Metin T. profil resmi
Erkek
605 okur puanı
03 Kas 2016 tarihinde katıldı.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    "Beni yüzüstü gömün, çünkü yeterince gördüm!" (Hakan Günday)

    Böyle bir cevheri yeni yeni tanıyan benden, yeni yeni tanıyacaklara özel olsun bu inceleme;

    Şule Gürbüz, boş zamanlarını antika saatleri tamir ederek geçiren aynı zamanda akademisyenlik yapan bir yazarımız. Çok boyutlu ve çok katmanlı metinler yazmasının yanı sıra, karakter ya da kurguya değil daha çok düşünceye ve zihin akışlarına önem veren bir yazar. Edebiyatla harmanlanmış felsefeye de rastlayabiliyoruz, daha ziyade Varlık Felsefesi'ne. Bunda Londra'da almış olduğu Felsefe eğitiminin etkisi çok büyük. Anlayabildiğim kadarıyla birçok şeyin farkında olan nevi şahsına münhasır bir kişilik. Tek bir cümleyle dakikalarca düşündürebilir. Dili, insan zihnini meşgul eden sorular yumağından beslendiği için, çok yoğun. Yeraltı edebiyatıyla çok benzer de diyebiliriz. Gözlemlediğim, okuyucu toplama kaygısı olmayan, kendini bilen ve etrafını çevreleyen duvarlar arasında en ulaşılmaz yerleri bile sıvayabilen çok muteber bir yazar.

    Çoğumuzun gündelik hayatında var olan konuları, -ki hemen hemen hepsine farklı bir pencere açan- farklı bir bakış açısı katarak, en güzel haliyle kaleme almış. Öyle uzun mu uzun altını çizeceğiniz satırlar olacaktır. An itibariyle, zamana tanıklığına, öğrenilmiş çaresizliğine, kendisine, yoğun bir sevgi ve hayranlık beslediğim bir yazar oldu kendisi.

    Hepimiz hayatımızın bir döneminde durup düşünmüşüzdür; kimimiz kendini öldürmeyi, kimimiz de kendini öldürenleri... Şule de 'kendini öldürmeyi düşünenleri' düşünmüştür diyebiliriz. Anlamları genellikle derin dalmalar sonucu kendini ele veren cümlelerinde, alegorik bir anlatım mevcut. Öyle bir his uyandırıyor ki insanda, başıma gelebilir, başımdan geçti, başından geçmişti... Her cümlesini not aldırıyor. Her insanın kendini bulabileceği, farklı lezzetler alabileceği, farklı cümlelerin altını çizebeleceği şahane bir kitaptı. Hani sırf inceleme olsun, laf olsun torba dolsun diye yazmıyorum bunları; tanışmayan çok şey kaybeder kanısındayım. Yazar resmen gençken ölememişliliğinin manifestosunu yazmış. Ayrıca mizah tarzını da çok beğendim. Acıya gülümsememizi istiyor bizden. Hemen ardından 'yeter bu kadar'ı da eksik etmiyor. İğneleyici bir mizah tarzı var. Daha ben ne diyeyim... Görmüş olduğu değere bakınca, hak ettiği övgüleri şuraya sıralamaktan alamıyor insan kendini...

    Öykülerinde dünyaya, yaşama karşı kendi tutumlarını farklı farklı karakterler adı altında yer vermiş. Bazı noktalarda anlamak güç olsa da -genellikle ruha hitap noktasında- üzerine biraz düşündükten sonra, sayfayı çevirmemize müsaade ediyor. Kalemine ve insanın günlük yaşantısına çok hakim; sadece kadınların değil, erkeklerin de yaşam tarzına çok hakim biri.

    Birçok cümlesi insanın göğsüne çörekleniyor resmen. Ezberi kötü olan bir benim bile, hala birçok cümlesini beynimde feveran ettirmesi, son dört sayfasını okurken kapıldığım tarifi zor o hissiyat... sözcüklerinin büyüsüne kapılmam, bunların tümü Şule'nin tam bir söz ustası olduğunun delilidir. Hayatın-ın tüm meşakkatliliğine karşın, bu kadar güçlü kalabilen bu kadın profilini, tanınması hususunda, öncelikli olarak hemcinslerine tavsiye ederim. Tüm bu koşturmacalar içerisinde girmiş olduğumuz kılıkların bizleri uzaklaştırdığı, boşluk hisssini, yokluk hissini, hiçlik hissini satır satır işlemiş.

    " Hayat evlenmek demekti, karı ya da koca demekti, çocuk ve ev demekti. Gerisi hep bunların etrafında, bunları sağlama almak için bir tuhaf gezinme, eşinme, kurcalama idi. İnsanın belgeseli yapılsa seyredilemeyecek kadar gönül yorucu bir sıkkınlık verirdi." Syf:159

    Kitap 4 bölümden oluşuyor;
    1- Ruhuna Fatiha
    2- Akılsız Adam
    3- Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi
    4- Rüya İmiş

    4 öykü karakterlerinin de çok benzerlik gösterdiğini söyleyebilirim. Her biri içinde yaşayan, içe dönük karakterler. Bunun için karakterlerin ayırt edici özellikleriyle not alarak ilerlemenizi tavsiye ederim.
    Örnek veriyorum: Hayırsız evlat, gamsız dost, yeni damat...
    Benim en beğendiğim ve bitmesini istemediğim öykü, 'Rüya imiş' başlığı altında olanıydı. Betimlemelerine okur kendini verebilirse çok şahane tablolar oluşturulabilir olduğunu düşünüyorum.

    Popülerleşmemiş olmasına da ayrıca sevindim. Biliyoruz ki popülerlik beraberinde farklı sıfatlar da doğurabiliyor. Herkesin okumasının yanlısı da değilim, ne yalan söyleyeyim... Çünkü, her insanın kendini bulabileceği ama her insanın bitirebileceği bir kitap değildi. Çok bariz belliydi ki; acının rengini, huyunu suyunu bilmeyenleri ilgi alakadar eden bir kitap değildi. Baba-çocuk ilişkisinden, karı-koca ilişkisinden, arkadaş-dost ilişkilerinden doğabilecek içsel, ruhsal ve psikolojik sorunları irdeleyerek, öykü halinde bizlere sunmuş. Bu tarz okumaların hitap ettiği okurlara yazılmış seçkin bir kitap. Anlayacağımız okur kitlesini-tiplemesini kendi seçmiş Şule. Zaten kitaplarının çok tutulmamasının en temel sebeplerinden bir nedeni de budur kanaatimce. Herkese değil 'bazılarına özel' yazmış olması. Okuyanlarının bir çoğuna dudak uçuklatmasının da bundan kaynaklandığını düşünüyorum.

    Esas itibariyle, kitabı uzun bir zamana yayarak okumamın; bana hem getirileri hem götürüleri oldu. Orta halli bir okuma sizlere tavsiyemdir. Ne çok hızlı ne çok yavaş, sindire sindire... Yazarı tanımak için güzel bir başlangıç olabilir.


    Kitabı bana hediye eden; şeyma poyraz
    Yazarı tanımam için çaba sarfeden; Habibe
    En az benim kadar Şule'yi merak etmiş ve bir şeyler yazmamı isteyen dostuma; Muhammed Çakır
    Şükranlarımı sunuyorum.
    Okumaya vakit ayırmış herkese teşekkür ederek, teşekkür merasimini sonlandırıyorum.


    Nilgün Marmara'dan ufak bir kıssa ile son vermek istiyorum;
    "Uçurumlar var,
    var uçurumlar diyorum ben
    insanla insan arasında,
    kendiyle kendi arasında,
    kendiyle başkası arasında..."
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Sonunda Vüs'at O. Bener'in öykülerini canla başla okuyarak bitirdim. Neden canla başla diyorum? Çünkü hakikaten iyi bir okuyucu olsanız bile zor anlaşılabilen, zor bir eser. Benim için okuduğum eseri değerlendirirken 2 kriter vardır:

    1) Yazar dili nasıl kullanmıştır? Sade ve kısa cümleler mi, yoksa uzun ve dolaylı anlatım mı? Bunu kullanırken yazar özgün olabilmiş midir?
    2) Yazar hangi amaçla bu eseri yazmıştır? Eser kimlere hitap etmektedir? Eserden alacağımız mesaj nedir ve ne işimize yarar? Eserden çıkaracağımız anlam nedir?

    Ben modernist öyküye merak ettiğim için girdim, başlangıcı Yusuf Atılgan'la yapmıştım ama şimdi Vüs'at Bener'le ilk modernist öykümü okumuş oldum. Şu yukarıdaki 2 madde bir edebi eserde (en azından benim için) hangi dönemi ele alırsak alalım temel alacağımız kriterlerdir. İşte değerlendirmem de doğal olarak bu kriterler üzerine şekillenecek. Bu bağlamda, beni yakından bilenler postmodern edebiyatı hiçe saydığımı da bilirler, maalesef modernizmin de bir EDEBİYATTA BOZULMA olduğunu düşünüyorum. Elbetteki Vüs'at O. Bener öykücülüğü özelinde düşünürsek birinci maddedeki sorulara kesinlikle olumlu yanıtlar verebilmekteyiz. O, kısa cümlelerden yana. Hiç ''ve'' bağlacı kullanmıyor. Demek istediğini dolaysız anlatmakta, kendine özgü bir dil geliştirdiği de es geçilmemektedir. O yüzden bu kitaba verdiğim 7 puanın 6 puanını dilin kullanımına verdim. Fakat maalesef ikinci maddede belirtilen sorulara asla tatmin edici cevap alamadım kitap boyunca. Kitapta 32 hikaye vardı. Anlatım olarak bu hikayelerin 18'ini beğendim, 14'ünü beğenmedim. Vermek istediği mesaja bakıldığında ise, ORTADA BEĞENİLECEK BİR HİKAYE YOKTU. Zira herkese göre farklı mesajlarla yorumlanan hikayeler, öznel nitelik taşımakla kalmıyor, aynı zamanda bu hikayeleri anlamak da giderek öznelleşiyor. Bir Orhan Kemal kitabını halktan, sıradan biri anlayabilirken bunu kimse anlayamıyor. Tam bu noktada genel anlamda modernistlerin çuvalladığı yer olarak gördüğüm şey, EDEBİYATI ÖZNELLEŞTİRMELERİ, ANLAŞILMAZ HALE GETİRMELERİ, BUNUN POSTMODERNİZMLE ''SERBEST SAÇMALAMA''YA DÖNÜŞEREK EDEBİYAT TEKELLERİNE ALTYAPI SUNMALARIDIR. Böylece okuma oranlarının düşmesinden yakındığımız halk, yani ezilen sınıflar, adeta edebiyatın DIŞINA İTİLMEKTEDİR. İşin garip yanı şu ki üstelik buna da ''Modernleşme'', edebiyatta ''Zincirlerin kırılması'' biçimindeki yaklaşım denmektedir. Aslında bu, edebiyatın, yani dilin esaret altına alınması, halkla buluşamaması, halkın dertlerini dile getirmeden sayfalar arasında ÇÜRÜYÜP GİTMESİDİR. Biz buna o yüzden ''Küçükburjuva Edebiyatı'' ismini veriyoruz. İsim babası Tezer Özlü'dür. Bilge Karasu, bu incelemenin konusu olan Vüs'at Bener, Nezihe Meriç gibi isimler bilerek ya da bilmeyerek özgürleşme adı altında 2000'li yıllardaki Orhan Pamuk, Livaneli, Elif Şafak gibi postmodern putların doğmasına sebebiyet vermiştir. Bu postmodern putların da tamamen popüler kültürün ürünü olarak ortaya çıktıkları, edebi anlamda hiçbir değer taşımadıkları az çok bu işin tekniğini bilenler tarafından gündeme getiriliyor. Öyle ki bu modernizmin postmodernizmle kesişiminin en büyük ürünlerinden biri de Hasan Ali Toptaş'tır. İmge yığınlarıyla okuru boğmaktan, edebiyat yapıyorum diye anlamı yok etmekten başka bir işi olmayan bir puttur o da. Bir başkası İhsan Oktay Anar'dır. Bu mevzuda devam edersek sanıyorum sabahı ederiz. Ancak Vüs'at Bener öykücülüğünü bunlardan ayrı düşünemeyiz, çünkü o da öykülerinde bu yoldan yürüyor.

    Daha kitabın arka kapağında gördüğüm ve sanki marifetmiş gibi aktarılan tanıtım yazısında şöyle diyor: ''Gerçekleri aydınlıktan uzaklaştırıp soyutlamalara götürme çabaları ve anlatışındaki yeniliklerle çağdaşı hikayecilerden ayrı bir yol tuttu'' . Kitabı okuyunca da bu sözün haklılığına şaşmamak elde değil. Ancak GERÇEKLER NEDEN SOYUTLANIR? Bunun cevabı çok basit: İnsanlar gerçeği arayamasınlar, göremesinler diye. İnsan ''Böyle gelmiş böyle gider'' umutsuzluğuna kapılıp kendi içine büzülsün diye. İkinci maddedeki soruları cevaplamaya çalışarak örneğin ''Sarhoşlar'' öyküsünde, yazarın bu öyküyü yazma amacını sorabiliriz. Oysa daha demin söyledik. İNSAN BİR ÇIKIŞ YOLU BULAMASIN DİYE. Bu fikrin şahsen ne bana ne size katacağı hiçbir şey yok. Ancak egemen burjuva ideolojisinin kültür alanındaki tahtını kurmak için vazgeçilmez bir argüman. Böylece Vüs'at Bener öykücülüğünün amacından ayrı ya da birleşik olarak burjuva kültürüne, egemen sınıf kültürüne hizmet ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. O, toplumun güncel sorunlarını edebiyattan dışlıyor. O, kimsenin anlayamayacağı karmaşık ve öznel bir anlatım yaratıyor. Böylece o, burjuva ideolojisinin en sevdiği şeye, yani işçi sınıfının ve ezilen halkın kültürden yoksun bırakılmasına hizmet etmiş oluyor.

    Edebiyatın sadece bir dil üstünlüğü olarak görülmesi çok büyük bir yanılgıdır. Edebiyat aynı zamanda tarihsel, sosyal, ekonomik, siyasi bir çıktıdır da. Yani edebiyatta dil kadar önemli olan bir şey varsa o da o dilin neye hizmet ettiği, ne işe yaradığıdır. Dolayısıyla edebiyat ve aydın, toplumsal meselelerde tarafsız kalamaz. Eğer bunları hiçe sayarak bir edebiyat anlayışı geliştirirsek(ki o bugünün postmodern anlayışıdır) boş lafazanlıktan öteye gidemeyiz. Böyle yaptığımız zaman da, gerçekleri çarpıtır, edebiyatı piyasalaştırmış oluruz. Edebiyatı özgürleştiriyoruz, ''Köy natüralizminden'' kurtarıyoruz derken edebiyat putları yaratmış oluruz. Ben o yüzden pek de Vüs'at Bener incelemesine benzemeyen ama hem ona hem de genel anlamda edebiyatımıza değinen incelememi noktalarken, bugünkü edebiyatın zannedildiğinden daha kısa bir sürede aşılacağını belirtiyor, edebiyatımızın asıl çıkışının realizm olduğunu da söyleyerek bu faslı kapatıyorum.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Hikaye türüne ne kadar aşık olduğumu herhalde bilmeyeniniz yoktur. Hikaye insanın kendisidir, yaşanmışlıktır, tecrübedir, kültürdür. Her insan aslında bir hikaye kahramanıdır. Hikaye roman gibi değildir. Roman insanın kurduğu bir kurgudur. Yapmacıktır. Hikaye kadar samimi değildir. Hikaye kadar yoğun değildir. Roman anlamı ötelerken hikaye anlamı en kısa yoldan ve en etkili şekilde vermeye yoğunlaşır. Roman kameraysa hikaye fotoğraftır. Hikaye motorsiklet, spor arabaysa roman dört çeker jip, tırdır. Hikaye hızlıdır, zekidir, derin ve dolaylı düşünmeyi bekler. Bu yönüyle her hikaye okuyucusu aslında okuduğu hikayeyi yeniden yazar. Neredeyse her insan bir hikayecidir, aktarmak istedikleriyle.. İnsanın içgüdüsel anlatım isteğinin karşılığı hikayedir.

    Özellikle bizde hikayenin yeri başkadır. Tüm destanlarımız gerçek hikayelerin deformasyona uğramış halleridir. Teknoloji ve iletişim bu kadar gelişmemişken halktan gelmiş anlatıcılar köy köy kahve kahve toplantı toplantı gezerek halkı eğlendirmek, eski töreleri gelenekleri aktarmak biraz da düşündürmek için hikayeler anlatmışlardır. Bunların en güzel örnekleri Murathan MUNGAN’ın Cenk Hikayeleri kitabında görülebilir. Ayrıca Yaşar KEMAL’in birçok kitabında da örneklerine rastlanır.

    İnsanların tecrübeye verdiği önemin azalması, bireyselleşmesiyle beraber sözlü anlatımın en aktif karakteri olan hikaye de yerini biçimsel özelliklerin ağır bastığı öyküye bırakmıştır.

    Dünya edebiyatında hikayeciliğinin ilk yazılı örneği Boccacio’nun Decameron Hikayeleri Türk Hikayeciliğinde ise Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivayet’tir. Ahmet Mithat Efendi’den sonra bu alanda eserler vermiş olan Küçük Şeyler hikayesinin yazarı Sami Paşazade Sezai’nin Türk hikayeciliğindeki yeri önemlidir. Özellikle Pandomim hikayesinde derin ruhsal analizlerin ve incelikli söz sanatının örnekleri görülür.

    Türk edebiyatı hikayenin ilk yazılı örneklerinden sonra Sait Faik’e kadar yerini toplumu eğitmeye yönelen hikayecilere bırakmıştır. Sait Faik Abasıyanık’ın özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabından sonra 1950 kuşağı diye adlandırılan -Ferit EDGÜ, Demir ÖZLÜ, Orhan DURU, Leyla ERBİL, Erdal ÖZ, Yusuf ATILGAN, Onat KUTLAR, Erdal ÖZ, Adnan ÖZYALÇINER gibi- hikayecilerin yenilikçi görüşleriyle beraber Türk hikayeciliği de bir devrim yaşamıştır. Sait Faik’in bu hikayeciler üzerinde büyük etkisi olmasıyla beraber bu değişimi sadece ona bağlamak da yetersiz kalacaktır. Sait Faik’in yanında öncelikle Vüsat O.BENER, Feyyaz Kayacan ve ilk kadın hikayecimiz Nezihe MERİÇ’in de derin etkileri vardır.

    Bu hikayecilerin yetişmesinde ve Türkiye’deki sanat ortamının gelişmesinde sosyal ve kültür etkilerinde büyük payı vardır. Ülkede artan karayolu ulaşımı ile beraber yazılı eser dağıtılan yerlerin artması, okuma yazma oranının yükselmesi, dışa açılmayla beraber dış ülkelerle kültürel etkileşimler.. Gelişimdeki en büyük pay ise o dönemde Adalet CİMCOZ tarafından açılan Maya Sanat Galerisi ve Memduh Şevket ESENDAL’ın desteğiyle açılan –sadece hikayeden oluşur- Seçilmiş Hikayeler dergisi, Atilla İLHAN’ın öncülüğünü ettiği Mavi Dergisi ve dönemin diğer edebiyat dergilerinindir.

    Maya Sanat Galerisi’nde dönemin ressamları, karikatüristleri, hikayecileri, heykeltraşları ve diğer sanatçıları bir araya gelerek sanat üzerine görüş alışverişinde bulunurlar. Yeni görüşleri savunan hikayeciler kendilerine yöneltilen ithamlara dergiler üzerinden cevap yazıları yazarlar. Elbette dönemin sanat ortamını sadece bu mekanlarla sınırlamak yanlıştır. Sanat her yerdedir. Edebiyat matineleri, ev toplantıları, Beyoğlu’nun meyhaneleri..

    Bu sanat ortamından bahsederken 1940 kuşağı diye adlandırılan –Nazım HİKMET, Rıfat ILGAZ, Sait Faik ABASIYANIK, Orhan VELİ, Abidin DİNO, Bedri Rahmi Eyüpoğlu gibi- sanat kuşağının da payının vermezsek haksızlık etmiş oluruz. Bu sanatçıların vermiş oldukları yapıtlar yanında bu dönemde de şiddetli sanat tartışmaları yaşanmıştır. Sanat ortamları –Küllük, Devügasyon, Sanat Dergileri, ev toplantıları- yaratılmıştır. Abidin DİNO’nun ressam , Bedri Rahmi EYÜPOĞLU’nun heykeltraş olduğu göz önünde bulundurulduğunda sanat dalları arasındaki etkileşim daha iyi anlaşılacaktır. Bu dönemde de özellikle Orhan VELİ ve Sait Faik’e dönemin klasik anlayıştaki sanatçıları tarafından derin eleştirilerde bulunulmuştur. Yine 1940 sanat ortamından çıkıp 1950’li yılların başında eserler veren Feyyaz KAYACAN milli olmamakla, Vüsat O.BENER kapalılık ve anlaşılmazlıkla eleştirilmiştir.

    1950 kuşağıyla beraber gelişen İkinci Yeni şiir akımının öncüsü Cemal Süreya’nın Garip Akımı’na karşı çıkmıştık ama Orhan Veli’den ne de çok beslenmişiz, Ferit EDGÜ’nün hepimiz Sait Faik’ten geliyoruz sözü hafızalardadır. Ayrıca Türk Edebiyatı’nın Aylak Adam ve Anayurt Oteli gibi derin psikoljik eserler veren sanatçısı Yusuf ATILGAN’da Vüsat O.BENER’in, Orhan DURU da Feyyaz KAYACAN’ın izleri görülmektedir.

    Yenilikçi 1950 kuşağının hikayecilerinde değişim sadece anlayış yönünden olmamış bu anlayış sanat eserlerine de konu ve biçim olarak yansımıştır. Bu dönem hikayecilerine kadar daha cok işlenen konular toplumsal gerçekçi ve dışsal konulardır. Bu dönem edebiyatçıları tarafından – varoluşçu felsefenin de etkisiyle – bireysel bunalımlara yönelmiştir. Anlamsızlık ve hiçlik, kentin sokaklarında bunalımlı kişiler, huzursuzluk, saldırganlık ve öldürme isteği, intihar, cinsellik, gerçeküstü ve absürd... Önceden daha çok anlatmaya dayanan biçim anlayışı da yeni konularla beraber kabuk değiştirmiştir. Modern anlatım tekniklerinden bilinç akışı tekniği çokça başvurulan bir teknik olmuştur. Bununla beraber cümle yapıları değişmiş yerini kesintili yarım cümleler almıştır. Ayrıca hikayelerin klasik düz akan zaman anlayışı değişmiş yerini tüm zamanların içiçe geçtiği akışa bırakmıştır.


    Şu an dünya edebiyatında hikaye ve şiir alanında saygın bir yere sahipsek zamanında boyun eğmeyen 1940 ve 1950 dönemi sanatçılarına ve onların yenilikçi anlayışına çok şey borçluyuz. Bu dönemde yaşayıp şu an hayatta olmayanların ruhu şad olsun, yaşayanlara ise Allah uzun ömürler versin, daha onlardan öğreneceğimiz çok şey var.

    İncelememi bitirmeden bir de büyük sitemim olacak. Bu eseri okuduktan sonra bu sanatçıların eserlerini okumak istedim ama maalesef bir çoğunun eserlerinin basımının olmadığını gördüm. Özellikle Feyyaz Kayacan gibi büyük bir ustanın eserini basmamak en iyimser olarak bu ustaya ve Türk edebiyatına saygısızlıktır. Yayınevleri elbette kar etmek için kurulmuşlardır ama bu onların bu konuda popülerist yaklaşacakları anlamına gelmez. Nasıl yeni yazarların ve okurların sorumlulukları varsa yayınevlerininde en az onlar kadar sorumluluğu vardır. Bu sorumsuzluklarını tarih affetmeyecektir.

    Bize bu eşsiz edebiyat zevklerini tattıran ustalara en derin saygı ve en içten sevgilerimle.
    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    CELLAT


    Bir çift yeşil göz... Dalıp gidiyorum yeşiline. Ama gittiğim yerde hiçbir şey yeşil değil. Kuş kadar pencere, iki dirhem ışık... Yırtık çarşaf, pis kokan yastık… Kireci dökülmüş duvar, kırık ayna… Bozuk musluk, sararmış tuvalet… Bir de anamı ağlatan, imanımı da gevreten köpoğlu soğuk…

    On gündür beni bağrına basan kirli yatağın, bağrından kalkıp, oturuyorum. Başım,  ellerimin arasında. Gözlerim, nasırlı ayaklarımda. Otuz yıldır, istisnalar hariç beni istediğim her yere götürdü bu ayaklar. Bugün yine istisna bir durum için istemediğim bir yere götürecekler.

    Kalkıp tıraş oluyorum. İlk ve son adam akıllı abdestimi alıyorum. Niyet… Besmele… üç ağza, üç burna… Diğer sıralamayı hatırlamıyorum. Kafama göre… Temiz olayım da gerisi mühim değil.

    Benim için özel olarak getirdikleri beyaz kıyafeti giyiyorum. Sünnet olduğum zaman giydiğim uzun gömlek geliyor aklıma. Daha şimdiden hayatım, gözümün önünden film şeridi gibi geçmeye başladı. Hâlbuki bu son an da olması gereken bir şeydi, niye şimdiden başladı ki? Az ömre çok şey sığdırdığım için mi?

    Kapı açılıyor. Cüppeli, sarıklı bir imam giriyor içeriye. Açıyor Kur'an-ı Kerim'i… Euzu Besmele… Yasin…  Sadakallahul azim… Bir şeyler daha söylüyor ama anlamıyorum. Kulaklarım uğulduyor. Bu da en son olması gereken bir şeydi ama o da erken başlıyor.

    İmam çıkıyor, iki adam giriyor içeriye. Vakit geldi, gidiyoruz diyorlar. Sesleri boğuk, çehrelerinde tutulan bir yasın kederi var. Benim yasım mı bu? Bunun için de erken değil mi?

    Kalkıyorum. Ellerimi arkadan bağlıyorlar. Çıkıyoruz hücreden. Karanlık bir koridordan geçiyoruz.
    Kesif bir koku… Rutubet… Ciğerlerimi çürüten, sinsi düşman!

    Son koridordan da geçiyoruz, son kapı da açılıyor. Avludayım. Beyaz bir ışık delip geçiyor gözlerimi. Hava da çok soğuk,  şamar gibi çarpıyor suratıma rüzgar.
    Ne istiyor benden doğa? Ne yaptım ki ona? İklimin  dengesini mi bozdum? Atmosferi mi deldim? En fazla denize işemişimdir. Onun intikamı da böyle olmamalıydı.

    Yürüyorum. Dar ağacı karşımda. Protokol sağda. Yas tutan adamlar iki yanımda. Meraklı gözler pencerede. Martılar havada. Canım burnumda.

    Celladım gözlerime bakıyor. Ne görmeyi umuyor ki? Hissettiklerimi, hissedebileceğini mi sanıyor avel!

    Kolumdan tutup götürüyor beni dar ağacına. İtina ile ilmeği geçiriyor boynuma. Son duamı ediyorum. Kelime-i Şehadet… Eşhedü… Tekme… Ayaklarım yerden kesiliyor. Havadayım ama uçmuyorum. Nefes alamıyorum ama hala yaşıyorum. Çırpınmaya başlıyorum. Hırıltılar çıkıyor. Boğazım acıyor. Ciğerim gövedeme sığmıyor. Kanım kuruyor. Ayaklarım üşüyor. Daha çok çırpınıyorum. Hücrelerim ölüyor. Gözlerim yuvalarından çıkıyor. Kulaklarım uğulduyor. Yüzüm seğiriyor. Dişlerim kasılmaktan kırılıyor. Ama bir türlü can çıkmıyor.

    Sakinleşiyorum. Çırpınmıyorum artık. Gözümün önünden geçen hayatımı izliyorum. İlk kavgam. İlk aşkım. İlk öpüşüm. İlk ağlayışım. İlk cinayetim. Son günüm.

    Hafifliyorum yavaş yavaş. Ruhum çekiliyor. Bedenim tek kalıyor. Ölüyorum sanırım. Cellat… Martı… Soğuk… Işık… Karanlık…


    Öldü. Daldığım gözlerden çıkıyorum. Kan yürümüş, artık yeşil değil gözleri.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    BEN MELAMET HIRKASINI KENDİM GİYDİM EYNİME
    AR NAMUS ŞİŞESİNİ TAŞA ÇALDIM KİME NE ?

    Ey insan, bu kitabı okuman için yalvarıyorum sana ! Dostoyevski,Raskolnikov,Osman ve bu kitabı okuyup seven herkes hep birlikte yalvarıyoruz sana !

    “Modern hayat ölümü unutturur” demişti Tanpınar. Ey modern insan, bir gün ölümü hatırlarsan etrafına dikkatlice bak ve gördüğün baltalardan bir tanesini eline alıp incele. Üzerindeki, “Can sıkıntınız varsa sadece acil durumlarda kullanınız, sonuçlardan sorumlu değiliz” yazısını da göreceksin böylece.

    “Raskolnikov bir Allah ağrısı çekmekteydi” demişti bir zamanlar birisi, bu kitabı anlatırken. Buyrun cenaze namazına,ölüm kaçınılmaz. Tanrısını arayan insanın, belki de yegane anlam arayışına bakın, bakın ve tekrar bakın..

    Boşluktayım, ne yapmalıyım, nereye gitmeliyim, büyük insan olmalıyım, çare ne?

    Sanayi devriminin hasta çocuğudur Dostoyevski, en çok da ruhu hastadır. Çelişkileri en iyi anlatan adamdır. Zıtlıkların birlikteliğini de elbette, her şeyin iç içe olduğunu, bir yerden sonra artık şaşırmayarak ve özümseyerek aktarmıştır bizlere.

    Sanayi devrimiyle paralel olarak,modern olmaya mecbur hissetme sancısı da işte böylece 19. yüzyıl Rusya’sının yakasına yapışmıştır ve bir dizi büyük yazarı besleyip ortaya çıkarmıştır.. Gogol,Tolstoy,Dostoyevski ve diğerlerini..

    Sadece “Rus” olmakla yetinemeyen bir kuşak doğmuştur, Avrupalı olma hayaliyle yaşayan. Bir iç çatışma, bir doğu-batı meselesi ortaya çıkmıştır, tıpkı 20. Yüzyıl Türkiye’sinde olduğu gibi.

    İnsan, kendisi olamadığında kim olabilir? Mesela sözde bir Napolyon olabilir mi, tıpkı Raskolnikov gibi? Ne gariptir ki Dostoyevski’nin doğum yılı, Napolyon’un ölüm yılına denk düşer, 1821.

    Sözün burasında çok sevdiğim bir alıntıyı paylaşmadan edemem, “Kraliçenin Pireleri” isimli kitaptan,

    “Napolyon Bonaparte, Paris’te asillerin de katıldığı bir toplantıdadır. İyi giyimli kadınlar ve erkekler, birbirlerini kıskanç ve kimi zaman da aşağılayıcı gözlerle süzmektedirler. Başlar omuz hizasının hep üzerinde karşısındakine adeta yüksek bir basamaktan bakarmışçasına ve kısık gözlerle bakmaktadırlar. Geniş bir salonda, bütün hareketler tek tek gösterilerek, ağır ağır, törensel bir havada gerçekleştirilmektedir.Büyük bir masanın etrafına dizilmiş kadınlar ve erkekler kendilerini tanıtmaya başlamışlardır. Her biri kendini uzun isimlerin ardından tanıtır. Asaletin simgesi olan soy ağacından asil isimlerle başlarlar kendilerini tanıtmaya. “Kont Michel’in oğlu, baron William’ın kardeşi, düşes Catherine’nin kızı.” Gösterişli kadınlar ve erkekler uzun uzun asaletini paylaştıkları yakınlarının isimlerinin ardından kendi isimlerini söylerler.Sıra Napolyon’a geldiğinde, müthiş bir ifade kullanır :
    ‘Ben Napolyon Bonaparte ve asalet benim adımla başlar! ‘ “

    Ve kahramanımız da adeta şöyle der dünyaya meydan okuyarak,

    “Ben Rodion Romanovic Raskolnikov ve asalet benim baltamla başlar !”

    Adı : Hayalperest
    Soyadı: Baltacı
    Suçu : İnsan olmak.
    Cezası : İnsan kalmak.
    Gereği düşünüldü : Yeryüzüne gelmiş en büyük yazar olan Dostoyevski’ye ilham kaynağı olmasına karar verildi. Hafifletici sebep bulunamadı. Müebbet edebiyat..

    https://www.youtube.com/watch?v=r-vC7xp3HXE
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    “Hayatta en önemli şeyler nelerdir sence?”
    “Uyku ve özgürlük.. Peki sence?"
    “Empati ve yolculuk.. Sana bir hikaye anlatayım ister misin?
    “Lütfen, anlat.”

    İyi dinle o halde, belki bir şeyler öğrenirsin hayata dair henüz bilmediğin.

    Bir genç kız vardı bir zamanlar, her güzelliği sinesinde barındıran ve her nimetten payı olan. Her iyiliği arzulayıp, her anlamı hakikate kavuşturan. Biricikti o ; sadece evinin ailesinin değil, komşu ve akraba, arkadaş ve dost çevresinin, hatta yaşadığı şehrin biricik pırlantasıydı, bir masal perisiydi adeta.

    “Dinliyor musun Kamil?”
    “Tabi abi kulağım sende”
    “Bırak ulan şunu elinden sikicem telefonunu”
    “Pardon abi devam et”

    Sonra büyüdü bu kız , büyükşehire okumaya geldi. Elit bir çevresi oldu kısa zamanda, okulu,öğretmenleri, arkadaşları hepsi birinci sınıf. Mutsuz ama anlıyor musun bir türlü yüzü gülmüyor. Sonra ben çıktım karşısına, daha doğrusu o benim karşıma çıktı. Yüzünü ilk gördüğüm günü unutamıyorum, anlıyor musun? Anlayamazsın siktir et.

    Çok yavaş ilerliyoruz ama içimiz nasıl coşkulu, bir yandan da ürkek tavşanlar gibiyiz. Tahir ile Zehranur. İsimlerimiz falso zaten en baştan. Dedemin ismiymiş bu,yüzünü görmediğim dedemin ismini ben yaşatıyorum ölüp gitmiş işte, mezarına köpekler işesin az çektirmemiş sülalemize. Neyse bu bahsi kapatalım tansiyonum fırlayacak.

    “Sakin ol abi”
    “Sakinim, bi cigara versene”
    “Buyur abi.”

    Ne diyordum ha evet, nasıl güzeliz nasıl iyiyiz nasıl anlaşıyoruz. Ta ki o lanet olası güne kadar. Bu arada sen benim geçmişimi pek bilmezsin. Sanma ki kültürsüz cahilin biriyim. On yaş vardı kızla aramızda. O giderken ben dönüyordum.Okul,yabancı dil, iş güç, para hepsi vardı bende. Okurdum, yazardım bile bir şeyler, tiyatro sinema bilirdim yani hepsini.

    “Abi ne oldu o gün anlat hele”
    “Anlatıyorum Kamil sözümü kesme!”

    Bir gün yine buluşmuşuz Boğaz’da her zamanki yerimizde. Okulunun bitmesine 3 ay vardı, pat diye konuya girdi. Gitmek istiyorum ben dedi, yurtdışında yüksek lisans için, hatta başvuru yaptım bile. Ne diyorsun kızım sen dedim şaka mı bu? Ağlamaklı oldu, ayrılalım dedi. Ne ayrılması lan dedim. Benim senden başka kimim var? Madem ki istiyorsun bu kadar ben de gelirim seninle. Gülümsedi. Sahi mi dedi, sahi gelir misin? Gelirim tabi dedim, yeter ki senin gönlün olsun sen mutlu ol.

    Neyse uzatmayayım. Hazırlığımızı yaptık , benim biraz birikimim vardı. Ne iş yaparım diye falan da düşündüm, gidiyoruz artık ok yaydan çıkmış. Okul bitti, 15 gün sonra yola çıkılacak. Ailemi görüp geleyim dedi, vedalaşayım onlarla. Beraber gidelim dedim, istemedi. Üç gün kalıp dönecek. Dördüncü gün oldu gelmedi, arıyorum ulaşamıyorum. Savaş’la kaçmış meğer bu, okuldan kankası ! Tanırdım ben de orospu çocuğunu. Beraber başvuru yapmışlar okula, gidiş o gidiş. Benden borç istemişti puşt bi de o aralar. İyi de para ha, verdik napalım çok ısrar etti bizimki kıramadık. Anlayacağın benim paramla oluyor bu işler hep.

    “Vay a.q”
    “Dur Kamil daha koymadık bi şey.”

    Mesaj attı gittikleri gün , böyleyken böyle. Aramaya yüzü yok tabi. Bunun yaptığına ne denir? Orospuluk desen olmaz , o kadınlara hakaret. Cevap bile vermedim. Delirdim ama tabi. Gittim memleketine evini barkını yangın yerine çevirdim, lafın gelişi yani. Benzin döküp yakmadım oğlum, mal gibi bakma yüzüme.

    İnsan içine çıkacak halleri kalmadı ailesinin. Konu komşuya rezil oldular, onların suçu neydi diyeceksin ama hiç mi kabahatleri yok ha sen söyle, bu nasıl evlat yetiştirmek? Neyse yetmedi tabi, gittim aynı oyunu o erkek müsvettesinin evinde de sahneye koydum. Ne oyunu deme, hayat bir oyundur anlamadın mı sen daha Kamil?

    Verdiğim paraları da istemedim iki taraftan da, haram zıkkım olsun. İhtiyacım da yok zaten. Olanı biteni döktüm ortaya, ipliklerini pazara çıkardım ya o yeter bana.

    Şimdi ben bu sevgili aşıklara empatiyle bakıyorum anlayacağın. Daha ne türlü bir anlayış gösterebilirdim ki ? İki seneye yaklaştı gidişleri, ne halleri varsa görsünler.Burada olmadıkları sürece her haltı yesinler. Ama bir gün dönüp gelirlerse onları öyle bir yolculuğa çıkarmayı düşünüyorum ki dönüşü olmayacak. Tek yön bilet !

    “Abi poligon hazır bu arada.”
    “Tamam Kamil hadi başlayalım. Biliyor musun bu atış talimlerini çok seviyorum,ruhuma iyi geliyor. Bu hikaye olmasa hiç başlayamazdım. Eh sen de öğrendin artık, bundan sonra daha iyi çalıştır beni. Ne olur ne olmaz ihtiyacım olabilir. Bam bam bam.”
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Sene bu sene... Geçtiğimiz aylar... Bitmek bilmez mülakatlarımdan birine girmek için gide gele yol eylediğim devlet kapısına bir kez daha gittim. Büyük binalarda yolumu kaybetme gibi bir huyum vardır ama bu defa olmadı, şak diye buldum sözlü sınavın yapılacağı salonu. Koridorda diğer adaylarla birlikte sıramı beklemeye başladım. Sandalyeler dolduğu için ayakta beklemek zorunda kaldım. Sol tarafımda da bir kadın vardı o da ayakta bekliyordu. Bana bakıp gülümsedi ve o gülümsemesiyle gözlerinin her birine birer yıldız kondurmuş gibi bir ışıltı yansıdı. İçimden Allah'ım  ne kadar sevecen bir kadın dedim ve gülümsemesine, gülümseme ile karşılık verdim. Normalde ilk defa karşılaştığım insanlarla konuşamama gibi bir fobim olmasına rağmen aldığım güzel enerjiye kapılarak konuşmaya başladım ve tanışıp kaynaştık. 37 yaşındaymış, evli ve iki de oğlu varmış. Daha önce bir çok defa elenince, bu mülakata gireceğini ailesine söylememiş. Kazanırsam onları yemeğe götürüp, müjdeli haberi orada vermeyi planlıyorum dedi. Yine kazanamazsa ailesine karşı mahcup olmamak için böyle bir önlem almış sanırım. En çok da çocuklarının gözünde başarısız olmaktan korktuğunu söyledi laf arasında. Bu mülakat son hakkıymış ,  yaş haddinden dolayı bir daha başvuramayacakmış. Yüzünde o şirin gülümsemeyle bu defa da olmayacak biliyorum dedi. Ben de Her nasip, vaktine esirdir. Sıkma canını belki de bu son kapı nasibinin kapısıdır ve bir bakarsın hayalini kurduğun şeyi yaşıyorsun. Umudunu kaybetme, dedim. Yine gülümsedi ve bana yaklaşmamı söyledi. Kafasını öne eğip saçlarını araladı ve bak bunlar hep stresten oldu dedi. Kafa tası yara bere içindeydi. Onu öyle görünce boğazım düğümlendi. Kolay ağlayabilen biri değilimdir hele ki de insanların içinde hiç ağlayamam. Tuttum kendimi, boğazımdan aşağıya acı bir tat yayıldı. Ağlamamaya çalışınca yayılan tat bu, alışkın olduğum için biliyorum. Dışım ağlamadı ama içim hakkıyla hırpalandı. Kendimi toparlayıp, inşallah ikimizde kazanırız abla, ama olurda ikimizden biri kazanamayacaksa o ben olayım dedim. Yaşım genç, henüz mücadele gücümü kaybedecek kadar da hayat yormadı beni, çalışır tekrar devletin kapısını çalarım nasıl olsa.  Artık nasıl içten bir dua etmişsem, herhâlde bütün dilek kapıları açıktı ve o abla kazandı ben kaybettim. :)

    Geçen gün sosyal medyadan yazmış bana, ailemi yemeğe götürüp müjdeli haberi verdim, sarılıp ağlaştık diye. Bir de aile fotoğrafı paylaşmıştı, tam maşallahlık. :) Bana da sakın mücadeleyi bırakma, ben olacağına inanıyorum ve senin için dua ediyorum demeyi de ihmal etmedi. Kaybetmenin yarattığı büyük buhranımı yaşarken, onun o güzel kalbinde olduğumu, bana dua edeceğini bilmek adeta ruhuma şifa gibi geldi. Bu defa toparlanamam demiştim ki yine toparlandım. :) Ahım şahım bir toparlanma değil ama iyiye gidiyorum. :)


    Her kaybetmemden bir şeyler öğrenip, bir şeyler kazanıyorum. Bu kaybetmemde de şunu öğrendim ki, nasipte varsa bir şey, sen bittim dediğinde, Rabbin yettim der. Bu süreçten kazanımım bu bilgi ve bir gönül oldu. Şimdi şöyle bir bakınca, daha kaybedecek çok yolum var gibi geliyor. :) Yine bir gün kaybedersem, sizlere de haber ederim. :) Sağlıcakla…
Erkek
605 okur puanı
03 Kas 2016 tarihinde katıldı.
Okur takip önerileri
Daha fazla