirmen notuna göre, erkek çocuk isteyen Shangguan ailesi, bu arzuları doğrultusunda, doğan her kız çocuğuna bir erkek ismi verir. Bu isimlerin dilimize bir çevriliş şekli de var : Laidi (İlker), Zhaodi (Selami), Lingdi (Önder), Xiangdi (İmdat), Pandi (Ümit), Niandi (Kerem), Qiudi (Talip).Tüm isimleri anlamaya çalıştım ama Selami'ye hâlâ bir türlü anlam veremedim, Selami nedir Mo Yan? :)

    Romanda, oldukça zorlu gerçekleşen bu doğuma kadar olan kısa örgüyü üçüncü şahıs ağzından okurken, kalan kısmı, doğumun hemen sonrasından itibaren anlatıcı kimliğine bürünen bebek Jintong'un ağzından okuyoruz.

    "Kanamasını durdurmak için yediği iğnelerden sonra annem nihayet kendine geldi. Gördüğü ilk şey bacaklarımın arasındaki o ipekböceği kozasını andıran pipi oldu, gözünün feri kaçmış annemin gözleri birden ışıl ışıl parlamaya başladı. Beni kollarına alıp pirinç gagalayan bir tavuk gibi öptü."

    Lu'nun, anaç bir direnişçi olarak sergilediği tavırlar son derece büyüleyiciydi, çünkü o muazzam bir anne örneği olarak çizilmiş, okura böyle yansıtılmaya çalışılmış, bunda da gayet başarıya ulaşılmış.

    "Düşünün bir, onca acıya katlan­mış ninelerinizi, analarınızı, teyze ve halalarınızı, kız kardeşlerinizi düşünün bir, biz kadınlar üç bin yıl boyun­ca hep baskı altında yaşadık, şimdi omurgamızı düzeltmenin zamanıdır."

    Lu'nun savaşlar, çatışmalar, ölümler, yokluklar, tecavüzler gibi tüm olumsuzluklar karşısında dokuz evladına kol kanat germesi, mücadeleden hiç vazgeçmemesi, dönemin koşulları perspektifinde çok iyi aktarılmış. Japonların Çin halkına uyguladığı baskı ve zulüm, ve bu zulmün bıraktığı tahribat da, gerek insanlar gerekse doğa üzerinden, Mo Yan tarafından ilmek ilmek işlenerek, betimlenmiş. Yazarın sivri üslubu, keskin göndermeleri ve ironik yaklaşımı ise, eserin alegorik kategoride olduğunun en büyük kanıtları.

    Lu, tam tamına sekiz kız anası... Bu sekiz kızın zaman içerisinde muhalif kanattan, karşı devrimcilerle yaptıkları evlilikler ve hayat akışları eserde detaylıca veriliyor. Herbiri kendi çapında fedakar, herbiri kendi çapında kahraman... Ama kızlardan birisi fedakarlıkta birkaç yüz adım öne çıkıyor.

    "4.ablam, "Ana, kendimi sattım...İyi fiyat biçtiler, hancı da pazarlıkta bana yardım etti ..." dedi.
    Genelevin patroniçesi sanki bir hayvanı muayene ediyormuş gibi 4. ablamı inceledikten sonra, "Çok sıska," dedi.
    Hancı, "Patron, bir çuval pirinci yiyince hemen şiş­manlar!" dedi. Patroniçe iki parmağını göstererek, "İki yüz yuan, iyi günüme denk geldiniz, elim açık bugün!" dedi. Hancı, "Patron, bu kızcağızın anası hasta, bir sürü de kız kardeşi var, fiyatı biraz daha arttırsan ya..." dedi. Patroniçe, "Ah, bugünlerde hayır işlemek de iyice zorlaş­tı!" dedi. Hancı biraz daha yalvardı. 4. ablam yere diz çöktü. Patroniçe, "Tamam be, benim kalbim yumuşaktır. Yirmi yuan daha veriyorum, bu vereceğim en yüksek fiyat!" dedi.
    Haberi duyan annem taş kesildi, vücudu iki yana sarsılarak yavaş yavaş yere devrildi."

    Eserin ana karakteri bana kalırsa, anne Shangguan Lu idi. Fakat onun kadar başrolde olan ve onun kadar iyi verilen bir diğer karakter de oğlu Altın Çocuk Jintong. Yazarın tabiriyle Jintong, boylu poslu, yakışıklı biri olmasına rağmen, karakteri zayıf, tüm hayatını annesinin memesinden ayrılmadan geçiren, manevi bir cüce! Ve bu ayrıntının da bizi kitabın ismine ulaştırdığı aşikar... "İri Memeler ve Geniş Kalçalar" ismi, ilk duyulduğunda kulağa absürd geliyor olabilir. Sosyal mecralarda birtakım kötü niyetlilerin, kötü emellerine alet de olmuş olabilir. Mo Yan bundan hiç gocunmuyor. Kitabı noktaladığım an, kendimce ilk kurduğum cümle
    "Bir başlık bir kitaba ancak bu kadar güzel yakışabilirdi." cümlesiydi.

    "Bir arkadaşım kitabın adını "Jintong, Yunü/Altın Oğlan, Yeşim Kız" diye değiştirirsem kitabın kamu tarafından daha fazla kabul edilebileceğini önerdi. Ama on beş yıldır "İri Memeler ve Geniş Kalçalar" olarak bilinen bir kitabın adını değiştirmenin ne gereği vardı ki? "İri Memeler ve Geniş Kalçalar" aslında başıma hiç de bela olmadı, hem günümüzde böyle bir kitap adı kimi korkutup kaçırabilir ki?"

    Anlaşılacağı üzere Jintong bir meme bağımlısı. Ülkedeki karışıklık sebebiyle 13 yaşında okula başlayabilme imkanı bulan Jintong, ergenlik dönemlerine kadar anne sütü ile besleniyor. Bu bağımlılığında, büyümeyi reddetmesinin de payı büyük. Ek gıda olarak ise keçi sütü içiyor. Dolayısıyla, meme objesine, anne sütünün kaynağı olduğu için bir kutsiyet yüklenmiş kitapta ve karakteristik bir figüre evirtilmiş.

    "Annem o kadar cefa çekmesine rağmen, sütü hâlâ çok verimli ve kaliteliydi."

    Eser boyunca işlenen vahşeti anlatmam elbette olanaksız. Öyle bir yokluk ki akla hayale sığmaz. Emeklerinin karşılığını alamayan değirmen işçilerinden bir örnek vereyim. Bu işçiler ailelerini doyurmak için, çalıştıkları değirmenden buğday çalıyorlar. Çalmak eylemi nasıl yapılır? Ya çuvalla sırtlanır, olmadı cebe doldurulur, olmadı bir araç çekilip istif edilir... Yok bunların çalması da başka türlü bir acı. Yutarak çalıyorlar, buğday tanelerini dişleri ile öğütmeden, tümden yutup midelerine doldurmak suretiyle... Eve gelince ise, kendi kendilerini kusturup, çıkan buğdayları temizliyor, onları pişirerek, aile bireylerinin karınlarını doyuruyorlar. Bu yokluğun ötesi var mı?

    1 ön söz, 7 bölüm ve 1 ek'ten oluşan bu şaheser, toplamda 1038 sayfa. Bu hacim sizi yanıltmasın, korkutmasın, tek bir sayfasında bile sıkıldığım olmadı, öyle akıcı, öyle dokunaklı, öyle gerçek... Okurunun daralma ihtimalini yine de hesaba katarak, ne olur ne olmaz diye aralara, lugatlarda rastlamamızın bile pek mümkün olmayacağı okkalı argo tabirler ve küfürler serpiştirmiş yazar. Ele avuca gelir cinsten değiller üstelik. Mesela bir komutanın askerlerinin "yedi ceddi"ne sövdüğü bir paragraf var. Burada çevirmen hemen araya giriyor ve aslında özgün metindeki küfür" on sekiz ceddi" kapsıyordu, ben dilimize göre daralttım, diyor. İlkokul terk bir yazar olan Mo Yan, şartlar elverseydi de tahsilini tamamlayıp, bir akademisyen olsaydı, çok büyük ihtimal şimdiye Küfür Dili ve Edebiyatı bölümü çoktan kurulmuş olurdu zannımca.

    Daha fazla başınızı ağrıtıp, içerik hakkında detay vermeden cümlelerimi noktalamak en hayırlısı olacak sanırım.
    Sözün özü; Mo Yan yer yer bizi güldürmeyi başarsa da, bu gülümsemeler bile arkasında gizli bir hüzün barındırıyor. İçerikte de yer verdiği Lenin'in bir sözünü kendine direktif ediniyor ve "'Geçmişte yaşananları unutmak da bir çeşit ihanettir.' diyor. O halde Çin tarihine, Japon vahşetine, bir ananın meziyetlerine ve evlatlarının çilesine edebi bir şölen eşliğinde tanıklık etmek, literatürünüze enfes ötesi bir ek yapmak istiyorsanız, okuyunuz, okutunuz...

    "Bir insanın saç rengi ister kızıl, ister sarı, ister siyah olsun, hepimizin Tanrı'nın kuzuları olduğunu da söylememiş miydin? Kuzunun tek istediği çayır çimen değil mi?"
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    168 syf.
    ·Beğendi·7/10 puan
    Bolca sürpriz kaçıran vardır!

    Kitaplar, özellikle kaliteli kitaplar, denize atılmış bir olta gibi gelir bana bazen. Misinasının ucunda birden farklı yem, hepsi farklı balıkları çekecek şekilde. Her kitap yapmaz/yapamaz bunu ama; bazıları tam da böyle hissettirir. İşte bu kitap da öyle bir kitap. Düşünce denizine atılmış bir olta, ucundaki çeşitli konularla..

    Şimdi ben, "Mütevazı Yorumcunuz", size bu kitapta beni çeken ve eski ve yeni bildiklerimle, gördüklerimle ve deneyimlediklerimle bazı şeyleri yeniden düşünmemi, değerlendirmemi sağlayan bir konudan bahsetmek istiyorum: Suçluların ıslahı.

    Kitabın konusundan kısaca bahsedecek olursam, (konuyu bilmeyenler için kısa bir özet), suç dolu bir distopya düşünün. Her yerde şiddet var, tecavüz var. Can ve mal güvenliği yok, insanların bazıları fütursuzca cesur bazıları evlerinden çıkamayacak kadar korkak. Böyle bir ortamda; şiddetin, tecavüzün, hırsızlığın bin bir çeşidiyle insanlara zulmeden henüz 15 yaşında, küçük bir çete sahibi, Alex isminde birisini düşünün. Bu Alex, fütursuzca cesur olanlardan. Kitabın ilk bölümü bunu anlatıyor. İkinci bölümde, Alex'in yakalanarak hapse atılması ve orada, devletin suçluları ıslah etme amacıyla oluşturduğu deneysel bir tedaviye katılması anlatılıyor. Üçüncü ve son kısımda ise, tedaviden sonra yeniden topluma salınması ve başına gelenlerden bahsediliyor.

    Benim, alacalı bir balık olarak, bu kitapta en dikkatimi çeken yem, suçluların ıslahında bilimsel deneylerin kullanılması ve bu deneyin sonucunda insanların iyiliği seçmek zorunda kalıp, hür iradelerini şiddet için kullanamamaları. Acaba böyle bir şey olmalı mı? Olmalı mıydı? Ya da hiç olmaması daha mı iyi?

    Hem bir kadın hem de bir hukukçu olarak; şiddetin ne mertebelere ulaşabileceğini, özellikle erkeklerin (lütfen bunu cinsiyetçilik olarak düşünmeyiniz, tamamen bilimsel verilere dayalı bu yorumda bulunuyorum, şiddete dayalı suç işleme oranı erkeklerde daha yüksektir) başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere, güçsüzlere neler yapabileceklerini, daha doğrusu "güçlü olduklarını göstermek" için hangi sınırlara ulaşabileceklerini çok iyi biliyorum. Kitapta da tam böyle bir küçük adamdan bahsediliyor. Hem gençliğinin, hem de amaçsızlığının verdiği o çılgın enerjiyle yaşlıları gasp ediyor, kadınlara/kızlara tecavüz ediyor, hırsızlık yapıyor, sebepli sebepsiz insanları dövüyor ve hatta en sonunda birinin ölümüne sebep oluyor. Ve bunların hiç birinden, evet doğru duydunuz, hiç birinden pişman olmuyor, aksine bundan mutlu oluyor. Neyden zevk aldığını sorsanız, ilk sırayı tartışmasız olarak şiddet alır. Hatta kitapta şöyle bir yer vardı: Alex yatağa uzanır, klasik müziği (Beethoven başta olmak üzere) bangır bangır açar ve gözünü kapattığında en haz aldığı şeyler olarak, birilerinin yüzünü usturasıyla kesmeyi, vücutlarından kanlar fışkırtmayı, kızlara tecavüz etmeyi hayal eder. Hayal dünyası böyle olan ve şiddetten zevk alan birisini hapse atmanız, ya da ona fiziksel şiddet uygulamanız ya da klasik "ıslah" yollarını denemeniz işe yarar mı? Böyle insanlar etrafımızda var, Dünya çapında geçerli olan ceza kanunlarının hiçbirinin yeterince caydırıcı ve ıslah edici olmadığını yüzümüze yüzümüze vuran insanlar. Ya da canavarlar mı demeliydim?

    Şimdi, böyle insanların yaşadığı bir toplumun başkanı olduğunuzu düşünün. Bir yanda masum ve zulüm gören insanlar, bir yanda engelleyemediğiniz suçlar ve ıslah edemediğiniz suçlular. Siz ne yapardınız? Çözüm öneriniz ne olurdu? Neleri denerdiniz? Her şeyi denemenize rağmen çözüm alamadığınız suçlularla nasıl mücadele ederdiniz? Özgürlüğünü kazanır kazanmaz yeniden şiddetin hayalini kuran suçluları topluma nasıl kazandırırdınız?

    Bu kitapta kendimi Alex'in, hükümetin ve mağdurların yerine koydum. Sonuç ve çözüm odaklı bir insan olduğum için de “Ben ne yapardım?” dedim.. Öncelikle, Alex'i algılayamadım, itiraf etmeliyim. Şiddete meylim olmadığından ya da beynim, erkek beynine (bu da bilimseldir. Lütfen cinsiyetçilik olarak algılanmasın) has özellikleri ihtiva etmediğinden olabilir bu durum..

    Sonrasında kendimi hükümet ve mağdurlar yerine koydum. Çözemediğim bir şiddet problemi olsa ben ne yapardım? Özgür irade özgür kalmalı, kötülüğü de seçecek olsa suçluların bir seçim hakkı olmalı deyip klasik ve işe yaramadığı belli olan ıslah yollarını denemeye devam mı ederdim; yoksa devletin ana kuruluş gayesi olan güçsüzleri korumalıyım deyip bilimsel deneylerin önünü mü açardım? Sanırım ikincisini yapardım. Her suçluya değil belki ama Alex gibi, başkalarının acısından zevk alan ve zevk için şiddet, cinayet, tecavüz v.b suçları işleyenlere bunun uygulanmasını sağlayabilirdim.. Kitabın bazı yerlerinde, hür iradenin olması gerektiğinden, zoraki iyiliktense seçilmiş bir kötülüğün yeğ olduğundan bahsedilmiş. Yeğ olabilirdi belki, eğer mükemmel bir dünyada yaşıyor olsaydık. Ayrıca böyle bir uygulama insanları mankurtlaştırmayacaksa, sadece şiddete karşı olan güdülerini bedensel tepkilerle cezalandırıp iyiliği seçmek zorunda bırakacaksa, bundan ne kötülük doğabilir? Doğabilecek kötülükler; cinayetlerden, tecavüzlerden, ciddi yaralanmalardan, hırsızlıklardan ve insanların sokağa çıkarken korkmalarından daha mı kötü olacaktır? Hür iradeyse, sadece kötü insanın değil iyi insanın da hür iradesini kullanabileceği bir ortamı oluşturabilmemiz gerekmez mi? Bir insanın özgürlüğü ve hür iradesi, başkalarının özgürlüğünü ve hür iradesini yok ediyorsa/engelliyorsa bu özgürlük korunmalı mıdır? Bu ve bunun gibi bir sürü soruyu sordum kendime, sanki bir hükümet başkanıymışım gibi. Evet, ben de, Alex gibi ıslah olmayan suçlulara böyle bir uygulama yapılmasının önünü açardım.. Ve son olarak sanki mağdurmuşum, tecavüze uğrayan, bıçaklanan, işkenceye uğrayan, yakınları/sevdikleri öldürülen, sokağa çıkmaya korkan o ürkek insanlardanmışım gibi düşündüm. Böyle insanların hür iradelerine saygı duyar mıydım? Hür iradeleri olsun da, inşallah iyiliği seçerler der miydim? Ya da hükümeti hür iradeye saygı duyduğu, suçluları ıslah etme imkanı varken ıslah etmediği için destekler miydim? Cevabım büyük bir hayır. En ilkel “dişe diş, göze göz” mantığıyla da; en modern “insanların özgürlüğünün sınırı, sadece başkalarının özgürlüğüne müdahale ettikleri yerdir” mantığıyla da hür iradenin tarafını seçemedim..

    Bu kadar uzun yazdığım için mazur görün beni lütfen. Bu kitapta beni en çok düşündüren, kafama en çok takılan bu oldu.. Ayrıca kitaptaki görüşe bu kadar ters gidiyor olmam, kitabı beğenmediğim anlamına gelmesin. Aksine, oldukça beğendim. Herkese okumasını, ancak mümkünse George Orwell’ın 1984’ünden önce okumasını tavsiye ediyorum. Çünkü eğer sonra okursanız, o kitaptaki ayrıntılı distopya anlatımından sonra, buradaki biraz sığ kalabilir.

    İyi okumalar ve bok püsür :)
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    104 syf.
    ·1 günde·8/10 puan
    4 yıl önce "Eskiden buralar hep dutluktu" diyebileceğimiz sessiz sakin zamanlarda, almışım başımı hunharca Stefan Zweig okuyorum. Ama ne okuma... Satranç'lar, Korku'lar, Gömülü Şamdan'lar... Bütün kitaplarını bitirmeye ant içercesine okuyorum resmen. Sonra geliyor Hakan S. adında ve zamanında profilinde Kafka resmi taşıyan anonim bir adam şu yorumu yapıyor: #15633875

    Be adam, iyi de, sen kimsin? Gelmiş bana Zweig şöyledir, Zweig zayıftır diyerek caka satıyorsun. Daha profiline kendi fotoğrafını bile koymamışsın, bir de okuma serüvenimi ve heyecanımı baltalıyorsun. Yorumunda da utanmadan bana "Proust, Dostoyevski, Kafka, Conrad, Cortazar, Musil, Goethe, Cervantes, Moliere..." gibi isimler sıralayıp dediklerine anlam vermemi bekliyorsun. Peh...

    Kimdi bu Hakan S. ve ne istiyordu benden? Yorumun üzerinden birkaç gün geçtikten sonra Splinter Cell misali bir gizlilikle bu anonim adamın yazdığı yazarlara bir bakayım dedim. Proust, Kafka, Musil... Kim ola ki bunlar? Yani gerçekten bana Stefan Zweig'ın yaşattığı içselleştirmelerin daha iyilerini yaşatabilecek yazarlar mıydı bunlar?

    Gel zaman git zaman, Dostoyevski'nin, Kafka'nın, Proust'un, Cervantes'in bütün kitaplarını belki de bu yorum sayesinde okudum. Hakkari'de Bir Mevsim kitabındaki bir mevsim oldum Hakan sayesinde. Miguel Unamuno'nun Sis'inin içinde ben de bir bulanıklık beğendim kendime. Alıntılarla yaşadığım YouTube kanalıma ilham olan Niteliksiz Adam kitabını bu adam sayesinde tanıdım. 500 küsür okuduğum kitap arasında en üst sıraya koyduğum kitabın incelemesinin sonunda sadece 1 kişinin ismine yer verdim: #27851573

    İstanbul'da buluştuk sonra, Unamuno'yu, Sis'i, büyülü gerçekçiliği konuştuk. Dedim, bu adam yazar, yazmalı. Zaten yazıyormuş da... Ama yazarsa da büyülü gerçekçilik yazmalı. Tuhaf olan sıradanlaşmalı. Anormal olan normalleşmeli. Öyle bir yazmalı ki batıl inançlarla bizim bildiğimiz ve tekinliğine inandığımız gerçeklik karışmalı. İnsanlar ne olduğunu şaşırmalı. Sadece benim değil, binlerce insanın kalbine "Cıs" etmeli dedim Hakan.

    Bir de ne göreyim! 1,5 ay önce Twitter profilinde "İlk öykü kitabım "Cıs" haftaya İthaki Yayınları'ndan çıkıyor" yazısı. Hoppala! İşte haber dediğin böyle olur. Beni bir heyecan bastı, bütün okuma serüvenimi derinden etkilemiş ve hayatımın en tepesine koyup kimliğimi baştan aşağı değiştirmiş yazarlarla tanışmamı sağlayan o anonim adam sonunda kitap çıkarıyor. Vay annesini...

    Hemen Cıs'ı okumam gerekiyordu, aldım elime, kapağında ağzını açmış bir vahşi hayvan, üstünde yıldızlar, altında tekinsiz bir orman, onun da altında o hayvanın pençesinin bıraktığı bir iz gibi olan "cıs" yazısı. Tamam dedim, kitap daha okumadan içine alıyor okuru. Doğadan gelen ve geldiği yeri köleleştiren insanın çıkmazlarını anlatıyor dedim. Başladım okumaya.

    Kapağı çevirdim. Bir sarı sayfa. Anlamsız, ne diye koyarlar ki bu boş sayfaları buralara? Bir sayfa daha. "Hakan Sarıpolat. Kayseri doğumlu. Kaş'ta büyüdü. Anadolu Üniversitesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Öğretmenliği Bölümünden mezun oldu (...) 2019 yılında, Satılık Melek Tüyü isimli öyküsüyle Giovanni Scognamillo adına verilen GIO Öykü Başarı Ödülü'ne layık görüldü" yazıyor. Haydaa, bırak bu işleri dedim Hakan. Şurada iki öykü okuyacağız alt tarafı. Geç bu ödül muhabbetini falan şimdi. Bak Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı da TRT Ödülü kazanmıştı zamanında, sonra adam anlaşılamamaktan öldü. Bir sayfa daha çevirdim.

    Kitabın künyesi. Bünyeye iyi gelir mi? Pek sanmam. Geç. Kimse okumuyor buraları. Kitabın çevirmeni de yok zaten. Yazar tek kurşun. Kendi diliyle. Kendi ülkesiyle. Kendi gerçekliğiyle. "Hepinize karşı tekim" diye bağırıyor doğada tek başına kalmış bir insanın haykırışı gibi. Bir sayfa daha çevirdim.

    Çıktı karşıma bir Marquez epigrafı. Öfff... Yine mi bir Hakan zırvası yoksa? Gerçekler, belleğin hayaletleri falan hala büyüyemedin. Bak Hakan, Marquez iyi bir yazardır ama edebiyatın bel kemiklerinden değildir. Proust, Dostoyevski, Kafka ... Bir sayfa daha çevirdim.

    İçindekiler. İlginç kelime. Kitabın anatomisi. Bu kitabın doktoru da Hakan işte. Edebiyat ameliyatçısı. Keşke diyorum bir insanla da tanışmadan önce onun "İçindekiler " kısmını görebilsek. Yazsa şöyle hangi hinoğluhinlikleri var, hangi şaklabanlıkları, hangi güzellikleri var. Ama yok! Neyse ki Cıs'ın İçindekiler'ini görebiliyoruz. Zincir, Satılık Melek Tüyü, Leyla Kokusu, Kuyruk Acısı, Kelebekler, Evde Unutulan Bir Çift Göz, Atlıkarınca, Cıs. Güzel. Bir sayfa daha çevirdim.

    "Kızım Meriç'e" Tatlı. Bir sayfa daha çevirdim.

    Öyküleri okumayı yarıladım derken sayfalar çevrile çevrile eninde sonunda kendi başına bir rüzgar etkisi yarattı. Bir de baktım kitap havalanıyor, elimden uçup gidiyor. Yakalayamadım! Kaldım "Cıs"sız. Yattım uyudum.

    Uyuduğum anda Cıs'ın "İlk Kitabın Günahı Olmaz İttifakı" tarafından sorgulandığını gördüm. Kısaltması İKİGOİ. İkigai değil miydi yahu bu? Hani şu Japonların uzun ve mutlu yaşam sırrı dedikleri şey... Yoksa Hakan Japon mu? İyi de ben bu adamı İstanbul'da gördüğüm zaman çekik gözlü değildi. Ya da Cıs, Hakan'ın uzun ve mutlu bir yaşam sırrı için doğayla ve gerçeklikle kurduğu bir bağ mıydı? Neymiş bu İlk Kitabın Günahı Olmaz İttifakı?

    Bir de baktım Cıs'ın karşısında Tutunamayanlar, Aylak Adam, İshak, Yaprak Fırtınası, Troya'da Ölüm Vardı'dan oluşan bir jüri. Bır bır konuşuyorlar. Biri diyor, evlat sen giderken biz o yollardan geri dönüyorduk. Diğeri diyor, dünya edebiyatı içerisinde büyülü gerçekçilik türünde yazılmış kitapların ilk örneklerinden biri benim, bir de gelip Cıs öyküsünü bana ithaf ediyorsun, sen hayırdır? Zorluyor da zorluyor İlk Kitabın Günahı Olmaz İttifakı, Cıs'ı. Elinde olsa "Ok Boomer" diyecek Cıs bütün hepsine ama saygısını koruyor büyüklerine karşı.

    Sonrasında uzaklardan bazı sesler geliyor. Anılar, hayal kırıklıkları, yaşanmışlıklar, insanın doğayla kurmaya çalıştığı yarım yamalak bağlar, doğayı köleleştirmeleri, köpek sesleri, çelişkiler, sahtelikler, doğallıklar, ilhamlar, kokuların sesleri bunlar. Cıs, bu seslerin hepsinden bir çorba yapıp içiyor. İlk Kitabın Günahı Olmaz İttifakı'ndan o anda geçer not alıyor ve Oğuz'un kendi gerçekliğine dönmesini sağlıyor.

    Karşımızda gelecek için çokça umut vaat eden yazarlarımızdan biri var diyor Oğuz. Zincir ile Kafka'nın "Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı." aforizmasını hatırlatan, Satılık Melek Tüyü ile büyülü gerçekçilikteki batıl inançların gerçeklikle karışmasını çok iyi anlatabilen, Cıs ile insanın geldiği yer olan doğa ile mücadelesini yine insanın içine tedirginlikle birlikte işleten. Evde Unutulan Bir Çift Göz ile işte, aradığım kafa tam da bu! dedirten. Keşke bu tip Cortazar misali uçuk hayal gücündeki öykülere devam etmesi gerektiği düşünülen...

    Eh, her şey iyi güzel de... Bu okur bu kadar şey yazıp neden 2 puanı kırıveriyor öylesine? Günah değil mi adama, hani ilk kitabın günahı olmazdı?

    Keşke diyor Oğuz, bazı öykülerin tuhaflıkları ile gerçeklikleriyle daha çok oynasaydı Hakan. Bak, Evde Unutulan Bir Çift Göz adında bıngıl bıngıl oynayan iki adet gözü kişileştirmiş, muhteşem fikir işte. Devam etsene bu tip öykülerden ara sıra. O gözlerden daha neler neler çıkar, benden daha iyi bilir Hakan. Tuhaf olan daha çok tuhaflaşsın, sıradan olan da bazen daha çok sıradanlaşsın belki. Biliyorum, öykü yazmak daha zor bir iş fakat bazıları tam en can alıcı yerinde bitmiş gibi hissettirmesin. Faruk Duman'ın öykü biçimi oluşturma tekniklerinde anlattığı gibi genel simetriye ve sonların vuruculuğuna biraz daha dikkat etsin. Zincir, Satılık Melek Tüyü, Evde Unutulan Bir Çift Göz ve Cıs öykülerinin başarısını alıp diğer öykülerini de katmanlandırıp daha nice seyahatlere götürsün. Dil oturmuş, gözlemler oturmuş, kurmaca daha iyi olacak. E daha ne?

    Belli bir zaman sonra, bu sitede yer alan ve benim çok değer verdiğim bir insanla tartışıyoruz. Hakan Sarıpolat ne kadar iyi bir yazardır? Ben diyorum ki; Hakan Sarıpolat çok iyi bir yazardır ve bildiğimiz kurguların bitişini müjdeleyen, insanın düşman olduğu doğayı onla kavuşturan ender insanlardan biridir. Özellikle Cıs kitabı okunmalıdır. Ne demek istediğimi anlaman dileğiyle...

    Ulan ne şımarık okurmuşum ben de! Adam yatsın kalksın, yediği içtiği düşüncelerinden hiç ayrı gitmesin, yıllarca bu kitabın içindeki öyküleri yazmak için uğraşsın, sen gel bu koskoca emeği 1 günde tüket. Olacak iş mi?
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    920 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10 puan
    Bugün, okuduğun kitaptan başını kaldırıp, Alonso Quijano ’yu Don Quijote yapan yolda ona eşlik eder misin?

    Derler ki, bu eseri üç kez okumalıymışız: Kahkahanın duygulara hâkim olduğu gençlikte, mantığın hâkim olduğu orta yaşta ve felsefî düşüncenin hâkim olduğu ihtiyarlıkta. Benim ikinci okuyuşum oluyor. Umarım üçüncüyü de okuyacak kadar zamanım olur.

    MİGUEL DE CERVANTES KİMDİR?

    Günümüzden yaklaşık 470 yıl önce yaşamıştır. Okul hayatı kısa sürmüş ve eğitimini kendi kendine tamamlamıştır. O dönemde İspanya'da düello yasaktır ve bu düellolardan birine karıştığı için mahkeme tarafından sağ elinin kesilmesi cezasına çarptırılır. Böyle olunca, bir anlamda Cervantes’in “Don Quijote” olma macerası da başlar.

    Cezadan kurtulmak için, Osmanlı Devleti'ni İnebahtı'da mağlup eden Haçlı donanmasına katılır. (Daha sonra bu zaferden, Osmanlılar’ın denizlerdeki yenilmezlik unvanlarının ve kibirlerinin hazin sonu diye bahsedecektir.) Kendisi de bu savaş sırasında yaralanır ve askerlikten daha fazla yarar sağlayamayacağına karar vererek ülkesine dönmek üzere bindiği gemi Osmanlılar’ın saldırısına uğrayınca esir alınır ve Cezayir'de beş yıl geçirir.

    Nihayet Cervantes özgürlüğüne kavuşarak ülkesine döner. Önceleri tiyatro ile ilgilenir. Bir çok oyun yazar ama pek çoğu günümüze ulaşmaz. Donanmanın ambar memurluğunu yaptığı sırada sorumlu olduğu kasa açık verince, yeniden hapse girer.
    Cervantes, Don Quijote'un temellerini burada atmaya başlar ve kitap 1605’de yayımlandığında büyük beğeni kazanır.

    MODERN ROMANIN ERKEN ÜRÜNÜ “DON QUİJOTE”

    16. yüzyıl öncesinde edebiyat, kısa şiirler, kahramanlık destanları ve halk hikâyeleri gibi unsurlardan oluşuyordu. Ardından din ve din adamlarının yaşamlarını anlatan şiirler geldi. Sonrasında da romanslar…

    Don Quijote öncesinde, “romans” dediğimiz serüvenlerle dolu metinler yazılmış. Don Quijote yayımlanınca romansların kolaycılığı ve tekdüzeliği ortaya çıkar. Bu eser, romans türünün bitişi, modern romancılığın başlangıcıdır diyebiliriz. Cervantes burada, gerçeklikten uzak romansları kötülemek yerine, onları kendi silahıyla vurarak, hicivlerle donattığı şövalye hikâyelerinin saçmalığını gözler önüne serer.

    “Don Quijote” henüz doğmamış modern yazım türlerinin ayak izlerini, hatta Postmodernizmin özünü içinde barındırır. Okurla sürekli iletişim halindedir. Onun görüşlerine kulak verir. Okura kurgusal bir metnin içinde gezerken kendi kendisine bakma olanağı da tanır. Anlatıya ironilerle müdahale ederek, kurmacayı bir şölene dönüştürür.

    Kısacası, “Don Quijote” bir öncü romandır.

    İspanyol Edebiyatı’nın okurlarına kazandırdığı, 30’dan fazla dile çevrilmiş, en çok okunan eserlerin başında gelen Don Quijote, dünya edebiyatında olduğu gibi Türk Edebiyatı’nda da büyük izler bırakmıştır. Bu arada; eserin ülkemizde bu kadar çok sevilmesinde, Doğu anlatılarıyla bağlantılı oluşunun etkisi var mı diye düşünmedim değil.

    Ayrıca Cervantes, bu eserde kendisinden başkalarının emeği olduğunu da sezdirir. Karşımızda bir yazar üçlüsü var bile diyebiliriz. Anlatıcı yazar olan Cervantes, topladığı el yazmalarıyla hikâyenin temelini atan Magripli Seyyid Hâmid Badincani ve Arapça’dan çeviriler yapan bir başka yazarla devam eder okuma serüvenimiz.

    DELİLİK Mİ FİLZOFLUK MU?

    Cervantes, Don Quijote karakterinde, inandığı değerler uğruna savaşan, bu uğurda hayatını hiçe sayan, fedakârlıklarının karşılığını alamamış bir tip yaratarak, kendi düş kırıklıklarını da ortaya koyar.

    Yıllar boyu okuduğu şövalyelik kitapları neticesinde, ellili yaşlarına geldiğinde idealinin içinde kaybolmuş, zayıf, uzun boylu Alonso Quijano’nun bütün servetini bu uğurda harcamaktan çekinmediği bir serüvene çıkmasına tanık oluyoruz. Yüce ruhlu, mütevazı ve merhametli Don Quijote aynı zamanda bilgili de bir insandır. Sapasağlam bir iradesi vardır. Onun inancı ve görev hissine bağlılığı insanı şaşırtacak derecelere varır. Yarısı mukavvadan miğferiyle, sefalet içindedir ama “görev” olarak inandığı şeyi yerine getirmek için bir an bile gözünü kırpmaz, her türlü eziyete katlanır. Yaptığı hamlelerde işin başını, sonunu, neticesini düşünmez. Zaten düşünse “fedakârlık” olmazdı değil mi? Baruta karşı kılıçla savaşmaktan vazgeçmeyen gururlu bir idealisttir o.

    Peki neydi bu yüce görev? Artık unutulmaya yüz tutmuş gezgin şövalyelik görevi adı altında, rastladığı kötülükleri ortadan kaldırmak, haksızlara cezasını vermek onun idealini açıklamaya yeterli midir? Bence Cervantes burada akıl bozulması yaşayan birine bu görevi yüklerken okuru daha derin bir düşünceye yönlendirmiştir: “Hangimiz deli, hangimiz akıllıyız ve buna kim karar veriyor?”

    Eser, gözümüzden yaş getirecek kadar güldürürken, La Mancha’lı Asilzade Don Quijote aracılığıyla aynı zamanda derinlemesine bir hüzün gelir yerleşir içimize. Her saldırısında yaralansa da yoluna devam eder. Yaralarımıza dokunur.
    Başka türlü bir hayatın da mümkün olabileceğine inandırır bizi. Delilik diye algıladığımız yel değirmenleriyle savaşında, aslında onun idealizmi ve materyalizm karşı karşıyadır.

    Ve sadıktır Don Quijote. Birbirlerini hiç görmemişlerdir; Dulcinea del Toboso’nun onun varlığından bile haberi yoktur ama hayalindeki aşka sadaketle bağlıdır. Tıpkı silahtarı Sancho Panza’ya sadık olduğu gibi.

    Baş koyduğu yolda yalnız yürümesine razı olmayan, yakınında durup onu gözeten, kendi çıkarlarından vazgeçmek istemese de yol arkadaşını yere düşürmeyen Sancho olmasaydı Don Quijote bu denli kalıcı bir karakter olabilir miydi? Birbirleriyle çelişseler de, uyuşmazlık yaşasalar da, onu gerçek dünyaya davet ettiği kadar, ideallerine de çelme takmayan bir yoldaştır Sancho Panza.

    Yolun başında aç gözlü, maddiyata düşkün ve cahil bir Sancho varken, serüvenler devam ettikçe birbirlerinin özelliklerini taşımaya başlarlar. Gerçek hayatın sıradanlığından sıyrılınca düşler ülkesinde yaşamak Sancho’ya da iyi gelmiştir.

    Zaten gerçek hayat hepimizin tahammül etmekte zorlandığı bir yerdir desem birçoğunuzun bana katılacağını tahmin edebiliyorum.

    Deli deyip geçtiğimiz Don Quijote kadar hayatın gerçeklerine karşı çıkarak kendi gerçekleriyle yaşayan kaç akıllı var içimizde? Dövüşerek, kavgasından vazgeçmeden…

    İçindeki Don Quijote ruhunu canlı tutan, yaralarını gururla taşıyanlara selâm olsun.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    308 syf.
    ·7 günde·Beğendi
    "Evde Osmanlı, okulda Avrupalı. Sonra benim gibi samimiyetsiz insanlar yetişiyor."
    -Oğuz Atay-

    Sessiz Ev, Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları'ndan sonra yazdığı ikinci eseri. Yani yazarın gençlik romanlarından. Pamuk'un kitaplarını kronolojik sırayla okuduğum için romancılıkta nasıl olgunlaştığını, nobele giden basamakları nasıl çıktığını daha iyi gördüğümü söyleyebilirim.

    1983 yılında yazılan kitap, Meşrutiyet dönemi ile 1980 darbe öncesi  zamanı anlatmaktadır. Olaylar,  üç kardeşin yaz tatilinde babaannelerini ziyaret ettikleri 1980 yazında geçsede, asıl anlatılan Osmanlı'nın yıkılma sürecinden sonraki 80 yıllık zamandır.

    Kitapta beş farklı anlatıcı var. Bu kişiler, her bölümde özne anlatıcı şeklinde kendi gördüklerini ve hissettiklerini bize anlatıyor. Anlatımda bilinç akışı tekniği kullanılmış. Her romanında farklı bir anlatım biçimi kullanmaya çalışan yazarın bu anlatım biçimini çok sevdim. Yaşanan aynı olayların her bölümde farklı bir anlatıcı tarafından, farklı bir şekilde yorumlanması romana özgünlük katmış. Kitap postmodern bir roman. İlk kitabı Cevdet Bey ve Oğulları'nda görülen postmodern izler bu kitabında belirginleşmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor.

    Kitap, bu beş anlatıcının kendi iç dünyalarında hesaplaşmalarını ve bu yüzden topluma yabancılaşmalarını konu alıyor. Sessiz ev, geçmişten gelen sırlar ile dolu ve bu sırlar ilk bölümden itibaren okuyucuyu içine çekiyor. Bölümler geçtikçe bu sırlar çözülüyor gibi olsa da yeni düğümler ortaya çıkıyor. Biz de bu düğümleri; ölmek üzere olan bir babaannenin, evin cüce uşağının, devrimci genç bir kızın, ülkücü bir lise öğrencisinin, alkolik bir tarihçinin ve ölmüş bir dedenin gözünden çözmeye çalışıyoruz.

    Kitap, Türkiye'nin doğu ile batı arasında nasıl sıkışıp kaldığını anlatan güzel bir eleştiri örneği. Pamuk, yıkılan Osmanlı, ardından başlayan modernleşme süreci ve yaşanan çarpıklıkları eleştirmiş. Kitapta, Cumhuriyetçi-Osmanlıcı, ilerici-gerici, ülkücü-devrimci, muhafazakar-laik gibi ters ideolojiler üzerinden anlatılan bir Türkiye gerçeği var. Aslında günümüzün özeti. Pamuk, eski de kalamama ama yeni de olamamanın getirdiği sancıları anlatıyor. Aslında bu zıtlıkkar üzerinden 80 darbesinin hazırlanış sürecini gözler önüne seriyor.

    Okuduğum ikinci Orhan Pamuk kitabı. Bu iki kitabının da okunmasının ve anlaşılmasının kolay olduğunu düşünüyorum. Daha önce "Benim Adım Kırmızı" kitabını okumaya başlamış ama muvaffak olamamıştım. Tabii o zamanlar postmodernizme çok uzaktım.Cevdet Bey ve Sessiz Ev kitaplarını, Orhan Pamuk kitaplarından gözü korkanlara başlangıç kitapları olarak tavsiye edebilirim.
    Herkese keyifli okumalar.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    220 syf.
    ·7 günde·Beğendi
    "Edebiyat nasıl okunur?" Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Bu konu hakkında incelemeyi okuyacaklara vaaz verecek kadar kendimi yetkin görmüyorum. Bu incelemede yazacaklarım, İngiliz Edebiyat Eleştirmeni Eagleton'ın düşüncelerinin bende bıraktığı izlenimler olacaktır.

    Edebiyat hepimizin bu sitedeki ortak gayesi. Kimimiz günlük dertlerimizden, telaşlarımızdan kaçmak, kimimiz merakımızı gidermek, kimimiz bakış açımızı genişletmek, kimimiz de boş zamanlarımızı değerlendirmek için edebiyat şemsiyesi altına sığınmışız. Zaman zaman kendimize "Edebi bir metin nasıl okunur?", "Doğru bir okuma yapıyor muyum?" ya da " Okuduklarım neden aklımda kalmıyor?" gibi sorular sormaktayız. Ayrıca zamanımızın azlığından ve okunacak kitapların çokluğundan dolayı da serzenişlerde bulunuyoruz. Kabul edelim ki, okumayı düşündüğümüz bütün kitapları okuyamayacağız. Bu yüzden dar zamanımızda doğru kitaplara yönelmemiz gerekiyor.

    Arjantinli yazar Alberto Manguel, "Kendini yanlış yerde, yanlış kitapla bulan ruha acıyın." diyor. Yazar burada 'yanlış kitap' tabirini bilinçli olarak seçmiş. Kitaplara iyi ve kötü sıfatlarını yakıştırmıyor. Kaldı ki kitap, okuyan kişinin o anki ruh haline, okuma kültürüne, birikimine ve beklentisine göre değişir. Aynı kitabı okuyan farklı kişiler aynı duyguları hissetmediği gibi; aynı kitabı iki üç defa okuyan kişi de her okumasında farklı duygular hissedecektir. Kötü diye nitelediğimiz kitaplar belki de yanlış yerde, yanlış zamanda okuduğumuz yanlış bir kitaptır. Mesela okuma merdiveninin ilk basamaklarında Proust, James Joyce gibi yazarlar ile karşılaşırsak bu doğru bir zamanlama olmaz ve biz okuyucular bu yazarlar ve eserleri için "anlaşılmaz" ya da "zor" gibi ifadeler kullanırız. Bazı kitapların sırası, bazı kitapların ise zamanı vardır. Zamanından önce bir kitabı okuyup yazara haksızlık da edebiliriz. Öyle ki bazen bir kitabı okuyup anlamak için onlarca kitap okumak gerekir. Goethe'nin de dediği gibi, "Bir kitap okumak, bir kitap yazmak kadar zordur." Benim bu sözlerden anladığım, kitapların okunurken biraz daha emeğe ihtiyaç duyduğudur.

    Eagleton kitapta anlatı, örgü, karakter, dil, okur faktörü gibi birçok konuyu ele alarak okumanın çok yönlü bir uğraş olduğundan bahsediyor. Yazar okumanın bir etiği, nasıl okuduğumuzun bir anlamı olmalı derken "Edebi bir eser nasıl okunur?"u dört başlık altında toplamış.

    1- Ön Hazırlık

    Okuyacağımız kitapların seçimi önemlidir. Yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış bir kitapla karşılaşmamanın ilk adımı kitap seçimidir. Yazar obur okuma diye adlandırabileceğimiz, yani bir konuya odaklanmadan önümüze her çıkan kitabı okumaya çalışmanın yanlış olduğunu söylüyor. Bu tür okumalar okumanın verimini düşüreceği gibi, zihnimizde bir dağınıklık da yapacaktır. Ön hazırlık aşamasında güvenebileceğimiz kaynaklardan yararlanmak gerekir.

    2-Yazar ve Kitap Hakkında Araştırma Yapmak

    Yazarı ve kitabı belirledikten sonraki ikinci adım ise önce yazar, sonra ise kitap hakkında araştırma yapmaktır. Bana göre yazarı, yazıldığı dönemi ve ne için yazıldığını bilmek kitaptan verim almanın en önemli yoludur. Daha iyi anlaşılması için bu aşamayı, birçoğumuzun okuduğu Orwell'ın Hayvan Çiftliği kitabı ile örneklendirmek istiyorum. George Orwell ve yaşadığı dönem hakkında derinlemesine bilgisi olmayan bir okur, kitabı basit bir fabl tarzı yazılmış eser olarak görebilir. "Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir." alıntısının altında yatan sebepleri bilmeden, kulağa hoş gelen bir söz dizimi olarak okuyup geçiştirebilir. Ya da kitabın ana düşüncesi olan "Özgürlüklerini savunamayanların ödedikleri bedel ağır olur." cümlesi sıradan bir cümle olarak gelebilir. Halbuki Hayvanlar Çiftliği mecazi bir dille yazılmış, siyasi bir hiciv romanıdır. Kitabı okumaya başlamadan önce Stalin döneminin bilinmesi gerekir. Okuyucu, dönemi bilirse kitaptaki birçok karakterin de gelişigüzel seçilmediğini, herbirinin ayrı bir kişiyi temsil ettiğini görür. Yani kitabı okurken Koca Reis'in Karl Marx ve Lenin'i, Napolyon'un ise Stalin olduğunu anlamak, kitabın pembe bir kapak ve üzerindeki şirin bir domuz resminden çok daha fazlası olduğunu kavramaktır.

    3-Derin Okuma

    Eagleton'a göre bir edebi eseri okuyan okur, kitabın atmosferine, söz sanatlarına, dil bilgisine, noktalama işaretlerine ve ve ritmine karşı her zaman hazır bulunmalıdır.

    Okumak biriktirmektir ve genel olarak tekrarlardan oluşur. Edebiyatın görevlerinden birisi de bize bildiğimiz şeylerin canlı imgelerini göstermektir. Şu ana kadar söylenmemiş ya da insanların hayalinde canlanmamış imge yok gibidir. Nasıl ki şimdiki zaman, geçmişin getirdikleri ise, gelecek zamanda şimdinin götürdükleri olacaktır. Özetle, yeni dediğimiz bir edebiyat eseri bile kendinden önceki metinlerin kalıntılarından oluşur ve değişim ile devam eder. Aslında çok kitap okumak farklı şeyler görmek değildir. Okuduğumuz kitaplardan farklı anlamlar çıkarabilmek için derin okumalar yapmak gerekir. Herakleitos,
    "Asla iki kez aynı kitabı okumazsınız " derken bir kitabı tekrar okurken farklı kişiler olduğumuzdan bahseder. Bizler derin okumalar sayesinde farklılaşırız.

    Bir kitabı okurken anlatılan konu ile ilgili bir film izlemenin, bir müzik dinlemenin ya da internette bir araştırma yapmanın kitabın bizde bırakacağı izleri kalıcı hale getireceğini düşünüyorum. Yani bir konu ya da olay hakkında ne kadar çok şeyi yaşantılarsak kitabı daha iyi sindirebiliriz.

    4-Değerlendirme

    Değerlendirme, kitap bittikten sonraki aşamadır. Kitabı kapattıktan sonra üzerinde düşünme, mümkünse aklımızda kalanlardan notlar çıkarma, inceleme yazma ve kitabı tartışma kitaptan verim almanın en iyi yoludur.

    Çok yönlü bir sanat dalı olan edebiyatı dar bir yola sokup " Edebiyat işte böyle okunur." demenin de doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum tabii. Bunlar Terry Eagleton'ın düşünceleri üzerinden benim çıkarımlarımdır. Her okur edebiyat yolculuğunda zaman içinde değişip gelişerek kendi metodunu oluşturacaktır diye düşünüyorum. Herkese İyi okumalar. Edebiyat ile kalın.
Erkek
1141 okur puanı
03 Kas 2016 tarihinde katıldı.