Metin T. profil resmi
Erkek
557 okur puanı
03 Kas 2016 tarihinde katıldı.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Evet, #32033924 iletisinde açıkladığım etkinliğin ikinci haftasında Onat KUTLAR'ın İshak kitabında bulunan Hadi adlı öyküsünü okuyup değerlendireceğiz. İlk hafta acemiliğimizi #32034196 iletisinde görebilirsiniz. Bu hafta için şöyle birşey yapalım isterseniz. Etkinliğe katılmak isteyenler Pazar akşamına kadar hikayeyi okuyarak burada toplansınlar. Beyaz Pantolon'a göre çok daha fazla şey çıkacağına eminim. Tabi düşünceleriniz için bu ileti ve link haftaya cumartesiye kadar buralarda kalacaktır. İsteyen görüşlerini daha erken ya da daha geç de belirtebilir. Pazar akşamı uygun değil diyenler için de fikirlere açığım. Herkese iyi okumalar.

    LİNKLER KALDIRILMIŞTIR
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Falih Rıfkı Atay etkinliği kapsamında yapacağım ilk incelemem olacak. Etkinlik için Link: ->> #27899814

    Tarihi bir yolculuğa hazırlanın; geçmişe, bir İmparatorluğun Çöküşüne ve kaybedilen topraklarda yaşanan büyük acılara tanık olacağız. .

    Daha önce, Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri ve Mustafa Kemal'in Ağzından Vahidettin kitaplarını okumuştum. Falih Rıfkı’nın duruşunu, karakterini ve Cumhuriyeti sahiplenmiş bir idealist oluşunu her zaman sevmişimdir. Zeytindağı ile kaybedilen topraklara gidiyoruz. Balkan Harbi ve I. Dünya Savaşı hakkında biraz bilginiz var ise anlatılan yerleri ve durumu daha iyi kavrayacaksınız.

    Kesinlikle Spoiler içermeyen ve kitabı okumadan önce rehber olarak kullanabileceğiniz bir inceleme yapacağım. Detaylı bilgi istemeyenler BİRİNCİ BÖLÜM'ü es geçip, İKİNCİ BÖLÜM den başlayabilirler.

    Biz Paşalarımızı kötülemek için tek satır yazmayız, kötü şeyler de ağzımızdan çıkmaz. Yaptıkları hatalarıyla bizim paşalarımızdır bu paşalar. Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa. Büyük facialara neden olan yanlışlarını da dile getirmek gerekir. Falih Rıfkı Cemal Paşa ile fazlasıyla zaman geçirmiş, bu zaman diliminde yaşananları da kaleme almıştır. Kendisi de özellikle belirtir ki Cemal Paşa’yı yermek veya kötülemek için değil, olan durumları anlatmak için yazmıştır.

    Kitap incelemesini bölüm bölüm yapacağım ve alışık olduğunuz gibi kısa bir inceleme olmayacak. İlk önce birkaç detay vereceğim daha sonra ana incelemeye geçeceğim.

    BİRİNCİ BÖLÜM: Kısa kısa Balkan Savaşları ve I. Dünya Harbi hakkında bilgi, Savaşa neden ve nasıl girdik, Hangi Cephelerde savaştık, Osmanlı Devletinin son durumu nasıldı?

    Osmanlı Devleti I. Dünya Harbine girmeden önce, Balkan Savaşlarında ağır yara almıştı. Balkan ve akabinde kaybedilen I. Dünya Harbi’nin faturası Devlet-i Âliye-yi Osmâniyye’ye ağır olmuş, imza edenin hain ilan edilebileceği antlaşmaları imzalamak zorunda kalmışlardır. Tabi Balkan Savaşı öncesi bir Trablusgarp Savaşımız vardır. Mustafa Kemal’in sahneye çıktığı ilk savaştır. https://ibb.co/cOyTTd

    Trablusgarp ı fırsat bilip Osmanlıya savaş açan devletler Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ ‘dır. Bunların hepsi yıllardır gelen güç kaybının ve çöküşün diğer devletler tarafından değerlendirilme çabalarıdır. İşte balkan Savaşı bu fırsat ve iştahla çıkmıştır. Trablusgarp savaşının detayını verirsem incelemeyi uzatırım. Mustafa Kemal’in ilk savaşı ile ilgili detayları ve o dönemde öngördüğü durumları telgraflarla ilgililere aktardığı yazışmaları buradan okuyabilirsiniz. https://isteataturk.com/...ablusgarp-Savasi/672


    Balkan Savaşı hakkında kısa ve hızlıca bilgi edinebileceğiniz bir link veriyorum. http://www.kurtulussavasi.gen.tr/balkan-savaslari.html Bu linkten kısaca savaş ile ilgili bilgi alabilirsiniz.
    Öncelikle Osmanlı Devleti içerisinde müthiş bir Almanya sevdası vardır. Almanlara olan güven yüzünden kaybedilen topraklar ve ölen onca can vardır. Almanlar ise Osmanlıyı öyle bir kullanmıştır ki, bunu sezen ve üst makamlara ileten tek kişi olmuştur, o da Mustafa Kemal. O zamanlar rütbeli olmadığı için malum üçlü Talat, Enver ve Cemal Paşayı ikna edememiş, bakanlıkları devreye sokamamıştır. Tarihimiz belirli bir döneme kadar bu hatalarla doludur.

    "İttihat ve Terakki'yi sorumsuz adamlar soysuzlaştırmıştır." Sy.42

    İttihat ve Terakki, II. Abdülhamit’i tahtan indirmiş, kontrolü eline almıştır. Daha doğrusu tam olarak alamamıştır. Bir vizyon, yani bir plan olmadığı için kendi aralarında yaşadıkları anlaşmazlıklar, rütbe kavgaları, Enverciler, Talatçılar derken ayrışmanın doruğuna ulaşmışlardır. Hazinenin boşalmasına da büyük katkıları olmuştur.

    "Harbe nasıl, niçin ve ne hesapla girmiştik? Bunu bir adam biliyor: Enver!" Sy.33

    Osmanlı ve Almanya arasında gizli bir anlaşma imzalanmıştır. İlk başta bu anlaşma gizli tutulmuş, daha sonra ortaya çıkarılmıştır. Alman seviciliğimiz tam olarak bu noktada imza altına alınmıştır. Almanya tek bir şartla imzalamıştır bu anlaşmayı: Osmanlı Ordusunu Alman Generaller yönetecek. Yani şunu diyorlardı: "BİZ SİZİN BECERİKSİZ ASKERLERİNİZE VE GENERALLERİNİZE GÜVENMİYORUZ!" İşte tam bu nokta da Mustafa Kemal dirayeti beklerdik paşalarımızdan ama maalesef. Öyle bir şey olmamıştır.

    Alman seviciliği sayesinde savaştığımız cepheler;

    Topraklarımızda Savaştığımız Cepheler :
    1. Kafkas Cephesi, 2. Çanakkale Cephesi, 3. Kanal Cephesi, 4. Irak Cephesi, 5. Filistin Cephesi, 6. Hicaz-Yemen Cephesi, 7. Suriye Cephesi

    Topraklarımız dışında savaştığımız cepheler :
    1. Makedonya 2. Galiçya 3. Romanya

    Şimdi buradan başarı ile çıkılma imkanı nedir? Böyle bir imkan, cephane ve ordu yoktur. Her türlü zor durumda olan bir devlet, bu cephelere sadece ölmek için asker göndermiştir. Bunun izahı yoktur. Bu gençler alman generallerin ellerinde birer birer öldürtülmüştür. Sonuç? Sonuç yenilgi…! Öyle saçma sapan savunmalar ve taarruzlar yapılmıştır ki, anlama şansımız yoktur. Alman generallerin ellerinde kurşun sıkılmadan verilen yerler bile vardır!

    İşte Zeytindağı bu manzaranın etrafında şekillenmiştir.

    İKİNCİ BÖLÜM: Zeytindağı!

    Falih Rıfkı cephenin gerisinden Cemal Paşa ile yaptığı gezileri ve gezilerde tanık olduğu durumları aktarmıştır. Bunların akabinde dönemin gazetelerinde yayınlanmış birkaç anıya ve mektuba yer vermiştir.

    Osmanlı Devleti zayıf, hükumet devrilmiş, İttihat ve Terakki kendi içinde bölünmüş, onlara yaptıkları hataları gösteren Mustafa Kemal gibi subaylarla ters düşmüş, kendi ünleri peşinde koşan bir duruma gelmiştir. İttihat ve Terakki’nin yapmak istediği ile yaptığı arasında çok büyük farklar vardır. İyi bir amaç için bir araya gelen bu ilerici paşalar, daha sonra kendi iç çatışmalarına yenik düşmüşlerdir. Bu konuda daha detaylı bilgi için doğru argümanla yayınlanmış kitaplara bir bakabilirsiniz.

    Döneme baktığımızda Vatan Toprağı dediğimiz yerler aslında vatan toprağı değilmiş hissiyatı vermektedir. Çöllerde yaptığımız savunmalar ve savaşlar büyük can kayıplarına yol açmıştır. Basit bir şekilde yazdığımız ÇÖL kelimesi basitlikten çok fazlasıdır. Susuzluk, sıcaklık, eksik mühimmat, yırtık kıyafetler, ulaşım büyük sıkıntıdır. Karşı tarafa baktığınızda ise İngilizler tam teşekküllüdür. Onları durduran ve yavaşlatan TÜRK’ün inanılmaz vatansever yüreğidir. Mevcut şartlara bakıldığında kendi yönetimleri ve düzensiz düzenleri olan topraklardır buralar. Özellikle Arapların bu savaş esnasında yaptıkları affedilir şeyler değildir.

    "Aşiretlerin bulunduğu çöllerin içine henüz paradan büyük bir kudret girmemiştir. Para Uğruna yapılan her şey, Allah uğruna yapılmış gibidir." Sy.104

    Falih Rıfkı’nın bahsetmiş ve bizzat şahit olduğu bir durum vardır. Şeyhlere yardımcı olması ve taarruz esnasında yanlarında olmaları için üç defa para verilmiş, asla ne taarruza ne de yardıma gelmemişlerdir. Verilen altınlar aralarında bölüşülmüş ve devlet sırtından vurulmuştur. Bizzat Saraydan gelen talimatlara bile uymayan arapların olduğu topraklar TÜRKler tarafından savunuluyor ve binlerce insan şehit oluyordu. Bu kadar gencin kolay harcanmasının bedelini kurtuluş mücadelesinde daha iyi anlıyoruz. Askere gidecek insan sayısı o kadar azalmıştır ki, yaşlılar ve çocuklar savaşmıştır!

    Karargâhın içinde: “Kudüs düştü!” sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a, Haleb’e göz yaşlarımızı hazırlamak lâzımdı.

    "Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk. İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine, Allahaısmarladık!" Sy.116

    Savaşın kaybedileceği ayan beyan ortadayken, Almanya tarafından oyuna getirilen paşalarımız durumu kavrayamamış güvenlerinin devam ettiğini sürekli deklare etmişlerdir. Almanlara güvenmeyenleri Almanya ya götürerek gözleri boyanmaya çalışılmıştır. Bu gezilerin bir örneği vahdettin ve Mustafa Kemal arasında da geçmiştir. Bu gezi ve anılar için Mustafa Kemal'in Ağzından Vahidettin kitabına bakabilirsiniz. Bu gezileri tek bir amaçla kullanan paşalar vardır! Savaştan uzak olmak ve Avrupa! Bunlar yapıldığı esnada Anadolu’dan bin bir zorluklara cephelere giden gençler şehit olmaktadır.

    Kudüs ve Medine üzerine;

    Günümüzde olan durumlar geçmişte de yaşanmıştır. Din üzerinden yapılan sömürü bizzat Hz. Muhammed’in kabri yakınlarında, bizzat içinde ve etrafında da yapılmıştır. Paranın ele geçirmediği yer ve zaman dilimi kalmamıştır. Paylaşacağım üç alıntı bu konuda yeterli olacaktır.

    "Medine’de Peygamber kabri ile tüccarlık eden bayağı ahlâksız simsarlara rastlanır. Her Medine’li uzaklardan gelen saf halka, bu harap köyün taşını, toprağını, kuyu suyunu kırk defa öptüre öptüre satar." Sy.63

    "Asıl Müslüman şehri, din şeyhlerine hürmet olunan, dini sanatlaştıran ve asilleştiren şehir İstanbul olduğunu Medine’de büsbütün anladım. Orada Peygamber’in amcasının mezarı sakaların (su taşıyıcısı) kulübesi olmuştur ve sandukasının üstünde kırbalar (su kabı) asılıdır." Sy.64

    "Medine, dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarı idi. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur." Sy.71

    İşin ilginç tarafı KUDÜS’tür ayrıca. Kudüs her zaman siyasetin odak noktası olmuştur. Burada oynanan büyük bir oyundur. Bu oyun hala da oynanmaya devam etmektedir. Olan sivil halka olmaktadır. Falih Rıfkı olayı çok güzel özetlemiştir.

    "Kudüs kelimesi Hıristiyanlığı hatıra getirir. Fakat ne Kudüs’te, ne de Filistin’de Hıristiyanlık diye bir mesele yoktur. Kudüs’ün Hıristiyanlığı, Ortodoks Petesburg, Protestan Berlin, dinsiz Paris, Katolik Roma ve Anglikan Londra’nın politika meselesidir.

    Kudüs’ün yerli meselesi, Yahudi-Arap meselesi: Bir avuç Yahudi, altı yüz bin Arap!" Sy.73

    Bütün bu yaşananlar ve anlattıklarımın haricinde daha da ilginç bir durum vardır ki, o da TÜRKLÜK meselesidir. Anadolu boşaltılmış, bu toprakları savunmaya binlerce insan gönderilmişlerdir. Buraya gitmek için bir çok kontrol noktasından kaçak olarak geçmişlerdir. Sınırlar düşmanlar tarafından kontrol edilmekte, destek kuvvet gitmesi engellenmekte, mühimmat istihbaratı gelirse demiryolları bombalanmakta ve tahrip edilmektedir. Bunca eziyete rağmen vatan toprağını savunmaya giden insanımız karşılığında ne alıyor peki?

    "Suriye, Filistin ve Hicaz’da:

    — Türk müsünüz?

    Sorusunun birçok defalar cevabı:

    — Estağfurullah! idi." Sy.44

    Diyebileceğim hiçbir şey yoktur. Osmanlı Devleti öyle bir dağılmıştı ki, sadece onu yönetenler farkında değildi. Oynanan tiyatro karşısında sevildiğini sanan paşalar aslında kandırılıyordu. Almanların tek amacı savaş sonrası istedikleri toprakları Osmanlı sayesinde elde tutmaktı. Milli Mücadele evresine kadar Osmanlı donanması Almanların elindeydi. Murat Bardakçı’nın kaleme aldığı çok güzel bir yazı var. Vaktinizi ayırırsanız benim ne demek istediğimi daha detaylıca anlarsınız. Alman komutanlardan zamanında ne kadar çok çektiğimizi anlayacaksınız. Buyurun: http://www.hurriyet.com.tr/...cok-cekmistik-128123 Bu yazı dönem ile ilgili de bilgi edinmenizi sağlayacaktır.

    Yavaş yavaş incelemeyi sonlandırayım. Uzun olduğunun farkındayım lakin, bu dönemler ve bu kitap kısa bir inceleme ile geçiştirilebilecek bir kitap değildir. Daha fazlasını da yazardım fakat, uzun yazıların okunma oranının azlığının bilincindeyim.

    Osmanlı Devleti neden dağıldı, topraklar neden kaybedildi, İttihat ve Terakki, Talat, Enver ve Cemal Paşalar hakkında biraz bilgi ve dönemi inceleme ve fikir edinme bakımından okumanız gereken nadide bir eserdir Zeytindağı.

    Son olarak sözü Falih Rıfkı Atay’a bırakıyorum.

    "Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için!

    Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fıkrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için!

    İşte size bütün kitabın özü: İlim ve vatan adamı olunuz.

    Hiçbiri yalnız başına, ne sizi, ne de milletini kurtarabilir." Sy.120

    İsmini saydığım paşaların ülkeyi nasıl terk ettiklerini ve nasıl öldüklerini araştırınız. Ülkeyi terk etmeyen ve hastalıklı adam diye tabir edilen Devlet-i Âliye-yi Osmâniyye’den bir Türkiye Cumhuriyeti var eden Mustafa Kemal ATATÜRK’ü iyi tanıyınız. İncelemenin başında da dedim, onların hatalarını yazmak, kötülemek değildir. Yaptıkları hataların bedeli basit değil, ağır olmuştur. Her ne kadar kalpleri vatan için çarpsa da aralarında yaşadıkları durum ve anlaşmazlıklar bir devleti bu duruma sokmamalıydı.

    Bütün şartlara karşı yılmayan, ülkesini terk etmeyi bir saniye bile düşünmeyen bu vatan sevdalısının bu işi nasıl başardığını okuyunuz, öğreniniz.! Bu sizin ona karşı borcunuzdur! Onu tanıyın! Bilgisizce adını kirletmeye çalışanlara karşı gereken dersleri veriniz! Mustafa Kemal sadece cephede savaşmamıştır. En büyük savaşı cahillik ile olmuştur. Mustafa Kemal'in yanında saf tutan ve Vatan'ı vatan yapan tüm Vatan evlatlarına, Komutanlarımıza ve Milletimize huzurlarınızda bir kez daha teşekkürlerimi iletmeyi büyük bir borç bilirim!

    "Bizim emperyalizm, Osmanlı emperyalizmi, şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi: Türk milleti kendi başına devlet yapamaz!" Sy.45

    Bakınız: Türkiye Cumhuriyeti, Kuruluş: 29 Ekim 1923!!! Kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK!

    19 Mayıs 1919 ilk adımını, 23 Nisan 1920 Temelini'de unutma!

    “Bu kitabı okumak adeta bir borçtur ve bir vazifedir.” -Behçet Kemal Çağlar

    “Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.”

    - Mustafa Kemal Atatürk

    Herkese iyi okumalar dilerim.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Uzun sayılabilecek bir incelemenin ilk satırındayım... Ahmet Erhan için inceleme yazmak benim için fazlasıyla zor. Ne yazsam eksik kalacak, biliyorum. “Yazsam olmuyor, yazmasam olmaz” yani. Darılmaca gücenmece olmasın diye belirtmek istiyorum. Yazacaklarım daha çok benim Ahmet Erhan’la olan hikayemdir. Dileyen okumayı burada bırakabilir.

     

    “Her şey bir acının bilincine varmakla başladı ” (s.89 burada gömülüdür 1. Cilt)

    Herkes gibi bir sürü insan tanıdım ben de, otuzuma son sürat tırmandığım şu ana kadar, bir dünya kitap, bir dünya şiir okudum. İnsanlardan kaçıp kitaplara sığındım ya da kitapları insanlardan daha çok sevdim gibi aforizmalara hiç girmeyeceğim merak etmeyin. Zira hep şiiri daha çok sevdim. Buna ilintili olarak elbette insanı çok sevdim. Bunu Metin Abi’den (Altıok) öğrendim. Tam da dediği gibi: Şiir, insanları sevmeye yaradı.

     

    Hiç unutmuyorum, sene doksandört ve yaz ayları, yaşım henüz çocuk... Hayatında ilk kez gittiği hastane dönüşünde babam kısacık bir cümle etti: “İçimde bir ağrı dolanıyor.”

    Babamın içinde dolanan o ağrı o an itibariyle benim içimde de voltaya çıktı. Kolay mı? Hayatımın kahramanının canı yanarken ben rahat edebilir miydim? Edemedim. Birkaç gün içinde babamı tedavisi için başka bir şehre götürdüler. Tabi kimse durumun vehametinden haberdar olmadığı için beni ya da kardeşlerimden herhangi birini babamın yanına götürmedi. Yaşımız itibariyle belki biz durumu kavrayamayabilirdik ancak en azından babam için bir şeyler ifade ederdi. Elbette kızamıyorum kimseye. Herkesin, babamın iyileşerek döneceğine  dair sonsuz bir inanç beslediğine inandım hep çünkü aksi bir durum en başta babama yakışmazdı. Neticede, babamın içinde dolanan o ağrı birkaç ay içinde babamı bizden aldı kendine sakladı. Hali hazırda birkaç ay göremediğim babamı dünya gözüyle bir daha da göremedim. Babam başka bir şehre gittiğinde mevsim yazdı, dönmediğinde ise henüz sonbahar. Bu yüzden hiç sevmedim haziranı temmuzu ağustosu eylülü ekimi kasımı. Sonrası hep kış... Kendi sesinden en net şekilde hatırladığım o kısacık cümle kaldı geride, köy evinde bir soba yanında boş bir çay bardağını tuttuğu bir fotoğraf, bir de annemin terliğinden kaçıp sığınıp saklandığım kucağının sıcaklığı...Hiç unutmadım ben o cümleyi. Duyduğum günden bu yana bir acı dolanır içimde, başucu acımdır bu benim...

    Şiire ilgimin başladığı ortaokul yıllarımda kulağıma çalınan bir şiir bir adamla tanıştırdı beni. “Bugün de ölmedim anne” diyordu Ahmet Kaya. Sordum soruşturdum Ahmet Erhan diye bir adam çıktı karşıma. Birkaç şiirini okudum ilkin. Birinde “Bugün de ölmedim anne” diyen Ahmet Erhan, diğerinde “Bugün oturdum ölümü düşündüm” diyordu... Ölümü erkence tanımış biri olarak şiirleri beni içine almıştı. Sanırım sonraki yıl gittiğim bir kütüphanede, hani şu sebebini bir türlü anlamadığımız şekilde asabi abilerin görevli olduğu kütüphanelerden birinde tesadüfen karşılaştığım bir kitabı kucakladım. Kapağı her ne kadar beni ürkütse de o zaman, ben şairi referans aldım. 1993 basımı “Sevda Şiirleri/Zeytin Ağacı” kitabı. Hiç abartmıyorum bir süre soluksuz okudum ta ki “bir baba için” şiirine gelene kadar. Bunu orada yapamayacağımı biliyordum. Yanlış hatırlamıyorsam kimliğimi bırakıp kitabı aldım. Baktım ki, bendeki yaranın aynısı Ahmet Erhan’da var. Yaradaş olduk ve bir daha da ayrılmadık. Şöyle diyordu şiirinde:

    “Senin ölümün baba, bende
    Bir anafora kapılarak
     Yeniden doğuma dönüşüyor
     Köklerini toprak altında saklama
    Baba, oğlun daha yaşıyor...”
     (s.246, burada gömülüdür 1. Cilt)

     

    Asıl adı Erhan Bozkurt’tur şairin. Ahmet adını yarasından yani babası Ahmet İzzet Bey’den alır. Bozkurt soyadını ise davasına kurban verir. Neticede Ahmet Erhan olur. Nedir ki bu adamın davası? Davası memlekettir, ‘Alacakaranlıktaki Ülke’sidir. Nitekim Ahmet Erhan diye bir gerçeği ortaya koyan kitabı da budur.
    (s.13 burada gömülüdür  1. Cilt)

    Ağlamamak için paltosunun yakasını ısırarak marşlar söyleyen bir devrimcidir. Hepsinden önemlisi o bir mağluptur. Yenilmeyi en iyi o bilir. 12 Eylül faşist darbesinde yenilir ilkin, sonra Sivas’ta, Maraş’ta  defalarca yenilir. Bu sebepledir ki, çağdaşı olan bütün mağlupların ansiklopedisini yazmıştır.
    (s.139 burada gömülüdür 2. Cilt)

    En yakın dostlarından Behçet Aysan’ın Sivas’taki hazin ölümü onda kapanması mümkün olmayan yaralar açmıştır. Sivas’taki en büyük yenilgisi bu olmuştur. Fakat Sivas’taki yenilgisi bununla sınırlı kalmayacak ve 32 kez daha yenilecektir. Behçet Aysan’ın ölümü üzerine o’na ithafen yazdığı  ‘son düello’sunda şöyle der:

    “Kaybettim ömrümün son düellosunda
    Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
     Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
    Cunda’daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
    Buna dayanamam, bu yalnızlığa”

     (s.209 burada gömülüdür 2.Cilt)

     

    Ahmet Erhan şiiri de yenilgiler silsilesidir. Tekilliğe yenilir zamanla, nihilizme yenilir ya da evrilir. Ancak lirizminden hiçbir şey yitirmez. Şiir marjinallikten uzak, tam aksine oldukça yalındır. Bu yalınlıkla özgün olabilmek ve özgün kalabilmek de her babayiğidin harcı değildir. Ahmet Erhan; şiirin, ‘hayat çizgisi’nden uzaklaşmaması gerektiğine inanır ve hayat çizgisinde şiirler yazar ömrü boyunca. Hayat varsa elbet ölüm de olacaktır. Bu sebeple hemen bütün şiirleri ölüme dayanır. Gerek hayatla gerekse de ölümle hep büyük hesaplaşmaları olmuştur. Tahmin edeceğiniz üzere hemen hepsinde mağlup olmuştur. Pavese’den Yasenin’e, Atilla Jozsef’ten Mayakovski’ye, sevdiği bütün şairler intihar etmiştir mesela. Bunca intihara karşın intiharı da düşünmüştür elbette. Neticede deliliğinin çimentosu Mayakovski’den gelir ve onun yöntemini düşünür.

    “Mutfakta şiir yazmaktan bıktım, her şeyden bıktım
    7.65 Magnum satılık, yazıyor küçük ilanlarda
    Bir silahım olsa, ne güzel kendimden soyunurdum.”

     (s.145 burada gömülüdür 2.Cilt)

     

    Yalnız Pavese’yi, Mayakovski’yi, Jozsef’i, Yasenin’i sevmez tabii ki. İnsanları sever. Nazım’ı sever, Altıok Metin’i sever, Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı, Ahmed Arif’i , Edip Cansever’i sever. Oğlu Deniz’i bir başka sever. Ülkesini çok sever. Ülkesinin çelişkilerini bile sever hatta yalnızca bu çelişkilerin tek başına dahi şiirin sebebi olduğuna inanır. En çok da babasını sever. Babasının mirası alkolü de sever. Bayrağı babasından alıp meyhanelere koşması da, 3 bardak Tuborg’la karaciğerini sıvazlaması da bundandır.
    Bir bar taburesi üstünde babasının öldüğü yaştayken hem sarhoş hem de yastadır. O günden karşı kıyılara yelken açtığı güne kadar da babasından fazla yaşamasının mahçubiyetini yaşamıştır. Neticede ellibeşinde ilk olarak babasına sonra da dostlarına kavuşmuştur.
    Geriye ne mi bıraktı? Yalnızlığını bıraktı bana, hüznünü, acısını, yenilgilerini ve boğulmalarını da. Üç beş şiiri de kaldı geride, bir de sıcacık gülüşü asılı kaldı semada. Babam gibi...

     

    “Bitiriyorum burada

    Artık hiçbir şey sorma.”

     (s.82 1. Cilt)
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    ** Biraz araştırma, biraz yorumlama **

    “Avcının iyisi uçarı vurur. İyi öykücü akıp giden zamanın ritmine, onu durdurmadan kalemini uydurandır.“

    –Onat Kutlar


    Bu kitap, 50 kuşağı öykücülerinden, aynı zamanda bir fikir adamı ve sinemacı olan Onat Kutlar’ın bir eseridir. Öyle sıradan bir eser değil ha! İlk yayınlanmasının üstünden yaklaşık 60 yıl geçmiş. Ve bu kitap Türk Edebiyatı’nda “büyülü gerçekçilik” akımında üretilen öncü örneklerden biridir.

    Onat Kutlar’ın öykü kitabı İshak için Fethi Naci’nin sözleri bu açıdan önem taşımaktadır: “Onat’ın yaptığını Márquez yapınca buna ‘büyülü gerçekçi’ diyorlar. Marquez’in adını bile duymadığımız yıllarda ... yirmi yaşlarında Onat Kutlar, Türkiye’de, büyülü gerçekçiliğin (O yıllarda bu terim de bilinmiyordu!) ilk örneğini veriyordu” [3]

    Peki ama nedir bu büyülü gerçeklik? Uçan cadılar, kaynayan kazanlar, cinler periler mi?

    Kitabi tabir ile :”Büyülü gerçeklik, içinde büyülü öğeleri barındıran, gerçeklik anlayışı içerisinde, düşsel/gerçekdışılık ile gerçekçiliği birbirine bağlayan akımdır.”[1]

    David Punter’in yorumu ise oldukça açıklayıcı: “Eğer bir hayalet kahvaltı masanıza oturur ve siz de dehşete kapılıp, korkarsanız bu korku-fantastik olur. Ancak, “Ah bir hayalet, şu reçeli uzatabilir misin?” derseniz büyülü gerçekçilik olur. Siz böyle dedikten sonra hayalet, “Benim büyükannem çok güzel soğan reçeli yapardı” der; siz de buna karşılık “Saçmalama soğanın reçeli yapılmaz” derseniz büyülü gerçekçi olur.”[1]

    Peki benim düşüncem nedir?

    Bence büyülü gerçeklik içeren öyküler/romanlar, güzel harmanlanmış bir sigara gibidir. Gerçek ile düşsel ögeler öyle orantılı birleşmiştir ki, okurken hangisinin gerçek, hangisinin düşsel olduğunu kavramazsınız. Üstelik bunu sorgulamazsınız bile. Kendi bildiğiniz gerçeklik yargılarını bir kenara bırakır, kendinizi yazıya teslim edersiniz. Ve bu yazı sonrasında sizde bir boşluk, bir afallama oluşur:”Ulen noldu şimdi? O kuş gerçek miydi yoksa hayal mi?” dersiniz. “Yoksa sadece bir imge miydi?”... Hayata artık o büyülü gözlükten bakarsınız. Böyle bir illet/nimet tir benim gözümde. :)

    Kitapta bulunan dokuz öyküde bu dediklerimi iliklerinize kadar hissedebilirsiniz.

    Yazım olarak okuyucuyu çok zorlamıyor ama derinliği de yadsınamaz. Betimlemeler gayet yerinde ve kelimeler tasarruflu kullanılmış. Müsrifliğe mahal vermemiş. Zaten cümlelere birkaç kelime daha ekleseymiş, sanırım şahane bir et suyuna bulgur pilavına, bir kazan soğuk su katmak gibi olurdu. Kıvamında leziz büyülü bir pilav var bu kitapta.

    Öykülerde hakim olan his, zamansızlık. Bazen belirsiz bir zamanda geçiyor, bazen de zaman, ağza dahi alınmıyor. Biraz da bu yüzdendir her hikaye sonunda şaşırmamız.

    İlkin “İshak”ı okudum, peşine “Çatı”yı. Sonra “Dördüncü” adlı öyküde beni nakavt etti Onat Usta. Çünkü adamlar hayali kartlarla poker oynuyordu bilader! Ve bunu nedense çok normal karşıladım okurken. Lise yıllarında, okulda pişpirik kağıtları yasak olduğu için, ben de aklımdan böyle bir yöntem geçirmiştim. Gelgelelim, o kadar hafıza bizde nerede?

    Öte yandan nahif birisi Onat Kutlar. Çocuklar gibi şen sanki yazarken. Kitabın önsöz başlangıcına bakıp buna vardım:

    “Yeniden giriyorum yazıya. Ülkeme, çocukluğumun kentine döner gibiyim. Kağıtların ak denizine, esinlerle ürperen çayırına harflerin, anlamın derin vadilerine, kitapların kalabalık sokaklarına… Doyulmaz bir rahatlık, güven. Kendi dilimi konuşuyorum çünkü. Küçük bir kaygı yok değil. Müsrif oğlunu nasıl karşılayacak yazıların piri?”

    Bu adama saygı duruşunda bulunmayıp ne yapacaktım? Üslubunu örnek aldığım bir yazarı anmanın en anlamlı yolu, onu bir öykü ile selamlamaktır diye geçti aklımdan. Üstelik “İshak” öyküsünü okuduğumda, bu fikir iyice filizlenmişti ve şu öyküyü yazabildim ancak:

    23: #31885227

    “Ama ben, ne kendi kitaplığımda bile kalmamış olan “İshak”ı yeniden bastırmayı düşündüm, ne de arada yazdıklarımı yayınlamayı.
    Antep’te Fırka Bahçesi’nde, hatmilerin arasındaki bir masada birlikte oturduğumuz Ülkü Tamer istemeseydi gene de kolay kolay razı olmazdım.”

    Buradan Ülkü Tamer’e de bu iknası için sonsuz teşekkürü bir borç bilmeliyiz. O gün o masada konuşulmasaydı, belki de ne bu yazı olurdu, ne de “İshak” diye bir kitap bu zamana kadar taşınırdı, kim bilir?

    30 Aralık 1994’te Marmara Oteli'nin pastanesinde patlatılan bir bombayla ağır yaralandı ve kurtulamayarak 11 Ocak 1995’te hayatını kaybetti bu usta kalem.
    İlk öykü kitabı İshak (1959) ile 1960 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü kazandı.[4]

    Buradan kendisini tekrardan sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Bu kitabı da her okurun - özellikle öykü severlerin- okumasını diliyorum. Şimdiden keyifli okumalar. Esen kalınız.

    Unutmadan, büyülü gerçeklik zehrini “İshak”ı tavsiye ederek damarlarıma zerk eden Metin T. ‘ye sonsuz sevgilerimi iletirim.

    Referanslar :

    [1]http://www.leblebitozu.com/...rleri-ve-alintilari/
    [2]http://www.sabitfikir.com/...u-orneklerden-biri
    [3]http://bilig.yesevi.edu.tr/...r/2405-published.pdf
    [4]https://www.insanokur.org/onat-kutlar-in-hayati/
  • Değerli Li-3 değerli Rastafaryan, sen de ben gibi Çerkes, Abhaz mısın? Öylesin galiba Yasinciğim. Öyleyse, öyle evet, bu iletim sana ithaf olsun. Sen anlarsın beni.

    Biz kendimizi hiç ifade edemedik galiba. Yok be ne alaka, biz kendimizi çok iyi ifade ettik aslında. Ettik de, insanlar değil atlar anladı. Sahi biz atları çok severiz di mi? Öyle, çünkü atları en güzel biz dans ettiririz. Olsun, ne çıkar ki? Anlayanlar sağ olsun. Atlar da. Hem, ben kendimi en güzel Türkçe'yle ifade ediyorum. Dolayısıyla ben Türküm diyorum. Gerçi karım bir Rus. Çocuklarım fifti fifti.

    Çoktan affettim Rusların bize yaptığını. Anamızı ağlatmışlar hem de. Neyse.

    Neyse, hele tıklayın bakalım şu linki. Açıldı mı, sağ tuş yapıp döngüyü tıklayın hele bir. Metin bitene kadar da dinleyin. https://www.youtube.com/watch?v=MR15JMwrpbE

    Ben aksini hiç görmedim. Bizim sülalede hep erkekler gider ilk akşamdan. Kadınlar çok yaşar. Nenem kocası öldüğünde gencecikmiş. Gerçi dedemle aralarında helâlinden bir 25 sene yaş farkı varmış. Firavun, ben daha 15'indeydim, kaçırdı beni Nartlar. Bir görsen gözlerimi, yemyeşil, dersin ki iki firuze koymuşlar göz yuvarlarıma. İki turkuaz. Ağzım çatlamış nar. Birazcık bile açsam kırmızı nar taneleri dökülür, erkekler birbirini yerdi bir tanesini bile kapmak için. Evi sırtlanırdım da gık demezdim. Ben ağlatan kafe oynamaya çıktığım zaman, mızıka şaşırırdı. Böyle derdi kendini anlatınca. Kara gözlü, kara kaşlı. Elleri yaba gibiydi. Boynuzlarından tutar, yere yatırırdı koca danayı, diye dedemi anlatırdı. Sevdim ben o hınzırı. Ama o beni yalnız, tek başıma bıraktı. Bir türlü de gidemiyorum yanına. Kazık çaktım bu dünyaya. Hani haksız da sayılmazdı. Öldüğünde, yüzü devirmişti çoktan.

    Kafkas cevizi. "Kafkas cevizidir. Getiren komşu söylemiş. Çerkesmiş. Serttir ama en lezzetlisidir, demiş annene. Aklına geldikçe kırıp, yiyorsun. Aslında her aklına geldiğinde dolu dolu iki ceviz yemek niyetindeydin. Bir türlü olmuyor bu. Bazılarının içi boş, bazıları simsiyah, çürük çıkıyor. Her seferinde, bu son olsun, diyorsun, olmuyor, habire yeni bir cevizle uğraşırken buluyorsun kendini. Yemişin büyük kısmı sert kabuğun içinde kalıyor, çıkartamıyorsun. Sonra bir ceviz daha. Olmadı, bir tane daha...Bazıları aldığı darbeyle un ufak oluyor, etrafa saçılıyor." diye arada gönderme yapıyorum. Anlayana. Zor ama anlatmak. Olsun.

    Bir gün bir çerçi gelmiş köye. Dedem ıvır zıvır bakıyormuş. Bir toka almış eline çerçi, bunu da kızına al diye nenemi göstermiş. Tövbe bir daha girememiş köye. Zavallının kısmetini kestim, der yerlere yatardı gülmekten. Ben de, o bunları anlatırken, onun bal yanaklarını öperdim doya doya. Nasıl da tatlıydı.

    Babam bile hatırlamaz babasını. Oysa anası, nenem, benim büyük kızla bile oynadı. Onca yıl yalnız yönetti ya aileyi. Çocukları daha sabiyken elinde kaldı ya, dolayısıyla diktatördü. Bize, torunlarına değil elbet, gelinlere.

    En iyi diplomasi İngilizlerde olur. Yok ya! Alakası yok. Nenemdir o. Tarihin en büyük diplomatı Osmanlıdandır ve nenemdir. Sahi, o kadar dedim de ikna edemedim Atatürk'ün cumhurreis olduğuna. Ona göre son padişah Atatürk'tü, son halife de, onu yıkmışlar ve Türkiye bir daha iflah olmamıştı. Halifesiz müsülman mı olur ayol, al işte oynayın bokunuzla. Hep müsülman dedi, bir kez bile Müslüman dedirtemedim. Ben ona yanlışsın derken o benim dediğimi komik bulup gülerdi.

    Diplomatlığı torunlarına olan aşırı düşkünlüğünden. Asla kasten değil. Yaratılıştan. Çok severdi torunlarını. Torunları dediğim de itine dök, yüze yakın. Her birine ihtimamlı. Düşürmez elinden. Bu sebeple torunlar da çok severdi nenelerini. Anaları, nenelerinin aleyhinde bir laf mı etti, önce evlatları horozlanırdı analarına.

    En çok sevdiği torunu bir ben bir de bacımdı. Ben daha 6 aylıkken ayrılmışlar anamla babam ya, en küçük oğlunun bebesi olduğum için de ona, onun kollarına kalmışım. O büyüttü beni ta ilkokul dörde kadar. Sonra evlendi babam. Bacım doğdu sonra. Babalarımız bir. Nenesini ağzının ta içine oturttu. Yarabbim böyle mi sever bir insan nenesini. Daha ilkokuldaydı bacım. Nenem yaşlı ya, elli kere kalkardı tuvalete. Korkardı donuna kaçırmaktan. O minnacık kız, canım bacım benim, yanına düşer tuvalete götürürdü elli kere. Gönüllü. Kimse demeden. Bir de, nenem klozette otururken yanaklarından öperdi elli kere. Yahu derdi nenem, bu kadar da olmaz ki, muck muck öper mi adam, işiyoruz ayol. Seslerini duyardım yattığım yerden. Bacım güler, yine öperdi yanaklarını. Bense yattığım yerde, bu nasıl sevgi yarabbim diye, ağlardım. Üniversiteteydim o zaman.

    Bacımın anasına abla derim. Bu da nenemin icadıydı. İnsanın bir tek anası bir tek babası olur. Sen abla diyeceksin, dedi. Babam da itiraz edemedi. Kadın diktatör ayol. Sıkıysa karşı dur. Kaymakama bile elini öptürmüş. Allah uzun ömür versin ablama, çok emeği var üstümde. Kendi oğluna bir lokma verirse, bana iki verirdi. Öyle merhametli. Abla dediğimi duymasalar, kimse demezdi ki o benim üvey anam.

    Zamanında iyi hizaya sokmuş onları ama nenem. Gelinlerini yani. Nenem odaya girince ayağa kalkar, selam dururdum. Maksat ablamı kızdırmak. Müşerref Nart, en küçük gelinin, Kayseri, Pınarbaşı, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım, derdim. Ablam zavallı, en munis gelini oydu. Gelir yanağımı öper, eşşek sıpası, sen geç dalganı bakayım, derdi. Ben ablamdan çok memnunum, Allah da ondan memnun olsun.

    Yengelerim nenem onlar hakkında ne düşünüyor diye çok merak ederlerdi. Söz verdirir, nenemi sorguya çektirir, dinlerlerdi. Hani benle en rahat dertleşir ya nenem. Ondan.

    Kör olmuştu son on yılında gözleri garibimin. Ama asla satmadım onu. Elini tutar sorardım. Kulağı da ağır işittiğinden, bağırırdım. Nene, Sevgi yengem nasıl bir kadın, söyle Allah aşkına. Serbest bıraksam, giydirmeye hazırdı. Firavun karı, diye başlardı. Ama ben buna meydan vermez, tuttuğum baş parmağını iki kere sıkardım çaktırmadan. Bu, dikkat nene, ajan var odada anlamına gelirdi. İhtiyar, öyle kurt ki, hemen ağız değiştirir, Sevgi, Sevgi mi dedin dodo, pek iyi bir kadındır. Melek desem melek gücenir. Saçını süpürge etti. Bir de akıllı ki, der, sallardı bol bol. Allah allah, dağda kurt mu öldü. Meğer bu ihtiyar severmiş beni, yanılgısına kapılırlardı.

    Zaten Sevgi yengem de öldü. Nasılsa okuyamaz bu ifşaatlarımı. Şimdi ben de dodo diyorum en küçük kızıma. Bu aralar biz Leyla'yla, dodoyla yalnız kalıyoruz. Anası, ablaları, abisi TC'de. Yazlıktalar. Ben, malum çalışıyorum. İşteyim. O jimnastik kursunda. Kampları var. Ablam arıyor habire, ne zaman vuslat diye. Yakında abla, sık dişini.

    Şimdi uyuyor o. Asla öptürmüyor vicdansız. Her hamlemi boşa çıkarıyor. Alnını gösteriyor. Buradan öp diyor. Bense cayır cayır yanıyorum. Her aklıma geldiğinde koşuyorum yanına. Uyuyor ya, yanaklarından öpüyorum. Uyanıyor, tekmeyi yapıştırıyor. Ben canıma minnet ayaklarını öpüyorum. Ayakları ve yanakları en tatlı yerleri.

    Yarabbim, artık çok da ilgilenmiyorum varlığınla, ama varsan, benim ömrümden al, çocuklarımın ömrüne kat lütfen. Diyorum. Sonra da katıla katıla gülüyorum. İnsancıklar ne garip yahu, üstümü çırparken söyleniyorum, bir beş saniye uçtum ya havada, aklıma bakın neler geldi.
  • Metin T. tekrar paylaştı.
    Anlattım uzun uzun hiç tepki vermeden dinledi. Etraf sessizdi, sadece benim ağlamam durduğu halde durmayan kesik kesik hıçkırığımın sesi vardı. Gözlerimi sildim ve başımı kaldırdım " hadi cevap versene niye susuyosun" dedim ve devam ettim " ne olur kalk artık kalk ve bitti kızım de bitti geçti hepsi bir rüyaydı de sarıl boynuma öp anlımdan ne olur kalk be baba... " diyip etrafından otlar yeşermiş mezar taşına başımı indirip sakinleşmeye çalıştım. Bir süre öylece kaldım ne düşündüğümü bilmeden.

    Kalktım yerimden üstümü silkeleyip şöyle bir etrafa baktım beni gören bakan var mı diye ama neyse ki akşam üstüydü ve babamın mezarı ortalarda bir yerdeydi. Etrafta uzun kısa ağaçlar karışık gömülmüş mezarlar vardı, o an ben niye korkmuyorum dedim kendi kendime ama soruma verecek cevabım yoktu. Aldım çantamı son kez selam verdim babama ve döndüm kapıya doğru annemlerin evine kadar yürüyerek gittim ne düşündüğümü düşünüyordum ama anlamıyordum kafam öyle dolu ki saçmaladığımın farkında bile değilim başımı önüme eğmiş kaldırımın sarı kırmızı dizlmiş taşları arasında sarıya basmadan gitmeye çalışıyorum...
     
Erkek
557 okur puanı
03 Kas 2016 tarihinde katıldı.