Metin T. profil resmi
Erkek
935 okur puanı
03 Kas 2016 tarihinde katıldı.
  • Metin T. paylaştı.
    360 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    İncelemeye başlamadan önce, felsefi bilgileri bu denli basit ve eğlenceli bir üslup ile kaleme alan Nigel Warburton 'a şükranlarımı iletiyorum :)

    * Spolier içerebilir. Metnin uzunluğu gözünüzü korkutmasın, madde madde elimden geldiği kadar özetlemeye çalıştım.

    Kitabımız kronolojik bir sıraya göre dizilmiş, 40 bölümden oluşuyor. Yunan felsefesinden, ortaçağ felsefesine, oradan da modern felsefeye doğru ilerliyoruz. Bölümler sırası ile şöyle:

    1. Bölüm: Soru Soran Adam - Sokrates ve Platon
    2. Bölüm: Hakiki Mutluluk - Aristoteles
    3. Bölüm: Hiçbir Şey Bilemeyiz - Phyrrhon
    4. Bölüm: Bahçe Yolu - Epikuros
    5. Bölüm: Önemsememeyi Öğrenmek - Epiktetus, Cicero, Seneca
    6. Bölüm: İpler Kimin Elinde? - Augustinus
    7. Bölüm: Felsefenin Tesellisi - Boethius
    8. Bölüm: Mükemmel Ada - Anselmus ve Aquinas
    9. Bölüm: Tilki ve Aslan - Niccolò Machiavelli
    10. Bölüm: Kötü, Zalim ve Kısa - Thomas Hobbes
    11. Bölüm: Rüyada Olabilir miyim? - René Descartes
    12. Bölüm: Bahisleri Görelim - Blaise Pascal
    13. Bölüm: Mercek Yontucusu - Baruch Spinoza
    14. Bölüm: Prens ve Ayakkabı Tamircisi - John Locke ve Thomas Reid
    15. Bölüm: Odadaki Fil - George Berkeley [ve John Locke)
    16. Bölüm: Mümkün Dünyaların En İyisi - Voltaire ve Gottfried Leibniz
    17. Bölüm: Hayali Saatçi - David Hume
    18. Bölüm: Özgür Doğmak - Jean-Jacques Rousseau
    19. Bölüm: Pembe Gerçeklik - Immanuel Kant
    20. Bölüm: Ya Herkes Böyle Yapsaydı? Immanuel Kant[2]
    21. Bölüm: Kolay Yoldan Mutluluk - Jeremy Bentham
    22.Bölüm: Minerva'nın Baykuşu - Georg Wilhelm Friedrich Hegel
    23.Bölüm: Gerçekliğe Anlık Bakışlar - Arthur Schopenhauer
    24. Bölüm: Büyümek için Yer Açın - John Stuart Mill
    25. Bölüm: Akılsız Tasarım - Charles Darwin
    26. Bölüm: Fedakarlık - Søren Kierkegaard
    27. Bölüm: Dünyanın Bütün İşçileri, Birleşin - Karl Marx
    28. Bölüm: Ne Olmuş? - C.S Peirce ve William James
    29. Bölüm: Tanrının Ölümü - Friedrich Nietzsche
    30. Bölüm: Gizlenen Düşünceler - Sigmund Freud
    31. Bölüm: Fransa'nın Kralı Kel mi? - Bertrand Russell
    32. Bölüm: Yuuh!/Yaşasıın! - Alfred Jules Ayer
    33. Bölüm: Özgürlüğün ıstırabı - Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Alber Camus
    34. Bölüm: Dilin Büyüsünde - Ludwig Wittgenstein
    35. Bölüm: Soru Sormayan Adam - Hannah Arendt
    36. Bölüm: Hatalardan Ders Almak - Karl Popper ve Thomas Kuhn
    37. Bölüm: Kontrolden Çıkan Tren ve İstenmeyen Kemancı - Philippa Foot ve Judith Jarvis Thomson
    38. Bölüm: Cehalet Yoluyla Adalet - John Rawls
    39.Bölüm: Bilgisayarlar Düşünebilir mi? - Alan Turing ve John Searle
    40. Bölüm: Modern Bir Atsineği - Peter Singer

    Eserde aktarılan bilgilerin kalıcılığını sağlamak adına, kitabı okurken yanımda bulundurduğum not defterime sık sık notlar aldım(https://i.hizliresim.com/4p95b7.jpg). Edindiğim notları bu incelemede bölüm bölüm paylaşacağım, tabi ki tadında ve fazla detaya girmeden.

    → Sokrates:

    ● Fazla soru sorduğu gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Bkz: Adi düzenin adi insanları daima soru soran insanlara gıcık olmuştur, çağ pek de önemli değil.

    ● Felsefenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir zat-ı şahanedir. Kendisini bir at sineği olarak tanımlayan bu garip adam(o çağdaki ufku dar insanların Sokrates için kullandığı tanımı diyorum, garip adam) halk pazarlarına inip insanlara sorular sorarak onların düşünceleri öğrenmekten haz duyardı. İnsanlar ondan biraz rahatsız olurdu ama olsun, sonuçta at sineği rahatsız eder ama ciddi bir zarar vermez.

    ● Düşünmek bu adam için o denli ehemmiyet taşıyan bir hadise imiş ki, yaşamın ancak ne yaptığımızı düşünürsek yaşamaya değer olduğunu dile getirmiştir.

    → Platon:

    ● Duyulara karşı garezi mi var diye düşündüğüm adamdır kendisi. Duyuların değil, düşünmenin gerçekliğine inanır Plato.

    ● Totaliter devlet rejimini benimsemektedir. Platon'a göre her insanın oy kullanması saçmalıktır. Tümüyle insanların bireysel özgürlük ile yönetimi şekillendirmesini doğru bulmamaktadır.

    ● Platon'a göre felsefenin ana ereği(Erek:
    gerçekleştirilmek üzere tasarlanan, ardından koşulan, ulaşılmak, erişilmek istenilen şey) insanın mutlu olmak ve yaşamını deyim yerinde ise dolu dolu yaşaması veya yetkin yaşaması.

    → Aristoteles:

    ● Hocam sizi katılmıyorum. Platon'un öğrencisi olan Aristoteles, hocasının aksine duyulara dayalı gerçekliği merak ediyor ve keşfetmek istiyordu. Bir sözünde duyular hakkındaki fikrini şöyle dile getirmiştir: "Bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder."

    ● Hakiki mutluluğun kısa süreli bir haz olmayacağını düşünüyordu. Hakikî mutluluğu yaşamak için uzun bir yaşam sürmemiz gerektiği düşüncesi içindeydi. Birde unutmadan ekleyeyim, çocukların mutlu olamayacağını düşünüyordu.

    ● İnsanı politik bir hayvan olarak tanımlıyordu, bunun yanı sıra insanın bir işlevi olduğuna inanıyordu. Bence de olmalı, ama maalesef günümüzde öglena gibi yaşamını sürdüren bireylere de rastlamak mümkün

    → Pyrrhon:

    ● Pyrron'u tanıdıktan sonra şüpheciliği bir kez daha gözden geçirmenin doğru olacağı kanaatine vardım. Felsefe tarihinin en uç süphecilerinden olur kendisi.

    ● Platon gibi duyular konusunu tamamen kestirip atmaz, duyularımıza tamamen güvenmememiz gerektiğini savunur. Bazen duyularımız yüzünden yanılgıya düşebiliriz ama bizi doğruya sevk ettiği durumları da göz ardı edemeyiz, görüşü bu bağlamda açıklanabilirdi.

    ● Soğunkanlılığına hayran kaldığım insan Pyrrhon, hele bir gemi hikayesi var ki beni derinden etkiledi. Hikaye şöyle: Gemiyle yolculuk yaptığı sırada, gelmiş geçmiş en korkunç fırtınalardan birinin ortasında kaldığında serinkanlılığını hiç bozmamasıyla ünlüdür. Sert rüzgâr geminin yelkenlerini parçalar, dev dalgalar tekneyi döver. Etrafındaki herkes korkuya kapılır ama Pyrrhon bunların hiçbirinden etkilenmez. Görünüşler sıklıkla aldatıcı olduğundan, fırtınadan gelebilecek herhangi bir zarardan da kesin olarak emin olamayacaktır. En tecrübeli denizciler bile paniğe kapıldığında, o sükûnetini korumuştur. Bu şartlar altında bile kayıtsız kalmanın mümkün olduğunu kanıtlamıştır.(Bkz kaynak: Felsefenin Kısa Tarihi, Sayfa 34-35)

    → Epikuros:

    ● Ölüm korkusu mu, orada durun! Bu adam için ölüm korkusu bir zaman kaybı. Ölüm korkusu Epikuros'a göre aşılması gerek bir tür ruh hali bütünüydü.

    ● Öğrencileri ile beraber normal yaşam hayatını tercih etmeyip, komün hayatını yaşıyordu(Komün, kapalı toplum demektir. Bir grup insanın, kendi arasında, ortaklaşa üretmesine ve tüketmesine dayanır. Kapalı cemaatler ve tarikatlar komündür)

    ● Mutluluğu şöyle tarif eder: Arzularınız basitse, onları tatmin etmekte o denli kolaylaşır ve ilgilendiğiniz şeylerden keyif almak için zamanınız ve enerjiniz olur.

    → Epiktetus:

    ● Kendisi bir stoacıdır(Bkz: Stoacılık ya da Stoa Okulu, kurucusu Kıbrıslı Zenon olan, Megara okulunun bir kolu olan felsefe okulu. Helenistik felsefenin en önemli akımlarındandır. Zenon, okulunu Atina'da bir resim galerisinde kurmuştur. Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir.)

    ● Kader kimi zaman yüzümüze gülmüyor, bu adamda hayatına bir köle olarak başlamak durumunda kalmıştır. Hayatında birçok acıya şahit oldu, açlığı ve acıyı öğrendi. Talihsiz bir kaza sonucu(Bacağını zehirli bir böcek ısırmıştır) topal kaldı. Kimilerimizin kulağına aşina gelen o sözü işte bu adam söylemiştir: Bedenlerimiz birer köle de olsa, zihinlerimiz özgür kalabilir.

    ● Acı ve dert ile nasıl başa çıkabiliriz? Böyle olabilir: Düşüncelerimiz bize bağlıdır.

    → Cicero:

    ● Felsefenin Pollyanna’sı olan naif adam. Olaylar karşısında kötü bir tutum takınmaktan çekinirdi.

    ●Ruhlarımızın sonsuza dek yaşayacağı kanaatindeydi. Bu düşünce felsefeciler arasında merak edilen ve üzerinde sözler edinmiş bir konu idi ayrıca.

    ● Süreçleri hayatımızda nasıl yöneteceğimize biz karar veririz der Cicero beyefendi

    → Senaca:

    ● Hayat kısa, nasıl sığdırabilir insan yaşantısını dünyaya? Nasıl verimli olabilir insan? Diyenler, Senaca size kızabilir. Onun için hayatın kısa olmasının kötü değil, birçoğumuzun zamanını kötü kullandığı için bize kötü geldiği için kötü göründüğü demek mümkün. Çorba ettim burada tanımı ama, siz anladınız onu.

    ● Doğru seçimleri yaparsak, hayatın genellikle birçok şeyi gerçekleştirmek için uygun olduğunu düşünür.

    ●Okurlarına her daim naif olmalarını, kalabalıktan uzak durarak yaşamlarını sürdürmelerini ve gereksiz işler ile meşgul olmamalarını öğütlemiştir.

    → Augustinus:
    ● Hakikat neydi? Bilen varsa bu adama da iletsin. Umutsuzca hakikati arıyor ve bilmek istiyordu.

    ● Bir Tanrı inancına sahipti ama gel gör ki, inancı bazı soruları cevapsız bırakıyordu, bu hadise ise onun canını sıkıyordu. Hulasa geçmek gerekirse şu tarz sorular aklını kurcalıyordu: Tanrı neden dünya üzerinde kötülüklerin var olmasına izin veriyor? Sahi neden?

    ● Özgür iradeye sahip olmanın önemini dile getirmiştir.

    → Boethius:
    ● Hapishanede idama mahkûm edilmişsiniz ve kalan günlerinizi, yani ölümle yaşam arasında geçirdiğiniz günleri, felsefe kitabı yazarak geçiyorsunuz,(Bkz:Yazdığı kitabın ismi, Felsefenin Tesellisi)işte o adam Boethius.

    ●Gerçek mutluluğa ulaşmanın yolunu Tanrıya ve iyiliğe bağlıyordu Boethius.

    ●Özgür iradeye sahibiz fakat Tanrı ne yapacağımızı önceden belirlemiş olduğu için, yaşamlarımız bu doğrultuda ilerler düşüncesi içindeydi.

    → Anselmus:
    ● Tanrının yorumunu farklı bir şekilde açıklar kendisi. Onun için Tanrı: Daha yüce bir şey tasarlanmayan varlıktır.

    ● Tanrı kavramının zihinlerimizde var olduğunu düşünür.

    ●Tanrının varlığını ressam örneği ile pekiştiriyordu: Ressam resmini yapmadan önce bir sahne hayal eder. Bir aşamada hayal ettiğini, resmeder. Böylece resim, hem zihinde hem de gerçekte var olur.

    → Aquinas:
    ● Tanrının varlığını kanıtlamak için aklın şart olduğu düşünüyordu. Onun deyimiyle bakarsak din de akla sığmayacak pek çok hadise de mevcuttur, ama olsun karıştırmayalım.

    → Niccola Machiavelli:

    ● Öyle bir hükümdar düşünün ki, iktidarda kalmak için her hadiseyi mubah saysın. İşte o hükümdar sıfatına uygun olan insan Niccola Machiavelli.

    ● Dürüst ve iyi bir insan olmamız iyi olabilir ama bazen pek de iyi olmayabilir. Bazı zamanlarda yalan söylemek, verdiğimiz sözleri yerine getirmemek gibi hadiseler Machiavelli için mubah sayılıyordu.

    ● Başarılı olmak için talihinde yanımızda olmasına, canı gönülden inanıyordu.

    → Thomas Hobbes:

    ● Sportif bir filozof düşünmek bir hayli garip geliyor değil mi? Hobbes zinde kalmak için her sabah yürüyüşler yaparmış. Zinde kalma tutkusu onu ortalama ömrün 35 yıl olduğu dönemlerde 91 yaşına kadar ulaştırmıştır.

    ● İnsanın zayıf bir varlık olduğunu öne sürüyordu. Güvende olmak, özgürlükten daha önemliydi Hobbes için.

    ● Nasıl davranmalıyız sorusunu şöyle cevaplamıştır: Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarını da öyle davranmalıyız.

    → Rene Descartes

    ● İnanmakta olduğu birçok şeyi gözden geçirip göründükleri gibi olup olmadıklarını sık sık sorgulamıştır kendisi.

    ● Phyrrhon gibi duyularımıza tam olarak güvenemeyeceğimiz kanısına varmıştır.

    ● Descartes bedeninden ziyade zihnin gerçekliğine inanıyordu. Bir bedene sahip olmayı hayal edebiliyordu, fakat bir zihne sahip olmamayı hayal edemiyordu.

    → Blaise Pascal:

    ● Kasvetli bir görünüme sahip olan bu adam, genel tutum olarak kötümser bir karaktere sahipti.

    ● İnsanoğlunun cinsel arzularına yenik düştüğünü, güvenilmez ve çabucak sıkılabilen bir canlı olduğunu dile getirmiştir. Katıldığım noktaları yok değil bu tanımda.

    ● Ona göre insanlar; hayvanlarla melekler arasında bir yerdeydi, ama çoğu zaman hayvanlara daha yakındık.

    → Baruch Spinoza:

    ● Tanrının ve doğanın aynı şey olduğunu savunuyordu. Tanrının doğada olduğunu, doğanın da Tanrı’da olduğunu dile getiriyordu. Bu görüş günümüzde Panteizm olarak adlandırılıyor(Bkz: Panteizm ya da tüm tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı'nın, Evren'in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür. Panteistler kişileştirilmiş ya da antropomorfik bir Tanrıya inanmazlar. Panteizm, genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır)

    ● Tanrı hakkındaki görüşleri münasebetiyle 24 yaşındayken Sinagogdaki hahamlar tarafından kovulmuş ve lanetlenmiştir. Ne garip değil mi? Dini sorgulamaya gittiğinizde lanetlenmeniz an meselesi.

    ● Yapabileceğimiz en iyi şey nedir? Spinoza'ya göre yapabileceğimiz en iyi şey duygularımızın dış etkenlerden değil de, kendi seçimlerimizden ortaya çıkmasıdır.

    → George Berkeley:

    ● Gözlemleyemediğimiz şeyler var olabilir mi? Berkeley’e göre bu sorunun cevabı: Hayır. Ona göre, gözlenemeyen şeyler var olmaya da son verir.

    ● Bir dış dünya kavramı, bu adam için bütünüyle geçersiz ve anlamsızdır.

    ● Deneyimlediğimiz ve düşündüğümüz her şey: sandalye, masa, 3 rakamı vs. Berkeley’e göre yalnızca zihnimizde var olur. Birde şunu da eklemek gerekiyor, Berkeley maddi şeylerin var olduğunu reddediyordu.

    → Gottfried Wilhelm Leibniz:

    ● Yeter neden ilkesini bulmuştur(Bkz: Leibniz'in, düşünmenin ana ilkesi olarak çelişmezlik ilkesinin yanına koyduğu ilke. En genel biçimi: Her şeyin yeter bir nedeni vardır. Mantık ilkesi olarak: Her yargının, doğru olması için, yeter bir nedene gereksinmesi vardır)

    ● Çevremizdeki her olayın mantıklı bir açıklaması var mıdır? Leibniz’in cevabı: Evet. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.

    ● Tanrı her açıdan mükemmel bir bir dünya yaratmıştır, diye düşünüyorsanız orada bir durun. Bu adam bu fikri savunmuyordu. Ona göre Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmamıştır, çünkü Tanrı olan ve olabilecek olan tek mükemmel varlıktır, eğer dünya mutlak anlamda mükemmel olsaydı, Tanrı gibi olurdu.

    → David Hume:

    ● Tasarım argümanın yanlış olduğunu savunuyordu(Bkz: Tanrı’nın varlığına dair gösterilen kanıtların en sık karşılaşılan türü tasarım argümanıdır. “Bu koca evren ve içindeki her şey çok karmaşık yapılardır. Bunların kendi kendine oluşmuş olmaları imkansızdır. Bu karmaşık şeylerin mutlaka bir tasarımcısı vardır. Evren’i tasarlayabilecek bir varlığın çok üstün bir varlık olması gereklidir. O varlık da Tanrı’dır” şeklinde kabaca formüle edilebilecek bir savı vardır)

    ● Mucizelerden yola çıkan argümanları da desteklememektedir Hume. Mucize olarak adlandırdığımız bir hadisenin doğanın yasalarına karşı gelmesi gerekmektedir.

    ● Bazı filozoflar bu adamı bir agnostik olarak adlandırmıştır(Bkz: Agnostisizm, bilinmezcilik veya bilinemezcilik; teolojik olarak tanrının varlığının veya yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır)


    → Jean-Jacques Rousseau:
    ●Hakiki din nasıl olur neden kaynaklanır? Hakiki din kalpten gelir ve dini törenlere ihtiyaç duymaz, diye düşünür Rousseau

    ● Siyaset felsefesine ilgi duymuş ve bu alanda araştırmalar yapmıştır, nitekim bu felsefi dal başını derde sokmuştur. “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinin giriş kısmında “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” der. Sınıfsız bir toplum hayali içerisindeydi bu adam.

    ●Rousseau'ya göre insan doğası gereği iyidir. Bir ormanda kendi başımızın çaresine bakarak yaşasaydık, pek çok soruna sebep olmayacaktık. Fakat bu doğa durumundan çıkıp şehirlere yerleştiğimizde işler ters gitmeye başladı. Di­ğer insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmayı ve diğer insanların dikkatini çekmeyi saplantı haline getirdik. Hayata karşı bu rekabetçi yaklaşımın korkunç psikolojik etkileri oldu ve paranın icadı her şeyi daha da kötüleş­tirdi. Şehirlerde birlikte yaşamanın sonucunda kıskançlık ve açgözlülük ortaya çıktı. Yabani yaşamda, "soylu vahşi" bireyler sağlıklı, güçlü ve her şeyden. önemlisi özgürdü ama uygarlık insanı kirletiyordu.(Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 162)


    → Immanuel Kant:

    ● Filtre, insan zihnidir. Olayları nasıl değerlendireceğimizi belirler ve yaşadığımız deneyimlere anlamlar yükler.

    ● En büyük metafizikçilerinden birisi olan Kant, Dünyaya olduğu biçimde yani göründüğü biçimde, doğrudan erişilmesine imkan olmadığını savunur.

    ● Ahlak nedir ve nasıl tanımlanır? Kant’a göre ahlak, ne yaptığımızla değil onu neden yaptığımızla ilgilidir.

    → Jeremy Bentham:

    ● İnsanların aklını kurcalayan mutluluk nedir sorusuna Bentham’ın yanıtı şöyleydi: Mutluluk nasıl hissettiğimiz ile ilgilidir. Acının yoksun olduğu durumdur.

    ● Bu adama göre insanoğlu basittir. Yaşantımız içerisinde yaşadığımız acı ve hazlar en büyük yol göstericimiz olmuştur.

    ● Machiavelli’yi hatırlarsanız, bazı durumlarda yalan söylemenin mübah olabileceğini savunuyordu, Bentham’da bu doğrultuda ilerliyor. Ona göre yalan söylemek bazı durumlarda yanlış bir davranış olmaktan çıkabilmektedir.

    → Georg Wilhelm Friedrich Hegel:

    ● Anlaşılması güç bir insan olan Hegel’in eserleri okuyucular için bir tür zorlu labirenti andırıyordu. Yazdığı yazılar, dönemindeki birçok filozofu kızdırmaya yeterli olmuştur.

    ● Hayatın içerisinde bir değişim süreci var mıdır? Hegel bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayat için her şey değişim süreci içerisindedir.

    ● Hegel’e göre gerçeklik, her daim kendini anlama süreci ile bağlantılı ve bu sürecin içerisinde yer almaktadır.

    → Arthur Schopenhauer:

    ● Kısır döngü kavramını filozoflar nasıl yorumlar? Schopenhauer’a göre hepimiz bir kısır döngü çemberi içinde sürekli bir şeyler istemek ile meşgulüz.

    ● Çağındaki diğer filozoflara nazaran, batı felsefesinin dışında doğu felsefesine de ilgi göstermiş, üzerinde okumalar ve araştırmalar yapmıştır.

    ● Deneyimimizin ötesinde bir gerçekliğin veya Schopenhauer’ın tabiri ile dünyanın ötesinde bir gerçeklik var olabilir miydi, Schopenhauer’e göre evet var olabilirdi.

    → John Stuart Mill:

    ● Bir çocuğun hayatı, eğitim ile şekillendirilebilir mi? Bu sorunun yanıtının evet olduğunu biliyoruz, Mill’in hayatına baktığımızda ise evet demekle kalmıyor, kesinlikle diyoruz. Üç yaşında iken Eski yunanları öğrenmeye başlamıştı(Sokrates,Platon vb.) Altı yaşında iken bir Roma tarihi kitabı yazdı, yedi yaşındayken Platon’un diyaloglarını orijinal dilinde okumaya ve anlamaya başladı. Sekiz yaşında iken Latinceyi öğrendi. On iki yaşında tarih, ekonomi ve politika hakkında bilgiye sahipti. Karmaşık matematik problemleri onun için çözülebilecek sorunlardı. Bilime karşı içinde bir haz besliyor ve sürekli ona ulaşmak için çabalıyordu.

    ● Kendisi ilk feministlerden biriydi. Bu yolda destekliği bir hadiseden dolayı tutuklandı(Bkz: Doğum kontrol yöntemlerini desteklemekteydi)

    ● İnsanlar neye benzer? İnsanlar ağaçlara benzer. Bir ağacın büyümesi ve gelişmesi için yeteri kadar alan vermezseniz gelişimini tam manası ile gerçekleştiremez. Fakat ihtiyacı olan alanı ağaca tahsis ettiğinizde potansiyeli açığa çıkarır.

    → Charles Darwin:

    ● Bildiğiniz üzere evrim teorisi ile tanınmaktadır Darwin. Maymunların atasından geldiğimizi savunmaktadır.

    ● Çocukluğunda ve gençliğinde gelecek vaat eden birisi değildi. Çevresinde ki kimse, onun insanlık adına bu denli bir katı yapacağına inanamaz idi. Babası Robert Darwin, oğlunun ailesi için bir vakit kaybı olduğunu düşünüyordu, onu bu denli karamsar düşünceye iten faktörlerden birisi ise, Darwin’nin zamanın çoğunu fare avlamakla geçirmeseydi.

    ● Düşündükçe; hayvanların doğal bir süreçte evrim geçirdiğini(çevre faktörlerine karşın değişime uğradıklarını) ve sabit kalmak yerine sürekli değişim süreci içerisinde olduğu kanaatine vardı.

    → Søren Kierkegaard:

    ● Oldukça garip bir kişiliğe sahipti kendisi. Öyle ki yaşadığı şehir olan Kopenak'a dahi uyum sağlamakta zorluk çekmiştir.

    ● Çalışkan bir kişiliğe sahip olan bu adam, bir kadına gönlüne kaptırmış ve sonrasında derin üzüntüler yaşamak zorunda kalmıştır(Bkz: Genç bir kadına, Regine Olsen'e gönlünü kaptırmış ve ona evlenme teklif etmişti. Regine kabul etti. Ne var ki Kierkegaard, evlenmek için fazla karamsar ve dindar olduğundan endişe ediyordu. Belki de Danca "mezarlık" anlamına gelen "Kierkegaard" soyadının hakkını veriyordu. Regine’ye onunla evlenemeyeceğini yazdı ve nişan yüzüğünü geri gönderdi. Bu karan verdi­ği için kendini çok kötü hissetmiş, sonrasında gecelerce yatağında ağlamıştı)

    ● Kierkegaard için Tanrı kavramına inanmak basite indirgenemezdi. İnancı ise risk içeren, rasyonel ve akla dayanmaz bir olgu olarak değerlendi.

    → Karl Marx:

    ● Dünya üzerinde büyük etkisi olmuş bir zattır kendileri. Komünist Manifesto, Das Kapital gibi önemli eserle imza atmıştır. Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu.

    ● Onu kendini adadığı davasında başarılı kılan faktörlerin arkasında bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi yatıyordu.

    ● Marx, kendisinden önceki filozoflar dünyayı sadece yorumlamakla meşgul olduklarını düşünüyordu. Marx’a göre yorumlamak yetmiyordu, o dünyayı değiştirmek istiyordu.

    → Friedrich Nietzsche:

    ● Sınırların ötesinde bir adamdı. Henüz yirmi dört yaşındayken dünya üzerinde saygın bir üniversite olarak kabul gören Basel Üniversitesine profesör olarak atandı.

    ● Hayatın içindeki zorlukları keşfetmek veya kendini hayatı zor kılmak hoşuna gidiyor gibiydi. Tabi bu çıkarımı ben değil Nigel Warburton yapıyor.

    ● Nietzsche, zayıflara yönelik dini merhamet ahlak yerine, aristokratların(Bkz: Soylular sınıfından olan, soylu) değerlerini daha üstün tutuyordu.

    → Sigmund Freud:

    ● Arzularımız bizi yönlendirebilir mi? Bu sorunun cevabını Freud, arzular içimizde saklı olan ve bizi yönlendiren şeylerdir olarak vermiştir.

    ● Freud biz insanların gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kimi zaman kendimizden sakladığımızı düşünmüştür. Saklamış olduğumuz düşüncelerin içinde; cinselliği ve şiddeti örnek olarak göstermiştir.

    ● İnsanların Tanrıya inanma sebebini, korunma içgüdüsü olarak yorumlamaktadır.

    → Bertrand Russell:

    ● Russell’in ana ilgileri arasında cinsellik, din ve matematik vardı. Yaşamı süresi boyunca ilgi odakları hakkında yazılar yazdı ve araştırmalar yaptı. Cinsellik konusu hakkında öne sürdüğü düşünceleri tartışmaya yol açtı. Din konusu hakkında kötü yaklaşımları çevresi tarafından onay görmedi. Matematik konusu hakkında dünyaya önemli katkılarda bulundu.

    ● Bir savaş karşıtıydı. “Ya insan savaş denen şeyi ortadan kaldıracaktı ya da savaş insanları” der beyefendi.

    ● Tanrı ve insanlık arasındaki ilişki nasıldır? Russell’e göre Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için mücadele etmesi olanaksız bir hadiseydi. Tek çıkar yolumuzun, aklımızı kullanmak olduğunu savunuyordu. Russell için insanlar ölümden korktukları için dine bağlanıyordu.

    → Alfred Jules Ayer:

    ● Doğrulama ilkesinin öncüsüdür(Bkz: Bir önermenin anlamlı olup olmamasına duyu tecrübesi ile doğrulanıp doğrulanmaması karar verir. doğrulanmıyor veya doğrulanamıyorsa anlamsızdır. o yüzden örneğin tanrı hakkında konuşmak anlamsızdır)

    ● Yirmi dört yaşına vardığında, felsefe tarihinin saçmalıklarla dolu olduğunu ve neredeyse tamamının anlamsız bir lafügüzaf dizini olduğunu savunuyordu.

    ● Anlamsız cümleleri, anlamlı olanlardan nasıl ayırt edebiliriz? Ayer bu sorunun yanıtı için iki maddeye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyordu:

    1-) Tanımı gereği doğru mu?
    2-) Empirik(Bkz:Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Deneycilik akılcılığın karşıtıdır) olarak doğrulanabilir mi?

    → Jean-Paul Sartre:

    ● Hayatının çoğunu otellerde geçirmiş, kaleme aldığı çoğu eserini de kafelerde yazmıştır.

    ● İnsanın özgür bir canlı olduğunu düşünüyordu. Bizleri tasarlamış olabilecek bir Tanrı fikrine inanmıyordu.

    ● Sartre’nin felsefesi varoluşculuk olarak adlandırılıyordu(Bkz: İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirildiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi)

    → Ludwig Wittgenstein:

    ● Çevresindeki birçok insan, onu bir dahi olarak tanımlıyordu. Hocası olan Bertrand Russell onu “tutkulu, derin, ciddi ve baskın” olarak dile getirmişti.

    ● Öğrencilerine, felsefe kitaplarını okuyarak vakitlerini kaybetmemelerini öneriyordu. Zannımca tavsiye edilecek bir şey değil.

    ● Dilin kudreti onun için önemliydi, öyle ki ona göre dil, filozofları her türlü karışıklığa sürüklemekteydi.

    *Ek olarak Bertrand Russell'in, Wittgenstein hakkındaki görüşlerini dile getirdiği bir röportaj linki: https://www.youtube.com/watch?v=pxVJVx94jUk

    → Hannah Arendt:

    ● Bu kadının felsefesi, etrafında gelişen olaylara bağlı olarak gelişim göstermekteydi.

    ● Bir Nazi yöneticisi olan(Hitler dönemi) Adolf Eichmann’ı araştırıp hakkında bilgiler edindikten sonra, bilgilerini bir kitapda derleyerek okurlarına aktarmıştır(Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı)

    → Karl Popper:

    ● Popper’e göre bilim insanları teorilerinin yanlış olduğunu kanıtlama çabası içerisindeydi.

    ● Bilim felsefesi ve siyaset felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    ● Ona göre herhangi bir hipotezin temel özelliği, yanlışlanabilir olmak zorunluluğunu taşımasıdır.


    → Philippa Foot:

    ● Felsefe tarihine adını Tren\Tramvay deneyi ile yazdırmış bir hanımefendidir kendisi(Bkz: Bir gün yürüyüş için dışarı çıktınız ve kontrolden çıkan bir trenin beş işçiye doğru süratle ilerlediğini gördünüz. Makinist, muhtemelen kalp krizinden dolayı, bilincini yitirmiş durumda. Eğer bir şey yapılmazsa, işçilerin hepsi ölecek. Ten tüm işçileri ezip geçecek. Tren okadar hızlı geliyor ki, kaçmak için zamanları yok. Ama bir umut var. Tren beş kişiye gelmeden önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Tenin makas değiştirip beş işçinin bulunduğu yönden sapmasını ve diğer raydaki tek işçiyi öldürmesini sağlayacak kola yeterince yakınsınız.Bu masum adamı öldürmek sizce doğru olanı yapmak mıdır? - Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 322-323)

    ● Aristoteles’in felsefi düşüncelerinden etkilenerek, çağdaş erdem anlayışını geliştirmiştir.

    → Jarvis Thomson:

    ● Felsefe vitrininde bir hanımefendi daha, Jarvis Thomson. Thomson öne sürdüğü bir düşünce deneyi sırasında, doğum kontrol hapı kullanmasına rağmen hamile kalan bir kadının, bebeği doğurması bir gibi bir ahlaki ödev ve sorumluluk taşımadığı düşüncesini öne sürmüştür, bu kadın ona göre ahlaki olarak kürtaj olabilirdi.

    ● Metafizik alanınla ilgilenmiştir. Ahlak felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    → John Rawls:

    ● Rawls II. Dünya savaşına tanık olmakla beraber, savaş cephesinde de yer almıştı. Savaş zamanında yaşamış olduğu hadiseler bütünü onu derinden etkilemişti.

    ● Hadi eylem yapalım, bir siyasi partinin koluna üye olup dünyayı değiştirelim, bu şekilde düşünüyorsanız, Rawls size katılmıyor efendim. Onun için bir düzeni değiştirmenin yolu düşünmek ve yazmaktan geçiyordu, en azından o böyle düşünüyordu.

    ● Özgürlük ve eşitlik kavramları Rawls için üzerinde ehemmiyet ile durulması gereken kavramlardır.

    → Peter Singer:

    ● Farklı bir düşünce yapısına sahiptir. Onun için gözünüzün önünde boğulmakta olan bir çocuk ile Afrika'da açlıktan ölen bir çocuk arasında pek bir fark yoktur.

    ● İnsan hayatı mutlak suretle kutsal mıdır? Singer’e göre yanıt hayır. Geri dönüşü olmayan bir hastalığa yakalanmış, bilincini kaybetmiş, son haddeye gelinmiş ve umudu tükenmiş olan insanın ötenazi ile hayatına son vermesinin ahlaki açıdan uyun olacağını öne sürmüştür.

    ● Singer, hayvanlara karşı tutumumuzun çok önemli olduğunu düşünmektedir. Bu konu hakkında bilinç sağlamak için “Hayvan Özgürleşmesi” adlı bir kitap yazmıştır.

    Son.
  • Metin T. paylaştı.
    320 syf.
    ·6 günde·10/10
    Feneryolu Cinayetleri, polisiye edebiyat seven hiç bir okurun kesinlikle ıskalamaması gereken çok iyi bir polisiye örneği, belki de ileride bir klasik olarak anılacak denli iyi bir eser.

    Gencoy Sümer'i ilk kez okuyorum, ama şunu söylemem gerekir; bu kadar sade, süssüz bir dille bu kadar ilgi çekici ve son sayfaya dek merak duygusunu gerçekten çok iyi bir şekilde ayakta tutabilen bir yazarın eserlerini takip etmek gerekir. Bence maharet budur: kitabı ilmek ilmek örüp okuraalan bırakıp onu da düşünmeye sevketmek, olayı salt heyecan duymanın ötesine taşımak ve ona gerçekten bir dedektif olma fırsatı vermek. Yazar, 21 karakterin ağzından olayı ve olayları aktarırken bizi de dedektif olmaya zorluyor, birilerinin başına gelmiş olayları okumak değil, o olayları çözmesi beklenen dedektiflerden birisi olmaya çağrıldığımızı hissetmeden edemiyoruz. İşin güzel tarafı, Kerim Ülkü ve Faruk Arman'la beraber ara ara ipuçlarını değerlendirirken yazar bütün düşünme süreçlerini, bütün adımları bize göstermiş oluyor. Ben bile kitabı okumadığım zamanlarda olayı düşünürken yakaladım kendimi. Kitabı hemen bitirmemek için özellikle ağırdan aldım, meraktan kıvrandım, ben de çözmek için uğraştım, ama olmadı, çözemedim kitabın sırrını. Final ise, hem çok şıktı, hem de çok, çok güzeldi.

    Feneryolu Cinayetleri'ni okumayan herkese şunu söyleyebilirim: Çok şey kaçırıyorsunuz. Kesinlikle okumalısınız.
  • Metin T. paylaştı.
    240 syf.
    ·4 günde
    Bir akademisyen olan ve halen Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde profesör olarak görevine devam eden Kubilay Aktulum’un “Metinlerarası İlişkiler” adlı kitabına tanıtıcı nitelikte bir inceleme yazmak istedim. Zira metinlerarasılık, edebiyatla bir şekilde meşgul olan herkesin sıklıkla duyduğu bir kavram. Kristeva’nın 1960’larda ortaya attığı bu kavramın tarihçesi aslında çok daha eskilere ünlü Rus kuramcı Mikhail Bakhtin’e (1895-1975) kadar dayandırılıyor. (Bakhtin bu kurama "söyleşimcilik" adını veriyor.)Dünyada tarihi bu kadar eskilere dayanan bir konuyu bizde detaylı bir çalışmayla kitaplaştıran ilk isim ise Kubilay Aktulum.
    Aktulum, doktorasını 1994 yılında Aix-Marseille Üniversitesinde (Fransa) “Modern Fransız Edebiyatı” adlı çalışması ile bitiriyor ve “Metinlerarası İlişkiler” adlı doçentlik tezini 1999 yılında sunuyor. Bendeki kitabın baskı tarihi 2000. Metinlerarasılık konusundan bahseden başka çalışmalar var elbette ama Kubilay Aktulum bu konuyu tabir-i caizse dört başı mamur bir şekilde ortaya koyan ilk isim. Ben de işte tam da bu sebepten dolayı bu konuyu merak edenler, ilgi duyanlar için kitap hakkında çok genel bilgi veren bir inceleme kaleme almak istedim. Ancak baştan belirteyim, ne yazık ki kitabın baskısı mevcut değil. Ben de kitabı fotokopi usulü çoğalttırıp ciltlettirdim. Bu kadar önemli bir kitabın yeniden basılmamasının nedenini tam olarak bilemiyorum. Biraz zorlayıcı bir dili var kabul ediyorum, ama netice itibariyle birtakım terimleri Türkçede ilk defa siz kullanıyorsunuz onları Türkçeleştirmek de size düşüyor büyük ölçüde. Kolay bir iş değil Kubilay Aktulum’un yaptığı. Yine uzattım girizgahı. Şimdi de kitabı okurken tuttuğum bazı notları sizlerle paylaşmak istiyorum bir fikir vermesi için. Kolay takip edilebilmesi için başlıklandıracağım.

    Blog linkini rahat okunabilmesi için ekliyorum: https://hercaiokumalar.wordpress.com/...kiler-kitabina-dair/

    METİNLERARASILIK NEDİR?
    “Kristeva’nın ortaya attığı ve 1960’lı yılların sonlarından başlayarak her yazınsal çözümlemenin artık zorunlu bir aşaması olarak görülen metinlerarası, kabaca, iki ya da daha çok metin arasında bir alışveriş, bir tür konuşma ya da söyleşim biçimi olarak anlaşılmalıdır. Bir yazar başka bir yazarın metninden parçaları kendi metninin bağlamında kaynaştırarak yeniden yazar. Her söylemin başka bir söylemi yinelediğini, her yazınsal, metnin açık ya da kapalı bir biçimde önceki metinlerden, yazınsal gelenekten izler taşıdığını savunan yeni eleştiri yanlıları onun ‘alıntısal’ özelliğini göstermeye uğraşırlar. Hepsi de metnin bir alıntılar toplamı olduğunu, her metnin eski metinlerden aldığı parçaları yeni bir bütün içerisinde bir araya getirdiğini ileri sürerler. Kısacası, bu bağlamda, her yapıt bir metinlerarasıdır.” (…)
    “La Bruyere’in söylediği gibi, ‘Her şey daha önce söylenmiştir’, ‘Yedi bin yıldır insanlar vardırlar ve düşünmektedirler” Yazın hep aynı içeriğin yinelenmesinden başka bir şey değildir.” (Aktulum, 17-18)

    METİNLERARASILIK YÖNTEMLERİ
    Kubilay Aktulum, temelde iki tip metinlerarası ilişki olduğunu söyler. Bu ilişkiler; ‘ortakbirliktelik ilişkisine dayanan metinlerarası ilişkiler ile “türev ilişkisi”ne dayanan metinlerarsı ilişkilerdir. Alıntı, gönderge, açık veya gizli alıntı, anıştırma ortak birliktelik ilişkisine dayanan metinlerarası ilişkilerdir. Yansılama (parodi), alaycı dönüştürüm, öykünme (pastiş) ise bir türev ilişkisine dayanan metinlerarası ilişkilerdir. (Aktulum, 93-94).
    A. ORTAKBİRLİKTELİK İLİŞKİLERİ
    1. Alıntı ve Gönderge:
    Alıntı, metinlerarası ilişkinin en belirgin biçimidir. Aynı zamanda ilk akla gelen ve en sık kullanılan metinlerarası yöntemdir. İleri sürülen bir görüşü açıklamak, ya da desteklemek için bir yazar ya da sözü geçen birinden alınan parça olarak tanımlanabilir.
    Bir diğer metinlerarası yöntem de göndergedir. Gönderge , alıntının aksine bir metinden alıntı yapmadan, okuru doğrudan bir metne gönderir. Gönderge; yazarın hayal gücüne bağlı olarak bir çağa, bir geleneğe, bir sanat eserine (kitap, resim, müzik, heykel vd.), bir kahramana, kutsal kitaplara ve daha pek çok unsura yapılabilir. Burada yazarın amacı, yeni anlam alanları yaratarak anlatmak istediklerini daha rahat ifade ederek anlatıyı zenginleştirmektir. Bu bağlamda bilhassa alt yapı sahibi okur, okuma deneyimi ile kendisi için zengin bir dünyanın kapılarını ardına kadar aralamış olur.
    2.Gizli Alıntı-Aşırma
    Gizli alıntı ya da daha açık ifadeyle “aşırma” herhangi bir metin parçasının ayraç ya da italik yazı kullanılmadan başka bir metin içerisinde kullanılmasıdır. Bir yazarın kendi ürünü olmayan bir yapıtın kimi bölümlerini ya da bütününü, metni içinde kaynak göstermeden bir şekilde kullanması, bunu kendi ürünüymüş gibi göstermesi, sahiplenmesi olarak da tanımlanabilir. (s.103)
    3.Anıştırma:
    Metinlerarasılığın sık kullanılan yöntemlerinden biri de anıştırmadır. Açık seçik bir göndermede bulunmadan bir kişi ya da nesne konusunda düşünceyi uyarma biçimi olarak tanımlanabilir. Göndermeden farklı olarak söylenmesi gereken şey doğrudan belirtilmek yerine sadece telkin edilir. Kişi ya da nesne konusunda yarım bilgi verildiğinden, anıştırma örtülü söylemle eş anlamlıdır. (s. 109)
    B. TÜREV İLİŞKİLERİ
    1.Yansılama (parodi):
    Yazın alanına uygulandığında yansılama (parodi) bir metni başka bir amaçla kullanarak, ona yeni bir anlam yüklemektir. Bir yapıtı değiştirip yeni bir yapıt oluştururken aranan şey daha çok destan türüyle (aynı biçimde soylu ya da, yalın bir biçimde, ciddi olarak kabul edilen bir tür ile) alay etmektir. Bunu yaparken de yazarlar genellikle soylu, ciddi bir metni, çoğunlukla sıradan başka bir metne, ya da soylu bir metnin biçemini -çoğunlukla da destanın biçemini- hiçbir kahramanlık olayı anlatmayan sıradan bir konuya uyarlarlar. (s.117-118)
    2.Alaycı (Gülünç) Dönüştürüm:
    Bir yapıtın konusunu değil, biçemini değiştiren bir yöntemdir. Bir başka deyişle “alaycı dönüştürüm” konusu değişmeden kalan bir yapıtın, sıradan bir biçemde yeniden yazılmasıdır. Yansılama (parodi) ile arasındaki temel fark da budur. Yansılama, bir yapıtın şeklini muhafaza edip konusunu değiştirirken, alaycı (gülünç) dönüştürüm ise konuyu muhafaza edip biçemini değiştirir. (s.118) Bu yönteme başvuran yazarın amacı, dönüştürdüğü yapıt konusunda “yergi” yapmak ve eğlendirmektir. (s.126)
    3.Öykünme (pastiş):
    Öykünme, bir yazarın bir yapıtın biçemini taklit etmesidir. Öykünmenin gerçekleşebilmesi için yazarın dil ve anlatım özelliklerinin taklit edilmesi gerekir. Ancak öykünme sadece biçemsel taklitle sınırlı değildir, bir metnin özgün içeriği, izleği de taklit edilebilir. Bir yazar başka bir yazarın biçemini kendi biçemiymiş gibi benimseyerek, okurun üzerinde oluşturmak istediği etkiye göre kendi metnine sokarak ya da özgün metnin içeriğini kendi metnine uyarlayarak yeni bir metin ortaya çıkarır. (s.133)
    Aktulum, METİNLERARASI İMGELER başlığı altında da bazı yöntemlerden bahseder. Onlardan da fikir vermesi için kısaca bahsetmek istiyorum:
    1. Palempsest:
    Palempsest, adını 7. yüzyıldan 12. Yüzyıla kadar ekonomik nedenlerden dolayı kağıt israfını önlemek için tekrar tekar kullanılan, rulo ya da kitap sayfası biçimindeki parşömenler olan palempsest’ten alır. Genette, eski bir yapının yeni bir yapıya yeni bir işlevle katılması olan metinlerarası ilişkilerin kafada yarattığı düşünceyi, “eski bir imge” olan “palempsest” sözcüğüyle belirtir. Palempsest, üzerine yeni metinler yazılsa bile bu metinlerin tek bir kaynağı ve kökeni vardır. Kağıt üzerine yazılan ilk yazılar her ne kadar silinmiş olsa da sonraki metinler o ilk yazıdan izler taşırlar. Bu bağlamda palempsest kuramına göre, yeni icat edilen şey aslında yalnızca daha önce söylenmişe dayanır, onun yinelenmesinden başka bir şey değildir. Yazmak yeniden-yazmak ve başka yapıtları okumaktır. Yazın bir palempsest’tir.
    2. Kolaj-Brikolaj:
    Daha önce var olan yapıtlardan, nesnelerden, iletilerden belli sayıda unsuru alıp yeni bir yaratı içine sokmak olan kolaj (yapıştırma) 1910’lu yılların başında plastik sanatlar alanında doğar. Yapıştırma resim olarak da bilinen kolaj yöntemi, görsel sanatlarda özellikle 1912-1913 yıllarında kübist ressam Braque ve Picasso tarafından uygulanır. Bu yöntemle resim dışı unsurlar tuvalin üzerine yapıştırılarak tablonun düzenlenmesinde hareket noktası olarak alınır. Kolaj yöntemi, resim dışı unsurları bir araya toplayıp montajlamaya dayandığı için yer aldığı yapıtta bir ayrışıklık yaratır.
    Kolaj tekniği metin alanına uygulandığında, metin dışından alınan her ayrışık unsurun bir bütün oluşturacak şekilde montajlanıp, belli bir düzgüye göre belirlenmiş bir yapıt içerisine sokulması işlemidir. (223) Metinlerarası kolaj, ister sözsel olsun ister olmasın, yeni bir bütün içerisine sokulan gazete manşetlerine, makalelerine, ilanlara, resmi belgelere, afişlere, prospektüslere, broşürlere, başka metinlerden parçalara; kimi zaman da moda şarkılara, opera parçalarına, radyo anonslarına vb. daha önce düzenlenmiş ayrışık unsurlara gönderir. (224) Tek bir sözcükten başlayıp çok uzun parçalara kadar, alıntılanarak yeni bir yapıta sokulan ayrışık tüm unsurlar bir kolaj işlemi gerçekleştirir.(228) Metin dışından ya da yazarın kendi yapıtlarından alıntıladığı unsurlar yeni bir bağlamda yinelenip tekrar yazıldığında kolaj meydan gelir ve metinlerarasılık gerçekleşir.
    3. Yeniden yazmak:
    Yeniden yazma genel olarak, hangi türden olursa olsun, önceki bir metnin, onu taklit eden, dönüştüren, açık ya da kapalı bir biçimde ona gönderen bir başka metinde yenilenmesi olarak tanımlanır. (236) Ancak yeniden yazmayı sadece başka yazarların eserlerinin yeni bir eserde kullanılması ile sınırlandırmamak gerekir. Bir yazar, düzeltmek, derinleştirmek gibi amaçlarla kendi eserini de yeniden yazabilir. Bu durumda metinlerarasılık çoğu zaman bir “öz metinlerarasılık” ya da bir “öz yeniden yazma” biçimine bürünür. Böyle durumlarda yazarın yeni yazdığı yapıtta eski yapıtın izleri sürülebilir. (s.236-237)
    Kitabı okuyanlar beni anlayacaktır, bu inceleme biraz suyunun suyu gibi oldu:) Ancak yine de kitabı okumayanlar için özet mahiyetinde tanıtıcı bir yazı yazmak istedim. Umarım bu yazı, “Metinlerarasılık” kavramını artık zihninizde daha net hale getirmiştir. Buna vesile olabilirsem ne mutlu bana…
  • Metin T. paylaştı.
    “Sizi dinliyorum..” dedi psikolog kadın , şefkatli ve kendinden emin ses tonuyla , parasını peşin almıştı ne de olsa.

    “İyi değilim işte ! ” dedi adam , “Her gece o tuhaf rüyayı görüyorum..”

    …..

    İki sene kadar önceydi , bir gece o rüyayı gördüm. Uzun ince bir yoldaydım , yolun sağ tarafı uçsuz bucaksız bir pamuk tarlası , sol tarafı binalar , insanlar , karmakarışık bir şehir hayatı. Birkaç adım önümde orta yaşlı bir adam vardı , yanında karısı , iki oğlu ve bir kızı , peşlerinden yürüyordum.

    Ertesi gün yine aynı rüyayı gördüm , tabii bir farkla. Bu kez pamuk tarlasının içinde bir ev vardı. Yürüdüğüm yoldan içeri saptım ve eve girdim , yaşlı bir kadın , cüce bir adam , kızlı erkekli birkaç genç vardı. Onlarla konuşmak istedim ama sesim çıkmadı , onlar da sessizce bir masanın etrafında oturmuşlardı , beni fark etmediler bile.

    Sonraki gün yine aynı rüya. Bu sefer de önceki gördüklerime bir yenisi eklendi. Sol tarafımdaki şehrin içine doğru yürüdüm , şehir giderek uzakta kalmaya başladı. Sonra çok büyük bir kale gördüm , içinden beyaz bir ışık yükseliyordu. Işığa doğru yürüdüm , sonra birden uyandım.

    Diğer gün yine aynı. Bu sefer de yoldan hiçbir yere sapmadım , önümde yürüyen adamın ve ailesinin yanından geçip gittim. Sonra yol çatallandı ve iki yoldan birini seçmem gerektiğini anladım. Kara kara düşünürken , yol ayrımında bir taşın üzerinde siyah bir kitap olduğunu fark ettim. Açıp okumaya başlıyordum ki uyandım.

    Bir sonraki gün yine aynı. Okuduğum siyah kapaklı kitapta , yeni bir hayata başlayacağım yazıyordu. Fakat hangi yoldan gitmem gerektiği yazmıyordu. Bilmece gibi bir kitaptı , çok etkilendim.

    Ertesi gün yine aynı rüya. Kendimi bu iki yoldan birinde yürürken buldum. Elimde kalem kağıt vardı. Bir şeyler yazıp çizmeye başladım. Gökyüzü kıpkırmızıydı. Şaşırdım kaldım.

    Sonraki gün yine aynı. Yürümeye devam ettim. Önce bir rüzgar esti , sonra bulutlar toplandı , sonra kar yağmaya başladı. Ayakta zor duruyordum , sonra kar tipiye dönüştü. Nefesim kesildi , ölüyorum zannettim , ter içinde uyandım.

    Sonraki gün yine aynı yerden devam ettim. Kar dinmişti , güneş parlıyordu gökyüzünde. Gökyüzü kırmızı renginden sıyrılmış , yine masmavi olmuştu. Yürümeye devam ettim , yine sağ tarafımda pamuk tarlası , sol tarafımda şehir. Şehre doğru saptım , eski bir yapıya geldim , müzeye benziyordu. İçeri girdim , dolaştım biraz. Sonra hızla uzaklaştım.

    Sonraki gün yine yoldayım tabii , yürüyorum her zamanki gibi. Bu sefer ellerim doluydu. Bir elimde bir kase yoğurt , bir elimde bir şişe boza. Sırayla bir ondan yiyorum bir öbüründen içiyorum. Yürümeye devam ettim.

    Sonraki gün rüyam son şeklini aldı nihayet. Yürüdüğüm yol bitti. Yolun sonunda bahçeli bir ev vardı. Kapıyı açıp girdim. Olağanüstü güzel bir kadın çıktı karşıma , gülümsüyordu bana. Saçları kırmızı ve dalgalıydı. Bir şeyler söylememe fırsat kalmadan beni tutup yatağına götürdü. Uzun uzun seviştik. İnanılmazdı , sanki rüya değildi. Ve o kadar güzeldi ki , sanki rüya gibiydi.

    İşte böyle , on günde son halini alan rüyamı bu haliyle bütünüyle , iki senedir görüyorum. Bazen haftanın her günü , bazen haftada bir , en geç on günde bir. Hayatıma yön veremiyorum , kendi hayatımı yaşayamıyorum , sürekli rüyayı çözmeye çalışıyorum. Bazen delirecek gibi oluyorum. Lütfen bana yardım edin.

    -Tamam Orhan Bey , şimdi sakin olun ve bu anlattıklarınızı lütfen bir kere de yazarak tekrarlayın. Böylece belki başka ayrıntılar da yakalarız. Buyurun kalem ve kağıt , ben de bu arada neler yapabileceğimizi düşüneyim.

    .....

    -Kalk hadi saat kaç olmuş baksana , hey uyansana !
    -Ha ne , hı tamam. Çok garip bir rüya gördüm.
    -Ne gördün ?
    -Orhan diye biri rüyalarını anlatıyordu. Çok karışık şeyler hatırlayamıyorum pek.
    -Sana mı anlatıyordu ?
    -Yok , psikolog bir kadına anlatıyordu. Bana niye anlatsın hem tanımam etmem.
    -Çok kitap okuyorsun sen bu aralar , hep o yüzden. Ah Refik ah ne olacak senin bu halin !
    -Ne varmış halimde ?
    -Ne yok ki , neyse.. Cevdet Bey çoktan oturmuştur kahvaltı sofrasına , Osman , Ayşe , herkes bizi bekliyor !
    -Tamam gideriz birazdan , kahvaltı önemli tabii. Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı , değil mi ? Bu sözü nereden hatırladım şimdi , bir şair mi söylemişti ? Neyse çok acıktım zaten..
  • Metin T. paylaştı.
    157 syf.
    ·3 günde·8/10
    Öncelikle benim elimdeki kitap, De Yayınevi tarafından 1967 yılının nisan ayında 1. baskı olarak çıkarılmış bir cep kitabı. Yani şimdilerde satılan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları kitabı değil.

    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndaki aynı ismi taşıyan kitap, yazarın 7 öyküsünden oluşan bir eser. Fakat benim elimdeki De Yayınevine ait eserde yalnızca Küskün Kahvenin Türküsü isimli öykü yer almakta.

    Elimdeki kitabı hangi sahaftan ve ne zaman aldığımı hatırlamıyorum; fakat kitabın ilk sayfasında kitabı muhtemelen ilk okuyan kişinin 22.05.1967 tarihinde kendi el yazısı ile yazdığı ve kitabın içerisinde yer alan bir cümleyi de sizinle paylaşmak istiyorum. Bkz: https://hizliresim.com/QS7cc3 (Okuyamayanlar için: "Nisanda, yumuşak, sessiz bir akşam, gece yarısına doğruydu. Gökyüzü bataklıktaki mavi bir susam çiçeği renginde, ay duru, parlaktı.")

    Artık kitaba gelecek olursak, yazar kitapta sevgi temelli bir öykü kaleme almış. Bunu yaparken, günümüz yazarlarının yapmaktan imtina ettiği doyurucu betimlemelere fazlasıyla yer vermiş ve özgün bir üslup kullanmış. Öyküye başlarken yazar niyetini fazlasıyla belli ederek, "Kasabanın kendisi iç sıkıcıdır," diyerek öyküye başlamış ve klasik bir kasaba portresi çizerek kasaba hayatının tekdüzeliğini ve bunaltıcı sıkıcılığını gözler önüne sermiştir. Fakat kasaba hayatının tekdüzeliğini anlatırken bir öyküde olması gereken en önemli özelliği göz ardı etmemiş, bu tekdüzeliğin ve sıkıcılığın içerisinde gerilim ve çatışmaya da yer vermiştir. Metin T. abimizin dediği gibi: " Gerilim-çatışma yoksa, o bir öykü değildir."

    Kitapta özellikle "seven insan" ile "sevilen insan" arasındaki ilişkiye yönelik yapılan 2 sayfalık tespitler dönemin şartları ve bakış açısı düşünüldüğünde oldukça etkileyiciydi. Fakat adeta kitabın özeti niteliğinde olan bu konuya ilişkin daha fazla yorum yapmayı doğru bulmuyorum. Kitabı okumak isteyenlerin özellikle o kısımları dikkatli okumalarını tavsiye ediyorum.

    Klasik anlamda, bir öyküde olması gereken tüm unsurların bulunduğu ve yazarın etkileyici betimlemelerinin yer aldığı bir kitaptı. Konunun işlenişi bakımından günümüze çok hitap etmediğini düşünüyor olsam da öykünün yazılış tarihini göz önünde bulundurduğumda beğendiğimi söyleyebilirim.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
Erkek
935 okur puanı
03 Kas 2016 tarihinde katıldı.