Metin T. profil resmi
Erkek
588 okur puanı
03 Kas 2016 tarihinde katıldı.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Yine yorgun argın bir günün sonuna gelmişti.. çıkış saatine on dakika kala ‘’huh’’ diye yığılıp kalmıştı emektar iş sandalyesine.. sandalyede geçen bir ömür.. günde 8 saat.. bazı günler atölyede ayakta ama genelde sandalyede oturarak.. Yorgun, yığgın geçen günlerde iki dakika da olsa bir kanepeye ya da sıcak yatağına uzanamamak..‘’ Aah ahhh…’’

    - Büyük lüks!!
    - Efendim??? Bişey mi dedin Yadiş ?? ‘’

    ‘’Sesli mi dedim ben onu?? Son günlerde kafam iyice dalgınlaştı.. Artık içimden mi konuşuyorum dışımdan mı fark edemiyorum.. ‘’

    - Yok yok bişey demedim ..
    - Güzel hafta sonları o zaman Yadişciğim.. Byy..

    Bir yandan, telefonu, güneş gözlüğü, öğle arası karşı sokaktaki marketten aldığı fiyatı düşen yeşil mandalinaların olduğu poşeti toparlarken bir yandan da çoktaaan hazırlanıp ayağa kalkan oda arkadaşı Sevime kibarca zoraki bir ‘’ Byy’’ ile karşılık verdi..

    ‘’ Güzel hafta sonları!! Yaa ne demezsin.. bütün işler beni bekliyor.. daha da annemi kavga döğüş banyoya sokup yıkayabilecek miyim aceba.. Allah vere de bugün yemeği taşırmamış olsa ocağa.. Güzel hafta sonları!! Sevocum.. evde yemeğin hazır.. çocuklarına bakan kadın temizliğini ütünü de yapıyor.. gidip eve duşunu alıp süslenip ‘hoş geldin kocacıııımmm’ diye cilve yapmak kalıyor sana geriye ne de olsa.. hayat sana güzel be Sevo.. evde kocanın korkusundan çiğneyemediğin sakızın şakırtısını dinlemek de bize düşüyor malum..’’

    Masasını toparlayıp bilgisayarını da kapattıktan sonra en son odanın da ışığını kapatıp kapısını kilitledi.. Çıkış saatini beş on dakika geçirmişti bu arada.. Odaların çoğu kapatıp gitmişti, bir tek müdür yardımcısı Sabri Bey kalmıştı her zamanki gibi..
    ‘’ Deli manyak gene gömülmüş evraklara.. ee eşek olunca semer vuran çok oluyor.. gitti gözlerin iyice be adam .. şişe dibi oldu üç senede.. çöktün.. kamburun çıkacak böyle gidersen.. gerçi senin işin de zor be.. o karın denen dırdırcının zil gibi sesini iki dakka daha az duysan kâr kârdır..’’

    Hızla çıktığı koridordan bahçenin en köşesine park ettiği düldülünün yanına gitti.. Hava kararmaya yeni başlamıştı.. Akşam trafiğine kalmadan bir an önce eve düşmesi lazımdı.. ‘Ev çok karışmamıştır inşallah’ diye içinden dua ederek yola çıktı.. Annesi iyice yaşlanmış, son zamanlarda evde de çok sıkılmaya başlamıştı.. Eski alışkanlıklarının verdiği şeylerle bi köşede oturmaz, ‘ annem yapma, yorma kendini ‘ laflarına aldırmadan akşama işten gelecek diye Yadigarına çorba yapar, yemek yapardı. Gözleri yakını çok seçemediği için malzemelerin çoğu ya tezgaha, ya ocağa, ya da halıya malıya dökülür saçılırdı.. İşten gelince ilk işi evi barkı kolaçan eden Yadigar ise anacığının yemeğini yedirip, üzerini başını pakladıktan sonra bebeğini uyutur gibi uyutur ondan sonra da ciflerle, çamaşır sularıyla mutfağı, tuvaleti, banyoyu ov allah ov nerdeyse kendini kaybederdi.. Elinde çamaşır sulu bezle az bi soluklanayım derken halının üzerinde uyuya kaldığı bile olmuştu bi keresinde..

    Yadigar… Ailenin en küçük çocuğu.. Üç abisi ve iki ablası.. Kendi yaşına yakın yaşlarda olan yeğenleri.. Babasının annesine ölmeden önce bıraktığı son yadigar.. Büyüyene kadar, ev bark sahibi olan diğer kardeşlerinin aksine, zor bela okuduğu iki yıllık bir teknik okul sayesinde meslek lisesine memur olarak atanabilen, orda bi kaç gün atölye dersleri haricinde çoğu vakti memurların odasında geçen, okulunu bitirene kadar annesiyle birlikte yengelerinin yanında sığıntı gibi geçen senelerden sonra atanır atanmaz ilk iş bi ev tutmak olan , hem erkek işine hem kadın işine aynı anda koşuşturan, kendinden ‘ kız başına iyi halletti’ diye söz ettiren, kalabalıklar içinde kimsenin de çok farketmediği bir gariban.. Ufak tefek minyon hali, çakır gözleri, kumral ince saçlarıyla aslında çok da alımlı olabilecekken ev-iş arası rutin hayatı, hayatımı düzene sokayım, borçlarımı ödeyeyim diye kendini paralayışından sebep üstüne başına bakmadan belki on senenin modası geçmiş elbiseleriyle, kendi gibi minyon otuzaltı numara ayaklarıyla ordan oraya koşuşturan bir kızcağız.. Abileri, ablaları, yeğenleri herkes kendi hayatlarından memnun.. Neden?? Çünkü Yadigar var analarına bakan.. Bayramdan bayrama topluca gelinip yenilip içildikten sonra arkalarında bi ton bulaşık ve enkaz bi ev kalan, bi şeye ihtiyacın var mı diye sorulmadan geçen günler.. Her biri zengin bir kocanın bütün imkanlarıyla o tatilden bu tatile fink atan, hem baba evinde hem koca evinde canları hiç üzülmemiş, yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında, bi giydiklerini bi daha giymeyen havalı yeğenler..
    Yadigar var..
    Yadigar yapar..
    Yadigar yapmalı..
    Onlar gittikten sonra ‘’ ayy Halaaa.. hâlâ bunları mı giyiyosun .. at bunları kendine yeni bişeyler al ..’’ demeleri yok mu en çok da buna üzülürdü.. Saatlerce boy aynasının karşısına geçip gardırobundaki, ne zaman aldığını unuttuğu elbiselerinin birini giyer birini çıkarır aynada bakar dururdu.. En sonunda da hepsini bi köşeye yığar, epey bi ağladıktan sonra doğruca mutfağa gidip o enkazı deliler gibi temizlerdi.. Bir bebek gibi hiç bişeyin farkında olmadan uyuya kalan anacığına da arada bakıp, uykusunda öperek açılmış üstünü örterdi..

    Günlerden bir gün, fakir fukara öğrencilerin yararına düzenlenen bir organizasyonla şehrin ileri gelenlerinin de orada bulunacağı bir yardım gecesi düzenlendi.. Şehrin biraz kenarında, tepelik bir alanda, ormanlık alana nazır, katlı katlı taraçalı, büyük restoranda yapılacak bu organizasyona şehrin en zenginleri ve makam sahipleri davet edilmişti.. Okul müdürlerinin belirledikleri listelerdeki öğrencilerin ihtiyaçları için toplanacak olan paralar bir dernek aracılığı ile alınacak, ayni ve nakdi yardımlar tek tek kabul edilecek, kısa süre içinde de çocukların evlerine gidilerek ailelerine dağıtılacaktı.. Davetiyelerden biri de Yadigar’ın okuluna gitti tabii.. Okul müdürü bu işlerden çok da hazzetmezdi.. uğraşmak istemezdi daha doğrusu.. Nasıl olsa Sabri Bey vardı, ne gerekti böyle incik cincik işlerle uğraşmaya.. Aklınca en boş memurlardan biri olan Yadigarla, yardımcısı Sabri Beyi bu iş için görevlendirip, listeleri hazırlamalarını sonra da davete birlikte gitmelerini emretti.. İkisini de şöyle boydan boya süzüp, burnunu kıvırıp ‘sümsükler’ bakışı atarak ‘’ üstünüze başınıza doğru dürüst bişeyler giyin haa.. ‘’ demeyi de unutmadı.. Üstüne bastıra bastıra bi Sabri beye bir de Yadigara bakıp ‘’ Smokin-papyon.. Abiye-topuklu ayakkabı.. Kapişşş??‘’ dedi.. Gayri ihtiyari ‘napacaz şimdi’ bakışıyla birbirine bakakalan Sabri Bey ve Yadigar, müdürün eliyle ‘hadi naş’ işareti yapmasıyla odadan çıktı..

    Günler günleri kovaladı.. İki hafta boyunca bütün listeler yapılmış ve balo günü gelmiş çatmıştı.. Yadigarın halini gören oda arkadaşı Sevo ‘’ kız ne düşünüyorsun o iş bende!! ‘’ diyerek ağzındaki sakızıyla bi balon yapıp çat diye patlattı.. Yadigara kendi gardrobundan şeker pembesi tüllü çok şık bir gece kıyafeti ayarladı.. ‘’ Bak ayakkabı işini de şöyle yaparız, bildiğim çok güzel bi mağaza var marka ürünler tasarlıyorlar, alırız ertesi gün de iyice altını üstünü siler bu ayağımı sıktı diye geri veririz’’ dedi.. ‘’ Bak yalnız balo yerine kadar başka ayakkabıyla gideceksin haa çok dolanma altı çok sürtmesin yere ‘’ diye tembihlemeyi de unutmadı.. Günlerdir baloda ne giyeceklerini konuşan, Watsap gruplarında habire kıyafet fotoğrafı paylaşan kocaları zengin yeğenlere tabii ki söylememişti Yadigar o baloda kendinin de olacağını..

    Araba işini Sabri bey ayarlayacaktı.. Gelip Yadigarı evden alacak akşam da çok geçe kalmadan döneceklerdi.. Her ikisinin de gece on ikiden önce eve dönmeleri gerekiyordu çünkü gece altına yapmasın diye her gün saat 12 de annesini uykudan uyandıran Yadigar gibi Sabri Bey in de balodan haberi olmayan dırdırcı karısının o saatte alması gereken ilacı Sabri Bey’in yokluğunu fark etmeden eve dönüp bi bardak suyla karısına vermesi gerekiyordu.. Yani her ikisi için de hayat memat meselesiydi bu saat..

    Balo günü geldiğinde şıkıdık Sevo soluğu Yadigarın evinde aldı.. özene bezene elbisesini giydirdi, saçını topuz yaptı, hafif makyajıyla çakır gözleri iyice ortaya çıkan Yadigar, ayakkabı mağazasının vitrinine konulması için özel imal edilen otuzaltı numara son model, şeffaf ve yer yer swarovski taşlarıyla yaldır yaldır yanan topuklu ayakkabıyı da giyince bakmalara doyulamayan bir prenses oldu çıktı.. Az önce uyuttuğu annesi görse bu kim derdi yani .. Akşamın karanlığında kimseler görmeden binadan çıktığında, sensörlü bina giriş lambasının altında parıl parıl parlayan Yadigarı arkasından uğurlayan Sevo olmasa Sabri Bey bile tanıyamazdı.. Peki o tam bir evrak faresi olan Sabri Bey??? Yahu adam smokini giyince, sinek kaydı damat traşını da olunca hatta hatta o acar berberin marifeti olacak ki şişe dibi gözlükleri de atıp lensleri takınca müdürün bile ağzına tükürecek adam olmuştu yahu ..

    EEE ne demişler ‘’ Güzellik ‘on’ sa, dokuzu ‘don’ du.. ‘’

    Ayarladığı taksi ile balo yerine giden Yadigar ve Sabri bey yoldaki trafik sebebiyle epey gecikmişlerdi. Millet ayak üstü, yüksek masaların etraflarında kümelenerek hem sohbetlerini ediyorlar hem de elit ortamın tadını çıkarıyorlardı.. Yardım bahane sükse şahaneydi anlayacağınız.. Birazdan valinin konuşması başlayacak ve ardından isimler okunarak yapılan yardımlar tek tek yardımı yapan iş adamlarının kürsüye davet edilmeleriyle, ufak ufak takdim konuşmalarıyla teşekkürler bildirilecekti.. Tam o sırada taksi parasını bozamayan taksici ile laf dalaşına giren Sabri Bey Yadigarı ‘’sen önden git bari ben seni salonda bulurum’’ diyerek salona gönderdi.. Işıl ışıl tam bir peri kızı olan Yadigar ürkek bakışlarıyla salona girip ayakkabılarıyla yere basmaya korka korka merdivenleri inmeye başladı..

    Salondan biri hatta belki de salonun en yakışıklı beyefendisi anında fark etti Yadigarı.. Çünkü o ayakkabıyı bizzat kendi tasarlamıştı şehrin en ünlü ayakkabı mağazaları zincirlerinin Avrupada desinatörlük okuyan genç veliahtı olarak.. Kimseler giymez bu numarayı diye korkmadan da vitrine koydurtmuştu.. Fakat aman Allahım bi ayakkabı ancak bu kadar yakışabilirdi bir ayağa.. ve bu peri kızı da kimdi??? Bir anda salondaki herkes yok oldu sanki.. bir o ve de bir de peri kızı vardı sanki.. oraya nasıl geldiğini bilemeden kendini Yadigarın elini nazikçe tutup merdivenden indirirken buldu.. akabinde tüm salon zaten Yadigara bakmaya başlamıştı bile.. Yeğenler ilk önce tanıyamasalar bile o en kurnazı ‘’’ aaaaa Yadiiiişş Halaaaa!!! Ne işi var yaa onun burda??? ‘’ diyerek diğerlerine de gösterdi.. O ses neydi peki yahu o çatırtı sesi?? Ortadan çaaat diye yarılan egoları olmasın sakın!!
    Veliaht ve Yadigar tatlı tatlı konuşadursunlar Sabri beyle taksici nerden çıktığı bilinmeyen bi kavgaya tutuşup araya giren badigardlardan bi araba zopa yemişlerdi.. Üstü başı yırtılan Sabri Beyin bırakın salona girmeyi insan yüzüne çıkacak hali kalmamıştı.. Bahçede bi köşede, perişan halde oturup kalakalmıştı.. İçerde iş adamlarının takdimleri teşekkür konuşmaları sürerken bir anda veliahtın adı anons edildi.. Sanki rüyadan uyanır gibi bir etki yapan anons, Yadigarın duvardaki saate bakmasına sebep oldu ve on ikiye kalan yarım saat eve yetişmeleri için kıtı kıtına ancak yetiyordu.. Bilmem kaç yüz bin liraya alınan ayakkabının geri verileceği için altının yere sürtmemesi gerektiği beynine kazınan Yadigar merdivenleri koşarak çıkmak için bir anda ayakkabıları çıkarıp eline aldı fakaaat o heyecanla bir tanesi tıngır mıngır yere yuvarlanmıştı bile.. Yadigar peşinden koşan veliahta yakalanmamak için geriye dönemedi bile..

    Geriye kalan günlerde ise bildiğiniz hikaye işte.. Davete katılanların listelerinin araştırılması.. Okul okul gezip yardım ayakkabısı dağıtma bahanesiyle davete katılanların ziyaret edilmesi yani Yadigarın fellik fellik aranması… Gözyaşları içinde o çakır gözlerden Yadigarın tanınması..yeğenlerin çatııır çatııır çatlamalarına rağmen kırk gün kırk gece düğün yapılması… falaaaan… filaaannn…

    Eee olsun artık o kadar değil mi yahu.. Anneye el bebek gül bebek bakmanın o kadar da Takdir-i İlahi tarafından taltif edilmesi dimi ama..

    Ya o swarovskili ayakkabılar???

    Temperli camekanın içinde villanın baş köşesinde arz-ı endam ediyor efenim o günün hatırası olarak daha ne olsun...

    Bir de düğünün akabinde son yadigarını da yerine yerleştirmenin huzuruyla pamuk anne huzur içinde sonsuza kadar uyusun..

    Gökten üç tane kafam kadar swarovski düşsün tüüüüm kül kedilerinin başına.. Biz de çıkalım kerevetineeee....

    https://www.youtube.com/watch?v=PswyVUGJQYM

    masalı olur da şarkısı olmaz mı :) bu da Türk usulü illaki :)
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Ekim ayının başlangıcı ile #34358371 iletisinde bahsettiğimiz hikaye yazma etkinliği (Yeniden Yazma Etkinliği) başlamıştır. Hikayeler bu ileti altında yayınlanacaktır. Yazdığınız hikayeleri - yeniden yazdığınız masal/fabl ya da başka eserin ismi ile birlikte- yorumlara eklerseniz sevinirim. Ekim sonuna kadar zamanınız var . Herkese kolay gelsin.

    HİKAYELER
    -------------------------
    1. Şimâl - Külkedisi - #34666372
    2. Homeless - Fil ve Fare - #34872772
    3. Kadimce - Hansel ve Gratel - #35060349
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Kişisel gelişim kitaplarını eleştirdiğimde beni çarmıha gerip domateslemek isteyenlere sesleniyorum, bırakın elinizdekini de Ermişin okyanusundan susuzluğunuzu gidermeye gelin, hem hepimize yetecek kadar var meraklanmayın.

    Bu kitap hakkında hali hazırda çok güzel incelemeler yazılmış, birçok farklı açıdan yaklaşılmış. Benim vurguladığım nokta ise bir dostunuza veda ederken ayak üstü yapılan sohbetin doyuruculuğu ve verdiği hazzın üstünlüğü olsun. Çünkü Ermiş tam da bu tarzda yazılmış.
    Tam da ihtiyacımız olan noktaları hep tam onikiden vurmuş. Kitaptaki didaktik aforizmalar mükemmel ama daha da mükemmel olan kitabın üslubu sanırım. Sabahattin Ali okumalarından sonra güzel üslup hastalığı bana da bulaştığından bu konudaki arayışımı şu kısacık kitapla doyurmak şaşırtıcıydı. Bazı cümleleri aynı hazzı alabilmek için tekrar tekrar okudum diyebilirim.
    Sohbet tarzında ve samimi üslupla yazıldığından kitabın içindeki dünyaya hemencecik adım atmış buldum kendimi. Bu yüzden Ermiş'e ; "Gel boşver gemiyi, bi' çay içelim dertleşelim seninle" diyesim geldi.
    Acının da hayatın bir parçası olduğunu bir türlü kabullenemiyoruz, Ermiş kabullen diyor, diğer türlü diyalektik anlayış gereği zevki de algılayamazsın diyor. Ama diyorum keşke hayatın kanunları böyle olmasaydı, ne olurdu ki kötülüğün olmadığı, insanların ve bilhassa hayvanların birbirini vahşice yemediği bir dünya olsa ? Diyorum da kalıyorum. İyisi mi bunları pek fazla düşünmemek.
    Ben sonunda erdim galiba, siz de ermek istiyorsanız, açık adres elinizde. Keyifli okumalar :)
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    İçimi garip bir sıcaklık kaplıyordu onu düşününce. Maldoror'un Şarkıları'ndaki gibi, atılmış, çıplak, acı çeken bir imge.
    Demir Özlü
    Sayfa 12 - İş Bankası Yayınları
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Bakü'nün işgalden kurtulduğu haberini dünyaya ilk olarak 15 Eylül'de Gence'de yayımlanan Azerbaycan gazetesi duyurdu. Dört sayfadan ibaret bu gazetenin ilk iki sayfası Azerbaycan Türkçesiyle basılırken diğer iki sayfası da Rusça basıldı. Azerbaycan gazetesinin ilk sayısı Bakü'nün işgalden kurtulması gününe tesadüf etti ve Kafkas İslam Ordusu komutanı Nuri Paşa'nın telegrafını neşretti:
    "Bismillahirrahmanirrahim. Bakü şehri 15.09.1918 tarihinde saat 9'u geçe yiğit ordumuz tarafından ele geçirildi. Kafkas İslam Ordusu komutanı Ferik Nuri."
    Kolektif
    Sayfa 71 - Samir Baboğlu - "Gazetelerin Diliyle Bakü'nün Fethi"
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Dört saat sonra her şey normale dönecek.
    Kimse yerini düşünmeyecek daha fazla
    Dağlara öykünmeyecek insanlar.
    Herkes olduğu kişi kadar ölecek en çok.
    Yeniden yola çıkacak adamlar kadınlara doğru,
    Modern olacak aşklar, ayırmayacak ikiye kimseyi
    Boş yerler dolmayı beklemeyecek artık,
    Beklemeyecek saçlar rüzgarı, dalgalanmak için.
    Gözler olur olmaz yaşarmayacak dört saat sonra.
    Kristal bahçeleri herkese serbest olacak,
    Ama kimse istemeyecek fazla parlamak.
    Mutlu insanlar ayrı bir zümre olmayacak
    Yeryüzü ayaklarımızın altında dönerken.
    Yüzlerce sebep anında kaybolacak
    Mazeret kalmayacak hiç bir uzaklık için.
    İstediği kalbi duyup, istediği hayatı görecek
    Dört saat sonra gözünü açacaklar.
    Evlerine dönecek sonra insanlar
    Kendileriyle ne yapacaklarını bilmeden.
    Gerek kalmayacak ama bir şey yapmaya
    Dört saat sonra her şey normalleşecek.
    Rüyalar farklı olacak belki ama tavanlar aynı.
    Gülümseyecek her uyanan sırayla,
    Başkası da kendisi gibi gülümsediği için.
    Sonra akacak her şey nehirler gibi
    Dönecek yavaş yavaş, karışacak iç içe
    Takip edeceğim tüm dünyayı ben de tam o anda
    Dört saat sonra, gözlerim kapanmadan önce
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Şu dünyadaki en büyük suç gönül kırmaktır. Kim olursa olsun kırmamak lazım. Olabilir a, insanız, hataya, gaflete düşeriz, farkında olmadan ya da duygularımızın tesirinde bir gönlü kırabiliriz. Bir insan olarak bu hatayı fark eder etmez, telafi etmeye çalışmak icap eder. İnanın gönül kırmaktan daha büyük bir suç varsa o da bir gönlü kırdığımızı bile bile bunu görmezden gelmek, umursamamaktır.

    İbrahim Sisifos
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Sigaraya başladım, sonra nargileye, az ama ikisi de. Duman özlemi var bende, siz bilmezsiniz. Duman dinliyorum bu ara yine, tatlı tatlı söylüyor, “Sor bana pişman mıyım?” değilim.

    Yürümeye başladım, spor sayılabilecek hareketlere de üstelik. Yeşil alanlarda zaman geçiriyorum, turistler gibi ağzı açık garip bir gülümsemeyle bakıyorum çimenlere, kedilere ve köpeklere.
    Dağlara düşüyor yolum bazen, seviniyorum, bu iyi diyorum.

    Hobilerimi sorsa birileri, “kitaplara inceleme yazmak” diyemem elbette ama siz yabancı değilsiniz, içimi dökebilirim. İnceleme yazarken var olmanın dayanılmaz hafifliği geliyor üzerim(iz)e. Utanmayın,seviyoruz işte okumayı ve yazmayı, eğleniyoruz hatta, mutlu muyuz yoksa? Bilmiyorum.

    Yalnızlığımı büyütüyorum çokça bir de, çok alışmışız birbirimize, Dosto’nun Yeraltı kahramanı gibi çelişkili bir hüzün kaplıyor içimi ve dışımı. İkiyüzlüdür insan diyorum, olmayan var mı? Dünya benim etrafımda dönmüyorsa kimin etrafında dönüyor? Bilmiyorum.

    Gerçek zannettiklerinin birer yanılgı olduğunu anladığında, başından bildiğin yanılgıları da gerçek kabul etmek gayet makul geliyor. Tökezlemenin tadını çıkarmak diye bir şey var yani. Uçurumun kenarında hayalperestçilik oynamak diye bir şey de var ayrıca. Biliyor muyuz?

    Duman diyorum iyi ki var, “Seni kendime sakladım/Hepsini ben hesapladım” Eski kafalı ve tembel olmak zor mesele diyorum, modern hayat çok bilinmeyenli bir denklem gibi her an sürprizlerle doluyken, dönüp dolaşıp aynı sıradanlıkta ısrar etmek çok demode. Adam olur muyum? Bilmiyorum.

    Bıçkın bir delikanlıdır ruhum, ergendir. Duman söylüyor, “ Ah kimin için atıyor bu yürek” Bir gün bir dizide izlemiştim, adam şöyle demişti, “ Üç şey gizlenemez: Aşk, duman,parasızlık” Haklıydı belki de, kim bilebilir ?

    Başlamak bana göre değil diyorum, plansızım. Bir “son çıkış” arayışım olduğu doğrudur ama her şeye rağmen. Duman işte daha ne söylesin, “Sıraya dizdin bizi zaman/Giderek üzdün bizi zaman” Tükeniyor muyuz yoksa? Bilmek istemiyorum.

    Asıl söylemek istediklerim bunlar değil elbette. Sıra gelir mi bir gün, içimizdeki gerçek bize? Biz diyorum yani, bizim gibiler hep kaçamaktır. Dolaylıdır sözleri, yarımdır hevesleri, dertlidir bakışları,gariptir algıları,arkadaşıdır kitapları,hüzünlüdür bütün duyguları. Bir gün değişir mi her şey? Bilmiyorum, bilmek istiyorum..
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    OKUMA ETKİNLİKLERİ:
    J. R. R. TOLKIEN (1 Mayıs-...) #28957999
    --------------------------------------------------------
    BİLİM KURGU-ÇİZGİ ROMAN-MANGA (1 Haziran-...) #28996895
    --------------------------------------------------------
    STEPHEN KING (20 Haziran—...) #30096680
    --------------------------------------------------------
    I ve II. DÜNYA SAVAŞI (16 Ağustos-...) #31158981
    --------------------------------------------------------
    ARTHUR CONAN DOYLE (20 Ağustos-17 Ekim) #32159840
    --------------------------------------------------------
    ADNAN YÜCEL (10 Eylül-...) #33910177
    --------------------------------------------------------
    E. M. CIORAN (27 Ağustos- 27 Ekim) #33168433
    --------------------------------------------------------
    VÜS'AT O. BENER (1 Eylül-...) #32384995
    --------------------------------------------------------
    NAZIM HİKMET RAN (1 Eylül-1 Aralık) #32800750
    --------------------------------------------------------
    JEAN CHRİSTOPHE GRANGE (17 Eylül-...) #33810953
    --------------------------------------------------------
    SØREN KIERKEGAARD (20 Eylül-11 Kasım) #34128416
    --------------------------------------------------------
    CENGİZ DAĞCI (22 Eylül-...) #33042494
    --------------------------------------------------------
    ÖYKÜ OKUMA (15 Ekim-1 Aralık) #34011871
    --------------------------------------------------------
    ORHAN PAMUK (15 Ekim-1 Aralık) #31684193
    --------------------------------------------------------
    SABAHATTİN ALİ'NİN KAYIP KİTAPLARI (15 Ekim-15 Aralık) #34700268
    --------------------------------------------------------
    TOMRİS UYAR (18 Ekim-...) #35097085
    --------------------------------------------------------
    ATATÜRK VE MİLLİ MÜCADELE ESERLERİ (29 Ekim-30 Aralık) #34407909
    --------------------------------------------------------
    HERMAN HESSE (20 Ekim-1 Aralık) #33038933
    --------------------------------------------------------
    Tutunamayanlar (1 Kasım-1 Ocak) #35100528
    --------------------------------------------------------
    Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği (5 Kasım-...) #35032579
    --------------------------------------------------------
    JASPER KENT (16 Kasım-...) #33453124
    --------------------------------------------------------
    BİRHAN KESKİN (1 Kasım-22 Aralık) #34779046
    --------------------------------------------------------
    PAUL AUSTER (1 Aralık-1 Şubat) #34584910
    --------------------------------------------------------
    MUSTAFA KUTLU (1 Aralık-...) #34672712
    *************************************************

    DİĞER ETKİNLİKLER:
    HİKAYE YAZMA (1 Ekim-31 Ekim) #34539208
    ŞİİR YAZMA (1 Ekim-31 Ekim) #34502732

    GENÇ KALEMLER Genç Kalemler
    ÖYKÜ OTOBÜSÜ #32743786
    *************************************************

    BULUŞMA ETKİNLİKLERİ:
    #31186592
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Etkinlik Başlamıştır. 1-31 Ekim tarihleri arasında yeniden yazacağınız hikayeler #34539208 iletisi altında paylaşılacaktır.

    ***********

    İyi akşamlar. Az katılımlı bir Eylül ayı etkinliği geçirdik. Halen devam ediyor gerçi, belki 1-2 öykü daha eklenir. Bir de otobüs vardı , etkilenmeler olmuştur tabi. Ama genel bir atalet de var gibi bu cephede. (Ben de sonuna yetişebildim zaten) Üşenmeyip katkıda bulunan herkese çok teşekkür ederim

    Ekim ayı için anket yapmayacağız. Değerli Metin T. 'nın katkılarıyla bambaşka bir etkinlik olacak Ekim'de. Kendisi biraz ilerlememiz gerektiğini tavsiye etmişti kendi çapında hikaye yazan insanlar olarak - o yüzden bir deneme yapmaya karar verdik. Daha önce yayınladığım bir iki iletide de ipuçlarını vermiştim zaten. (#33734855)

    Ekim ayının teması “Yeniden Yazmak”. Daha önce yaşanmış bir olayı, yazılmış bir roman, öykü ya da masalı tekrar yazacağız. Ne demek bu? Oluşan kurguyu benzer bir şekilde biz de kaleme dökeceğiz, yer zaman kişiler ya da başka her şey değişebilir. Sadece okuduğumuz şeyin o ilk kurgu olduğunu anlayabilelim yeter. (Metin Hocam, burada yanlışım varsa düzeltirsen sevinirim)

    Zor bir şey mi, olabilir. Ama bir çok örneği de var aslında. Bir Hamlet'in edebiyat, sinema, oyun vb. ne kadar çok yeniden yazıldığını bilseniz şaşarsınız. Ya da hemen her ay yeni bir Romeo ve Juliet uyarlaması çıkıyor bir yerlerde. Uzayda, 80'lerde, köyde, gemide, her yerde aşık olup ölebiliyor insanlar. Ama ben Metin Hocanın bana gönderdiği kendi yazdığı bir hikayeyi örnek olarak buraya ekleyeceğim. Bir haberin uğraşılmış bir yeniden yazılası - kendi cümleleriyle açıklayalım olayı:

    “İkincisi, tamamen yeniden yazmak üstüne kurulu. Yani konu senin dışında cereyan etmiş bir şey. Var yani Üstelik senin yaşayabileceğin bir şey olma ihtimali de zayıf. Hemen bunu kullanıp yeniden yazıyorsun. Mesela, https://www.bbc.com/...erler-dunya-43710566 bu haberi okudum önce, sonra araştırdım ta başından beri. Özeti şöyle: Bu ajan Amerika adına çalışmış bir Rus. Deşifre olunca yakalanıp Rusya’da hapse tıkılıyor. Amerika adama sahip çıkıyor ve ajan değiştirme teklifinde bulunuyor. Ruslar için kendine çalışmış ama yakalanmış ajanların pek bir kıymeti yok. Zaten işi gücü inkâr. Böyle olunca, 10 ajanına karşılık bu Rus’u iade ediyor. Tabi arada antlaşma var. Artık deşifreler ya, maaş bağlayıp yaşatalım, dokunmayalım diye imzalar atılıyor. Birkaç yıl sonra bu adam zehirleniyor. Yani anlaşma tek taraflı olarak ihanete uğruyor. Tabii Ruslar asla kabul etmiyor. Oysa kullanılan zehir bile kendi yapımları. Neyse. Konu bu. İşte ben bunu yeniden yazdım. Aralara başka soslar da attım. Mesela planlayıp konuşmak, planladığını konuşmamak. Ve planlanıp söylenmeyenlerin başına ne geldiğini işlemek gibi.”

    Metin Hocanı yeniden yazdığı hikaye burada: https://yadi.sk/d/mOFHMkGDKJXI9Q . İsteyenler detaylı olarak inceleyebilirler.

    Peki biz neyi yeniden yazacağız Ekim Ayı boyunca. Başta Metin Hoca gibi ilginç haberler bulmayı düşündüm , ama açıkçası, uğraşamadım- fazla bir esprisi olmayacaktı. Sonra Metin Hoca çok bilinen bir fabl'ı (Karga ile Tilki) da yeniden yazdığını söyleyince bunun üzerinde çalışabileceğimizi düşündüm. O da beğendi bu fikri, ama ben yine de kısıtlamayı düşünmüyorum fazla yazmak isteyenleri (Bu kadar konuşmadan sonra hala bir şeyler yazmak isteyen varsa tabi)

    Hepimizin bildiği Masal ve Fabl'ların yeniden yazımı ile ilgili olacak bu ayki hikaye etkinliğimiz. İsteyenler farklı şeyleri de deneyebilir – onlara da açık kapımız. Ama Masallar ve Fabl'lar okuyucular tarafından daha kolay anlaşılabilir diye düşünüyorum. Mayıs'tan beri hikaye yazıyoruz, kendimizi sınamak için güzel bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Metin Abi'nin dediği gibi biraz zorlamamız gerek belki kendimizi. Önümüzdeki ay anket olayına devam ederiz herhalde. Umarım yazmak isteyenleri fazla korkutmamışımdır. Bu ay da böyle oldu. Etkinlik Ekim boyunca sürecek, yazmak isteyen herkese kolay gelsin şimdiden.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    'Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.' Böyle başlıyor kitap. 3 denemede sadece imgelerin kullanıldığı, toplam 7 denemeden oluşuyor. Bir okur arkadaş okumaya başladığımda mesaj atmış. 'Berger okumak bir ayrıcalıktır.' diye, gerçekten de hissettim.

    Sanat eserlerinin bu kadar yoruma açık olması inanılmaz bir güzellik. Onu da imgeleri görme biçimiz sağlıyor. Bir imge yeniden üretilmiş görünüm. Ve o imgeyi algılayışımız bizim görme biçimimize bağlı. Ve görme biçimimizi de etkileyen düşünsel, yazınsal, fiziksel, hormonal bir çok etken var; bundandır ki imgenin kişilerde bıraktığı etkiler çeşit çeşit.

    Bir denemede hiçbir çözüme ulaşamamış kadının toplum içindeki yerine yağlıboya tablolar üzerinden değiniyor. Çarpıcı tespitleri var cinsiyetle ilgili. 'Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona.' Doğru değil mi? Ya döngüsel bir sürece girmiyoruz mu böylece seyredene seyirlik görünerek ve erkeklerin buna göre tutum almasıyla? Kadın kendi içinde 'kendisine nasıl davranılmasını istediğini' gösteren zihniyete boyun eğerek, düzenlemeler yapıyor ve sanata da yansıyor.

    Çıplaklık içeren yağlıboya tabloların bir seçkisini sunmuş ve ideal seyircinin her zaman erkek olması kabul edildiğini varsayarak çıkarımlarda bulunmuş. Ve bizim gibi 'doğulu'ların alışmadığı bir biçimde Avrupa sanatından örnekleri 'suçluyor'.

    Bir diğer konu başlığı kitapta kullanıldığı gibi 'sahibolma'. Yağlıboya resimdeki nesnelere sahibolma'nın en temel içgüdülerimizden birine 'mülk aşkına' hizmet ettiğini savunuyor. Sahibinin zenginliğini vurguluyor eser. 'Kapitalin toplumsal ilişkilerde yaptığı etkiyi, yağlıboya resim görünürlerde yapmıştır.' diyerek sanatın başka boyutuna ışık tutuyor. Tabii ki genelleyerek ulaşılabilir sonuçlar bunlar. Yeni E Dergisi - Sayı: 19 'nde (Dediklerine göre edebiyat, estetik, eylem, emek, epik, evrim, ekoloji, enternasyonel, evrensel için bir E) yer alan 'Sanat Nasıl Plastik Oldu?' başlıklı, tüketmemize engel değil de (hangi çılgın yapabilir bunu?), en azından tüketirken biraz pişman eden bir yazı okudum. Onda da plastikle sanatın nasıl birleşip satılabilir hale geldiğinden dem vurmuş. Sanatın tüketilebilir hale gelmesinden, daha doğrusu 'benim mülkiyetimde olmalı' kısmına Berger'in bakış açısıyla yaklaşmış.

    Ve son konu başlığı ise 'reklam imgeleri'. Biliyorsunuz abartılı bir şekilde reklamlara maruz kalıyoruz, kitlesel iletişim araçlarıyla, toplu taşımada, görsel yerleştirmelerde pıt pıt  pıtırdıyor bu imgecikler. Reklamları savunanlar alıcının seçme özgürlüğü ve üreticinin girişim özgürlüğünden bahsediyorlar, ama sattıklarıyla sundukları eşit olmadığından bu sav sönük kalıyor. 'REKLAM İMGESİ ALICIDAN ASLINDA ONUN KENDİSİNE KARŞI DUYDUĞU SEVGİYİ ÇALAR; SONRA DA BU SEVGİYİ ONA, ALACAĞI ÜRÜNÜN FİYATINA YENİDEN SATAR.' O parfümü alınca, karşı cins peşinizde köpek olmuyor; o arabayı alıp özgürce sürünce, patronunuz bu pazartesi gelme demiyor; o yapay gıdayı yiyince de pantolonunuz bollaşmıyor. Umut satıyor, gelecek satıyor, ama biz sadece parayla alınabilir kısmını alabiliyoruz, yani hiçbir şey.
    Asıl soru şu bence: Niye bildiğimiz halde devam ediyoruz para saçmaya?

    Belgeseli var okumaya üşenenler için, izleyip kendinize bir iyilik yapabilirsiniz.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    İnsanlığa en büyük hizmetim olan bu incelememle karşınızdayım.

    Artık imkansız diye bir şey yok. Sırf sizleri düşündüğüm için bu kitabı okumaya çalıştım. Söylediklerimi yaparsanız ihya olacaksınız. O zaman başlayalım.

    Kız Kaçırma Büyüsü: Sevdiğiniz kız sizi sevmiyor mu? Şimdi bu anlatacağım büyü ile istediğiniz kızın size kaçmasını sağlayabilirsiniz. Bakın şimdiden anlaşalım. Adriana Lima’ya büyü yapmak yok o benim. Onu kendime kaçıracağım. Yapacağınız şey öncelikle cuma gecesi sevdiğiniz kızın kapısının önünden bir avuç toprak almak. Bizim Adriana işi bu toprak yüzünden yattı sanırım neyse devam edelim. Cinci hoca bir kağıda Kuran'dan bir süre yazar ve bu kağıdı suyla iyice ezip macun haline getirir. Sonra kızın evinin önünden alınan toprağı da katıp yoğurur. Kulak memesi kıvamında bir hamur elde edilir. Pardon yemek tarifiyle karıştırdım. Neyse bu oluşturulan çamurlu ayetli şey yedi gece cinciye okunmaya getirilir. Sonra bu karışım üç parçaya ayrılır. Kızın evinin üç ayrı köşesine bırakılır. Kız bu aşamadan sonra evde duramayacak ve size kaçacaktır. Yalnız müstakil evlerde oturan kızlara gönül vermenizi tavsiye ederim. Eğer apartmanda oturan bir kıza gönül verirseniz ve bu büyüyü yaptırırsanız apartmandaki bütün kızlar size kaçabilir demedi demeyin.

    Ara bozma büyüsü: Eğer sevdiğiniz kişi sizinle değil başkasıyla mı evlendi sakın dert etmeyin. Şimdi onların arasını bozacağız. Nasıl mı? Elbette ki tek çözüm Cinci hocaya gitmek. Cinci hoca sizi karanlık bir odaya götürecek. Odada cincinin önünde diz çökeceksiniz. Sırtınızı kıbleye çevirmeyi unutmayın sakın. Cinci hoca size sevdiğinizin ismini ve arasını bozmak istediğiniz kişinin ismini soracak. İki ismin harfleri toplamı kadar çevrenizde dönerken "lanetullahılaleyh" diyecek ve okumuş olduğu tuzlu sudan kafanıza yedi damla damlatacak. Sonra sizi dışarı çıkartıp cinleriyle konuşacak. Daha bir sürü şey var işte ben yazmaya üşendim.

    Erkekler için evlenme büyüsü: Eğer evde kalmış bir erkekseniz hemen üç ayrı çeşmeden birer bardak su alıp cinci hocaya gidiyorsunuz. Cinci hoca getirdiğiniz suya tuz ekleyip yine sizi diz çöktürüp başınıza 7 damla tuzlu su dökecek. Bu sefer ya seyid, ya rahman diyecek ve yüzünüze üfleyecek. En kısa zamanda kısmetiniz açılmış olacak.

    Yol bağlama büyüsü: Diyelim ki gurbete çalışmaya veya askere gideceksiniz. Geride kalan sevdiğiniz siz gelene kadar başkasıyla evlenebilir. "Seni kendime sakladım" diyebilmek için kızın üç saç teliyle sizin üç saç telinizi cinci hocaya götürüyorsunuz. Korkmayın eğer kel iseniz bıyık yada sakal oluyormuş. Cinci hoca bu saç tellerini veya bıyık her neyse tek tek birbirine bağlıyor ve bir naylona sarıyor ve ya "gayrihi aklihi ya gayrihi fikrihi" duasını okuyarak kızın ismini söyleyip naylona üflüyor. Sonra siz bu naylona sarılı saçları cuma gecesi kızın geçeceği yola gömüyorsunuz veya bir taşın altına gizliyorsunuz. Sonra gizlediğiniz yere bir üçgen çizip ‘’kulhuvallah’’ okuyorsunuz. Bu işlemlerden sonra kızın gönlünden asla çıkmıyorsunuz.


    Korunma Büyüsü: Eğer siz de çevrenizdeki dedikoduculardan bıktıysanız onlardan korunmak için büyü yaptırabilirsiniz. Büyü yaptıran erkekse, yatsıdan sonra, kadınsa sabah namazından önce cinciye gelir. Yatsıdan sonraki zamanla sabah namazından önceki zaman aynı zaman olmuyor mu? Burada kafam karıştı benim. Neyse cinci sizi uygun bir yere oturtur başının üstüne bir kaşık koyar. Ağzı aşağı doğru olan kaşığın üzerine «ya seyyidul muminin» deyip üfler. «inananların efendisi» anlamına gelen bu sözle koruyucu cini çağırır. Oturan kişinin çevresinde, cinci yedi kez döner. Bu işlem yedi kere tekrar edilir. Kaşığı üzerinizde taşıdığınız günler dedikodular sizden uzak olacaktır.

    Neyse daha fazla yazmayayım. Cinci hocaların mesleğini ellerinden almış oluyorum. Büyü falan yaparlar neme lazım.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Merhabalar değerli inceleme okuyucuları.. 1 nisan ın ilk dakikalarında bir inceleme ile daha karşınızdayım efendim..
    Anlatmasam hayatta olmaz diyerekten yavaştan başlıyorum.. Dur sakın anlatma okuycam ben diyenler burda bırakabilir nitekim az buçuk spoiler içerir benden söylemesi :) çok spoiler isteyenler akşam yemeğini yerkene ana haber bültenlerine ve gazete 3. Sayfalarına bakabilir Esra Erol izleyebilir Seda Sayana konuk olabilir :) en arızalı tipler malum orda :) hepsini toplayıp bahsi geçen denize sırtı dönük hastaneye götürseniz yeri var :)
    Ne alaka diyorsanız başlıyorum ...azcık spoilersiz tadı çıkmayan incelemeye ..hazırsanız :)
    Bu arada bina neden denize sırtı dönük yapılmış diye meslek icabı merak ettiğim soruya da KANSIZ bi mimarı anlatarak cevap vermiş :) hala hayretteyim mesleki ince ayrıntılarla dolu mesleği mimar olmayan yazarın nasıl bu kadar isabet ettiği konusuna !!! BRAVO demeden geçemeyeceğim..

    Öncelikle belirteyim ki Ayfer Tunç un ilk okuduğum kitabı, mendebur,kadir kıymet bilmez, adıyla müsemma olmayan Aziz bey in oh olmuş dedirten hadisesini okuduktan sonra okuduğum bu ikinci kitabı o kitabını ben diyim yüz siz deyin 1000 katlar.. yani o kadar çok karakter var ki sevgili pek zeki yazarımız arkaya bi sözlük hazırlamış kim kimdi diye :) arada açıp bakmayan zaten kitabı okumuş sayılmaz bence.. gerçi kapağından tut redaksiyonundan çık tek kelimeyle mükemmel bir iş çıkarmış olmaları ara ara okurken helal olsun dedirtti..hiç yazım imla hatası olmaz mı olmaz ve karakter enflasyonu içinde ilk defa adı geçenleri koyu yazmak çok iyi fikir ve anlatımın içindeki konuşmaları italik yazmak hele hele de tam da o karakterin söylediği şekilde ...HELAL OLSUN ..
    yazı puntosu küçüktü vay okurken gözlerim kör oldu falan diyecekler varsa hemen vazgeçsin derimmm!!bu haliyle bile 464 sayfa tutan kitap iki üç cilt olurdu yoksa.. zaten Maşallah dediğim yazarımızın ticari kaygısı olsa her sayfada anlatılan, nerdeyse her hissini ve yedi ceddini öğrendiğiniz, ilerleyen sayfalarda diğer karakterler ile zamanda ileri geri sararak yolları kesişen ve de çoğu zaman ohh tam da bu karaktere layık bir akibet dediğiniz olaylardan inanın en az yüz kitap çıkardı..Diyorum!! belki az bile demişimdir yani..yine HELAL OLSUN..
    Şimdi soruyorsunuz belki iyi tamam da ne anlatılıyor kardeşim diyenlere de söyleyim.. adından belli olduğu üzere 'bir deliler evinin YALAN YANLIŞ anlatılan kısa tarihi' adındaki ve kısaca YALAN YANLIŞ diye geçen kitapta anlatılan olaylar ve mekanlara yalan yanlış diyebilirsiniz ..çünkü daha önceden kitabı okuyan ve Samsunlu olan değerli yazarımız Mehmet YILMAZ hocam adı geçen mekanların Samsunda olduğunu ama gerçekle birebir aynı olmadığını söylemişti. .yalan yanlış yani :) Zaten öyle pislik insanlar var ki anlatılan bunların bu ülke insanı olmasını istemiyor ve anlatılanlar noolur yalan yanlış olsun diyorsunuz bi noktada.. Tiksinç ötesi yaratıklar kimi zaman bi pasajda şemsiyeci kimi zaman bir polis bi doktor bi hemşire dolmuşçu kabzımal öğrenci diplomat çevreci öğretmen milletvekili meclis üyesi eczacı köylü kentli okumuş okumamış zengin fakir vs vs..gay Osmanlı paşası bile var düşünün... o kadar kusası geliyor ki insanın bunları okuyunca bu memlekette hiç adam kalmamış mı yaw diye umudunuzu kesip tam isyan edecekkene tam da onlara layık olan Allah ın sopası yok dedirten sonları okuyunca anca rahatlıyorsunuz..
    Kitabı bitirirken belirli bir ana karakter etrafında dönmeyen ama ara ara hayatlarının farklı karelerini okuduğunuz sıklıkla bahsedilenler haricinde diğerlerinin akibetini öğrenince biten hikayeler dışında belirgin bir sonun da olmadığı bu kitapta o kişiler kimmiş derseniz kitap kapağı çok şey anlatıyor efenim.. KEK e TİKKAT!!! :)

    Anlattığı karakterlerin iç dünyasını ve hayatlarını, yeme içme, giyim kuşam konuşma ve beden dilleri dahil en ince ayrıntılarına kadar veren ve de çok yorum yapmadan durum zaten ortada şeklinde yazan sevgili Ayfer Tunç a bir kez daha HELAL OLSUN ve MAŞALLAH diyorum..

    yer yer tiksindiğim yer yer güldüğüm ve sanki memleketi topluca tımarhaneye hatta af buyurun keraneye benzettiğim çünkü evli bekar kız erkek dinlemeden karısı kocası aldatan aldatana sapıklıktan sapıklığa öğğ dedirten tipler..çoğu zaman şükrettim etrafımda bu tarz tipler olmadığına biliyor musunuz. .gerçi yedi ceddini ve özel hayatını ve dahi içinden geçenleri bilmediğimiz tipler neler yapıyor nerden biliyoruz ki değil mi!!! Kimbilir etrafımızda neler dönüyor da haberimiz yok .. Allah muhafaza!!!!

    Hayatın akışında öyle şeyler oluyor ki kimi için çok değerli şeyler kimine göre beş para etmez çöplerden ibaret. .
    hayat boş be ya.. hiçbir nesneye çok da bir değer bağlamamak lazım aslında belki de..vay aile yadigarı vay antika vs hiç hiç.. öldükten sonra bedenimizin çürüdüğü gibi onlar da en nihayetinde yok olup gidecek. .elden ele ne kadar geçse de akibet bu...
    Uzun mu oldu ne bu sefer :)
    Buraya kadar okuyan tüm değerli okuyuculara selam edip bir tatlı huzur almaya geldiğimiz dünyada hayatta başarılar diliyorum.. sağlıcakla huzurla vefa doğruluk onur insanlık ve aşkla kalın efendim.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    "O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı."

    Bir şeyler anlatmaya sanırım bu cümle ile başlamak en güzeli, çünkü yazarla ilgili kitaptan sonra düşüneceğiniz tek şey bu oluyor. Öncelikle şunu söyleyeyim Orhan Pamuk’tan çok güzel kitaplar okudum, gerek arayış olsun, gerek aşk olsun ama ben Orhan Pamuk'u tam anlamıyla Kar'da tanıdım. Görüşünden tutun, kaleminin inceliklerini daha net anladım. Bu kitaptan sonra sonuna kadar iddia ederim ki, hümanist ve tarafsız birini mi okumak istiyorsunuz, alın size Orhan Pamuk alın size Kar.

    Orhan Pamuk un belki de okuduğum en ağır romanı diyebilirim, bunu söyleme amacım, boş kurgu ya da laf kalabalıkları olmasından değil, bilgi birikimi olaylar arası bağlantılarının kuvvetli olmasından dolayı. Bir satırın bile ince ince okunması gerektiği için bu ağırlık. Bir sayfa okuyup üç saat araştırma modunda hissediyor insan sürekli.
    Açıkçası kitaba başlamadan önce bu derece sonuna kadar heyecan, araştırma ve merak içerisinde okuyacağımı düşünmemiştim. Kar ile beni tanıştırdığı, özellikle de Orhan Pamuk ile tanıştırdığı için sevgili mithrandir21 | Uğur a teşekkürü borç bilirim.

    Ne deniz var ne dalga, Kars’ın donduran soğuğunda hayatın gerçeklerini kar taneleri ile yüzünüze vuran çarpıcı, kışkırtıcı bir roman var.
    Kısaca romanın nasıl başladığından bahsedecek olursam, Gazetede köşe yazarlığı yapan ve sürgünden sonra Frankfurt’a giden kahramanımız Kerim Alakuşoğlu namıdiğer Ka, yıllar sonra Türkiye’ye dönmeye karar verir. Bu sefer değineceği konulardan biri Kars’ta meydana gelen kadın intiharlarına farkındalık yaratmak, sebeplerini tüm objektifliği ile göz önüne sermektir. Karşılaşacağımız kişiler de, din siyaset ve devlet istismarcıları oluyor. Ka’nın soluğu Kars’ta alıp, daha önceden aşık olduğu kadının aile oteline yerleşerek şehrin ileri gelenlerinden tutun emniyetine kadar bilgiler toparlamaya başlaması ile Kars turumuz başlıyor.

    O kadar çok ele alınacak noktalar var ki, ‘’Ermeni, ülkeyi sattığı için Nobel ödülü aldı, bu adamı okuyan, savunan bu toprakları terk etsin’’ denilen adam ‘’demokrasi’' kelimesini, çoğu insanın gösteriş malzemesi olarak kullanmasının yanında, yazdıkları ile demokrasi ve eşitliğin hakkını verebilen bir yazar. Sayfalarca, türbanlı oldukları için üniversiteden yaka paça çıkartılan öğrencilerin savunulmasından tutun, başörtüsünü siyasi simge haline getirip insanların manevi olarak taktığı örtünün, taraf belirtmek için kullanılmasına kadar, bu ülke topraklarında Türk olsun Ermeni olsun, Yunan olsun Kürt olsun, İnançlı olsun inançsız olsun tüm öldürülen insanların yaşadıkları zulümlerine, kandırılmalarına kadar, taraf gözetmeksizin objektif olarak anlatıldığı satırlar var. Bir sayfada insanların Allah’a inanmamasının ardındaki sebepler ile ateizm ele alınırken, diğer sayfada Allah inancının kuvvetini, bir sayfada dindarların mücadele sebebini okurken, diğer sayfada ‘’İslamcı’’ görünen kişilerin siyasi güdülerini okuyorsunuz.
    Bizler- onlar gibi ötekileştirilmiş kelimeler yerine, kendiniz o kişilerin yerine geçip objektif bakabiliyorsunuz.

    Orhan Pamuk, bu kitabı ile ilgili ‘’benim tek siyasi kitabım’’ demiş. Bence bir kitap siyasi olacaksa Kar gibi olmalı. Ne muhalif olup iktidarı yerden yere vurmuş ne iktidar olup muhalefeti yerden yere vurmuş. Herkes olup herkes gibi bakabilmiş. Siyasi kitaplar, insanların kişisel dürtülerini göz dağı vererek satırlara dökmesi için değil, topluma, devlete, insanlığa eşit bakılabilmesi için yazılmalı, ki Orhan Pamuk bunu mükemmel bir şekilde başarmış.

    Bir röportajında ;
    - ‘’Bu bir politik roman mı?’’ Diye sorduklarında
    ‘’Evet, Kar’ın siyasal bir roman yanı var. Ve bu yüzden çok hassas yanı da bu. Çok da dikkatli yazdım. Siyasetle, bir fikir beyan etmeyi, siyasi propaganda yapmayı birbirinden ayırmaya çalıştım’’ demiş, aynen de söylediği gibi yapmış.

    İncelememi Orhan Pamuk'un Kar kitabı için söylediği cümlelerle bitirmek istiyorum.

    ‘’Türkiye’yi anlatıyorum ama onu sloganlarla anlatmıyorum. Türkiye’yi siyasetle kurtarmak isteyen insanların acılarıyla anlatmıyorum . Ve her bir tarafa da, hiç bir slogana bağlı kalmadan, sloganların arkasında insanlar olduğunu ve onların acı çektiğini göstermeye çalışıyorum. Gene kızacaklar belki ama ben romanlarımı yazmaya devam edeceğim.’’

    Sen hep yaz Orhan Pamuk !
Erkek
588 okur puanı
03 Kas 2016 tarihinde katıldı.